| Yazan: Ahmed Turan,
Tarih: 23.11.2007 - 08:21
|
Okunma Sayısı : 205 |
Soru:
Kadın sesi dinlemek caiz midir? Dinlediğimiz
müziğin türüne göre cevaz değişir mi? (Örnek: tasavvuf musikisine eşlik
eden bir kadın sesi veya ilahi söyleyen bir kadın sesi gibi)
Cevap:
Peygamberimizin zamanında mescidde ve başka
yerlerde kadınlar, erkeklerin yanında konuşurlardı. O (s.a.) hicret
ederken kadınlar ve çocuklar musikî eşliğinde karşılama yapmışlardı.
Bayram günlerinde Hz. Peygamber'in evinde ve onun yanında genç kızlar,
Hz. Aişe'ye sesli ve tefli müzik dinletmişlerdi. Kadının sesinin ve
musikînin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama)
yoktur. Kadın olsun erkek olsun müzik icra ettiğinde bunu dinleyenler
kendilerine bakmalıdırlar; kötü, olumsuz bir etkilenme bulunmadıkça
dinlemelerinde sakınca yoktur.
(Kadın şarkıcı dinlemek caiz midir?)
Tenkit:
Fetvanın tahliline geçerken ilk iş olarak Hayrettin
hocanın mesnet edindiği hususları tespit edelim:
1. Peygamberimiz zamanında kadınların
erkeklerin yanında konuşması.
2. Hicret ederken kadınların musikî eşliğinde
Peygamberimizi karşılaması.
3. Bayram günlerinde Hz. Peygamberin evinde
ve onun yanında genç kızların Hz. Ayşe’ye sesli ve tefli müzik
dinletmesi.
4. Kadın sesinin ve musikînin haram olduğuna
dair sahih ve kesin bir delil (dinî açıklama) bulunmaması.
Bu dört madde hoca efendinin fetvada kullandığı
mesnetleri teşkil ediyor. Hoca efendi bunları sıraladıktan sonra
fetvasına geçiyor ve kadından müzik dinlemenin hükmünün onu dinlerken
insanın içinde yaşadığı duygulara bağlı olduğunu söylüyor. Buna göre
hoca efendinin fetvası, kadının musikîsinin, içinde olumsuz etkilere yol
açmıyorsa caiz, açıyorsa caiz olmadığını gösteriyor.
Fetvanın gerekçelerini gözden geçirirken üç çeşit
hatayla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Bunları mantık, usul ve bilgi
hataları olarak tasnif edebiliriz. Hoca efendinin göze çarpan mantık
hatası, fetvasında gözlemlediğimiz tutarsızlıklar da yatıyor. Hoca
efendi, -birinci ve dördüncü maddelerde- kadından şarkı dinleme
meselesini normal kadının sesi ve genel musikî bağlamında ele alıyor.
Kadının erkeklerin yanında konuşmasıyla şarkı söylemesi arasında önemli
farklar bulunduğu ve bunların aynı hükme tabi olmayacağı hususu gayet
açıktır. Bunlar, biri diğerinin yerine kullanılabilecek veya birinin
cevazıyla diğerinin cevazına hükmedilebilecek türden müşterek konular
değildir. Kadından müzik dinlemenin hükmü, ne normal şartlarda kadının
sesinin hükmüyle açıklanabilir, ne de normal musikînin hükmüyle
açıklanabilir. Nitekim Ehl-i sünnet imamları, çoğunluk belli şartlarda
kadının sesinin avret olmadığına hükmettiği halde, kadından şarkı
dinlemenin caiz olmadığında ittifak etmişlerdir.
Zaten hoca efendi de bundan tatmin olmamış olacak
ki, başka deliller aramış ve ikinci ve üçüncü maddelerde meseleyi, asr-ı
saadet döneminde kadınların musikî icra etmesine dayandırmış. İşte hoca
efendinin, biri usul diğeri bilgi yanlışı olmak üzere ikinci ve üçüncü
hataları da bu iki maddede kendini gösteriyor.
Hoca efendinin ikinci maddede zikrettiği kadınların
musikî eşliğinde Peygamberimizi karşılamasıyla ilgili rivayetler günümüz
şarkıcı kadınları dinlemenin cevazına mesnet olarak kullanılabilecek
rivayetler değildir. Hoca efendi söz konusu rivayetlerde geçen "cevarî,
velâid, imâ, kaynât" gibi kelimeleri, genel olarak "kadınlar" diye
tercüme etmekle ciddi bir usul hatası yapmıştır. Buna bilgi hatası
demiyorum; çünkü hoca efendi bu gibi kelimelerin yaygın olarak hür
olmayan kadınlar için kullanıldığını pek ala bilir. Burada aslında bir
muğalatadan da söz edilebilir. Yani bir delili kapsam alanı dışında
işletmeye çalışmak gibi bir mantık hatasından söz edebiliriz.
Hür kadınlarla cariyeler arasında –mahremiyet
hükümleri başta olmak üzere- önemli hüküm farklılıkları bulunduğu ve
üzerinde konuştuğumuz konu da bu farklılığın tebellür ettiği konulardan
biri olduğu halde hoca efendinin böyle bir tercüme hatasına düşmesi
ihmale yorulabilecek türden değildir. Bir de söz konusu rivayetlerin
haram-helal, cevaz-adem-i cevaz gibi ahkam meselelerine malzeme olarak
kullanılması vehameti ciddi boyutlara taşıyor.
Gerekçede zikredilen hadiseyle ilgili rivayetlerin
tedkikine gelince, Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v.) Hz. Ebubekir (r.a)
ile birlikte Medine'ye teşrif ettiklerinde, Medine'de bulunan
Müslümanların kendilerini nasıl karşıladığına dair ilgili rivayetlerde
çeşitli ifadeler vardır. Bazı rivayetlerde Medineli bazı cariyelerin
(imâ) çıkıp "Muhammed geldi, Muhammed geldi" diye seslendikleri,
bazılarında çocukların (ğılmân) ve hizmetçilerin (hüddem) "Muhammed
geldi, Allahü ekber" diye sevinç çığlıkları attıkları nakledilmiştir.
İbn-i Hacer'in ifadesiyle, Hakim'in tahriç ettiği bir rivayette de,
Medine'den Benî Neccâr sülalesinin cariyelerinin çıkıp def çalarak
"bizler Benî Neccar'ın cariyeleriyiz, Muhammed ne güzel komşudur!"
dedikleri bildirilmiştir. Aynı hadisi anlatan başka bir rivayette de
Medineli cariyelerin (velâid) çıkıp meşhur Talea'l-Bedru'yu söyledikleri
nakledilmektedir.
Görüldüğü gibi rivayetlerde sevinç çığlıkları atan
veya def çalıp kaside okuyan kimseler küçük çocuklarla cariyelerdir. Bu
rivayetlerden birincisi Buharî tarafından tahric edilmiştir. Bu rivayet
sahih olmakla birlikte cariyelerin def çalıp kaside söylediğine dair bir
ifade içermemektedir. İkinci rivayet de Buharî'nin rivayetinin farklı
bir varyantıdır. Bu rivayette def ve kasideden söz edilmediği gibi
bağıranların kadın olduğuna dair bir ifade de yoktur. Kadınların
kaside/şiir söylediğini bildiren rivayetler ise üçüncü ve dördüncü
rivayetlerdir. Dördüncü rivayet İbn-i Hacer'in de temas ettiği gibi
munkatıdır, usul açısından ahkama mesned olamaz. Üçüncü rivayet yine İbn-i
Hacer'in ifadesiyle Hakim tarafından Şeyhayn'ın şartına uygun olarak
tahriç edilmiştir. Fakat ben Hakim'in el-Müstedrek'inde böyle bir hadise
rastlayamadım. Muhtemelen, -İbn-i Hacer'in sehvi mevzu bahis değilse-
el-Müstedrek'in İbn-i Hacer'in elinde mevcut başka nüshasında böyle bir
rivayet olabilir.
Üçüncü rivayeti Hakim'in tahriç ettiğini tespit
edemesem de aynı rivayetin başkaları tarafından tahriç edildiği
sabittir. Bu rivayetlerin bir kısmında Neccar oğullarından cariyelerin (cevârî/kaynât)
hicret sırasında kaside söylediği, bazılarında da Medine'de bir düğün
sırasında kaside söylediği (İbn-i Mace, 1899) ve Peygamberimizin onlara
dua ettiği nakledilmektedir ki, anılan rivayetler makbuldür. Fakat bu
rivayetlerin hemen hepsinde def çalıp kaside söyleyen kızların cariye
oldukları açıkça ifade edilmektedir. Bunun gibi üçüncü maddede Hz.
Aişe'nin, Peygamberimizin yanında kasidelerini dinlediği kadınlar da
(câriye/kaynât) birer cariyedir. Burada da hoca efendi aynı usul
hatasını tekrar etmiş ve cariyelerle ilgili bir rivayeti günümüz kadın
şarkıcıları için mesnet kabul etmiştir.
Burada ısrarla, konumuzla ilgili rivayetlerde geçen
asr-ı saadet cariyelerinin hür kadınlar şeklinde anlaşılmasının hatalı
ve ciddi bir kavram kargaşasına sebebiyet verdiğini söylüyoruz. Bundaki
ısrarımız, aslında fetvanın tek dayanağı olan bu rivayetlerdeki "cevârî"
ve "kaynât" gibi kelimelerin yaygın kullanımını ve asr-ı saadet dönemi
Arap toplumunda hâkim sosyal ve kültürel ortamı hesaba kattığımız
içindir. Bu kelimeler, yaygın kullanımı itibarıyla bilinen kadın köleler
anlamına gelir. Ayrıca kaynât kelimesi, çoğunluk şarkıcı cariyelere
kullanılır. Cevârî kelimesi, -hocanın istidlaline temel kabul ettiği
gibi- bazen "yeni ergen olmuş genç kız" manasında kullanılsa da, bu, o
dönemin sosyal ve kültürel koşulları dikkate alındığında gündeme
getirilebilecek bir ihtimal değildir.
Hocanın bir diğer hatası bilgi eksikliği olarak
dördüncü maddede karşımıza çıkıyor. Burada hoca efendi, kadının sesinin
ve musikînin haram oluşuna dair sahih ve katî bir delilin olmadığını
söylemekle doğrusu işi karambole getirmeye çalışıyor. Şöyle ki, soru
kadının musikî icra etmesiyle alakalı olduğu halde, hoca efendi burada
kadının sesinin veya genel musikînin hükmünden bahsediyor. Şimdi hocanın
bu cümlesini hızlıca okuyan biri, buradan, kadının şarkı söylemesinin
haram olduğuna dair güçlü bir delil olmadığı zehabına çok rahat
kapılabilir. Dolayısıyla bağlamı hesaba katılarak bu ifadelerin kadının
şarkı söylemesiyle alakalı olduğunu düşünmek hoca efendiye haksızlık
anlamına gelmeyecektir. Şu halde hoca efendi çalgıcı kadınları (muğanniyât/kaynât)
ve çalgı aletlerini (meazif/melâhî) yeren, onların kullanımını nehy eden
ve ahir zamanda şarkıcı kadınları dinlemenin mübah kabul edileceğini
bildirerek bu tutumu zemmeden onlarca sahih hadisi gözden kaçırmış
olmalıdır.
Evet, doğrusu burada içim rahat değil, hoca efendi
bu rivayetleri görmemiş olamaz. Kaldı ki, sadece kadının sesinden ve
sadece musikiden söz ederek seçme ifadeler kullanması, onun bu gibi
rivayetlerin pekâlâ farkında olduğunu gösteriyor. Ama hocanın farkında
olmadığı –ya da farkında olmak istemediği- bir şey var ki o da, günümüz
şarkıcı kadınların Neccâr oğullarının cariyeleriyle değil, işte
zemmedilen bu sonuncu kadınlarla/müğanniyâtla ilişkilendirilmesi
gerektiğidir.
Fetvanın can alıcı noktasını teşkil eden son
cümlede hüküm kişilerin kendi inisiyatifine bırakılıyor ve dikkat
edilirse burada kadın erkek arasında bir fark görülmüyor. Ayrıca
"olumsuz etkilenmek" nedir? Bu da havada duruyor. Haram helal gibi bir
hükmün böyle şahıstan şahısa değişebilen ve açık kriterlere istinad
etmeyen bir hale/duyguya bağlanması da usul açısından hatalıdır. Çünkü
usul-i fıkıh da hükme illet olduğu iddia edilen şeyin zahir ve standart/munzabıt
olması gerekir.
Konunun teorik boyutu bir tarafa, bu fetvanın
pratiğinde de ciddi belirsizlikler var. Acaba olumsuz yönde
etkilenmekten maksat, şarkı söyleyen kadınla cima hayalleri kurmak
mıdır? Yoksa dinleyen kişinin kalbinin ona meyledip, şarkıcıya karşı
sıcak duygular hissetmesi midir? Veya söyleyen kadın ya da erkek olsun,
şarkı dinlediğimizde içimizde en ufak bir kıpırtı veya farklı
çağrışımların oluşması mı kastediliyor?
Eğer sonuncusu kastediliyor ise, fetvayı böyle bir
kayda bağlamakla kadından musikî dinlemeye cevaz vermemek arasında bir
fark yoktur. Zira özellikle bir kadın şarkıcı dinleyip de en ufak bir
duygu ve çağrışıma kapılmayacak kimse nadirattandır ki, fıkıhta nadirata
itibar yoktur.
Eğer ikinci şık kastediliyorsa, kadın şarkıcı
dinleyip de böyle bir duyguya kapılmamak da zordur. Zira kadın
şarkıcılara hayranlık duyan, meşhur şarkıcılara âşık olan gençlerin
sayısı yüz binlerle ölçülmektedir. Çoğunluk insanlar böyle bir duyguya
kapılabilir, içlerinde o kimseye karşı bir sevgi oluşur.
Eğer birinci şık kast ediliyorsa, bu azınlıktır ve
fetvada böyle bir kesimi hesaba katmak bir dereceye kadar makuldür; ama
böyle bir ölçünün hocanın elindeki delili nedir. Elverir ki, hocanın onu
da açıklaması gerekirdi. Peki şimdi hoca efendi hangi şıkkı kastetmiştir
ve bu fetvayı okuyan kişi neye göre hareket edecektir. Şunu anlamak için
kehanete gerek yoktur ki, çoğunluk insanlar burada olumsuz etkiden
birinci şıkkı anlayacaktır. Çünkü memleketimizde çirkin addedilen bu
şıktır. Kötü duygular dendiğinde insanların zihninde hemen bu durum
canlanacaktır. Toplumumuz maalesef ikinci şıkkın kötü ve gayr-i ahlakî
olduğunu düşünemeyecek kadar dejenere olmuş vaziyettedir. Şu halde
burada belirsiz bir ölçü getirmek suretiyle insanları yanıltmak vardır.
Ayrıca sonunda hükmün getirilip insanların kendi
takdirlerine bırakıldığı fetvalar şöyle bir paradoksa yol açıyor. Kadın
şarkıcıyı dinlediği halde kalbine kötü bir şey gelmeyecek olan kişi
zaten iyi bir zahid olmalıdır. Böyle bir kimsenin müzikle ilgili bir
sorusu da olmaz. Dolayısıyla böyle bir fetvanın anlamı yoktur. Eğer bir
insan aksine kadın şarkıcıyı dinleyip de olumsuz yönde etkilenecek kadar
kendine sahip olamayan biriyse, aynı adamın bizim verdiğimiz fetvaya
binaen çekinip müzik dinlemeyeceğini nasıl bekleyebiliriz? Bu durumda da
verdiğimiz fetva uygulama açısından hiçbir kıymet ifade etmez ki yine
anlamsız demektir.
Fetvanın bir başka yanıltıcı tarafı, bir insan
baştan kötü etkileneceğini bilmiyorsa bu durumda kadından musikî
dinlemesine cevaz veriyoruz, demektir. İş böyle olunca da bir amelin
hükmü o amelin yapılmasına bağlanmış oluyor. Oysa amelin yapılıp
yapılmaması için hükmünün önceden bilinmesi ve ona göre yapılıp
yapılamayacağına karar verilmesi gerekir. Peki aynı kimse dinledikten
sonra kötü duygu hissettiğini fark etse bu durumda ne olacak? Verilen
fetvaya göre bu kimsenin başından beri musikî dinlemesi haram olmuş
olacak. Bu durumda o haramın vebalini kim üstlenecek?
Sonuç olarak Hayrettin Karaman hoca efendinin
mezkur fetvası, gerek istidlal mantığı, gerekse iftâ ve içtihat usûlü
açısından tutarsızlıklar arz etmektedir. Ayrıca konuyla ilgili
rivayetler ve bu rivayetlerin tahlil ve izahları hakkında yeterli
araştırma yapılmadığı, kısa yoldan arzulanan sonuca varılmak istendiği
gözlenmektedir. Üstelik milyonlarca Müslümanı ilgilendiren ve
haram-helal çerçevesine giren bir konunun, böyle düz mantık işlemleriyle
çözümlenmeye çalışılması, iftâ ve irşad makamında olan büyüklerimizin
taşıdığı sorumluluk ve ciddiyetin ne boyutlarda olduğunu göstermesi
bakımında esef vericidir.
Ahkâmü'l-Avrati ve'n-Nazar, s. 105.
Fethu'l-Bârî, c. 7, s. 7.
en-Nihaye fi Garîbi'l-Eser, c. 4. s. 118.
Lisânü'l-Arab, c. 14, s. 143; es-Seâlibî, Kitabü
Fıkhi'l-Lüğa, s. 93.
Sahih-i
Buharî, 5590; Hakim, el-Müstedrek, 8572; Müsned-i Ahmed bin Hanbel,
22285.
Son Güncelleme : 23.11.2007 - 08:21
|