| Yazan: Ahmet Davutoğlu,
Tarih: 23.11.2007 - 07:54
|
Okunma Sayısı : 489 |
İslam
dünyasının modernizm ve modernleşme olgusu ile hesaplaşmasının en
önemli ve can alıcı alanı düşünsel ve kurumsal oluşumların zaman
boyutunu yansıtan tarihe bakış açısıdır, ilerlemeci tarih anlayışının
zihinleri ve algılama biçimlerini esir alan kategorik yaklaşım biçimi
çoğu zaman bir yanılsamalar düzlemi oluşturmakta ve tahliller bu
yanılsama düzleminin etkisi altında ciddi bir kırılma yaşamaktadırlar.
Modern olan ile geleneksel olan arasındaki kategorik ayırım aslında
zaman boyutundaki bugün (yaşanan gerçeklik) ile dün (tarihî olan)
arasındaki anlamsız ve soyut ayırımın yansımasından başka bir şey
değildir. Bu anlamda yaşanan gerçekliği modernizm çerçevesinde
geleneksel olanın zıddı olan kutba yerleştirmek zamanın ve tarihin
ideolojik kamplara indirgenmesinden başka bir şey değildir ve ciddi bir
siyasî boyut içermektedir. Modernizmin geleneksel olanın alanını
daraltarak etki alanını genişletmeye yönelik zihinsel ve kurumsal
düzlemdeki dekonstrüktif tavrı, tarihe ya da düne ait olanı dışlayan,
suçlayan ve önemsizleştiren bir kategorik ayırımı temel metodolojik
varsayım haline getirmiştir.
Modernizmin
kategorik ayrıştırması içinde bugün (yaşanan gerçeklik dünyası) hüküm
sürmekte olduğu için haklı, gelecekteki doğrusal ilerleme çizgisini
belirleyeceği için önemli; dün (tarihî ya da geleneksel olan) bugüne
direnmekte olduğu için suçlu, geleceği belirleme gücünden yoksun olduğu
için önemsizdir. Bunun içindir ki, dün ve düne -ya da tarih ve tarihe-
ait olan akım ve olgular ya radikal modernist reçetelerle devrimci
kırılmaya uğratılması, ya da uzun dönemli zihinsel ve kurumsal
asimilasyona tabi tutulması gereken bir yükten ibarettir. Rousseauyu
epistemolojik, E. Burkeü aksiyolojik ve kurumsal açıdan tepkiye
yönelten ve çizgisel ilerlemenin epistemolojik aracı olarak görülen
akla karşı sezgiyi ve aşkı, devrimci kurumsal değişime karşı rasyonel
sürekliliği ön plana çıkaran tavır da aslında temelde zamanın bu
anlamsız kategorileştirilmesine yöneliktir.
Bu
noktada temel mesele güncel olan ile tarihî olanı ayıran temel zaman
ölçütü nedir? sorusu ile ilgilidir. Bir önceki günün 23:59u ile bir
sonraki günün 00:01
i arasındaki ayırımı belirleyen ve aslında en küçük anlamıyla bugünü
simgeleyen 00:00ı tespit etmek ne kadar güç ve anlamsızsa, uzun dönemli
tarihî çerçevede güncel olan ile tarihî olanı ayırmak da o derece güç
ve anlamsızdır. Felsefî açıdan süreklilik unsurunu kaldırdığımız anda
zamanı idrak etme şansımız kalmaz. Kozmolojik hareketlilikteki
sürekliliğin insan zihnindeki yansımasından ibaret olan zamanı hangi
noktada olursa olsun süreksizleştirmek, zamanın da zamana bağlı bütün
algılayış biçimlerinin de anlamsızlaşması sonucunu doğurur. Zamanın
süreksizleştirilmesi, hem epistemolojik hem de fenomenel (olgusal)
anlamda bir metahistorik boşluk alanının ortaya çıkmasına yol açar. Bu
anlamda modernizm, mekan ve zaman boyutları itibariyle total ve
evrensel olanı tanımlama iddiası taşıyan metahistorik bir ideoloji
hüviyeti kazanmıştır.
Modernizmin
zamanı algılayış biçimi ile ilgili bu metodolojik açmazı kendi temel
önermelerini de sarsan bir iç çelişki oluşturmuştur. Modernizmin
tarihe ait olanı çözerken kullandığı yöntemler zaman geçip modernizmin
kendisi bir tarih oluşturdukça kendisine karşı da kullanılmaya
başlanmıştır. Modernizm tarihîleştikçe ve "geleneksel"leşerek düne ait
oldukça bu iç çelişkinin objesi haline gelmeye başlamıştır.
Postmodernizmin modernizme yönelik dekonstrüktif tavrı ve etkisi bu
anlamda temelde modernizmin iç çelişkisinin ürünüdür ve bu nedenle
felsefî anlamda bir açılım olmaktan çok, modernizmin zamanla ilgili
süreksizleştirmesini bütün alanlara yayarak alternatif arayış yollarını
tıkayan bir bunalım alanı üretmiştir.
Din
ve aile gibi modernizmin çözücü etkisine maruz kalmış kurumlara yönelik
ilginin son dönemde global anlamda ciddi bir yükseliş temayülüne girmiş
olması, bu anlamda tarihe ve süreklilik unsurlarına geri dönme
çabasıdır. Modernist reçetelerin etkide bulunduğu dönemde modernist ve
gelenekçi kutuplar arasında yaşanan gerilimin izlerini en yoğun
şekilde yaşayan İslam dünyası da bugün (yaşanan gerçeklik) ile dün
(tarihi olan) arasındaki ilişkiyi yeniden yorumlayarak bu iki zaman
diliminin devamı olan yarını (gelecek) inşa etmek zorundadır.
Bu
açıdan geleneği yeniden yorumlama sürecinin zihnî alt yapısını
oluşturan tarih metodolojisinin bu yorumlama süreci içindeki önemi
yeniden tanımlanmalıdır. Her şeyden önce bir değerler sisteminin, ilmî
anlayışın, ya da sosyal kurumun bir gelenek niteliği kazanmasının iki
asgarî şartı vardın Tutarlılık ve süreklilik. Tutarlılık şartı, bir
geleneğin diğer gelenekler ile mukayesesi esnasında ortaya çıkan iç
ahengini ve özgünlüğünü yansıtır. Süreklilik şartı ise, bu geleneğin
tarihî süreç içindeki direnç ve yeniden üretilebilme niteliğini ortaya
koyar.
Tutarlılık
şartını yerine getirmeyen zihnî akımlar ve sosyal olgular ya bir başka
geleneğin sıradan uzantılarıdır; ya da bir gelenek oluşturacak iç
ahenge ve sisteme sahip olmayan tekil olgulardır. Süreklilik şartının
gerçekleşmemesi ise, bu akım ya da olguların zaman boyutunda
hayatiyetini sürdürebilecek bir güce sahip olmadığını gösterir ki, bu
tür akım ve olgular tarihî seyir içinde anlık parlamalar şeklinde
ortaya çıkar ve kaybolurlar. Biyolojik organizmaların tabii çevre ile
olan var oluş ilişkisi gibi, sosyal ve düşünsel gelenekler de tarihî
akış ile bir var oluş ilişkisi içindedir. Bu ilişkide varlığını ve
yeniden üretilebilir olma özelliğini sürdürebilen gelenekler tarihî
akış içinde etkili olabilme kabiliyetini de sürdürürler. Tarih, aslında
muhtevasını yeni formlar içinde sürdürebilme gücüne sahip geleneklerin
eseridir ve bu geleneklerin karşılıklı etkileşim ve mücadelelerinin
yönlendirdiği bir süreçte oluşur.
Modernizm
karşısında form ve kurumlar düzeyinde çözülme süreci içine giren yerel
kültür havzaları kendi geleneklerini bu açıdan yeniden yorumlamak ve
tarihî akış içinde yaşayabilirliklerini ortaya koymak zorundadırlar.
Özellikle Batı medeniyeti karşısında kendi coğrafî var oluş alanında
hakimiyet kurma gücünü göstermiş olan İslam medeniyet birikiminin
tutarlılık ve süreklilik kriterleri açısından yeniden yorumlanması
büyük bir önem taşımaktadır. Bu da her şeyden önce böylesi bir
geleneğin varlığının objektif verilerini ortaya koyacak bir tarih
metodolojisi geliştirebilmek ile mümkündür. Tarihî olanı anlamlı bir
çerçeve içinde yeniden yorumlayabilmek, temel bazı metodolojik
meselelerin yol açtığı algılama problemlerini aşmak ile mümkün
olabilir. Bu metodolojik meseleleri geleneğin yeniden yorumlanması
açısından dört ana başlık altında değerlendirebiliriz:
1.
Mukayeseli Çalışma Yetersizliği. Bir geleneğin tarih içindeki
tutarlılığı yatay (eş-zamanlı toplumlar-medeniyetler arası mukayese),
sürekliliği ise dikey (değişik zaman dilimleri arasındaki mukayese)
nitelikli mukayeseli çalışmalar yapmayı gerektirir. Mesela İslam
hukukunun özgünlüğü ve iç tutarlılığı meselesi, bu hukuk sisteminin
oluşum dönemindeki özelliklerini aynı donemdeki diğer medeniyetlerin
-mesela Roma, İran, Hint ve Çin hukuk sistemleri ile mukayeseli bir
şekilde incelemeyi kaçınılmaz kılar. Bu hukuk sisteminin tarihî
sürekliliği ise, oluşum döneminden bugüne kadar gelen tarihî süreç
içindeki değişik zaman dilimleri arasında teorik, metodik ve sosyal
açılı mukayeseli çalışmalar temelinde gösterilebilir. Dolayısıyla bir
geleneğin tarih içinde yaşanan döneme kadar gelen varlığı, tutarlılığı
ve geçerliliğini gösterebilmek için en azından dörtlü bir matris içinde
mukayeseli çalışmalar yapmak gerekmektedir.
Mukayeseli
çalışma metodu konusundaki yanlış yaklaşımlar geleneğin tutarlılık ve
sürekliliği konusunda basitleştirmeler ve sathî genellemeler yapılması
sonucunu doğurur, İslam tarihinin altın çağının ilk yedi asır
olduğunu ve ilmî çalışmaların İbn Haldunun Ölümü ile bitmiş olduğunu
ileri süren şarkiyatçıların yaklaşım biçimi bunun en tipik misalidir.
XV. yüzyılda Semerkant, XVI. yüzyıl Hindistan, İran ve Osmanlı
coğrafyalarındaki ilmî geleneklerle ilgili yeterli çalışma ve mukayese
yapmaksızın bir geleneğin bitmiş olduğunu, Şah Veliyyullah Dihlevî,
Molla Sadra hatta Ahmed Cevdet Paşa gibi ilim adamlarının katkılarını
göz ardı ederek İslam düşüncesindeki kapsamlı ve sistematik düşünce
biçiminin XIV. yüzyıl ile birlikte sona erdiğini iddia etmek, dikey
mukayeseli çalışma eksikliğinin doğurduğu aşırı genellemeci yaklaşımın
tipik bir misalidir.
Mukayeseli
çalışmaların diğer önemli bir şartı da mukayese edilen tarih ve
kurumlar arasındaki korelasyonları sağlıklı bir şekilde ortaya
koyabilmektir. Bu da özellikle yatay mukayeselerin aynı düzlem içinde
yapılmasına bağlıdır. Mesela İslam medeniyetinin doğu ekseninin
Bağdatın 1258deki düşüşü ile, batı ekseninin de Endülüsün 1492deki
düşüşü ile bitmiş olduğunu iddia eden yaklaşım biçimi bu tür
korelasyon yetersizliğinin ve tek boyutlu mukayese alışkanlığının bir
yansımasıdır. 1258de Bağdatın düşme-sinden yaklaşık elli sene önce
-1197de- o dönemde Avrupa ile mukayese edildiğinde çok daha kuvvetli
bir medeniyet havzası olan Hint medeniyetinin kalbi Delhi
müslümanlarca fethedilmiş ve 1206da Delhi Sultanlığı kurulmuş; 1492de
Endülüs düşmeden yine yaklaşık elli sene önce -1453te- tarihin gördüğü
en uzun dönemli imparatorluklarından biri olan Roma İmparatorluğunun
doğu başkenti İstanbul Osmanlı Devleti tarafından fethe-dilerek yeni
bir medeniyet merkezi haline gelmiştir. Dolayısıyla medeniyet ve
geleneklerin yükseliş ve düşüşleri ile ilgili olarak noktasal tarihler
belirlemek bu geleneklerin süreklilik arzeden yönlerinin ihmal
edilmesi sonucunu doğurabilir.
Mukayeseli
çalışmalarda yanılgılara yol açabilecek bir başka husus. tarihî olanı
siyasî olan ile özdeşleştirerek medeniyetler ve toplumlar arası
mukayeselere yönelmektir. Saltanatların yükseliş ve düşüş tarihlerine
şartlanmış, siyasî otoriteler arası mukayeselere yönelik çalışmalar
geleneğin gerçek anlamda sürekliliğini ortaya koyamazlar. Toplumsal ve
bireysel alan mukayeselerinin yaygınlaştırılması bu noktada büyük önem
taşımaktadır; çünkü gerçek anlamda gelenek niteliği kazanmış akım ve
olgular siyasî otorite desteği olmaksızın da hayatiyetini sürdürebilen
akım ve olgulardır. Siyasî olana şartlanmış ve tarihî kademelendirmeyi
bu esasa göre yapan çalışmaların güç-eksenli var oluşlar ile
zaman-eksenli var oluşları ayırdedebilmesi güçtür. Gerçek gelenekler
siyasî olanı belli ölçülerde belirleme gücüne sahip olmakla birlikte
güç-eksenli değil, zaman-eksenlidirler; yani varlıkları siyasî güce
istinaden değil, zamanı aşabilme ve tarihî akışı belirleme gücüne
istinadendir. Bu asrın ikinci çeyreğindeki mutlak sömürgeci hakimiyeti
esas alarak İslam medeniyet birikimi ve geleneğinin sona erdiğini
iddia edenlerin, siyasî alan dışında ve ona rağmen hayatiyetini ve
etkisini sürdüren bir düşünce ve davranış biçiminin asrın sonunda
İslam dünyasında tekrar sosyal düzleme aksedişi karşısında
şaşırmaları, bireysel ve toplumsal alanda süregelen geleneksel
olguların varlıklarını siyasî güce bağımlı görmüş olmalarındandır.
Gelenekler
öz ile form arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan geçici fetret
dönemlerine girebilirler; ama öz ile ilgili olan unsurları yeniden ve
siyasî otoritenin desteği olmaksızın da üretebilen toplumlar uzun
dönemli gelenekler oluşturabilen toplumlardır. Bu açıdan geçici
dönemlerde siyasî güç kaybı dolayısıyla bireysel alana çekilen
gelenekler sosyal gerçeklikten koparak tarihe ait olmuş unsurlar değil;
her an yeni biçimler kazanarak bireysel alandan toplumsal ve siyasal
alana geçebilecek potansiyele sahip özlerden oluşan zaman-eksenli
histerik gerçekliklerdir. Mesela, Moğolların güç-eksenli hızlı yayılma
dönemi içinde birey ve cemaat alanlarına çekilen İslam ve Çin
medeniyetlerine ait geleneklerin kısa bir süre sonra tekrar yeni
biçimlerle bu fetret dönemini aşarak sosyal gerçeklikleri belirleyecek
bir güce ulaşması bunun en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur.
Dolayısıyla birey, cemaat ve toplum alanlarına ait süreklilik ve
değişim unsurlarının mukayesesi geleneklerin dikey doğrultudaki
canlılığını ölçebilmek açısından güç eksenli siyasî kaymaların
mukayesesinden daha büyük bir önem taşımaktadır.
2.
Absolutist (Mutlakçı) ve Relativist (itibarî) Yaklaşım Biçimlerinin
Yanlış Kullanımı. Bugün geleneği anlama ve yeniden yorumlamada
yanılsamalara yol açan çift yönlü bir mutlakçılık anlayışı hakimdir.
Bunlardan biri geleneğin sadece süreklilik niteliği taşıyan özünün
değil, konjunktürel (dönemsel) olan biçiminin de zaman boyutunu aşan
mutlak anlamda bir geçerlilik taşıdığım iddia eden aşın gelenekçi
tavır, diğeri -ki bugün daha yaygın olanı- ise bugün geçerli olan değer
ve kurumları mutlak esas alarak geleneğin kendi dönemsel geçerliliğim
yargılamaya çalışan tavırdır. Her iki tavır da tarihi anlamamızda
yanılsamalara yol açan büyük ölçekli genellemelere yol açmaktadır.
Mesela
İslam tarihinde ulemanın ümeraya mutlak bir şekilde hizmet ettiğini,
onları meşru kılarak menfaat temin ettiğini iddia eden genellemeler ve
katılımcı siyasî yapılanmanın yokluğu dolayısıyla Emevîler
sonrasındaki bütün İslam tarihini Roma-Bizans geleneğinin devamı
gören yaklaşım biçimleri bu tür metot açmazlarından kaynaklanan teorik
yanılgılar doğurmaktadır. Günümüzde işlerliği olan siyasî ilişki
biçimlerini siyasî mekanizmaların yegane temel unsuru olduğunu
aksiyomatik bir şekilde kabul ederek tarihe yaklaşmak ve tarihî
olguları bu perspektiften mutlak bir düzlemde yargılamak çoğu zaman
tarihe nüfuz edilmesin! imkansızlaştırır.
Bu
tür sathı genellemelerin birçoğu tarihin içine nüfuz eden bir
metodoloji uygulandığında geçerliliğim kaybeder. Maverdînin el-Ahkamü
s-sultaniyyesini yazdığı dönemin özelliklerim göz önünde bulundurmadan
yapılan birçok tahlilde bu eserin o günkü güç konfigürasyonunu meşru
kıldığını iddia etmenin aslında o gün geçerli olan güç yapılanması ile
tezat teşkil etmesi bunun en çarpıcı misallerinden birisidir. Dört
halife sonrası bütün tarihi merkezdeki halife ya da sultanın gücünü
güç temerküzü açısından aynı gören genellemeci bir tavrın eseri olan bu
yaklaşım biçimi Maverdînin yanlış degerlendirilmesi sonucunu
doğurmaktadır; çünkü Maverdî döneminde siyasî güç onun siyaset
teorisinde öne çıkarmaya çalıştığı Sünnî hilafet makamında değil, Şiî
ailelerinin elinde bulunan vezirlik makamındadır. Dolayısıyla Maverdî
geliştirdiği Sünnî hilafet teorisi ile, o günkü güç yapılanmağı
açısından sembolik bir konumda kalan halifeyi ön plana çıkararak
aslında gerçek siyasî güç temerküzüne aykırı bir tavır sergilemekte ve
bir risk üstlenmektedir.
Tarihi
mutlak anlamda relativisit (itibarî) metodoloji ile değerlendirmenin
de başka sakıncaları vardır. Bu konuda aşırı bir tavır sergilemek de
tarihî sürekliliği haiz geçerli kuralları yakalamamızı güçleştirebilir.
Dolayısıyla tarih değer boyutundan bağımsız, birbirinden kopuk,
kesintili olgular yekunu olarak algılanabilir, İmam Ebu Yusufun
Kitabül-Haracı, Maverdînin el-Ahkamüs-sultaniyyeyi, Ahmed Cevdet
Paşanın da Mecelleyi yazarken sergiledikleri tavırlardaki süreklilik
unsurları itibarî boyutun tutarlılık ve süreklilik prensipleri ile
yeniden yorumlanmasını gerekli kılar. Aynı şekilde İmam Ebu Hanîfe,
İmam Ahmed b. Hanbel ve İbn Haldun gibi siyasî otorite ile çatışan
alimlerin tavırlarındaki süreklilik de bu iki yöntemin sağlıklı bir
tarzda sentez edilmesi ile anlaşılabilir.
Yapılması
gereken, tarihî olgunun gelenek içindeki dönemsel geçerliliğim itibarî
yaklaşımla incelemek, geleneğin yeniden yapılanması içindeki rolünü
ise bu itibarî boyutun süreklilik taşıyan mutlak özü -tabii eğer varsa-
ve bu özün bugünkü geçerliliğin! tartışarak ortaya koymaktır. Bugünkü
dönemle ilgili geçerliliği mutlaklaştırarak tarihi yargılayanlar
meta-historik bir kopukluğu, itibarî boyut içinde kaybolanlar ise
bugünkü dönemsel realite ile yabancılaşmayı doğururlar.
Bu
konuda düşülen metodik yanılsamaların çoğu, zaman boyutu ile ilgili
algılama yanlışlıklarından kaynaklanmaktadır. Tarih metodolojisinde
anakronism diye adlandırılan zaman boyutu ile ilgili algılama
yanlışlıklar kimi zaman prochronism -yani tarihî olgunun olduğundan çok
önce gerçekleşmiş gibi olarak algılanması- ya da_metakronism -yani
tarihî olgunun olduğundan sonra gerçekleşmiş gibi algılanmış olması-
şeklinde kendisini gösterir.
Anakronizmin
daha da yoğun ve kompleks bir hal alması tarihçileri geleneği anlama ve
yeniden yorumlama sürecim imkansızlaştıran iki kutba doğru sevkeder.
Bunlardan birincisi tarihî olayların naklinde ve yorum-lanmasında
yaşanan geçerli olguyu esas olarak geçmiş olguları tasnif etmek ve
hatta kimilerim dışlamak tavrıdır ki buna presentism
(şimdicilik/bu-güncülük) denir. Bu yaklaşım tarihsel bütünü bugüne
hiçbir şey söyleme-yen ölü olgular kümesi olarak görür. Modernite ve
faydacılığın temelini dokuduğu bu yaklaşım biçimi, bugünkü realiteyi
kuran tarihsel gerçekliği anlayamayacağı gibi yarınki gerçeklikte
tarih olacak olan bugünkü gerçekliğin gelecek üzerindeki tesirlerim
anlamlı kılacak gelecekle ilgili projeksiyonları da kuramaz.
Presentismin zıt kutbu tarihi anlamanın ve gelenek aktarımının bugün
geçerliliği tartışmalı olan biçimsel ve çoğu zaman ölü olguların
aktarımından ibaret olduğunu farzeden antikacı tarih anlayışıdır. Bu
yaklaşım biçiminde, tarihî gerçeklikler, biçimsel ve sathî olguların
birbirinden kopuk bir tarzda kümelendirilmesi halinde ortaya konur ki,
bu da bugün ile dün arasında geleneklerin sürekliliğin! incelememizi
imkansızlaştıran kategorik bir farklılaşmaya yol açar.
3.
Bütüncül ve Parçacı Yöntemler. Parçacı tarih anlayışı tünel tarihçiliği
diye adlandırılan ve tarihi gerçekliğin anlaşılmasın! güçleştiren bir
tür metot sapmasına yol açar. Değişik şekillerde tezahür eden tünel
tarihçiliği historiographinin en kritik metot problemlerinden birini
oluşturur. Siyasî tarih, ekonomik tarih, düşünce tarihi, askerî tarih,
diplomatik tarih, hukukî tarih, sanat tarihi, sosyal tarih gibi tarihî
gerçekliğin ve bu gerçeklik içinde oluşan geleneklerin parçacı bir
şekilde ayrıştırılarak incelenmesine yol açan bu yaklaşım türü olaylar
arasındaki korelasyonun da, geleneklerin bir bütün şeklinde
anlaşılmasının da önündeki en önemli engellerden birini oluşturur.
Bizde bunun en yaygın görülen türü, İslam tarihini bir saltanatlar ve
saray tarihi şeklinde algılama biçimidir, İslam medeniyetinin düşüş ve
çıkışları bu çerçevede ele alındığı için tarihî gerçekliği anlamak
güçleşir. Yanlış tarihî tasnifler de bu açmazın yansımalarıdır.
Mesela
saltanatlar tarihi açısından XIV. yüzyıl bir bunalım yüzyılıdır. Buna
rağmen Hint Okyanusu çevresinde bu dönemde belki de tarihin en canlı
deniz ticaret alanlarından birisi oluşmuş ve bu alan kültürel bir alt
yapı dokumuştur. Tarihî verilere göre, İslamın Doğu Asyaya hızla
yayılmaya başladığı bu yüzyılda Doğu Afrika, Yemen, Güney Hindistan,
Bengal ve Malay bölgelerin! de kapsayan Hint Okyanusu havzası bu
dönemde canlı bir ticaret ve kültür hareketliliğine şahit olmuştur.
Bugün dünyanın en kalabalık müslüman nüfusuna ve en dinamik ekonomik
yapılarına sahip Endonezya ve Malezyanın İslam medeniyet havzasına
katılması temelde XIV. yüzyılda başlayan bir sürecin eseridir.
İslam
medeniyet tarihini Arap yarımadası çevresindeki saltanatlar tarihi
olarak gören dar kapsamlı bir yaklaşımın İslam medeniyetinin uzun
dönemli seyri konusunda sıhhatli sonuçlara ulaşması çok güçtür, İslam
medeniyet havzasının aynı yüzyıl içindeki siyasi bunalımlara rağmen
hızla Karadenizin kuzeyindeki Avrasya steplerine doğru yayılmış olması
da, uzun dönemli sağlıklı sonuçlara ulaşılabilmek için belli bir tünel
tarihçiliğine saplanmaktansa, kültürel, siyasî ve ekonomik tarihin
verilerinin bir arada değerlendirilmesinin gerektiğini ortaya
koymaktadır. Siyasî bunalımların yoğunlaştığı XIV. yüzyıl bir başka
açıdan bakıldığında aslında İslam medeniyetinin Arap yarımadası
etrafındaki merkez ekseninden Orta Asya, Hindistan, Hint Okyanusu,
Afrika gibi güçlü çevre eksenlerine yayılışım hazırlayan bir yüzyıldır.
Siyasî
açıdan bunalım yüzyılları olarak bilinen XII-XIV. yüzyıllar arasındaki
dönemde alimlerin seyahatleri ve iletişimleri de incelendiğinde son
derece güçlü bir kültür ve etkileşim ortamının olduğu ortaya
çıkmaktadır. Değişik ekollerin mensubu olan Gazzalî, Muhyiddin
İbnül-Arabî, Teftazanî, İbn Haldun, Cürcanî, Askalanî gibi alimlerin
hayatlarında yaptıkları seyahatler ve etkide bulundukları kültür
havzaları incelendiğinde, siyasî bunalımın aksine sosyalleşme düzeyi
yüksek son derece yoğun bir iletişim ve etkileşimin varlığı tebarüz
etmektedir.
Tünel
tarihçiliğinin doğurduğu dar kapsamlı bakış açılarının ötesinde
bütüncül bir tarih anlayışının temel metot olarak benimsenmesi İslam
medeniyetinin temel problematik alanları olarak görülen bazı
meselelerin vuzuha kavuşması açısından da büyük önem taşımaktadır.
Mesela ictihad kapışının kapanması meselesi sadece soyut bir fıkıh
tarihi olgusu olarak ele alındığında bu meselenin değişik boyutlarım da
kapsayan bütüncül anlamım kavramak da imkansızlaşır. Bu tartışmaya
zemin teşkil eden ekonomik ve siyasî altyapıyı bilmeksizin soyut fıkıh
usulü ve tartışmalarından hareket etmek bu meseleyi ortaya çıkaran
tablonun bir Bütün olarak algılanmasını güçleştirir. Gerçek bir fıkıh
tarihi sosyoekonomik ve siyasî tarih ile iç içe yazılabilir ve fıkhın
bir ilim geleneği olarak bugünkü konumu da ancak ve ancak bu çerçevede
gerçek anlamda anlaşılabilir.
4.
Fıkıh ve Tarih Metodolojileri Arasındaki ilişki. Fıkıh usulü ile tarih
usulü arasındaki ilişkinin açık bir şekilde ortaya konamamış olması da
kim:
zaman
ortaya konan suallerin farklı alanlarda ve farklı metotlarla ele
alın-ması sonucunu doğurmaktadır. Fıkıh metodu temelde ne olması
gerektiğe sorusunun normatif cevap alanı ile ilgilenirken, tarih ne
olmuş olduğu sorusunun objektif olgu alanı ile ilgilenir. Tarih metodu
ile varılan olgusal sonuçlar fıkıh metodunun normatif cevap
arayışlarına zemin oluşturabilir. ancak fıkhın kaynakları etrafında
varılan normatif sonuçlar tarihî gerçekliği tümüyle yansıtacak
genellemelere yol açmamalıdır. Bu açıdan fıkıh insan; ilişkilerdeki ve
davranış biçimlerindeki müspet ve menfi alanları mümkün olduğunca
ayrıştırmaya çalışırken; tarih, geçmişteki olayları mümkün olduğunca
oldukları şekliyle resmetmeye çalışır.
İnsanı
melek ya da tanrı gibi idealleştiren ya da şeytan gibi günahkar ve kötü
gören birçok dinî ve felsefî geleneğin aksine, İslam î inanç sistemi
insanı iyiye ve kötüye yönelme potansiyeline sahip iradî bir birey
olarak görür. Fıkıh bu bireyi iyiye yönlendirme cabası içine girer ve
bu sorunun cevabım ararken, tarih bu bireyin içinde bulunduğu tarihî
süreci objektif olarak ortaya koymaya çalışır. Dolayısıyla insan
tabiatı gibi tarih de mutlak iyi ve mutlak kötü tasniflerinin aksine
gri bir tablo arzeder.
Metot
olarak fıkhın öngördüğü tasnifler ile tarihî tasnifler arasında mutlak
bir paralellikten çok bir tamamlayıcılık ilişkisi söz konuşu olmalıdır.
Mesela fıkhın normatif hükümlerine kaynak teşkil eden sahabî
uygulamalarım içeren Asr-ı saadet kavramı, fıkhî açıdan rasyonel
soyutlama düzleminde olması gereken davranış biçimlerinin tasnif
edilmesini sağladığı için dört halife dönemi ile sonraki dönemler
arasında fıkha kaynak olması açısından kategorik bir ayırım
öngörmektedir. Misallendirmek gerekirse, Hz. Ömerin
bir uygulaması fıkhî bir hükme delil teşkil ederken, bir Emevî
halifesinin uygulaması başka destekleyici bir kaynak olmadıkça doğrudan
delil teşkil etmez.
Fıkhı açıdan konan bu normatif kategorik ayrışma tarihî incelemeler
için
mutlak bir ölçü değildir. Başka bir ifadeyle, fıkhın dört halife
sonrası dönemi bugünkü hükümler için kaynak kabul etmemesi, bu dönem
sonrası uygulamaları mutlak anlamda gayri meşru ve değersiz yapmaz.
Tarihî tasnif bu dönemler arası geçişkenlikleri ve süreklilikleri
incelerken kaynak olup olmama niteliklerinden çok olgusal bütünlük
içinde ele alır. Siyasî sistemin oluşumu ile ilgili verilen olumsuz
fıkhî hükümler, o donemdeki yaşanan olgulara tümüyle olumsuz bakmayı
gerektirmez.
Günümüzdeki
birçok tahlilde fıkhî tasnif öylesine mutlak bir tarihî ayırım haline
getirilmiştir ki, İslam î değerlerin tarihî uygulanabilirliği
im-kansızlaşmıştır. Bu da bugünkü tarihî gerçeklik ile Asr-ı saadet
uygulamalarının metahistorik düzleme çekilmiş soyut doğruları
arasındaki irtibatın kopmasına yol açarak tarihî olguların doğru ve
yanlış uygulamaları da bir arada değerlendiren bir metot bütünlüğü
içinde ele alınmasına engel olmuştur. Dört halife sonrası dönemden
bugüne kadar olan tarihî akışı Roma ve İran siyasî geleneklerinin
doğrudan bir uzantısı şeklinde gören aşırı genellemeci ve
basitleştirici yaklaşım normatif doğruları soyut bir düzlemde sunma
konusunda başarılı olurken, tarihî uygulamaları insan hayatinin bütün
veçhelerim kapsayacak bir şekilde ortaya koyma noktasında önemli
yanılgılara sebep olmuştur.
İslam
medeniyet birikiminin bir bütün içinde anlaşılması için fıkıh ve tarih
metodolojilerinin birbirlerini ikame edecek şekilde değil, birbirlerini
tamamlar tarzda ortaya konması büyük bir önem taşımaktadır. Soyut ve
ütopik bir düzleme hapsolmayan bir fıkıh metodolojisi tarihî verileri
göz önünde bulundurmak zorundadır. Buna mukabil bugüne kadar uzanan
geleneğin kalıcı özünü ortaya koymaya yardımcı olacak gerçek bir İslam
tarihi de fıkhın değer boyutunu ihmal etmemelidir.
Son Güncelleme : 23.11.2007 - 07:54
|