Eğer bir
kimse öğle namazından bir rekât kıldıktan sonra cemaat, namaza başlarsa
kılmakta olduğu bir farz namazı bozulmaktan korumak için o kimse bir rekât
daha kılar ve cemaatla namaz kılma sevabını kaçırmamak için cemaata katılır.
Eğer bu kimse ilk rekâtta henüz secdeye varmamış ise -sahih olan kavle göre-
hemen namazını keser ve imamın arkasında namaza durur. Zira daha secde
yapmadığı için rekât tamam olmamıştır. Onun için kişi namazını kesebilir. Kaldı
ki kişinin bu namazını kesmesi, aynı namazı daha üstün bir şekilde kılmak
içindir. Fakat eğer kişi sünnet olan bir namazı kılmakta iken cemaat namaza
başlarsa, öyle değildir. Çünkü bu durumda kişinin namazını kesmesi, aynı
namazı daha üstün bir şekilde kılmak için değildir.
Eğer kişi,
öğle veya Cumanın ilk sünnetini kılmakta iken, cemaat öğle namazına veyahut
imam hutbeye başlarsa -İmam Ebû Yûsuf tan rivayet olunduğuna göre- iki rekat
kıldıktan sonra sünnetini keser. Kimisi de: “Tamamlar”, demiştir.
Eğer bir
kimse, öğle namazından üç rekât kıldıktan sonra cemaat namaza başlarsa, o
kimse namazını tamamlamak zorundadır. Çünkü bu kimse namazının çoğunu kılmıştır
ve bir şeyin çoğu tamamı hükmünde olduğu için artık namazını tamamlamış
sayılır. Bunun için yarıda bırakamaz. Fakat eğer daha üçüncü rekâtın secdesine
varmamışken cemaat namaza başlarsa, üçüncü rekât tamamlanmamış olduğu için
kişi daha namazının yarısını kılmış sayılır. Bunun için namazını kesebilir. Bu
kimse isterse oturup selâm verdikten sonra kalkıp cemaata katılır, iste,rse
hemen ayakta imama uyar.
Cemaat
başlarken öğle namazından üç rekât kılmış olan kimse, eğer namazını
tamamladıktan sonra cemaata katılırsa cemaatla kıldığı namaz kendisi için
nafile olur. Çünkü bir vakitte, farz olan namaz tekerrür etmez. Cemaat
başlarken sabah namazından bir rekât kılan kimse, namazını yanda bırakıp
cemaate katılır. Çünkü eğer bir rekât daha kılarsa cemaatı kaçırmış olur.
Cemaat
başlarken sabah namazının ikinci rekâtında olan kimse de, eğer daha secdeye
varmamış ise namazını bırakıp cemaata katılır. Cemaat başlarken sabah namazını
bitirmiş olan kimse ise, cemaatla bir daha kılamaz. Zira eğer kılarsa onun
için nafile olur. Nafile ise sabah namazından sonra mekruhtur. İkindi
namazından sonra da nafile mekruh olduğu için ikindi namazı da öyledir. Zahir
olan rivayete göre akşam namazı da öyledir. Çünkü üç rekâtlık nafile yoktur ve
dört rekât da kılınsa, imama uyulmamış olur.
(zanı okunmuş
olan bir camiye giren kimsenin namaz kılmadan camiden çıkması mekruhtur. Zira
Peygamber Efendimiz (Aleyhi"s-salâtü ve's-selâm):
“Ezan okunduktan sonra camiden ancak münafık
ofan bir kimse çıkar. Meğer ki kişi zorunlu bir işi için ve bir daha dönmek
üzere çıksın..”[1]
buyurmuştur.
Ancak eğer
çıkmasında bir başka topluluk için maslahat bulunan bir kimse ise, o zaman
çıkması mekruh değildir. Zira bu kimsenin çıkması her ne kadar birlikten
aynlmak gibi görünüyorsa da, gerçekte birliği korumak içindir.
Eğer ezanı
okunan camiye giren kimse, daha önce namaz kılmış ve namaz da öğle veyahut
yatsı namazı olup müezzin de daha kamet getirmeye başlamamış ise çıkmasında
bir sakınca yoktur. Zira bu kimse Allah'ın çağmasına daha önce icabet etmiştir.
Fakat eğer müezzin kamet getirmeye başlamış ise çıkması mekruhtur. Zira açıkça
birlikten ayrıldığı kuşkusunu doğurmuş olur.
Eğer namaz,
ikindi, akşam veyahut sabah namazı ise -müezzin kamet getirmeye başlamış olsa bile-
çıkması mekruh değildir. Zira bu namazlardan sonra nafile kılmak mekruhtur.
Eğer kişi
sabah namazı için, sünnet kılmadan evinden çıkar ve camiye vardığında imamın
namaza başladığını görürse, eğer sünnet kıldığı takdirde ikinci rekâtta imama
yetişeceğini umarsa hemen sünnetini kapıda kılar ve ondan sonra içeri girer. Çünkü
böyle yapması halinde, hem sünnetini bırakmamış ve hem de cemaata yetişmiş
olur. “Sünnetini kapıda kılar” dedik. Çünkü imam cemaatla naraaz kılarken cami
içinde imamdan ayrı olarak namaz kılmak mekruhtur.
Eğer sünnet
kıldığı takdirde imama ikinci rekâtta da yetişemiyeceğinden korkarsa, hemen
içeri girip cemaata katılır. Zira hem cemaatın sevabı daha büyüktür ve hem de
cemaata gitmemeyi yeren hadisler daha ağırdır. Fakat öğle namazının sünneti
öyle değildir. Çünkü öğle namazının sünneti için cemaatin bir rekâtı bile feda
edilmez. Zira öğle namazının sünneti farzdan sonraya da bırakılsa, yine vaktin
içinde kılındığı için -sahih olan kavle göre- caizdir. Ancak farzdan sonraya
bırakıldığı zaman, son sünnetten önce mi sonra mı kılınır? diye İmam Ebû Yûsuf
ile İmam Muhammed ihtilâf etmişlerdir. Sabah namazının, sünneti ise Allah'ın
izniyle biraz sonra anlatacağımız üzere- öyle değildir.
Teravih
namazıyla Tahiyyetül Mescid dışında, bütün sünnetler evde kılınsa daha iyidir.
Peygamber Efendimizden (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gelen bütün rivayetler bu
yoldadır.
Sabah
namazının sünnetini kaçıran kimse, güneş doğmadan onu kaza edemez. Çünkü eğer
kılacak olursa mutlak nafile olur. Mutlak nafilede sabah namazından sonra
mekruhtur.
İmam Ebû
Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre güneş doğup yükseldikten sonra da kaza
edilemez. İmam Muhammed ise: “Güneş yükseldikten sonra öğleye kadar kaza
edilebilir, ondan sonra edilemez” demiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uykuda kalarak sabah namazını kaçırdığı gecenin
sabahında güneş yükseldikten sonra onu kaza etmişti. İmam Ebü Hanife ile imam
Ebû Yûsuf: “Sünnette asıl olan, kaza edilmemesidir. Çünkü kaza vacibe mahsustur.
Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu kaza etmesi, farzı da
beraberinde kaza ettiği içindir” demişlerdir. Buna göre ancak, eğer sabah
namazının farzı da kazaya kalır ve daha öğle vakti girmeden tek başına veyahut
cemaatle kaza edilirse, sünneti de beraberinde kaza edilir. Sabah namazı
farzının kazası öğleden sonraya kaldığı takdirde, beraberinde sünneti de kaza
edilir mi edilemez mi? diye ihtilaf vardır. Diğer namazların sünnetlerine
gelince: tek başına kaza edilmezler. Farzlanyla birlikte kaza edilip
edilmediğinde ise ihtilâf etmişlerdir.
Dört rekâtlı
namazın yalnız bir rekâtına yetişerek üç rekâtım kaçıran kimse, cemaatla namaz
kılmış sayılmaz İmam MuhammedCemaatle
kılmış sayılmıyorsa da, cemaatın sevabına ermiş olur» demiştir. Çünkü bir
şeyin sonuna yetişen kimse, o şeye yetişmiş olur ve yetişmiş olunca da
sevabından mahrum kalmaz. Bunun için eğer bu kimse daha önce: “Ben cemaata
yetişmiyeceğim” diye yemin ettiğini farz edersek yemininde durmamış olur.
Fakat eğer: “Ben öğle namazını cemaatle kılmayacağım” diye yemin ettiğini farz
edersek yemininde durmuştur.
İçinde vaktin
cemaati kılınmış olan bir camiye giden kimse, vakit içinde istediği kadar
sünnet kılabilir. Yani eğer daha vakit varsa sünnet kılabilir, vakit darsa
farza başlaması gerekir. Kimisi: “Sabah ve öğle namazının sünnetleri, vakit dar
da olsa, bırakılmaz. Çünkü bu iki sünnetin diğer sünnetlerden ayrı bir
üstünlüğü vardır.
Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sabah namazının iki rekât sünneti
hakkında; “Düşman süvarileri bile
arkanızda olsa onları kılın”, [2]
diğeri hakkında da: “Öğleden önceki
dörtrekat sünneti kılmayan kimseye şefaatim ermez” [3]
buyurmuştur. demiştir. Kimisi de: «Bütün sünnetler böyledir. Çünkü Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) farz namazları eda ederken bu
sünnetlerden hiç birini terk etmemiştir ve terk edilen hiçbir sünnet yoktur.
Zira “Eğer ara sıra terk edilse sünnet değil, tatavvu olur” demiştir. Kimine
göre de, hangi durumda olursa olsun evla, sünnetin birakılmamasıdır. Zira
sünnet farzın tamamlayıcısıdir. Ancak eğer vakit çok dar olup da, sünnet
kılmmcaya kadar farzın kazaya kalma endişesi bulunsa, o zaman sünnet
bırakılır.
İmam rûkûda
iken niyet edip tekbir alan ve fakat eğilmeyip imam rükûdan kalkıncaya kadar
ayakta bekliyen kimse, rekâta yetişmiş olmaz. İmam Züfer (Allah rahmet
eylesin): “Yetişir. Çünkü imam daha rükûda iken namaza girmiştir. Rükûda olmak
da ayakta olmak hükmünde olduğu için, imam ayakta iken namaza girmiş gibidir”
demiştir. Biz diyoruz ki: Namazın hareketlerinde imama uymak şart olduğuna
göre, bu kimse imamın ne ayakta ve ne de rükûa varma hareketlerine
katılmamıştır. İmamın arkasında olan kimse, eğer imamdan önce rükûa var ve daha
rükûda iken imam da rükûa varırsa caizdir. İmam Züfer: “Caiz değildir. Çünkü bu
kimsenin vardığı rükûun ilk kısmı imamın rükûundan önce olduğu için muteber
değildir. Son kısmı da muteber olmayan bir hareketin devamı olduğu için muteber
değildir» demiştir. Biz diyoruz ki: Hareketlerde imam ile beraberlik,
hareketin bir kısmında da olsa kâfidir. Bu kimse de rüküunun son kısmını imam
iie beraber yapmıştır. İmam ile beraber rükûa varıp' da imamdan önce rükûdan
kalkan kimsenin rükûu, ilk kısmında imam ile beraber olduğu için nasıl sahih
ise, bununki de son kısmı imam ile beraber olduğu için sahihtir. [4]
Geçmiş Namazların Kazası
Herhangi bir
sebeple bir namazını kaçıran kimse, kaçırdığı namazı hatırladığı anda ve içine
girdiği vaktin namazından önce kılmak zorundadır. Zira kaza namazı ile vakit
namazı arasında sıra gözetimi gerekir.
Îmam-ı Şafiî
(Allah rahmet eylesin): “Gerekmez, ancak müstahaptır. Çünkü her farz kendi
başına bir asıl olduğu için başka bir farzın sıhhati için şart olamaz”
demiştir. Biz ise, Peygamber Efendimizin(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Kim ki uykuda kalıp veyahut unutup bir
namazını kaçırır ve ancak İmam ile birlikte bir namazda iken onu hatırlarsa,
içinde bulunduğu namazı tamamladıktan sonra, hatırladığı namazı kaza etsin ve
ondan sonra imam ile birlikte kıldığı namazı bir daha kılsın»” [5]
hadisine dayanıyoruz.
Şayet
kaçırdığı namazı kaza edinceye kadar vakit namazının kazaya kalacağından endişe
ediyorsa, o zaman vakit namazını önce kılar. Eğer bu durumda da kaza namazını
önce kıiarsa sahihtir. Zira bu durumda kaza namazım vakit namazından önce
kılmaktan nehyedilmesi, vakit namazının kazaya kalmaması İçindir. Bu ise, kaza
namazı ile ilgili bir vasıf olmadığı için onun sıhhatına mâni değildir. Fakat
vakit dar olmadığı halde kaza namazından önce kılınan vakit namazı sahih
değildir. Zira hadis ile belirtilmiş vaktinden önce kılınmış olur.
Eğer geçmiş namazlar
birden fazla olursa onlan sıra ile kaza etmek gerekir. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hendek günü kılmaya imkân bulamadığı dört namazı
kaza ederken onlan sıra ile kılmış; “Beni
nasıl namaz kılar görüyorsanız siz de öyle kıl” [6]
buyurmuştur. Ancak eğer geçmiş namazların sayısı beşi aşarsa o zaman sıra ile
kılma zorunluğu kalkar. Çünkü farz namazlar beş tane olduğu için eğer geçmiş
namazların sayısı beşten fazla olursa, altıncısı beş farzdan birinin tekrarı
olur ve tekrar olunca da çokluk sınırı içine girer. Cami-üssağiri “Eğer
kişinin geçmiş namazları bir gece ile gündüzün namazlarından fazla olursa,
hangisiyle kazaya başlarsa caizdir” sözü ile bunu kasdetmiştir.
İmam
Muhammed’den “Geçmiş namazlar beş tane olursa onları sıra ile kaza etmek
gerekmez” diye söylediği rivayet olunuyorsa da, sahih olan görüş birincisidir.
Zira çokluk ancak tekrar ile hasıl olur. Tekrar ise beşte yoktur. Eğer bir
kimsenin hem eski, hem yeni kazaları bulunur ve yeni kazaları altıdan az
olursa, kimisi: “Eskileriyle birlikte eğer altıyı bulursa, onları kaza etmeden
vakit namazını kılabilir”, kimisi de: “Eskileri yokmuş gibi sayarak yeni
olanları kaza etmedikçe vakit namazını kılamaz. Zira eğer “Kılabilir” diyecek
olursak kazalarını kılmakta gevşeklik göstermesine yol açmış oluruz” demiştir.
Eğer bir
kimse kazalarını kıla kıla nihayet kazalarının sayısı altıdan aşağıya düşerse,
kimine göre bu kimse için sura ile kılmak zorunluğu tekrar dönmüş olur, ki
zahir olan görüş budur. Zira rivayet olunmaktadır ki imam Muhammed, bir gün
her beş vakit namazını kılmayan ve ertesi gün kıldığı her bir vakit namazı ile
birlikte kazaya kalmış aynı vaktin namazını kaza eden kimse hakkında: “Kaza
namazları -ister vakit namazlarından önce, ister sonra kılmış olsun” sahihtir.
Vakit namazları ise, eğer kaza namazlarından önce kılmış ise -kaza namazlarının
sayısı altıdan az olduğu için- hepsi fasittir. Eğer kaza namazlarından sonra
kılmış ise, yalnız yatsı namazı sahih olup diğer namazları fasittir. Çünkü
yatsı namazını kılarken -kıldığı vakit namazlarının sahih olmadığı için- her ne
kadar yine sayısı altıdan az kazalan var idiyse de, hiçbir kazasının kalmadığı
zannıyla kıldığı için yatsı namazı sahihtir» demiştir.
Öğle namazmı
kılmadığı ve kılmadığını da hatırladığı halde ve vakit de dar değilken ikinci
namazını kılan bir kimsenin namazı fasittir. Ancak İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû
Yûsuf'a göre kökten fasit olmayıp farziyeti fasittir. İmam Muhammed ise. “Kökten
fasittir” demiştir. Çünkü namaza farz niyetiyle başlandığı için farziyeti
gidince kökten gitmiş olur.
İmam Ebû
Hanife ile İmam Ebû Yûsuf: “Namaza namaz niyetiyle başlanmıştır. Farziyet,
başlanmış olan namazın bir vasfıdır. Herhangi bir şeyden, o şeyde bulunan bir
vasfın gitmesi ise o şeyin kökten gitmesini gerektirmez” demişlerdir. Metni
yukarıda geçen hadis bu görüşü teyid etmektedir. Çünkü eğer namazkökten fasitolsa -fasit olan namazsürdürülemediğiiçin Peygamber
Efendimiz tamamlanmasını emretmezdi. Sonra, fasit olduğunu söylediğimiz bu
ikindi namaza iki imama göre kesin, İmam Ebû Hanife'ye göre geçici olarak
fasittir. Zira bu kimsenin öğle namazını kaza etmeden kıldığı bundan sonraki
diğer namazlarda fasittir. Ancak ne zaman ki altıncı namazı da kılarsa, İmam
Ebû Hanife'ye göre o zaman hepsi sıhhat kazanmış olurlar. Diğer iki imama göre
ise, bu namazların hepsi kesin olarak fasittirler. Ancak altıncı namazdan
sonraki namazlar sahihtir. Eğer bir kimse sabah namazını kılarken vitir
namazını kılmadığını hatırlarsa, İmam Ebü Hanife'ye göre namazı fasittir.
Diğer iki imama göre fasit değildir. Çünkü Vitir namazı Îmam Ebû Hanife'ye göre
vaciptir. Diğer iki imam: “Sünnettir”, demişlerdir. Farz ile sünnetler
arasında ise, sıra ile kılma zorunluğu yoktur. Buna göre eğer bir kimse, yatsı
namazını kıldıktan sonra abdest alıp sünnet ve vitir namazlarım kılar ve ondan
sonra, yatsı namazını kılarken abdestsiz olduğunu hatırlarsa İmam Ebû Hanife'
ye göre bu kimse yatsının farzı ile sünnetini bir daha kılar. Fakat vitir
namazını bir daha kılması gerekmez. Zira Îmam Ebû Hanife'ye göre vitir namazı
başlı basma farz kılınmış bir namazdır. Diğer iki İmama göre ise, vitir namazmı
da bir daha kılması gerekir. Çünkü onlara göre vitir namazı yatsının farzına tabı
bir sünnettir.[7]
Sehîv (Yanılma) Secdesi
1- Kişi namazda yanlışlıkla gereksiz bir harekette bulunduğu veyahut bir
eksiklik bıraktığı zaman, selâm verdikten sonra iki kez secde eder ve ondan
sonra oturup bir daha teşehhüt okur ve tekrar selam verir.) İmam-ıŞafii (Allah rahmet eylesin) “Selâm vermeden
secde eder” demiştir. Zira rivayet olunmaktadır ki. Peygamber Efendimiz
tSallallahü Aleyhi ve Sellem) selâmdanönce secde etmiştir. [8] Biz
ise; “Herbir sehiv için selâmdan sonra
iki kez secde edilir” [9]
hadisine dayanıyoruz. Zira Peygamber Efendimizin, sehvi için selâmdan sonra
secde ettiği de rivayet olunmaktadır. [10] Bu
itibarla Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in fiili hakkındaki
iki rivayet birbirleriyle çatıştığı için elimizde sağlam delil olarak yalnız
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kavli hadisi kalır.
Kaldı ki namazda edilen sehiv birden fazla da olsa sehiv secdesi tekerrür
etmez. Bunun için namazdan sonraya bırakılması daha uygundur. İmam-ı Şafii ile
aramızdaki bu görüş ayrılığı “Sehiv secdesi selâmdan önce mi yapılsa daha
iyidir yoksa sonra mı?” konusundadır. Yoksa bize göre de selâmdan önce
yapılması caizdir.
Namazın
normal olan selâmı iki kez oîduğu için, sehiv secdesinden önce -ahih olan
kavle göre-iki kez selâm verilir ve -ine sahih olan kavle göre-Peygamber
Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) salâvat ile dualar, sehiv secdesinden
sonraki oturuşta okunur. Zira bunların yeri namazın sonudur. Namazın sonu ise,
sehiv secdesi yapıldığı zaman bu oturuştur.
2- Kişiye, namazda namazın cinsinden olan bir şeyi fazladan yaptığı zaman
sehiv secdesi lâzım gelir. Bu ifadeden sehiv secdesinin vacip olduğu
anlaşılmaktadır, ki sahih olan görüş de budur. Zira sehiv secdesi, namazda
husule gelen herhangi bir eksikliğin yerine geçtiği için vacip olması lâzım
gelir. Nasıl ki Haccda bir sakatlık yapıldığı zaman kurban kesmek gerekir.
Vacip olunca da, namazda ya bir vacibin yanlışlıkla yapılmasından veyahut bir
vacip veya rüknün tehir edilmesinden lâzım geldiği gerekir. Sehiv secdesinin
namazda bir fazlalık yapıldığı zaman lâzım gelmesi ise, yapılan fazlalığın
mutlaka bir vacibin ya terk veya tehirine yol açtığı içindir.
Sehiv
secdesi, namazda yapılması sünnet olan bir hareketin yapılmaması halinde de
lazım gelir. Burada «Sünnet- tabiri ile herhalde, vücubu sünnet ile sabit olan
vacip kasdedilmiştir. Yoksa, namazda herhangi bir sünneti yapmamaktan ötürü
sehiv secdesi lâzım gelmez.
3- Kişi namazda yanlışlıkla Fatiha, kunut duası veya teşehhütten birini
okumadığı veya bayram namazı tekbirlerini getirmediği zaman, kendisine sehiv
secdesi lâzım gelir. Zira Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem.)
bunlardan hiç birini -bir kere olsun- terketmediği için bunların vacip olduğu
anlaşılmaktadır. Vacibin terki ise -yukarıda da geçtiği üzere- sehiv secdesini
gerektirir.
4- İmam, gizli olan bir namazda sesli veyahut sesli olan bir namazda
gizli okursa sehiv secdesi lazım gelir. Çünkü gizli olan namazlarda gizli ve
sesli olan namazlarda da sesli okumak vaciptir. Ancak sehiv secdesini
gerektiren gizli veya sesli okumanın miktarı hakkında değişik rivayetler
bulunmaktadır. En sahihi şudur ki: eğer gizli veya sesli okunan âyet veya
âyetler namazda okunması gerekli olan miktarda ise, sehiv secdesi lâzım gelir,
yoksa gelmez. Çünkü gizli veya sesli okumanın azından sakınmak mümkün değil,
çoğundan mümkündür. Namazda okunması gerekli olan miktar da çoktur, ki İmam
Ebü Hanife'ye göre bir, diğer iki İmama göre üç âyet miktarıdır. Bu da eğer
gizli veya sesli okuyan kimse imam ise böyledir. Tekbaşına namaz kılan kimseye
ise, gizli veya sesli okumakla sehiv secdesi lâzım gelmez.
İmamın sehvi
yüzünden arkasındaki kimselere de sehiv secdesi lâzım gelir. Çünkü imamın
arkasındaki kimse her ne kadar sehiv etmemiş ise de, imama uyarken onun bütün
sorumluluklarını üstlenmiştir. Bunun içindir ki yolculukta olup imam ikamet
niyetini getirirse kendisi de yolculukta olmayan kimsenin hükmüne tabi olur.
Sehiv etmiş
olan imam şayet sehiv secdesini yapmasa da, arkasındaki kimse secde eder.
Çünkü eğer etmezse, başlangıçta imamın bütün sorumluluklarını üstlendiği halde
bundan dönmüş olur. Fakat imamın arkasındaki kimsenin sehvi yüzünden ne İmama,
ne kendisine sehiv secdesi lâzım gelmez. Çünkü eğer kendisi yalnız secde
ederse imama uymamış olur ve eğer imam da kendisiyle birlikte secde ederse
kendinin imama uyması gerekli iken imam ona uymuş olur.
5- Eğer bir kimse birinci teşehhüde oturmayı unutup ayağa kalkar ve
fakat daha tam ayağa kalkmamışken' farkına varırsa, eğer daha oturmaya yakın
bir durumda ise hemen oturur. Çünkü daha oturmaya yakın bir durumdan olduğu
için hiç kalkmamış gibidir. Ancak bu kimseye sehiv secdesinin lâzım gelip
gelmediğinde ihtilâf etmişlerdir. Kimisi: “Vacip olan teşehhüdü tehir ettiği
için lâzım gelir» demiş ise de, en sahihi şudur ki bu kimseye, hiç kalkmamış
gibi olduğu için hiç bir şey lâzım gelmez.
6- Eğer bu kimse, teşehhüde oturmadığı farkına varırken ayağa kalkmaya
yakın bir duruma gelmiş ise artık oturmaz. Zira ayağa kalkmaya yakın bir duruma
gelmiş olan bir kimse artık ayakta sayılır. Ancak bir vacibi terkettiği için
selâm verdikten sonra sehiv secdesini yapar.
7- Eğer bir kimse ikinci teşehhüde oturmayı unutup beşinci rekâta
kalktıktan sonra farkına varırsa, eğer daha secdeye varmamış ise rekâtı
sürdürmekten vazgeçip hemen oturuşa döner ve bir vacibi tehir ettiği için sehiv
secdesini yapar. Eğer secdeye vardıktan sonra farkına varırsa, İmam Ebû Hanife
ile İmam Ebü Yûsuf'a göre namazının farzlık vasfı bozulup namaza sünnete
dönüşür. Çünkü bu kimse farz olan namazınınrükünlerinden bir kısmını daha yapmamışken sünnet kılmaya başlamış
sayıldığından farz olan namazdan çıkmış olması lâzım gelir. Zira rekâtın
birinci secdesi yapılınca rekât tamam olur. Tam rekât da namazın bütün
rükünlerini tazammün ettiği için hakikî bir namazdır. Nitekim eğer bir kimse; “Ben
namaz kılmayacağım» diye yemin ettiği halde bir rekât namaz kılarsa yeminini
bozmuş olur. Bunun için bu kimse bir rekât daha ekleyip altıncı rekâtın sonunda
selâm verir. Şayet bir rekât daha eklemese de ona bir şey lâzım gelmez. Çünkü
bu kimse beşinci rekâta kasten başlamamıştır.
İmam Muhammed
ise: “Bu kimse farz niyetiyle namaza başladığı için namazının farzıyeti
bozulunca namazın kendisi de bozulmuş olur. Bunun için hemen kesmesi gerekir.
Çünkü fasit olan bir namaz sürdürülemez” demiştir.
İmam-ı Şafiî
de: “Bu kimse, namazında bir eksiklik bırakmamış, sadece bir rekât fazla
kılmıştır. Bunu da bilerek yapmadığı için -secdeye varmadan farkına varması
halinde nasıl namazına bir halel gelmiyorsa, secdeye vardıktan sonra da
farkına varması halinde yine- namazına bir halel -gelmez. Zira bir rekâtın tamamı
ile bir kısmı arasmda fark yoktur. Bunun için bu kimse -ister secdeye
varmadan, ister vardıktan sonra farkına varmış olsun- hemen oturur ve teşehhüt
okuduktan sonra sehiv secdesini yapar” demiştir.
Sonra İmam
Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed arasmda bu kimsenin namazı hakkında bir diğer
yönden de ihtilâf vardır s İmam Ebû Yûsuf: “Bu kimse alnını yere koyar koymaz
namazının farziyeti bozulur. Çünkü secde, kişinin başını yere koyması demektir”
demiştir.
Îmam Muhammed
de: “Bu kimse başını yerden kaldırmadıkça namazı bozulmaz. Çünkü bir şeyin
sonu gelmedikçe o şey tamam olmuş sayılmaz. Secdenin sonu da, ancak kişinin
başını yerden kaldırması ile gelir. Nitekim bir kimse, eğer başı daha secdede
iken abdesti bozulursa, başını yerden kaldırırken abdestsiz olduğu için abdest
aldıktan sonra o secdeyi bir daha yapmak zorundadır» demiştir. Bu ihtilâfın
semeresi «Bu kimse eğer beşinci rekâtın secdesinde abdesti bozulursa, abdest
aldıktan sonra namazını ta marnlayabilir mi tamamlayamaz mı?” meselesinde
ortaya çıkar. Çünkü,eğer ru kimse, alnını yere koymakla secde etmiş
sayılıyorsa -ki İmam Ebû Yûsuf bu görüştedir- beşinci rekâtı tamamlamış
olduğundan namazının farziyeti bozulmuş olur. Bunun için bu kimse abdest
aldıktan sonra yeni baştan namaz kılması lâzımdır. Eğer başını yere koymakla
secde etmiş sayılmıyorsa -ki İmam Muhammed de buna kaildir- henüz secde
yapmamışken abdesti bozulduğu için secdeye varmadan farkına varan kimsenin hükmündedir.
Bunun için bu kimse abdest aldıktan sonra oturup teşehhüt okur ve selâm
verdikten sonra sehiv secdesini yapmak suretiyle namazını tamamlar.
Eğer bir
kimse dördüncü rekâtın sonunda bir teşehhüt miktarı oturduktan sonra unutup
ayağa kalkarsa, eğer farkına vardığı zaman daha beşinci rekâtın secdesine
varmamış ise hemen oturur ve selâm verir. Zira ayakta selâm vermek meşru olmadığı
gibi, oturup selâm vermek mümkündür. Çünkü kılınan miktar bir rekâttan az
olduğu için bırakılabilir.
Eğer beşinci
rekâtı secde ile bağladıktan sonra farkına varırsa, bir rekât daha ekler ve
farzı tamam olur. Zira beşinci rekâta kalkarken, yapılması gerekli olan
şeylerden yalnız selâm kalmıştı. Selâm da farz olmadığı için onu terk etmekle
namaz fesada gitmez. Bir rekât daha eklemeye gelince: Çünkü Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir rekât nafile kılmaktan
nehyetmiştir. Eğer bir rekât daha eklemezse, ona nafile olarak yalnız kıldığı
beşinci rekât kalmış olur, ki bir rekât olduğu için kâfi gelmez. Sonra farz
ettiğimiz bu namaz eğer öğlenin farzı olursa, nafile olduğunu söylediğimiz bu
iki rekât -sahih olan görüşe göre- öğlenin son sünneti yerine geçmez. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğlenin, son sünnetini, daima
farzı bitirip selâm verdikten sonra ve yeni bir iftitah tekbiresini almak suretile
kılmıştır. Bunun için bu kimsenin sehiv secdesini yapması istihsali edilmiştir.
Çünkü bu kimse, farzın sonunda selâm vermediği ve nafileye de yeni bir iftitah
tekbiresile başlamadığı için hem farzında, hem nafilesinde eksiklik hâsıl
olmuştur. Eğer bu kimse, kendisi için nafile olduğunu söylediğimiz son iki
rekâtı bozarsa ona bu iki rekâtın kazası lâzım gelmez. Çünkü her ne kadar başlamış
olduğu bir nafileyi bozmuş ise de, bu nafileye kasten başlamamıştır. Eğer bir
kimse bu iki rekâtta ona iktida ederse -İmam Muhammed'e göre- imamı altı rekât
kıldığı için o kimseye de altı rekât kılmak gerekir.
Îmam Ebû Hanife
ile imam Ebû Yûsuf ise: “Yalnız iki rekât kılar. Zira imâmı o iki rekâtı
kılarken hükmen farzdan çıkmış sayılırdı” demişlerdir. Eğer muktedi o iki
rekâtı bozarsa. İmam Muhammed onu da imamına kıyas ederek “Ona kaza lâzım
gelmez” İmam Ebû Yûsuf ise: “Lâzım gelir. Zira imamına lâzım gelmemesi, o iki
rekâta kasten başlamamış olmasmdandı. Bu ise kasten başlamıştır”demişlerdir.
8- Eğer bir kimse iki rekât nafile kılmak isterken sehiv eder ve selâm
verip sehiv secdesini yaptıktan sonra iki rekât daha kılmak isterse, bu iki
rekâtı ayn bir iftitah tekbiresile kılması gerekir. Zira eğer onları daha önce
kıldığı iki rekâta eklerse sehiv secdesi namazın ortasına düşmüş olacağından namazı
fesada gider. Fakat yolculukta olan bir kimse dört rekâthk bir namazı iki rekât
olarak kılarken sehiv eder ve selâm verip sehiv secdesini yaptıktan sonra
ikâmet niyetini getirirse, kalan iki rekâtı da ekliyebilir. Çünkü eğer ekleyemezse,
artık yolculukta olmadığı için namazının tamamı fesada gider. Bununla beraber
eğer yukanda sözü geçen kimse de eklerse, secdeden sonra selâm vermediği için
namazı sahihtir. Çünkü selâm vermediği için namazı daha tamamlanmamıştır.
Eğer
namazında sehiv eden bir kimse selâm verdikten sonra ve fakat daha sehiv
secdesini yapmamışken bir başkası ona iktida ederse İmam Ebü Hanife ile İmam
Ebû Yûsuf'a göre eğer bu kimse sehiv secdesini yaparsa ona iktida eden kimsenin
namazı sahihtir, yapmazsa sahih değildir. İmam Muhammed ise: “Bu kimse sehiv
secdesini yapmasa da ona iktida eden kimsenin namazı sahihtir” demiştir. Çünkü İmam
Muhammed'e göre namazında sehiv eden kimsenin selâmı, onu namazdan çıkarmaz.
Zira sehiv secdesi kişinin sehvi yüzünden namazında husule gelen eksikliği
gidermek için vacip olmuştur. Bunun için, namazında sehiv eden kimse secdesini
yapmadıkça hükmen namazdadır, İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre ise,
namazında sehiv eden kimsenin selâmı, geçici olarak onu namazdan çıkarır. Yani
eğer sehiv secdesini yapmazsa, selâm ile namazdan çıkmış olur, yaparsa verdiği
selâm onu namazdan çıkarmış olmaz.
Üç imamın bu
görüş ayrılığı “Eğer namazında sehiv eden bir kimse, selâm verdikten sonra ve
fakat daha sehiv secdesini yapmamışken sesli olarak gülerse abdesti bozulur mu
bozulmaz mı? ve “Eğer namazında sehiv eden bir yolcu, iki rekât kılıp selâm
verdikten sonra ve fakat daha sehiv secdesini yapmamışken ikamet niyetini getirirse
iki rekât daha kılması gerekir mi gerekmez mi?” meselelerinde de caridir.
9- Namazında sehiv eden kimse, namazdan kesin olarak çıkmak niyetiyle
dahi selâm verse, yine de sehiv secdesini yapması gerekir. Zira namazdan, sehiv
secdesinden önceki selâm ile çıkılmaz ve bu kimsenin niyeti de, şer'î olan bir
usulü değiştirmek olduğu için hükümsüzdür. Eğer bir kimse namaz içinde “Üç
rekât mı kıldım dört mü?” diye tereddüde düşer ve onun bu tereddüde düşmesi de
ilk kez ise, namazını bozup yenibaştan kılması gerekir. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Herhangi biriniz namazında, kaç rekât
kıldığında tereddüde düştüğü zaman, namazını yeni baştan kılsın” [11]
buyurmuştur.
Eğer bu kimse
zaman zaman böyle tereddütlere düşüyorsa, kendisince hangi ihtimal, daha
kuvvetli ise onu tutar. Çünkü Peygamber Efendimiz(Aleyhi"s-salâtü ve's-selâm):
“Namazında şüpheye düşen kimse, kanaatınca
doğruolanı seçsin” [12]
buyurmuştur. (Şayet bir tarafı ağır basan herhangi bir kanatı yoksa, o zaman
azı tutar.) Zira Peygamber Efendimiz(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm): “Namazında
tereddüde düşüp üç rekât mı dört mü kıldığını bilemeyen kimse, az olan tarafı
tutsun”[13] buyurmuştur.
Herhangi bir
namazda tereddüde düşülüp onu yeni baştan kılmak gerektiği zaman, içinde bulunulan
namazı ya selâm vermek veyahut konuşmak gibi namaz bozucu bir şeyle bozduktan
sonra yeniden namaza başlamak lâzımdır. Çünkü yalnız niyet kâfi değildir.
Fakat selâm vermek daha iyidir.
Kişi azı
tuttuğu zaman da, namazının sonu olduğuna ihtimal verdiği her yerde oturur, ki
farz olan ikinci oturuşu kesin olarak yerinde yapmış olsun.[14]
Hasta Olan Kimsenin Namazı
Hasta olduğu
için ayakta namaz kilamayan kimse -rükû ve secdeleri yapmak şartı ile- oturarak
kılar. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hasta olan İmran
b. Husayn (Radıyallâhü anhümâ)'a: “Ayakta
namaz kıl. Ayakta kılamazsan oturarak kıl. Oturarak da kılamazsan yatarken ve
işaretler yaparak kıl” [15] buyurmuştur.
Hem de kişi, ancak gücünün yettiği kadar kendisine verilen emri yerine
getirebilir. Eğer rükû ve secdeleri yapamazsa işaretlerle kılar. Yani oturarak
işaretler yapar. Çünkü işaretler rükû ve secdelerin yerine geçer. Ancak secde
işaretinde, rükû işaretinden fazla eğilmek gerekir. Çünkü işaretler rükû ve
secdelerin yerine geçtiği için onların hükmündedirler.
Secdede
başını yere koyamayan kimse, yerden herhangi bir şeyi kaldırıp alnını o şeyin
üzerine koyamaz. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Eğer yer üzerinde secde edebiliyorsan et.
Edemiyorsan başmla işaret et” [16]
buyurmuştur. Baş işaretinde başı eğmek kâfi gelir. Zira başla işaret etmek başı
eğmek demektir. Kişinin yerden herhangi bir şeyi kaldırıp alnını o şeyin
üzerine koymasının kâfi gelmeyişi de, bu durumda baş eğilmediği içindir.
Eğer kişi
oturarak da namaz kılamıyorsa, o zaman sırtüstü yatarak ve ayaklanın kıbleye
doğru uzatarak namaz kılar. Rükû ve secdeleri de işaretlerle yapar. Zira
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Hasta olan kişi ayakta namaz kılar. Eğer ayakta
kılamazsa oturarak kılar. Oturarak da kılamazsa sırtüstü ve işaretler yaparak
kılar. Bunu da yapamazsa o zaman Cenâb-ı Allah onun mazeretini kabulde ondan
daha lâyıktır” [17]
buyurmuştur.
Hasta olan
kimsenin yan yatarak ve yüzünü kıbleye vererek işaretler yapması da) yukarıda
geçen hadise binaen (caizdir.) Ancak sırtüstü yatıp ayaklarını kıbleye doğru
uzatması daha iyidir. Çünkü sırtüstü yatan kimse işaret yaparken başını
kıbleye karşı eğer, yan yatan kimse ise, başını ayaklarına karşı eğmiş olur. Yatarak
kılınan namazda da baş eğmekten başka bir hareket yoktur. İmam-ı Şafii (Allah
rahmet eylesin): “Yan yatarak namaz kılabilen kimse sırtüstü kılamaz”
demiştir.
Başı ile
işaret etmeye de gücü yetmiyen kimse için ise, namaz ertelenmiş olur. Bu kimse ne
gözü ile, ne kalbi ile ve ne de kaşları ile işaret edemez. Çünkü -yukarıda
geçtiği üzere- “Eğer yer üzerine secde
edemiyorsan başmla işaret et” diye buyurulmuştur. Namazın bir rüknü olan
secde de, başı yere koymak demek olduğundan -göz, kalp ve kaşlar gibi- başka
şeyleri başa kıyas edemeyiz.
«Başı ile
işaret etmeye de gücü yetmiyen kimse için namaz ertelenmiş olur» tâbirinden,
kişinin bu durumunda bile, hatta –sahih olan kavle göre- onun bu durumu yirmi
dört saattan fazla da sürse, ayık olduğu sürece namazın vücufcu kendisinden
sakıt olmaz diye anlaşılmaktadır. Fakat baygın düşen kimse öyle değildir.
Baygın düşen kimsenin baygınlığı eğer yirmi dört saati aşarsa namazın vücubu
kendisinden sakıt olur.
Eğer kişi
ayakta durabilir, fakat rükû ve secdeleri yapamıyorsa, oturarak ve işaretler
yapmak suretile namaz kılar. Çünkü ayakta namaz kılmanın farz olması ayakta
iken secdeye varmak içindir. Zira ayakta iken yere kapanmada daha fazla saygı
gösterisi vardır. Secde yapamayan kimse için ise, bu imkân bulunmadığı için
ayakta namaz kılmasına gerek yoktur. Bunun için bu kimse muhayyerdir: Ayakta
da, oturarak da namaz kılabilir. Fakat oturarak işaret yapmak secdeye daha
yakın olduğu için oturarak namaz kılması daha iyidir.
Eğer sağlam
olan bir kimse, ayakta namaz kılarken hastalanıp ayakta duramaz bir duruma
gelirse, eğer yapabiliyorsa oturarak ve rükû ile secdeleri yaparak, eğer rükû
ile secdeleri yapamıyorsa işaretler yaparak ve eğer oturarak da kılamıyorsa
sırtüstü yatarak namazım tamamlar. Zira bu da, ayakta namaz kılanın oturarak
namaz kılana iktida etmesi gibi zaif olan namazı kuvvetli olan namazın üstüne
bina kılmak kabilindendir.
Eğer bir
kimse, hasta olduğu İçin oturarak ve fakat rükû ve secdeleri yaparak namaz
kılarken iyileşip ayakta durabilecek bir duruma gelirse, İmam Ebû Hanife ile
İmam Ebû Yûsuf'a göre ayakta namazını tamamlar. İmam Muhammed ise: “Namazını
bozup yeni-baştan kılması gerekir» demiştir. Bu ihtilâf -yukarıda geçtiği üzere-
bu üç imamın, ayakta namaz kılanın oturarak namaz kılana iktidası hakkındaki
ihtilâflarından kaynaklanmaktadır.
Eğer bir
kimse namazım işaretlerle kılarken, iyileşip rükû ve secdeleri yapabilir bir
duruma gelirse -her üç İmama göre de- bu kimsenin namazını bozup yeni baştan
kılması gerekir. Zira rükû ve secdeleri yapan kimsenin işaretlerle namaz kılan
kimseye iktidası nasıl caiz değilse, namazdan rükû ve secdeleri yapılan
kısmın, işaretlerle kılınan kısma bina kılınması da caiz değildir.
Nafile
namazını ayakta kılarken yorulan bir kimsenin, bir baston veya duvara
dayanarak namazım tamamlamasında bir sakınca yoktur. Çünkü bu kimse mazurdur.
Fakat özürsüz olarak herhangi bir şeye dayanıp kılmak, saygısızlık olduğu için
mekruhtur. Kimisi: “İmam Ebû Hanife'ye göre mekruh değildir. Çünkü İmam Ebû
Hanife'ye göre bir kimsenin nafile namazını ayakta kılarken oturması caiz
olduğuna göre, bunu da mekruh görmemesi lâzımdır. Diğer iki İmama göre ise
mekruhtur. Çünkü onlara göre nafile namazını ayakta kılan kimsenin oturması
caiz değildir” demiştir.
Eğer nafile
namazını ayakta kılan kimse özürsüz olarak oturursa ittifak ile mekruhtur.
Nafile namazı bahsinde geçtiği üzere bu namaz mekruh ise de İmam Ebû Hanife'ye
göre sahihtir. Diğer iki imama göre ise sahih değildir.
İmam Ebû
Hanife'ye göre bir zorunluk bulunmasa da, gemide oturarak namaz kılmak caizdir.
Diğer iki imam ise “Zorunluk bulunmazsa caiz değildir” demişlerdir. Çünkü bir
zorunluk bulunmadığı zaman ayakta kılmak mümkündür.
İmam Ebü
Hanife: “Çünkü gemi çoğunlukla baş dönmesi yapar. Şayet kişinin başı o anda dönmese
de, heran için dönebilir. Bununla beraber caiz olmadığı şüphesi bulunduğu için
ayakta kılmak daha iyidir. Hatta eğer imkân bulursa, dışarı çıkıp kılsa daha
da iyidir. Çünkü o zaman kalbinde hiç bir şüphe kalmaz” demiştir. Bu ihtilâf
da kıyıda bağlı olmayan gemi hakkındadır. Bağlı olan gemi ise, karadan farklı
değildir.
Eğer bir
kimse baygın düşüp baygınlığı yirmi dört saat veya daha az bir zaman sürerse,
bu kimsenin geçen namazlarım kaza etmesi gerekir. Baygınlığı daha uzun süren
kimse ise geçen namazlarını kaza etmekle mükellef değildir. Bu bir
istihsandır. Yoksa kıyas, baygınlığın bir namaz vaktinin tamamında sürmesi
halinde bile kazanın lâzım gelmemesini gerektirmektedir. Çünkü kişi o namaz
vaktinin başından sonuna kadar ayık olmadığı için- delilik halinde olduğu
gibi- namaz kılabüme gücünde değildi. İstihsanın dayanağı da şudur: Baygınlık
uzun sürdüğü zaman, geçen namazlar çok olduğu için kazaları güç olur. Geçen
namazlar da ancak, ne zaman ki sayısı bir gün ile bir gecenin namazlarından fazla
olursa çok olur. Çünkü sayısı beşi aştığı için tekrarın sınırına girer. Bu
hükümde delilik de baygınlık gibidir. Ebû Süleyman (Allah rahmet eylesin) böyle
söylemiştir. Bir gün ile bir geceden fazla olmak da, İmam Muhammed'e göre namaz
vakitleri itibariyledir. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf ise: “Saatler itibariyledir”
demişlerdir, ki Hz. Ali ile Abdullah İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'dan gelen
nakil de bu yoldadır.[18]
Tilâvet Secdesi
Kur'an'da
tilâvet secdeleri. A'raf sûresinin sonu, Raad, Nahil, İsra, Meryem, Hacc
sûresinin birinci secdesi, Furkan, Nemil, Elif lâmmim, Tenzil, Sâd, Hamim,
el-Secde, Necim, İzessemaünşekkat ve İkra sûrelerinin secdeleri olmak üzere on
dört tanedir. Hz. Osman (Radıyallâhü anh)'in mushafinda böyledir ve mutemed olan
görüş de budur. Hacc sûresinin ikinci secdesi ise, biz Hanefiler'e göre namaz
secdesi hakkındadır. Hamim el-Secde sûresinde secde yeri, Hz. Ömer (Radıyallâhü
anh)'ın görüşüne göre Lâ Yesemun'dır. Ulema da ihtiyatan bu görüşü tutmuşlardır.
Bu on dört tane
yerin hepsinde secde etmek hem okuyana ve hem de ister dinlemek kasdiyle olsun,
ister olmasınişitene vaciptir. Zira
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Secde” onu okuyana da işitene de vaciptir” [19]
buyurmuştur. Çünkü bu ifade vücup içindir ve onda “Eğer dinlemek kasdı île
işitirse” diye bir kayıt da yoktur.
İmam secde
âyetini okuduğu zaman hem kendisi ve hem de kendisi ile birlikte
arkasındakiler secde ederler. Zira imamın arkasında namaz kılan kimse, imamın
her hareketine uymayı üstlenmiştir.
İmamın
arkasında olan kimse ise, eğer secde âyetini okusa, ne imam ve ne de kendisi!
İmam Ebü Hanife ile tmam Ebü Yûsuf'a göre namaz bittikten sonra bile secde
etmezler. Çünkü imamın arkasında namaz kılan kimse, imamın tasarrufu altında
olduğu için okumaktan menedilmiştir. Bunun için okusa bile tilâveti
hükümsüzdür.
tmam Muhammed
ise: “Namazdan sonra secde ederler. Çünkü secdenin nedeni olan secde âyetini
işitmişler ve secdeye mâni olan hal de ortadan kalkmıştır. Namaz içinde isa,
secde edemezler. Zira eğer ederlerse ya okuyan eder de imam ona uyar, ki o
zaman imamlığın gereğine aykırı olur, ya da imam eder de okuyan ona uyar, o
zaman da tilâvetin gereğine aykırı olur” demiştir.
Aybaşı
halindeki kadın ile cünüp olan kimse de okumaktan men edildikleri için
tilâvetleri hükümsüzdür. Bunun için aybaşı halindeki kadın, secde âyetini
ister okusun, ister işitsin, namaza ehil olmadığı için secde edemez. Cünüp de
ancak secde âyetini işittiği zaman secde kendisine vacip olur. Çünkü namaza
ehildir.
Namazda
olmayan bir kimse ise, imamın arkasındaki kimseden secde âyetini işitince sahih
olan görüşe göre secde eder. Çünkü nehiy yalnız namazda olanlar hakkında olup
onların dışında kalan kimselere geçmez.
Eğer namazda
olan bir kimse, kendisi ile birlikte aynı namazda olmayan bir kimseden secde
âyetini işitse, namaz içinde secde edemez. Çünkü bu secde onun için namazın
hareketlerinden değildir. Fakat namaz bittikten sonra secde eder. Zira secdeyi
gerektiren secde âyetini işitmiştir. Şayet namaz içinde secde ederse, o secde
ona kâfi gelmez. Namaz bittikten sonra bir daha secde etmesi gerekir. Çünkü
ona kâmil bir secde vacip olmuştur. O ise namaz içinde secde ettiği için ettiği
secde nakıstır. Kimisi: “Bir daha etmesi gerekmez. Çünkü secde bizatihi
namazın hareketlerindendir demiştir. Nevadir adındaki kitapta “Eğer namaz
içinde secde ederse namazı bozulur. Çünkü namazdan olmayan bir şeyi namaza
katmış olur” diye kayıtlıdır ve İmam Muhammed de bu görüştedir.
Eğer imam
secde âyetini okur, namazda imamla beraber olmayan bîr başkası da işitir ve
imam secde ettikten sonra, işiten o kimse imama uyarsa, o kimseye secde etmek
gerekmez. Zira rekâta yetişmiş olan kimse imamın yaptığı secdeye de yetişmiş
sayılar. Eğer bu kimse, imam henüz secde etmemişken imama uyarsa, imamla birlikte
secde etmek zorunda olur. Çünkü eğer imama uymamış da olsaydı, secde âyetini
işittiği için secde etmesi gerekirdi. Kaldı ki imamın arkasında olduğu için
imamın meşru olan her hareketine katılmak zorundadır.
Namaz içinde
kişiye lâzım gelen herhangi bir tilâvet secdesi, eğer kişi onu namaz içinde
yapmazsa, namazdan sonra kaza edemez. Çünkü bu secde namaz içinde ona lâzım
geldiği için kâmil bir secdedir. Namaz dışında kaza edilen secde ise nakıs olduğu
için onun yerine geçemez.
Eğer secde
âyetini okuyan bir kimse, secde etmeden namaza başlar ve namaz içinde aynı
âyeti tekrarlarsa, her iki tilâvet için de bir secde ona kâfi gelir. Zira
ikinci tilâvet için ona lâzım gelen secde namaz içinde olduğu için kâmil olup
nakıs olan birinci secdenin yerine geçer. Navadir'de “Namazdan sonra bir daha
secde etmesi gerekir. Çünkü birinci tilâvetle kendisine lâzım gelen secde
ikincisine göre nakıs ise de, daha önce lâzım geldiği için onunla aynı kuvvettedir.
Bunun için ikisini de yapmak gerekir” diye kaydedilmektedir. Biz diyoruz ki:
İkincisi tilâvetin hemen ardında yapıldığı için ayrıca bir üstünlüğü daha
vardır. Bunun için yine de diğerinden kuvvetlidir.
Eğer secde
âyetini okuyan kimse secde ettikten sonra namaza başlar ve namazda da aynı
âyeti okursa, bir daha ona secde lâzım gelir. Zira birinci secde yapılırken
ikinci secde daha lâzım gelmemişti. Bunun için eğer i “Birinci secde ona
kâfidir” diyecek olursak, daha ikinci secde lâzım gelmemişken lâzım geldiğine
hükmetmiş oluruz.
Aynı yer ve
oturuşta bir secde âyetini tekrarlayan kimseye bir kez secde etmek kâfidir.
Eğer secde ettikten sonra kalkıp yerinden ayrılır ve bir daha dönüp aynı yerde
ve aynı âyeti tekrarlarsa, ona bir daha secde lâzım gelir. Eğer secde etmeden
yerinden ayrılır ve bir daha dönüp aynı âyeti tekrarlarsa, o zaman iki kez
secde etmesi gerekir. Tilâvet secdesinde kaide böyledir: Tilâvet secdesini
gerektiren sebepler mütaaddit olunca tedahül ederler. Yani bir secde âyeti
bir defadan fazla okunduğu zaman, bir defa okunmuş gibi yalnız bir secde lâzım
gelir. Zira Kur'an-ı Kerim öğretmek, öğrenmek veyahut hıfzına çalışmak istiyen
bir kimse bir âyeti birkaç kez tekrarlamak zorundadır. Eğer her defasında
secde lâzım gelirse öğrenim veya hıfzı çok zor olur. Bunun için böyle
durumlarda bir secde âyeti bir defadan fazla dahi okunsa, bir defa okunmuş
gibi yalnız bir secde lâzım gelir. Bu da, eğer aynı yer ve aynı oturuşta olursa
böyledir. Değişik yerlerde veyahut aynı yerde ve fakat değişik oturuşlarda
tekrarlanması halinde ise, sebepler tedahül etmez. Yani kaç defa okunursa o
kadar kez secde lâzım gelir. Kişinin bir secde âyetini okuduktan sonra ayağa
kalkıp bir daha oturması tedahüle mâni değildir. Ağacın bir dalından bir diğer
dala geçmek veyahut harman döven kimsenin harman üstünde dolaşması gibi
hareketler ise, tedahülö mânidir.
Eğer secde
âyetini tekrarlayan kimse hep aynı yerde tekrarlar ve fakat işiten kimse yerini
değiştirirse, onun hakkında vücup tekerrür eder. Çünkü işitene tilâvet
secdesini gerektiren sebep, okumak değil, işitmektir. Kimisi:
İşiten kimse
yerini değiştirmese de, eğer tekrarlayan kimse değiştirirse işiten hakkında'
hüküm yine böyledir. demiş ise de, en sahihi şudur ki: Bu durumda, okuyan için
vücup tekerrür ediyorsa da işiten için tekerrür etmez. Zira -yukarda da
anlattığımız üzere- işitene tilâvet secdesi, secde âyetini işittiği için lâzım
gelir.
Tilâvet secdesini
yapmak istiyen kimse, namaz secdesinde nasıl ellerini kaldırmıyorsa ellerini
kaldırmadan tekbir alır ve secdeye vardıktan sonra bir daha tekbir alıp başmı
kaldırır. Abdullah İbn-i Mesud (Radıyallâhü anhümâ)'dan bu şekilde rivayet
olunmuştur.
Tilâvet
secdesinde ne teşehhüt ve ne de selâm yoktur. Çünkü selâm taharrum tekbiresi
ile girilen namazdan çıkmak içindir. Tilâvet secdesinde ise taharrum tekbiresi
yoktur..
İçinde secde
âyeti bulunan herhangi bir sûre veya âyetleri okurken, secde âyeti üzerinden
atlayıp okumamak secde etmek istenmediğini andırdığı için mekruhtur. Diğer
âyetleri okumayıp da, yalnız secde âyetini okumakta ise bir sakınca yoktur.
Çünkü böyle yapmak, secde etmeyi emreden âyeti bir an önce okuma isteğini
gösterir. İmam Muhammed: “Kur'an âyetleri arasında üstünlük bakımından fark
bulunduğu zannını doğurmamak için, bence secde âyetinden önce bir iki âyet
okuduktan sonra, secde âyetini okumak daha iyidir” demiştir.
Kur’an-ı
Kerim'i sesli okuyan kimseye -işitenleri secde etmek mecburiyetine sokmamak
için- secde âyetine gelince gizli okumayı istihsan etmişlerdir.[20]
Yolculuk Halinde Olan Kimsenin
Namazı
1- Namazın kısaltılması gibi, birtakım özel hükümleri bulunan yolculuk,
kişinin develer veyahut ayak yürüyüşü ile yolculuk yapmak istediği zaman yolu
en az üç gün üç gece süren yolculuktur. Zira Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Yolculukta olmayan kimse bir gün bir gece,
yolculukta olan kimse de üç gün üç gece mestlerini mesih edebilir” [21]
buyurmuştur. Çünkü tabiidir ki “Yolculukta olan kimse- tâbirinden maksat, belli
bir şahıs olmayıp ondan cins murattır. Yâni, yolculukta olduktan sonra kim
olursa olsun, mestlerini üç gün üç gece meshedebüir. Bundan ise, bu yolculuğun
en az üç gün üç gece sürmesi lâzım gelir. Zira eğer daha az olursa, her
yolculukta olan kimse nasıl üç gün üç gece mesih yapabilir? İmam Ebü Yûsuf: “En
az iki gün ile üçüncü günün yansından biraz fazladır.” İmam-ı Şafii de bir
kavlinde: “En az bir gün bir gecedir” demişlerse de, bu hadis onların
görüşlerine karşı yeterli bir delildir.
Sözü geçen yürüyüş
de normal bir yürüyüştür. Îmam Ebû Hanife'den, yolculuğun en azını konaklarla
da takdir ettiği rivayet olunmaktadır, ki bu da birincisine yakındır. Sahih
olan görüşe göre yolun kaç fersah olduğuna bakılmaz, kaç gün sürdüğüne veyahut
kaç konak olduğuna bakılır.
Sudaki
yürüyüşün daha kısa veya uzunluğuna bakılmaz. Yani kişi -biri karada, diğeri
denizde olmak üzere- iki yolu bulunan bir yere gitmek istediğinde, hangi yoldan
giderse o yolun hükmüne tâbidir. Nasıl ki dağ yolu ile ova yolundan da
hangisinden gidilirse o yolun hükmüne tâbi olunur. Hatta eğer biri kısa, diğeri
uzun olan yolların ikisi de ya deniz, ya karada olursa, yine de kişi
hangisinden giderse onun hükmüne tâbidir.
2- Yolculukta olan kimse için dört rekâtlı namazları iki rekât olarak
kılmak farzdır. İmam-ı Şafii (Allah rahmet eylesin) oruca kıyas ederek: “Farz
olan dört rekâttır. Fakat kolaylık olsun diye yolculukta kısaltılmasına izin
verilmiştir” demiştir. Biz diyoruz ki: Bununla oruç arasında fark vardır. Çünkü
oruç yolculukta tutulmadığı zaman sonradan kaza edilmesi gerekir. Dört rekâttı
namazların yolculukta kılınmayan son iki rekâtı ise kaza edilmez.
Şayet kişi
yolculukta dört rekât kılarsa, eğer ikinci rekâttan sonra bir teşehhüt miktarı
oturmuşsa namazın bir vacibi olan selâmı tehir ettiği için iyi bir şey yapmamış
olmakla beraber ilk iki rekât onun için farz yerine geçer ve) yanlışlıkla dört
rekât olarak kılınan sabah namazına kıyasa son iki rekât ona nafile olur. Eğer
ikinci rekâttan sonra bir teşehhüt miktarı oturmamıssa henüz farz olan kısmı
tamamlanmamışken nafile ona karıştığı için namazı fesada gider.
3- Yolculuğa çıkmak istiyen kimse, oturduğu şehrin binaları içinden
çıkar çıkmaz namazlarım iki rekât olarak kılmaya başlar. Çünkü yolculuktan
dönüldüğü zaman da oturulan yerin binaları içine girilmekle yolculuk bitmiş
olur. Hatta bu konuda Hz. Ali (Radıyallâhü anh)'dan da bir nakil vardır.
Rivayete göre Hz. Ali (Radıyallâhü anh) yolculuğa çıkmak üzere bir gün
Basra'dan ayrılırken namaz vakti girmiş ve namazı dört rekât olarak kıldıktan
sonra önünde duran bir kulübeye bakarak: “Eğer biz bu.kulübeyi de geçmiş
olsaydık namazımızı kısaltarak kılacaktık” demiştir.
Yolculukta
olan kimse, herhangi bir şehir, kasaba veya köyde onbeş gün veya daha fazla bir
zaman için kalmaya niyet etmedikçe yolculukta sayılır. Eğer bundan az bir süre
için kalmaya niyet ederse, yine de yolcu olup namazlarını kısaltmak
zorundadır. Zira geçici olarak bir yerde kalmak istiyen kimse, o yerde kalması
geçici olduğu için yine yolculuk vasfmı taşır. Ancak bu vasıf ne zamana kadar
devam eder. Bunun için ona bir süre lâzımdır, işte bu süreyi biz Hanefiler,
kadının iki aybaşı hali arasındaki temizlik süresine kıyas ederek onbeş gün
diye takdir ediyoruz. Çünkü kadının temizlik hali ile yolculukta olan kimsenin
bir yerde kalmaya niyet etmesi hali arasında müşterek bir vasıf vardır: Aybaşı
halindeki kadın namaz kılamazken, temizlenince namaz kılma yetkisine,
yolculukta olan kimse de namazlarını tam olarak kılamazken, bir yerde kalmaya
niyet edince namazlarım tam olarak kılma yetkisine sahip olurlar. Bu sürenin
kadının temizlik süresi kadar olduğu, Abdullah îbn-i Abbâs ile Abdullah îbn-i
Ömer (Radıyallâhü anh)'dan da nakledilmektedir. Şer'i miktarların tayini gibi
konularda ise, Sahâbi'nin sözü de hadis hükmündedir.
Metindeki “Şehir,
kasaba veya köy” kaydı, çölde, kalmaya niyet etmenin bir hükmü bulunmadığına
işaret etmek içindir. Zira her ne kadar tmam Ebû Yûsuf tan: “Çoban ve
hayvancılıkla uğraşanlar, çölün herhangi bir yerinde onbeş gün kalmaya niyet ettikleri
zaman namazlarını tam olarak kılarlar” diye söylediğine dair bir rivayet varsa
da, mezhepten açık olarak anlaşılan şudur ki: Çölde ne kadar uzun zaman da
kalınsa ve ne kadar uzun zaman kalmaya niyetde edilse, hüküm değişmez.
Bir şehre,
bir iki gün kalmak niyetiyle giden bir kimse, orada kalmaya niyet etmedikçe
yıllarca da kalsa, namazlarını tam olarak kılamaz. Zira Abdullah İbn-i Ömer
(Radıyallâhü anh) Azerbaycan'da altı ay kaldığı halde namazlarını hep iki rekât
olarak kılmıştır. [22]
Bunun benzeri diğer Ashabın bir çoğundan da rivayet olunmaktadır.
4- Bir savaş ülkesine girip orada kalmaya niyet eden askerler, namazlarını
iki rekât olarak kılarlar. Bir şehir veya kaleyi kuşattıkları zaman da hüküm
böyledir. Çünkü düşman ülkesine giren askerlerin durumu belli olmaz. Bakarsın
düşmanı yenerler de kalırlar, bakarsın yenilgiye uğrayıp kaçarlar. Bunun için
savaş ülkeleri ikamet yeri olamaz.
5- Askerler İslâm ülkesinde de devlete karşı baş kaldıranlarla savaştıkları
zaman, eğer bir şehrin içinde olmasalar veyahut baş kaldıranları denizde
kuşatsatar namazlarım iki rekât olarak kılarlar. Çünkü onbeş gün için durmaya
niyet etseler bile durumları durmaya müsait değildir. Buna göre bir şehrin
içinde olmamaları şartı manasızdır. Zira bir yerleşim merkezinde de olsalar
yine böyledir, İmam Züfer’den, “Askerlerin savaş ülkesinde de, İslâm ülkesinde
devlete karşı baş kaldıranlarla savaşmalan halinde de onbeş gün kalmaya niyet
etmelerinin hükmü yoktur” diye söylendiği rivayet olunmaktadır. İmam Ebû Yûsuf
da: “Eğer binalarda kalıyorlarsa muteberdir. Çünkü binalar sabit meskenlerdir”
demiştir.
Çadırlarda
oturan göçebe ve hayvancılıkla uğraşanların bir yerde onbeş gün kalmaya niyet
etmeleri, kimisi: “Muteber değildir” demiş ise de, en sahihi şudur ki her ne
kadar otlaktan otlağa yer değiştiriyorlarsa da, bir otlakta kaldıkları sürece
onlara yolcu denmediği için niyetleri muteberdir. İmam Ebû Yûsuf tan böyle
rivayet olunmuştur.
6- Yolculukta olan kimse, namazını yolculukta olmayan kimseye ihtida
ederek eda ettiği zaman dört rekât olarak kılar. Zira henüz namaz vakti
geçmemişken yolculukta olmayan kimseye iktida ettiği için namazının hükmü
değişir. Nasıl ki henüz namaz vakti geçmemişken bir yerde onbeş gün durmaya
niyet edince de değişir. Fakat kazaya kalmış namazım, yolculukta olmayan
kimseye iktida ederek kuması caiz değildir. Çünkü kazaya kalmış olan namazın
vakti geçtiği için artık hükmü değişmez. Yani eğer yolculukta olmayan kimseye
iktida da etse, yine iki rekât olarak kılması gerekir. O zaman da imamın ya
birinci, ya ikinci iki rekatında imama iktida eder. Birinci iki rekâtta,
iktida ederse imamın oturuşu vacip, onun oturuşu farz olduğu için farzı vacibin
arkasmda kılmış olur. ikinci iki rekâtta iktida ederse, imamın okuyuşu sünnet,
onun okuyuşu farz olduğu için farzı sünnetin arkasında kılmış olur. Bunun her
iki ihtimalde de caiz değildir.
Eğer yolculukta
olan kimse, yolculukta olmayan kimseye İmam olursa, iki rekât kıldıktan sonra
selâm verir ve arkasındaki yolculukta olmayan kimse kalkıp namazını tamamlar.
Zira sonradan gelip üçüncü rekâtta imama yetişen kimse nasü imam selâm verdikten
sonra cemaatle bir ilgisi kalmaz ve son iki rekâtını tek başına kılıyorsa, bu
kimse de öyledir. Ancak şu var ki: “Bu kimse tek başına kıldığı rekâtlarda da
Fatihayı okumaz. Çünkü imam ile beraber namaza başladığı için hükmen imamın
arkasında sayılır. Kaldı ki onun için farz olan okuyuş edâ edilmiştir» Bunun
için ihtiyaten okumaması iyidir. Fakat üçüncü rekâtta imama yetişen kimse öyle
değildir. Çünkü üçüncü rekâtta imama yetişen kimse farz olan okuyuş edâ
edildikten sonra imama yetiştiği için ona farz olan okuyuş edâ edilmemiştir.
Bunun için ona okumak daha iyidir.
Yolculukta
olmayan kimselere imamlık eden yolcu için, selâm verdikten sonra
arkasındakilere: “Ben yolcuyum. Siz namazınızı tamamlayınız” demek
müstahaptır. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'de
misafir iken selâm verdikten sonra Mekkehalkına öyle söylemişti. [23]
Yolculukta
olan kimse, yurduna döndüğü zaman kalmak niyetiyle olmasa biie namazını tam
olarak kılar. Çünkü Peygamber Efendimizle (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ashabı
yurdlarma döndükleri zaman bazan kalmak niyetinde olmadıkları halde yine de
namazlarım tam olarak kılarlardı. [24]
9- Oturmakta olduğu yurdunu bırakıp bir başka yeri yurd edinen kimse, eski
yurduna misafir olarak gittiğinde namazını kısaltarak kılar. Zira eski yurdu
onun için artık yurd sayılmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) Medine'ye göç buyurduktan sonra, Mekke onun asıl yurdu olduğu halde
kendini orada misafir saymıştır. Zira kişinin asıl yurdu, ancak eskisi gibi
asıl olan bir diğer yeri yurd edinmekle bozulur. Ne yolculuğa çıkmakla ve ne
de bir başka yerde geçici olarak kalmakla bozulmaz. Geçici olarak kalınan yurd
ise hem yolculuğa çıkmakla, hem geçici olarak bir başka yerde kalmakla ve hem
asıl yurda dönmekle bozulur.
Hac
yolculuğunda olan kimse, Mekke ile Minâ'da onbeş gün kalmaya niyet etse bile
namazını kısaltarak kılar. Çünkü Mekke ile Minâ ayrı ayrı yerlerdir. Eğer iki
yerde kalmaya edilen niyet muteber olursa, bir çok yerlerde kalmaya edilen
niyet de muteber olur. Halbuki öyle değildir. Zira hiçbir yolculuk yoktur ki
onda -istirahat ve benzeri gibi işler için- bir çok yerlerde kalınmasın.
Ancak eğer geceleri Mekke ile Minâ' dan birinde kalmaya niyet ederse, o zaman
hangisinde geceleri kalmaya niyet etmiş ise oraya girmekle yolculuktan çıkmış
olur. Çünkü kişi geceleri nerede kalıyorsa, onun için kalma yeri orasıdır.
10- Eğer kişi yolculukta iken namazı kazaya kalırsa, onu kaza ederken
yolculukta olmasa bile iki rekât olarak kılar. Yolculukta olmayan kimsenin
kazaya kalan namazı ise, kaza edilirken -kişi yolculukta bile olsa- onu dört
rekât olarak kılar. Zira namazın edası ne şekilde gerekiyorsa kazası da o
şekilde gerekir. Ancak bunda muteber olan vaktin sonudur. Yani kazaya kalan
namaz, eğer kişi bir İftitah tekbiresini alabilecek kadar daha vakit varken
yolculuğa çıkarsa yolculukta kazaya kalmış sayılır. Eğer bu kadarcık vakit kalmamışken
yolculuğa çıkar veyahut bu kadarcık vakit daha varken yolculuktan dönerse,
yolculukta kazaya kalmış sayılmaz. Zira vaktinde kılınmayan namaz, vaktin
hepisi bitmedikçe kazaya kalmış olmaz.
11- Yolculukta olan kimse, yolculuğa çıkması ne gaye ile olursa olsun
namazlarını kısaltarak kılar. İmam-ı Şafii (Allah rahmet eylesin). “Kötü
niyetle yolculuğa çıkan kimse namazlarını kısaltamaz. Zira namazın rekâtlarını
dörtten ikiye indirmek, yolculuğun zorluklarını çekmekte olan kimseye bir
kolaylık göstermektedir. Kötü niyetle yolculuğa çıkmak ise, cezayı gerektiren
bir suç iken, bu kimseye kolaylık tanınırsa ona suç işlemekte kolaylık
gösterilmiş olur” demiştir.
Biz diyoruz
ki: Bu hususta varit olan nasslar mutlak olup onlarda herhangi bir kayıt
yoktur. Kaldı ki yola çıkmak bizatihi suç değildir. Suç ancak kişinin kötülük
işlemesidir. Nitekim eğer bu kimse, amaçladığı kötülüğü işlemeye muvaffak
olamazsa herhangi bir cezayı hakketmiş olmaz. Bunun için bu kimse dahi,
yolculukta olduğu sürece namazlarını kısaltmak zorundadır.[25]
Cuma Namazı
1- Cuma namazı ancak, kalabalıktı bir şehirde veyahut bu şehrin
meydanında kılınabilir. Köylerde sahih değildir.) Zira Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Cuma namazı, Kurban bayramı günlerinde
getirilen tekbirler ve Ramazan ile Kurban bayramı namazları, kalabalık»
şehirlere mahsustur” [26]
buyurmuştur. İmam Ebû Yûsuf'a göre «Kalabalık şehir» Yöneticisi ile, hükümleri
yürüten ve cezalan. uygulayan hâkimi bulunan şehirdir, imam Ebû Yûsuf tan: “Kalabahkh
şehir, en büyük camisi halkını sığdı'ramayan yerdir” diye tarif ettiği de
rivayet olunmuştur. Kerhi, birinci tarifi benimsemiş ve mezhepten açık olarak
anlaşılan da odur. Se1ci de ikinci tarifi benimsemiştir.
Cuma
namazının cami veyahut namazgahta kılınması şart değildir. Şehrin elverişli
herhangi bir meydanında da kılınabilir.
İmam Ebû
Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre, cuma namazı Minâ'da -eğer hacc işlerini
yürüten zat bizzat Hicaz valisi olur veyahut Halife orada misafir bulunuyorsa»
caizdir. İmam Muhammed ise: “Caiz değildir” demiştir.. Çünkü Minâ köydür. Bunun
içindir ki orada bayram namazı kılınmaz. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebü Yûsuf, “Her
ne kadar köy ise de Hacc mevsiminde şehir durumuna gelir. Bayram namazı da
orada, köy olduğu için değil, zorluk olmasın diye kılınmıyor” demişlerdir. Arafat'ta
ise her üç imama göre de cuma namazı olamaz. Çünkü Arafat çöldür. Mina’da ise
binalar vardır. Hicaz valisi veyahut Halife'nin Mina'da bulunmasının şartına
gelince: çünkü Hacc işlerini yürüten kimsenin orada olması yeterli gelmez. Zira
memleket yönetimi vali ve Halife'nin görevidir. Hacc işlerini yürüten kimsenin
görevi İse, yalnız Hacc işlerini yönetmektir.
Cuma namazını
ya bizzat devlet reisi ya da devlet başkanının izin verdiği kimse kıldırabilir.
Çünkü cuma namazı büyük bir kalabalık tarafından kılındığı için bazan kimin
imamlık, yapması veyahut bir başka konuşma cemaat arasmda anlaşmazlık
başgösterir. Bunun için yöneticinin izni gerekir.
2- Cuma namazının sıhhat şartlarından biri de vakittir. Bunun için cuma
namazı ancak öğle vaktinde kıhnabilir. öğle vaktinden sonra kılınamaz. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seüem) Medine'ye hicret buyurmazdan
önceMus'abb. Umeyr'i oraya gönderirken; “Güneş semanın ortasından sağa kayınca cuma
namazını kıldır” [27]
buyurmuştur. Eğer cuma namazı henüz tamamlanmamışken ikindi vakti girerse,
cuma namazını bozup öğleyi kılmak gerekir. Cuma namazı öğle namazı olarak
tamamlananı az. Çünkü ikisi ayrı ayrı namazlardır.
3- Cuma namazının şartlarından biri de hutbedir. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) cuma namazını ömrü boyunca bir kez
olsun hutbesiz kıldırmamıştır. [28]
4- Hutbe de cuma namazı gibi öğle vakti girdikten sonra ve fakat namazdan
önce okunur.Sünnet bu şekilde varid
olmuştur.
Hutbe iki
tane olup aralarında hafif bir oturuş yapılır. Başlangıçtan beri hep bu
şekilde devam edegelmiştir.
5- Hutbe ayakta ve abdestli olarak okunur. Çünkü bu güne kadar hep
ayakta okunagelmiştir. Kaldı ki ayakta ve abdestli olarak kılmak namazın
sıhhati için şarttır. Bunun için ezanda olduğu gibi abdestli ve ayakta okumak
müstahaptır. Şayet oturarak veyahut abdestsiz olarak okunsa Gaye hasıl olduğu
için caizdir. Ancak devam edegelen ananeye aykırı olduğu ve hutbe ile namazın
biribirinden ayrılmasına yol açtığı için mekruhtur.
Hutbede
yalnız, Allah'm adını anmakla yetinerek başka bir şey eklememek İmam Ebü Hanife'ye
göre caizdir. “Diğer iki imam ise Hutbe denilebilecek kadar uzun bir zikir
gerekir” demişlerdir. Çünkü hutbe vaciptir. Yalnız teşbih veyahut Allah'a hamd
etmek ise hutbe olamaz. İmam-ı Şafiî'de: “Aralarında oturmak şartıyla iki hutbe
okunmazsa caiz olamaz. Çünkü hep o şekilde devam edegelmiştir” demiştir. İmam
Ebû Hanife'nin dayanağı;
“Ey iman etmiş olanlar, cuma günü namaz için
ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun, alım satımı bırakın” [29] buyurmuştur.
Zira bu âyette Allah'ı anmanın hutbe denilebilecek kadar uzun olması şart
koşulmamıştır. Ayrıca rivayet olunmaktadır ki Hz. Osman (Radayallâhü anh) hilâfete
seçildikten sonra ilk hutbeye çıktığında Elhamdü Lillahi dedikten sonra bir
titreme onu tutmuş ve hemen minberden inip namaza başlamıştır.
6- Cuma namazının sıhhat şartlarından biri de cemaatla kılmaktır. Çünkü
cuma kelimesi cemaatten müştaktır.
İmam Ebü
Hanife'ye göre cuma namazı imamdan başka en az, üç kişi ile kılmabilir. Diğer
iki imam ise s «İmamdan başka iki kişi daha olursa kâfi gelir” demişlerdir. En
sahihi şudur ki bunu söyleyen yalnız imam Ebû Yûsuf tur. İmam Ebû Yûsuf: “Çünkü
cuma kelimesinin lügat anlamı toplantı demektir. Cuma namazında ise, imamdan
başka iki kişi daha olunca toplantı hâsıl olur” demiştir. İmam Ebû Hanife ile
İmam Muhammed ise -her ne kadar böyleyse de yukarıda metni geçen; “Ey îman etmiş olanlar, cuma günü namaz için
ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun” mealindeki âyeti kerimede hitap,
cemi sığasıyle yapıldığı için en az üç kişiyledir. Bu üç kişiye de namaz
kıldıracak bir imam gerektiğine göre, demek oluyor ki cuma namazının
kılınabilmesi için imamdan başka en az üç kişi daha gerekir” demişlerdir.
Eğer imam
daha rükû ve secdeye varmamışken, cemaat dağılıp çocuk ve kadınlardan başka
kimse kalmazsa, İmam Ebû Hanife'ye göre cuma namazını bozup öğle namazını kılmak
gerekir. Diğer iki imam ise “İmam iftitah tekbiresini aldıktan sonra eğer
cemaat dağılırsa, cuma namazı tamamlanır.” demişlerdir. İmam rükû ve secdeleri
yaptıktan sonra cemaatın dağılması halinde ise. her üç İmama göre de cuma
namazı tamamlanır. İmam Züfer: “Cuma namazının sonuna kadar öğle vaktinin
çıkmamış olması nasıl şart ise, cuma namazında cemaat da şart olduğuna göre
namazın sonun kadar cemaatın devamı şarttır” demiştir. İki İmam ise: «Cuma
namazında cemaat, hutbe gibi namaz başlayıncaya kadar şarttır. Bunun için
namazın sonuna kadar cemaatın devamı gerekmez- demişlerdir. İmam Eb'û Hanifede
Namaza başlansa bile bir rekât kılınmadan cemaat dağılırsa, namaza
başlanmamışken cemaat dağılmış gibi olurlar. Çünkü bir rekâttan daha aza namaz
denilemez. Bunun için hiç değilse bir rekât tamamlanıncaya kadar cemaatın devamı
gerekir. Hutbe ise öyle değildir. Çünkü hutbeyi de imam okuduğu için namaza
başladıktan sonra sürdüremez. Bunun için hutbenin devamı şart değildir. Yalnız
kadınların kalması da bir şey ifâde etmez. Çünkü kadınlarla cuma namazı tamam
olmaz. Çocuklar da öyledir.
7- Cuma namazı yolculukta olan kimseye, kadına, hastaya, köleye ve iki
gözden kör olan kimseye vacip değildir. Çünkü yolculukta olan kimsenin cuma
namazına gitmesinde güçlük vardır. Hasta ile iki gözden kör olan kimse de
öyledirler. Köle de efendisinin hizmetiyle uğraşmaktadır. Kadın da ev işiyle
meşguldür. Bunun için bunların hepsi mazurdurlar.
Şayet bunlar
cuma namazına gidip cemaatla birlikte kılarlarsa, kendileri için öğlenin farzı
yerine geçer. Çünkü kendi istekleriyle güçlüğe katlanmış olurlar. Nasıl ki
yolculukta olan kimse, kendi isteğiyle güçlüğe katlanıp oruç tuttuğu zaman
tuttuğu oruç da onun için farzın yerine geçer.
8- Köle, hasta ve yolculukta olan kimse cuma namazında imam olabilirler.
İmam Züfer: “Olamazlar. Çünkü cuma namazı onlara farz olmadığı için onlar da
kadın ve çocuk gibidirler” demiştir.
Biz diyoruz
ki: Cuma namazının onlara farz olmaması, güçlük çekmesinler diyedir. Şayet
kendi istekleriyle güçlüğe katlanıp kılarlarsa -yukarıda da belirttiğimiz
üzere- onlar için farzın yerine geçer. Bunun için bunlar kadın ve çocuk gibi
değillerdir. Çünkü çocuk, namaz kendisine farz olmadığı için imamlığa yetkili
değildir. Kadın da erkeklere imam olamaz. Bunlar ise, imamlığa yetkili oldukları
için arkalannda kılman cuma namazı sahih olduğu gibi, cuma namazının cemaatı
için gerekli olan sayı da bunlarla tamam olur. Çünkü cuma namazında imam
olmaları muteber iken, iktida etmelerinin muteber olması evleviyetle lâzım
gelir.
9- Eğer mazur olmayan bir kimse, imam daha cuma namazım kaldırmamışken
evinde öğle namazını kılarsa, tahrimen mekruh olmakla beraber sahihtir. İmam
Züfer: “Caiz değildir. Çünkü bu kimse için asıl farz cumanamazıdır. öğle namazı
onun için asıl farz olmayıp farza bedeldir. Asıl farz dururken ise onun
bedeline geçilemez” demiştir. Biz diyoruz ki: Mezhepten açık olarak anlaşılan
şudur ki: herkese teker teker farz olan, öğle namazıdır. Çünkü herkes teker
teker ancak öğle namazını kılabilir. Cuma namazı ise, kişinin elinde olmayan
birtakım şartlan vardır. Kişi de ancak gücünün yettiği kadar ibadetlerle
mükellef olur.
Eğer bir
kimse, evinde öğle namazını kıldıktan sonra pişmanlık duyarak cuma namazına
katılmak için davranırsa, eğer imam daha namazın içinde ise, İmam Ebû Hanife'ye
göre bu kimsenin kıldığı öğle namazı, namazgaha gitmek üzere evinden çıkması
ile bozulur. Diğer iki İmam ise: “Bu kimse, imam ile birlikte cuma namazına
girmedikçe namazı bozulmaz” demişlerdir. Çünkü namaza gitmenin sevabı kılınmış
oîan namazın sevabından az olduğu için, bu kimsenin kılmış olduğu öğle namazı
cuma namazına gitmekle değil, ancak kendisi kadar sevaptı olan cuma namazını
kalmakla bozulur. Cuma namazı da ancak imam ile birlikte namaza girmekle
kılınmış olur.
İmam Ebû
Hanife: “Cuma namazı daha üstün ve faziletli olduğu için ona gitmek dahi, bil fiil
kılınmış olan öğle namazı kadar sevaplıdır. Bu da eğer kişi evinden çıkarken
cuma namazı daha kılınmamış ise böyledir. Kılındıktan sonra ise, kişinin ona
gidip gitmemesi arasında fark yoktur”demiştir.
10- Özürlü olan kimselerin şehirde öğle namazını cemaatle kılmaları
mekruhtur. Hapiste olanlar için de öyledir. Çünkü eğer cemaatla kılarlarsa,
hem bütün cemaatları içinde toplayan cuma namazına halel gelmiş olur ve hem de
eğer özürlü olan bir kimse onlan görürse, cuma namazını kıldıklarını sanarak
onlara iktida edebilir. Bununla beraber eğer kılarlarsa cemaatin herhangi bir
şartı eksik olmadığı için sahihtir. Köyde ise, cuma namazı vacip olmadığı
için öğle namazını cemaatla kılmak mekruh değildir.
11- Cuma günü imam daha namazda iken imama yetişen kimse, yetiştiği miktarı
imam ile birlikte kılar. Geri kalanını da sonradan tamamlar. Zira Peygamber
Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Namaz kılınmaya başladığı zaman ona koşarak
gelmeyin. Ağır ağır ve yürüyerek gelin. Yetiştiğiniz miktarı kılın,
kaçırdığınızmiktarı kaza edin” [30]
buyurmuştur.
Eğer kişi İmama,
teşehhüt veya sehiv secdesinde İken bile yetişirse, İmam Ebû Hanife ile İmam
Ebû Yûsuf'a göre cuma namazını tamamlar. İmam Muhammed ise: “İkinci rekâtın
çoğunu imam ile birlikte kılamayan kimse öğle namazını tamamlar” demiştir. Çünkü
bu namaz her ne kadar cuma namazı ise de, cuma namazım cemaatla kılmak şart
olduğu ve bu kimse de onu cemaatla kılmak şartını yerine getiremediği için
onun hakkında öğle namazıdır. Bunun için bu kimse dört rekât kılmak zorundadır.
Ancak cuma namazı olması ihtimaline binaen ikinci rekâttan sonra mutlaka
oturmak ve ilk iki rekâtta olduğu gibi, son iki rekâtta da fatiha ile zammi
sûreyi okumak gerekir. Zira eğer cuma namazı olursa son iki rekât ona nafile
olur.
İmam Ebû
Hanife ile İmam Ebû Yûsuf ise: “Teşehhüt veya sehiv secdesinde bile cemaata
yetişen kimse, cuma namazına yetişmiş olur. Nitekim bu kimse iktida ederken
cuma namazı niyetini getirir. Cuma namazı ise iki, öğîe namazı da dört rekât
olduğuna göre biribirinden ayrı namazlardır. Bunun için birinin niyetini getirip
diğerini kılmak caiz olamaz” demişlerdir.
12- Cuma namazına gidenler için, imam minbere çıktıktan sonra hutbesini
bitirinceye kadar nafile kılmak ve konuşmak mekruhtur. Ben diyorum ki: Bu, İmam
EbûHanife'ye göredir. Diğer iki İmam: “İmam minbere çıktıktan sonra henüz
hutbeye başlamamışken ve minberden indikten sonra da henüz namaza başlamamışken
konuşmanın bir sakıncası yoktur. Çünkü imam minbere çıktıktan sonra
konuşmaktan, hutbe dinlensin diye nehyedilmiştir. Bu iki durumda ise konuşmanın
mekruh olması için bir sebep yoktur. Fakat namaz öğle değildir. Çünkü namaz,
imam hutbe veya namaza başlayıncaya kadar uzayabilir.” demişlerdir. İmam Ebû
Hanife ise,“İmam minbere çıktıktan sonra artık, ne namaz ve ne de konuşma yoktur”
[31]
hadisine dayanmıştır. Çünkü hadiste namaz ile konuşma arasında ayırım yapılmamıştır.
Hem de imam hutbe veya namaza başlayıncaya kadar nasıl namaz uzayabiliyorsa,
konuşma da bazan tabiatiyle uzar. Bunun için ikisi arasında bu hükümde fark
yoktur.
13- Müezzinler birinci ezanı okumaya başlayınca, hemen alım satımı
bırakıp namazgah yolunu tutmak gerekir. Zira metni yukarıda geçen âyet-i
kerimede “Cuma günü namaz için ezan
okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun, alım satımı bırakın” diye
buyurulmaktadır.
14- İmam minbere çıktıktan sonra oturur ve müezzin minberin karşısında
durup tekrar ezan okur. İslâmiyetin başlangıcından bu güne kadar böylece
süregelmiştir. Ancak Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
zamanında bu ezandan başka bir ezan yoktu. Bunun için alım. satımı bırakıp
namazgah yolunu tutmanın vücubunda muteber olan, bu ezandır. Fakat -Allah
bilir- en sahihi şudur ki: eğer öğle olduktan sonra okunursa, muteber olan
ezan birincisidir. [32]
Bayram Namazı
1- Kendisine cuma namazı vacip olan kimseye bayram namazı da vaciptir.
el-Camiussağıyr'de “Bayram, cuma gününe rastladığı zaman birinci namaz sünnet,
ikincisi farz olmasına rağmen ikisi de terkedilemez” diye kayıtlıdır. Biz
diyoruz ki: Bu ifade bayram namazının sünnet olduğunda nasstır, ki İmam Ebü
Hanife'den bu yolda da bir rivayet vardır. Vacip olmasının delili, Peygamber
Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu hiç bir bayramda terk etmemiş
olmasıdır. Sünnet olduğunun delili de Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem), kendisine: “Bu söylediklerin dışına bana farz olan başka bir şey
var mı?” diye soran Arabi'ye “Hayır. Meğer ki kendi isteğinle yapsan” [33] diye
cevap vermesidir. Bununla beraber en sahihi şudur ki: Bayram namazı vacip olup
ona sünnet denmesinin sebebi vücubunun sünnet ile sabit olmasıdır.
2- Ramazan bayramında namazgaha çıkmazdan önce bir şey yemek, yıkanıp
temizlenmek, dişleri misvâklamak, güzel kokular sürmek ve ondan sonra çıkmak
müstahapür. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) Ramazan bayramında namazgaha çıkmadan bir şey yer ve her iki bayramda
da yıkanır, mübarek ağzını misvaklar ve güzel kokular sürerdi. [34] Hem
de bayram, toplantı günü olduğu için -cuma gününde olduğu gibi- yıkanıp
temizlenmek ve güzel kokular sürmek sünnettir.
3- Bayramda ayrıca en güzel elbiseyi giymek de müstahapür. Çünkü
Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tilki postu veyahut yünden
mamul bir cübbesi vardı. Bayramlarda da onu giyerdi. [35]
Ramazan
bayramında Fitre fakirlerin karın tokluğu ve gönül rahatlığı ile namaza
gidebilmeleri içinnamazdan önce
verilir.
İmam Ebû
Hanife ye göre Ramazan bayramında namazgaha gidilirken yolda tekbir
getirilmez. Diğer iki İmam ise Kurban bayramına kıyas ederek getirilir, demişlerdir.
İmam Ebü Hanife: “Senada asıl olan, gizliliktir. Ancak Kurban bayramı tekbir
getirme günleri olduğu için, şeriat ancak o gün namazgaha giderken tekbir
getirmeyi uygun görmüştür. Ramazan .bayramı ise öyle değildir” demiştir.
4- Bayram günü namazdan önce nafile namaza kılınmaz. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza karşı hevesli olmasma rağmen
hiç kılmamıştır. [36]
Ancak kimisi: “Kerahet namazgaha mahsustur”, kimisi de: “Mutlaka mekruhtur.
Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) evde de kılmamıştır”
demiştir.
5- Bayram namazı vakti güneş yükselince başlar ve tepeden sağa doğru
kayıncaya kadar devam eder. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)bayram namazını hep güneş bir
iki mızrak boyu kadar yükseldikten sonra kılardı. [37] Bir
sefer de şahitler öğleden sonra, hilali gördüklerine şahitlik edince bayram
namazını ertesi gün aynı vakte bırakmıştır. [38]
6- Bayram namazı iki rekâttır. İmam birinci rekâtta iftitah tekbiresinden
sonra üç kez daha tekbir alır ve ondan sonra Fatiha ile zammı sûreyi okur.
İkinci rekâtta ise önce Fatiha ile zammi sûreyi okur, ondan sonra yine üç kez
tekbir alır ve dördüncü tekbirde rükûa varır. Abdullah İbn-i Mesûd (Radıyallâhü
anh) bayram namazını bu şekilde tarif etmiş ve biz Hanefiler bayram namazının
bu şekilde olduğu görüşündeyiz. Abdullah İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ise: “Birinci
rekâtta iftitah tekbirinden sonra beş ve ikinci rekâtta da yine beş kez” bir
rivayette “Dört kez tekbir aldıktan sonra Fatiha ile zammi sûre okunur”
demiştir.
Abdullah
îbn-i Abbas'ın torunlan olan halifelerin emriyle bugün halk arasında bununla
âmel edilmekte ise de, mezhep birinci görüştür. Çünkü namaz içinde tekbir
getirip elleri kaldırmak bayram namazından başka bir yerde yoktur. Bunun için
azı tutmak ihtiyata daha uygundur. Sonra, tekbirler dinin şiarı olduğu için
her rekâtın kıyammdaki tekbirlerin hepsini bir arada getirmek daha uygundur.
Bunun için, birinci rekâtın tekbirlerini iftitah tekbiresinden, ikinci rekâtın
tekbirlerini de rükûa varış tekbiresinden ayırmamak gerekir. Çünkü birinci
rekâtın kıyamında her ne kadar -iftitah ve rükûa varış tekbirleri olmak üzere-
iki tekbir varsa da, iftitah tekbiresi hem vacib ve hem de daha öncedir. İkinci
rekâtın kıyammda ise, rüküa varış tekbiresinden başka tekbir yoktur, İmamı
Şafiî ise, îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın tarifini benimsemiştir. Ancak
Îmam-Şâfii, İbn-i Abbas'ın birinci rekâtın kıyamında iftitah ve rüküa varış tekbirleriyle
.birlikte yedi olduğunu söylediği tekbirlerin hepsini bayram namazı tekbirlerine
hamlettiği için, ona göre her iki rekâtta getirilen tekbirlerin sayısı onbeş
veyahut onaltı olmuştur.
Rükûa varış
tekbirleri dışında bayram namazının bütün tekbirlerinde eller kaldırılır. Zira
-yukarıda da geçtiği üzere- Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Eller ancak yedi yerde kaldırılır..”
diye buyururken bu yedi yerden birinin bayram namazının tekbirleri olduğunu
söylemiştir.
İmam Ebû
Yûsuf tan: “Bayram namazı tekbirlerinde eller kaldırılmaz” diye rivayet
olunuyorsa da, bu hadis onun görüşüne karşı bir delildir.
Namazdan
sonra imam iki hutbe okur. Bu hususta rivayetler yaygındır. Ve bu hutbelerde
fitrenin ahkâmını bildirir. Zira Ramazan bayramının hutbesi fitre ahkâmını
bildirmek içindir.
7- Bayram namazını kaçıran kimse onu kata edemez. Çünkü bayram namazı
da, cuma namazı gibi cemaatle ve yöneticinin izniyle kılınması şarttır.
8- Eğer akşam hava kapalı olduğu için hilâl görünmez ve ancak ertesi gün
öğleden sonra görüldüğüne şahitlik edilirse, bayram namazı ertesi güne ertelenir.
Zira bu erteleme mazeretten dolayıdır ve aynı zamanda hakkında hadis de vardır.
Eğer ikinci
günde de kılınmasını engelliyen bir durum ortaya çıkarsa artık kılınamaz. Çünkü
cuma namazında olduğu gibi bayram namazında da asıl, kaza edilmemesidir. Fakat
bayram namazının ertelenmesi hakkında hadis bulunduğu için, onu biz ancak bir
gün erteleyebiliriz. Çünkü hadis, bayram namazının mazeret halinde bir gün
ertelendiğine kaildir.
Kurban
bayramında da Yukarıda söylediğimiz gibi Yıkanmak ve güzel kokular sürmek
müstahaptır. Ancak Kurban bayramında namazdan dönülünceye kadar bir şey
yiyilmez. Zira rivayet olunmaktadır ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) Kurban bayramında namazdan önce bir şey yemez ve ancak namazdan
döndükten sonra kurban kesip, kestiği kurbanın etinden yerdi. [39]
Kurban
bayramında namaza gidilirken yolda tekbir getirilir. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Kurban bayramı namazına çıkarken tekbir
getirirdi. [40]
Kurban
bayramının namazı da Ramazan bayramının namazı gibi iki rekât olup namazdan
sonra iki hutbe okunur. Zira gelen nakıllar hep bu yoldadır. Ve bu hutbelerde
kurbanın ve bayram günlerinde getirilmesi gereken tekbirlerin ahkâmı
bildirilir. Çünkü o günlere mahsus olan ibadetler kurban ile tekbirlerdir.
Hutbede de günün gereği ne ise, o söylenir.
9- Eğer kurban bayramının birinci günü namaz kılmaya mani bir hal ortaya
çıkarsa üçüncü güne kadar ertelenebilir. Üçüncü günden sonra kılınamaz. Zira
namaz da kurbanın kesilebüdiği günlere mahsus bir ibadettir. Bunun için ancak
o günlerde kıhnabilir. Bununla beraber eğer bir mazeret olmaksızın ikinci veya
üçüncü güne bırakılırsa -nakle aykın olduğu için- iyi bir şey yapılmış olmaz.
Hac'da
olanlara benzemek için, arefe günü halkın bir yerde toplanması geleneği,
muteber bir şey değildir. Zira Arafat'da vukuf, özel bir yere has olan özel bir
ibadettir. Haccın diğer menasiki gibi o yerin dışında ibadet olamaz.[41]
Kurban Bayramı Günlerinde
Getirilmesi Gereken Tekbirler
Arefe günü
sabah namazından itibaren İmam Ebû Hanife'ye göre bayramın ilk gününün diğer
iki imama göre dördüncü gününün ikindisine kadar, cemaatle kılınan her farz namazdan
sonra tekbir getirilir. Bu mesele Ashap arasında da ihtilaflıdır, iki imam,
tekbir getirmenin bir ibadet olup, ibadetlerde ise çoğu tutmanın ihtiyata daha
uygun olduğu mülâhazasına dayanarak Hz. Ali'nin, İmam Ebû Hanife de, sesli
olarak tekbir getirmenin bid'at olduğu düşüncesine dayanarak Abdullah İbn-i
Mesud'un görüşünü tutmuşlardır.
Tekbir
getirilirken, bir defa Allahu Ekber Allahu Ekber, La İlahe İllellahü Vellahü
Ekber, Allahu Ekber Ve-Lillahilhamd denilir. Zira Peygamber Efendimizden
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu şekilde nakledilmiştir. [42]
Tekbir, İmam
Ebû Hanife'ye göre şehirlerde ve yolculukta olmayan erkekler tarafından
cemaatle kılınan her farz namazdan sonra getirilir. Aralarında erkek bulunmayan
kadınlarla, yolculukta olmayan bir kimsenin aralarında bulunmadığı yolcuların
cemaatla kıldıkları namazdan sonra tekbir yoktur. Diğer iki imam ise: «Her farz
namazdan sonra tekbîr getirilir» demişlerdir. Yani kılman, namaz farz olduktan
sonra -ister cemaatle, ister tek basma, ister erkek, ister kadın, ister
yolculukta olan, ister olmayan kimse tarafından kılınsın- tekbir getirilir.
Çünkü tekbir farz olan namazın tabiidir. İmamEbûHanifeyukanda metni geçen; “Cuma namazı, Kurban bayramı günlerinde getirilen tekbirler, Ramazan ve
Kurban bayramı namazları, kalabahkh şehirlere mahsustur” hadisine
dayanmıştır. Hem de sesli tekbir getirmek sünnete aykırıdır. Bunun için ancak
yolculukta olmayan erkekler tarafından kılınan farz namazdan sonra
getirilebilir. Çünkü Şeriat ancak onlar hakkında varid olmuştur. Fakat kadınlar
eğer erkeklerle ve yolculukta olan kimseler ve yolculukta olmayan kimselerle
birlikte namaz kılarlarsa, o zaman kadın ve yolculukta olanlara da tebean vacip
olur.
İmam Ebû
Yûsuf demiştir ki i Bir arefe günü akşam namazım kıldırırken selâm verdikten
sonra tekbir getirmeyi unuttum, imam Ebû Hanife de arkarındaydı. Kendisi
tekbir getirdi.
İmam Ebû
Yûsuf'un bu sözünden anlaşılmaktadır ki: İmam tekbir getirmese de
arkasındakiler getirebilirler. Çünkü imama uymak namazın içinde gereklidir.
Bunda müstahaptır.[43]
Güneş İle Ay Tutulmaları Namazı
Güneş
tutulduğu zaman imam halka, nafile namazı şeklinde ezansız ve kametsiz olarak
ve her rekâtında bir rükû yaparak iki rekât namaz kıldırır. İmam-ı Şafii, Hz.
Aişe' den gelen rivayete [44]
dayanarak: “Her rekâtında ilk kez rüküa varır” demiştir. Biz ise, Abdullah İbn-i
Öme r'den gelen rivayete dayanıyoruz. [45] Zira
erkekler imama daha yakın olduklan için durumu daha iyi bilirler. Bunun
içinAbdullahİbn-i Ömer'inrivayeti daha racihtir.
İmam bu
namazın rekâtlarında okuyuşları uzatır ve İmam Ebû Hanife'ye göre gizli okur.
Diğer iki İmam ise i «Sesli okur» demişlerdir. İmam Muhammed'den, İmam Ebû
Hanife'nin dediği gibi söylediği de rivayet olunmuştur. Bu namazın rekâtlarını
uzatmak, daha efdaldir. Yoksa, kişi isterse hafif rekâtlarla da kılabilir.
Çünkü sünnet olan, Güneş tamamen açılıncaya kadar geçen zamanın hepsini namaz
ve dualarla geçirmektir. Bunun için eğer bir rekâtında az okursa, diğerini
uzatabilir. Gizli veya sesli okumaya gelince: İmam Ebû Hanife, Abdullah Ibn-i
Abbas ile Semûre (Radıyallâhü anh)'nın [46]
diğer iki imam da Hz. Aişe (Radıyallâhü anhâ)'ın [47]
rivayetine dayanmışlardır, İmam Ebû Hanife'nin, Abdullah İbn-i Abbâs ile
Semûre'nin rivayetini niçin tercih ettiği, yukanda geçti. Kaldı ki Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Gündüz namazı dilsizdir” buyurmuştur. [48] Namaz
bittikten sonra, imam Güneş açılıncaya kadar duâ eder. Cemaat da âmin der.Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtû
ve's-selâm);
“Bu korkunç hallerden birini gördüğünüz
zaman, Allah'a duâile yönelin” [49]
buyurmuştur. Duada da sünnet, namazdan sonra edilmesidir.
Bu namazı da
cuma namazım kıldırmakla görevli olan imam, kıldırır. Şayet kendisi bulunmazsa)
anlaşmazlığa düşmemeleri için (herkes kendi kendine ve tek basma kılar.
Ay tutulması
namazı ise cemaatle kılınmaz. Çünkü vakit gece olduğu için hem halkın toplanması
mümkün değildir, hem de fitneden korkulur. Herkesin kendi kendine kılmasına
gelince . Çünkü Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve’s-selâm);
“Bu korkunç hallerden birini gördüğünüz
zaman namaza sığının” [50]
buyurmuştur. Güneş tutulması namazından sonra hutbe okunmaz. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hutbe verdiği, nakil olunmamıştır.[51]
Yağmur Duası Namazı
İmam Ebû Hanife:
“Yağmur duasında cemaatle kılınması sünnet olan bir namaz yoktur. Fakat kişi
isterse kendi kendine kılabilir. Çünkü yağmur duası sadece dua ve bağışlanma
dileğidir” demiştir. Zira Cenâb-ı Hak, Nuh(Aleyhisselâm)’dan; “Dedim ki
Rabbınızdan bağışlanmanızı dileyin. Zira Rabbiniz çok bağışlayıcıdır. Ki size
gökten bol bol yağmur yağdırsın” [52] diye
hikâye buyurmaktadır. Yağmur duasını yapan Peygamber Efendimizden (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) de, namaz kıldığı rivayet olunmamıştır. [53] Diğer
iki imam ise Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yağmur
duasında, bayram namazı giib ezansız, kametsiz ve sesli okumak suretiyle iki
rekât namaz kıldığına dair İbn-i Abbas'dan gelen rivâyete [54]
dayanarak: “İmam halka iki rekât namaz kıldırır” demişlerdir. Biz ise: “Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir kere kılmış, bir kere kılmamıştır.
Bunun için sünnet değildir” diyoruz. Kitabın aslında bu görüşün yalnızimam Muhammed'in olup, İmam Ebû Yûsuf'un İmam
Ebû Hanife' nin görüşünde olduğu, zikredilmektedir. Şayet cemaatle kıhnırsa)
bayram namazına kıyasen (İmam sesli okur ve namazdan sonra hutbe de okur. Zira
rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
hutbe okumuştur. [55]
Ancak bu hutbenin cuma hutbesi gibi iki tane mi yoksa bir mi? olduğunda ihtilâf
etmişlerdir, imam Muhammed'e göre iki, imam Ebû Yûsuf'a göre bir tanedir. İmam
Ebû Hanife'ye göre ise, hutbe yoktur. Çünkü hutbe cemaata tabidir. Bu namaz
ise -yukarıda da geçtiği üzere- İmam Ebû Hanife'ye göre cemaatla kılınmaz.
İmam dua ederken
yüzünü kıbleye verir ve imam Muhammed'e göre sırtındaki üste giyilen elbisesini
ters çevirerek dua eder. Zira Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) yüzünü kıbleye vererek ve ridasını ters çevirerek dua ettiği rivayet
olunmaktadtr. [56]
İmam Ebû
Hanife ise: “İmam dua ederken elbisesini ters çevirmez. Çünkü hiç bir duada
elbiseyi çevirmek diye bir şey yoktur. Peygamber Efendimiz (Sallallanü Aleyhi
ve Sellem) böyle yapmış ise, şeklin değişmesile havanın değişmesini tefeüül
etmiş veyahut bunu vahi yolu ile bilmiş, ki bizim için mümkün değildir”
demiştir.
Cemaat ise
elbisesini ters çevirmez. Çünkü buna dair hiçbir nakil yoktur.
Gayrimüslimler
yağmur duasma katılmazlar. Zira yağmur duası Allah'dan rahmet dilemektir,
inana olmayanlar için ise, Allah'dan rahmet yerine lanet inmektedir.[57]
Korkulu Zamanlarda Namaz
Savaşlarda
düşmanın baskın yapması tehlikesi bulunduğu zaman, imam beraberindeki
askerleri ikiye bölerek bir bölüğünü düşmanın karşısına diker. Diğer bölüğünü
de arkasına alarak onlarla birlikte namazın birinci rekâtını kılar ve başım
ikinci secdeden kaldırdıktan sonra arkasındaki bölük gidip diğer bölüğün yerini
alır. Bu sefer diğer bölük gelip İmamın arkasında yer alırlar. İmam onlarla da
ikinci rekâtı kıldıktan sonra teşehhüd okur ve selâm verir. Onlar ise selâm
vermeden gidip birinci bölüğün yerine geçerler ve birinci bölük gelip kalan ikinci
rekâtı herkes tek başına ve layık oldukları için okuyuşsuz olarak tamamlarlar.
Ondan sonra bunlar gidip düşmanın karşısına geçerler ve diğer bölük gelip kalan
İkinci rekâtlarını yine herkes tekbaşına ve fakat bunlar) mesbuk oldukları
için okuyarak tamamlarlar. Zira Abdullah İbn-i Mesud (Radıyallâhü anh)'dan
gelen rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle
yapmıştır. [58] İmam Ebû Yûsuf her ne
kadar: “Bizim zamanımızda böyle bir namaz caiz olamaz” demiş ise de, Abdullah
İbn-i Mesud'un bu rivayeti onun görüşüne karşıdır.
Eğer imam
yolculukta olmayıp aynı yerin sakinlerinden olursa, o zaman herbir bölük ile
birlikte iki rekât kılar. Zira rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) bir öğle namazını ashabına bu şekilde kıldırmıştır. [59]
İmam akşam
namazını, birinci bölük ile iki, ikinci bölük ile de bir rekât talar. Çünkü
akşam namazı üç rekât olduğu için herbir bölüğe birbuçuk rekât düşer. Bir
rekâtı ise ikiye bölmek mümkün olmadığına göre, rekâtın hepsini birinci sırada
olanlarla birlikte kılmak daha evlâdır.
Namaz
kılarken savaşmak caiz değildir. Şayet yaparlarsa namazları sahih olamaz. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hendek günü kılmaya fırsat bulamadığı
için dört farz namazını kazaya bırakmıştır. [60] Eğer
savaşırken namaz kılmak caiz olsaydı Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) namazlarını kazaya bırakmazdı.
Şayet korku
ve telâş çok daha şiddetli olursa, o zaman herkes tek basma ve atların sırtında
işaretler yapmak suretiyle ve -eğer kıbleye yönelmek mümkün olmazsa- istedikleri
yöne yönelik olarak kılarlar. Zira Cenâb-ı Hakk; “Eğer korku içinde olursanız yaya yahut binekte iken kılın” [61]
buyurmuştur. İmam Muhammed'den “Bu durumda da cemaatle kılarlar” diye söylediği
rivayet olunuyorsa da, hepsi aynı yerde olmadıkları için bu görüş doğru
değildir.[62]
Cenazelerin Kaldırılması
1- Hasta olan kişi can çekişir duruma düştüğü zaman ölüme yaklaşmış
olduğu için sağ yanı üzerine dönderilip yüzü kıbleye verilir. Nasıl ki ölü de
kabre bu şekilde konur. Ülkemizde sırtüstü yatan kimse daha rahatlıkla nefes
alıp verir diye hastalan can çekişirken sırtüstü yatınyorlarsa da, sünnet olan
yukarıda geçen şekilde onu sağ yanı üzerine dönderip yüzü kıbleye vermektir.
2- Can çekişmekte olan hastaya şehadet kelimesi hatırlatılır. Zira Peygamber
Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Ölülerinize (yani ölmek üzere bulunan
hastalarınıza) şehadet kelimesini hatırlatınız” [63]
buyurmuştur. Hasta öldükten sonra ağzı ve gözleri açık kalmasm diye çenesi bağlanır
ve gözleri kapatılır. Zira bu şekilde devam edegelmiştir. Ayrıca böyle yapmada
ölüye güzel bir şekil sağlanmış olur. Bundan dolayı böyle yapmak istihsan
edilmiştir.[64]
Ölünün Yıkanması
Ölüyü yıkamak
istedikleri zaman üstüne dökülen suların altında birikmemesi için onu bir
kerevet üzerine koyarlar ve avret yerlerinin görünmemesi için üstüne bir bez
parçası atıldıktan sonra elbisesini çıkarırlar. Sahih olan kavle göre yalnız
galiz avretinin örtünmesi kâfidir, ki kolaylıkla yıkanabilsin. Ondan sonra
abdestini alırlar. Çünkü gusülden önce abdest almak sünnettir. Fakat suyu
tekrar çıkarmak mümkün olmadığı için ağzına ve burnuna su verilmez. Ölünün,
üzerinde yıkandığı kerevet -buhurdanı etrafında üç, beş veyahut yedi defa
gezdirmek suretiyle- buhurlandırılır. Çünkü buhurlandırma ile hem ölüye saygı
gösterilmiş ve hem de eğer varsa kerih kokular giderilmiş olur. Üç, beş veyahut
yedi kere yapmak [65],
çünkü Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selam):
“Allah tektir, tek sayıları sever”buyurmuştur.
Ölünün suyu
hatmi veyahut çöğen katılarak ısıtılır. Zira sıcak su ile daha fazla temizlenme
olur. Şayet hatmi veyahut çöğeni bulunmazsa gaye yerine geldiği için duru su da
kâfidir. Ölünün baş ile sakalı hatmi ile yıkandıktan sonra sol yanı üzerine
dönderilip sağ yanı yine hatmi ile ve ondan sonra sağ tarafı üzerine dönerilip
sol tarafı yıkanır. Zira sağ taraftan başlamak sünnettir. Bundan sonra
yıkayıcı ölüyü oturtup sırtını kendine dayar ve eğer karnında bir şey varsa
sonradan çıkıp kefenini kirletmesin diye karnına eliyle hafif basar. Şayet bir
şey çıkarsa yalnız çıktığı yeri yıkar. Ölüyü bir daha yıkamak veyahut abdestini
almak gerekmez. Çünkü ölüyü yıkamanın vacib olduğunu nassdan öğreniyoruz. Nass
ise bir defa vacib olduğunu söylemektedir.
Yıkama işi
bittikten sonra onu bir bezle kurutup kefeni içine bırakırlar, başı ile sakalı
üstüne güzel kokulan dökerler, alın, burun, ellerin içi, diz ve ayaklar gibi
üzerlerinde secde edilen uzuvlarına kafur serperler. Çünkü güzel kokular
sürmek sünnet olmakla beraber bu uzuvlar, üzerlerinde secde edildiği için ayrı
bir payeye sahiptirler.
Ölünün saçı
sakalı taranmaz, tırnaklan ve saçı kesilmez. Zira Hz. Aişe (Radıyallâhü anhâ) “Ölülerinizin perçemini ne diye alıyorsunuz?”diyerek
buna itiraz etmiştir. Kaldı ki bu gibi şeyler, temiz ve güzel görünmek için
yapıldığından, ölü buna muhtaç değildir. Sağ olan kimse ise, altında kir
toplanmasın diye tırnaklarını keser. Nasıl ki sünnet olmak da bunun içindir. [66]
Ölüyü Kefenlemek
Erkek ölü
için sünnet olan kefen -roba, gömlek ve boydan boya bir sargı olmak üzere- üç
parçadır. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) Yemen mamülatı üç beyaz bez parçası içinde kefenlenmiştir. [67] Hem
de kişi sağlığında çoğunlukla üç parça elbise giydiği için, öldükten sonra da
bundan fazla veya eksik olmaması daha uygundur. Şayet yalnız roba ve sargı ile
yetinseler yine caizdir. Çünkü Hz. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) vefat ederken; “Benim
bu iki parça elbisemi yıkayın ve onlarla beni kefenleyin” diye vasiyet
etmiştir. Hem de sağ olanların parça sayısı en az olan elbise takımı iki parçadır.
Roba tepeden ayaklara kadar uzanır. Sargı da öyledir, gömlek ise, boynun
altından ayaklara kadardır.
Ölü
kefenlenirken kefen önce sol, sonra sağ yandan ölüye sarılır. Kefenin yere
serilmesi sırasına gelince: önce sargı yere serilir, ondan sonra roba sargının
üzerine ve gömlek de robanın üzerine serildikten sonra ölü, gömleğin üzerine
konulur. Ondan sonra parçalar birer birer önce soldan, sonra sağdan ölüye
sarılır. (Şayet kefenin açılmasından korkulursa kefenler bir ince sargı ile
bağlanır.
Kadın da
-önlük, roba, başörtüsü, boydan boya sargı ve göğüsleri üzerinde bağlanacak
bir ince bez parçası olmak üzere- beş parça içinde kefenlenir. Zira Ümmü Atiye
(Radıyallâhü anhâ)'dan gelen rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) kerimesini yıkayan kadınlara beş parça vermiştir. [68] Hem
de kadın, sağbğında beş parçalık bir elbise takımı içinde dışarı çıkar. Bunun
için ölümünden sonra da kefeni öyle olmalıdır. Bu da, kadının sünnet olan kefen
miktarıdır. Şayet boydan boya İki parça ile bir roba olmak üzere üç parça
içinde de kefenlenirse câizdir. Kadın için üç parçadan daha az ve erkek için de
bir parça ile yetinmek mekruhtur. Zira Mus'ab b. Umeyr (Radıyallâhü anh) şehit
düştüğü zaman -zarurete binaen- ona yalnız bir kefen sarmışlardır. [69]
Kadın ölüye
önce önlük giydirilir. Ondan sonra saçı iki örgü yapılarak ve göğsü üzerine
sarkıtılarak Önlüğün altına sokulur. Ondan sonra ona baş örtüsü giydirilir.
Ondan sonra roba ve daha sonra boydan boya olan parça ona sarılır.
Kefen henüz
ölü İçine konulmamışken buhurlandınhr. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) kerimesinin kefenlerini buhurlandırmayı emretmişti. [70]
Bütün bu.işler bittikten sonra artık sıra farzların en önemlisi olan ölünün
namazına gelir.[71]
Cenaze Namazı
1- Ölünün namazı herkesten önce, eğer hazır bulunuyorsa ülke yöneticisinin
hakkıdır. Çünkü kendisi hazırken başkasının kıldırması onu küçük düşürür. Şayet
yönetici hazır bulunmazsa hüküm sahibi olduğu için (hakim kıldırır. Eğer hakim
de hazır bulunmazsa maballe veya köy imamı kim ise o kıldırır. Çünkü ölü,
sağlığında bu Kimseyi imam kabul etmiştir. Eğer imam da yok veyahut orada bulunmazsa,
o zaman ölünün velisi ölünün namazını kıldırır. Ölünün velileri de, evlenme
bahsinde açıklanan velilerin sırasına göredir. Eğer ölünün namazı ,bu söylenen
kimseler dışında birisi tarafından kıldınhrsa yukarıda söylediğimiz üzere
namaz önce velinin hakkı olduğu için veli isterse bir daha kılabilir. Fakat
eğer veli kılarsa, veliden sonra herhangi bir kimse için kılmak caiz değildir
Zira farz, velinin kılması ile eda edilmiştir. Cenaze namazını sünnet olarak
kılmak da meşru değildir. Bunun içindir ki yüce Peygamberimizin (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) mübarek cesedi, kabrinde bu gün dahi sağlam durduğu halde
herhangi bir kimsenin mübarek kabri üzerinde namaz kıldığını göremiyoruz.
2- Namazı kılınmadan gömülen ölünün kabri üzerinde kılınır. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ensar'dan bir kadının kabri üzerinde
namaz kildırmıştır. [72] Kabir
üzerinde namaz kılmak da ancak, cesedin henüz bozulmadığı tahmin edildiği sürece
caizdir. Bu durum da, zaman ve yere göre değişir.
Cenaze namazı
dört tekbirden ibaret olup birinci tekbirden sonra kişi Allah'a hamdeder,
ikinci tekbirden sonra Peygamber Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
salavat getirir, üçüncü tekbirden sonra kendine, ölüye ve bütün müslümanlara
dua eder, dördüncü tekbirden sonra da selam verir. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) en son kıldığı cenaze namazında dört kez tekbir’
getirdiği için, daha önce fazla tekbirlerle kıldığı namazların hükmü mensuhtur.
[73]
3- Şayet imam beş tekbir getirirse, arkasındaki kimse ona uyamaz. Zira
her ne kadar Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) dörtten fazla
tekbirlerle de kılmış ise de, yukarıda söylediğimiz üzere dörtten fazlası son
kıldığı namaz ile mensuhtur. Ancak bu imamın arkasında olan kimse, imamın
selâmım bekler mi, beklemez mi? diye imam Ebû Hanife'den iki rivayet gelmiştir.
Muhtar olan rivayete göre bekler. İmam Züfer ise, neshin sabit olmadığını ileri
sürerek: “İmama uymak zorundadır” demiştir.
Üçüncü
tekbirden sonra ölüye dua edilirken ona Cenâb-ı Allah'dan rahmet ve mağfiret
dilenir. Allah'a hamdetmekle Peygamber Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
salavat getirmek ise sünnettir. Eğer ölü çocuk olursa ona mağfiretle dua
edilmez. Ona “Allahummec'alhu Lena Feratan Allahummec'alhu Lena Zühren Ve Ecren
Vec'alhu Len Şafian Müşeffean -Allah'ım, onu bize öncü kıl. Allah'ım onu bize
azık kıl ve ölümü ile ecir ihsan eyle onu bize. Şefaati kabul olunan şefaatçi
yap- diye duâ edilir.
4- Namazın başında bulunmayıp da imam bir veya iki tekbir getirdikten
sonra namaza yetişen kimse, imam bir daha tekbir almadıkça tekbir alıp namaza
katılamaz. İmam Ebû Yûsuf ise: “Gelir gelmez tekbir alır. Çünkü cenaze namazınm
birinci tekbiri iftitah tekbiresidir. Bu kimse de mesbuk, yani sonradan gelen
kimse olduğu için, diğer namazlarda nasıl gelir gelmez iftitah tek-biresini
alıp cemaata katılıyorsa, bu namazda da öyledir” demiştir.
İmam Ebû
Hanife ile İmam Muhammed de: “Cenaze namazının tekbirleri diğer namazların
rekâtları yerine kaimdirler. Diğer namazlarda bir veya iki rekât kılındıktan
sonra gelen kimse, kaçırdığı rekâtları imam selâm vermeden nasıl kılamıyorsa,
bunda da kaçırdığı tekbirleri imam selâm vermeden alamaz” demişlerdir. Fakat
namazın başında imam ile beraber olduğu halde imam ile birlikte tekbir almayan
kimse, her üç imamın ittifakı ile imamın ikinci tekbiri almasını beklemez.
Çünkü bu kimse, sair namazlarda namazın başında imam ile beraber bulunan kimse
gibidir.
5- Cenaze namazı kılınırken, ölünün erkek veya kadın olduğuna
bakılmaksızın göğsü hizasında durulur. Çünkü göğüs kalp yeridir. Kalpte de iman
nuru yerleşmektedir. Bunun için ölünün göğsü karşısında durmak, imanı için dua
etmenin işaretidir. İmam Ebü Hanife'den ise: “Erkek ölünün başı, kadın cesedinin
de ortası karşısında durulur. Zira Enes b. Malik (Radıyallâhü anhümâ) öyle yapmış
ve: “Sünnet böyledir” demiştir. diye söylediği rivayet [74]
olunmaktadır. Biz diyoruz ki: Enes (Radıyallâhü anh)'ın. namazını kıldırdığı
kadın tabut içinde olmadığı için onu arkasındaki cemaattan örtmek için cesedinin
ortasında durmuştur. Cenaze namazını hayvan sırtında kılmak, kıyasa göre
caizdir. Çünkü cenaze namazı namazdan çok, duadır. Bununla beraber namazlık
vasfı göz önünde bulundurularak caiz olmadığı istihsan edilmiştir.
6- Ölü velisinin, ölüsünün namazını kıldırmak için başkasına izin
vermesinde sakınca yoktur. Çünkü ölünün namazında öne geçmek ölü velisinin
hakkıdır. Kendisi bu hakkını, başkasını öne sürmek suretiyle iptal edebilir.
7- Cami veya mescit içinde cenaze namazı kıldınlamaz. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Kim ki bir ölü üzerinde herhangi bir cami
içinde namaz kılarsa, o kimse için ecir yoktur” [75]
buyurmuştur. Kaldı ki cami ve mescitler farz namazlan kılmak için inşa edilen
birer binadırlar. Eğer onlarda cenaze namazı kılınirsa hem inşa gayelerine
aykırı bir harekette bulunulmuş, hem de ölüden heran için çıkması muhtemel
olan necasetle caminin kirletilmesine yol açılmış olur. ölü cami dışında olup
da, namazının cami içinde kılınması halinde ise, bizim Maveraünnehir uleması
ihtilaf etmişlerdir.
8- Doğarken canlılık belirtilerini taşıyan çocuğa ad koyulur ve yıkanıp
namazı kılınır. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Çocuk doğarken eğer kendisinden ses çıkarsa
hem namazı kılınır, hem vârisolur”
[76]
buyurmuştur. Çünkü kendisinden ses çıkması sağ olarak doğduğunu gösterir. Bunun
için hakkında sağ olanların ahkâmı uygulanır.
Eğer doğarken
kendisinde hiç bir canlılık belirtisi görülmezse yukanda geçen hadise binaen namazı
kılınmaz. Fakat insanlığına hurmeten bir bez parçasına sarılarak gömülür. Zahir
olmamakla beraber muhtar olan rivayete göre aynı sebebe binaen yıkanır da.
9- Eğer bir çocuk savaşta anne ve babası ile birlikte esir alındıktan
sonra ölürse namazı kılınmaz. Zira çocuk anne ve babasının hükmüne tabidir.
Ancak eğer fank ve mümeyyiz iken müslümanlığı kabul ettiğini söylemiş ise, o
zaman namazı kılınır. Çünkü fank ve mümeyyiz olan çocuğun ikrarı istihsanen
makbuldür. Yahut anne ve babasmdan birisi müslüman olursa namazı yine kılınır.
10- Eğer bir gayrimüslim ölür ve müslüman olan bir velisi bulunursa,
müslüman olan velisi onu yıkar, kefenler ve gömer. Hz. Ali'nin babası Ebû Ta1ib
vefat ettiği zaman, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. A1i'ye
onu yıkamasını ve kefenleyip gömmesini emretmişti. [77]
Ancak gayrimüslim yıkanırken, müslümanlar gibi özen ve itina ile yıkanmaz ve
sıradan bir bez parçasına sarılıp çukura atılır.[78]
Ölünün (Cenazenin) Omuzlarda
Taşınması
1- Ölü mezara götürülürken üzerine konduğu sal tahtasının ön ve arka
taraftaki ayaklarından her birini bir kişi omuzunun üstüne koyarak mezara
götürülür. Çünkü sünnet bu şekilde varit olmuştur [79] ve
hem de eğer dört kişi tarafından taşınılırsa cenazenin beraberindeki
kimselerin sayısı daha fazla olur.
İmam-ı Şafii
(Allah rahmet eylesin): “Sünnet, iki kişi tarafından taşnılmasıdır. Biri
tahtanın ön ayaklarını arkadan, biri de, arka ayaklarını ön taraftan omuzlarına
alır. Çünkü Saad Îbn-i Muaz (Radıyallâhü anh)'ın cenazesi o şekilde taşınmıştı”
[80]
demiştir. Biz diyoruz ki: Saad İbn-i Muaz'ın cenazesinde bir çok melekler
bulunduğu için Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun
cenazesinde böyle emretmişti. Yoksa esas sünnet bizim dediğimiz şekildir. Ölü
mezara götürülürken az hızlı ve kısa adımlarla gidilir. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kendisine sorulduğunda bu şekilde
gitmeyi emir buyurmuştur. [81]
2- Cenazenin beraberindeki cemaat mezara vardıkları zaman, cenaze henüz
omuzlardan indirilmemişken oturmak mekruhtur.) Çünkü cenazeyi yere indirmek
için bazan başkalarının yardımına ihtiyaç duyulur. Ayakta olan kimseler ise
daha çabuk yetişebilirler. Eğer cenazeyi mezara götürenler onu sıra ile
taşıyorlarsa, sağdan başlamak sünnet olduğu için kişi önce tahtanın Ön
taraftaki sol ayağını sağ omuzuna, ikinci kezde tahtanın arka taraftaki sol
ayağını sağ omuzuna, üçüncü kezde tahtanın ön taraftaki sağ ayağını sol omuzuna,
dördüncü kezde de arka taraftaki sağ ayağını sol omuzuna alır.[82]
Ölünün(Cenazenin)Toprağa Verilmesi
Ölüyü gömmek
için ona kabrin kıble tarafında Iâhit açılır ve ölü, kıble tarafından kabre
indirilir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem;
“Lahit bizimdir. Düz yarık da başkalarınındır”
[83]
buyurmuştur.Ölü kıble tarafından kabre
indirilir.
İmam-ı Şafiî:
“Ölü, kabrin ayağı tarafından kabrin içine başaşağı çekilir. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu şekilde kabre indirilmiştir” [84]
demiştir. Biz diyoruz ki: Kıble tarafından özel bir üstünlüğü bulunduğu için
ölüyü kıble tarafından kabre indirmek müstahaptır. Peygamber Efendimizin (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) ne şekilde kabre indirildiği hakkındaki rivayetler de
değişiktir.
Ölü kabre
indirilirken onu lahde koyan kimse Bismillahi Ve Ala Milletiresulillahi der.
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ebû Dücane'yi kabre
indirirken böyle söylemişti. [85]
Kabirde
ölünün yüzü kıbleye verilir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
öyle emretmiştir. [86] ve
kefenin bağı çözülür.) Zira kabirde kefenin açılma korkusu yoktur. Sonra lâbit
kerpiçlerle kapatılır. Zira Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) lâhdi kerpiçlerle kapatılmıştı. [87] Kadın
kabre konurken lahit kerpiçlerle kapatılıncaya kadar kabrin üzerinde bir örtü
gerilir. Erkeğin kabri üzerinde ise örtü gerilmez.
Kabirde tuğla
ve ağaç kullanmak mekruhtur. Zira yapılarda tuğla ve ağaç sağlam ve daha uzun
ömürlü olduğu için kullanılır. Kabir ise çürüme yeridir. Kaldı ki, tuğla ateşte
piştiği için kabirde kullanılması tefeülen mekruhtur. Kamış kullanmakta ise
sakınca yoktur. el-Camiüs-sağir'de “Kabirde kerpiç ve kamış kullanmak müstahaptır.
Zira Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabri üzerine bir
demet kamış koyulmuştu” [88] diye
kayıtlıdır. Lahit kapatıldıktan sonra kerpiçlerin üstüne, kabrin çukuru
doluncaya kadar toprak kürenir ve kabir balık sırtı şeklinde, yerden yükseltilir.
Kabrin dört köşeli ve üstünün düz olması iyi değildir. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kabirleri seki gibi dört köşeli ve düz yapmaktan
nehyetmiştir. [89] Ayrıca, onun mübarek
kabrini kim görüyorsa balık sırtı şeklinde olduğunu söyler.[90]
Şehidin Hükmü
Şehit;
savaşta müşrikler tarafından öldürülen, ya da vücudunda bir iz bulunduğu halde
savaş meydanında ölü olarak bulunan veyahut müslümanlar tarafından zûlmen
öldürülen ve öldürülmesiyle diyet lâzım gelmiyen kimselerdir. Bunların hepsi
Uhud şehitleri hükmünde oldukları için kefenlenip namazları kılınır ve fakat
yıkanmazlar. Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Uhud şehitleri
hakkında;
“Onlan yaralan ile ve kanları ile birlikte
kaldırın, onları yıkamayın” [91]
buyurmuştur. Buna göre, cünüp veyahut aybaşı ya da loğusalık halinde değilken,
zulmen ve kesici bir âletle öldürülüp de öldürülmesiyle diyet lâzım gelmiyen
kimse de Uhud şehitleri gibi olup aynı hükme tabidir. Yukarıda metinde geçen “İz”den
maksat yaradır. Çünkü ölen kimsede yara bulunması öldürülmüş olduğuna delâlet
eder. Göz ve benzeri gibi kanaması normal olmayan bir uzvun kanaması da yara
hükmündedir. İmam-ı Şafii: “Kılıç şehidin günahlarını silip süpürdüğü için ona
mağfiretle dua etmeye hacet yoktur. Ölünün namazı ise ona mağfiretle dua
etmektir” diyerek şehidin namazında bizim görüşümüze katılmamıştır. Ancak ona
göre namazı kılınmayan şehit, yalnız savaşta öldürülen kimsedir. Diğerleri de
rütbeten şehit iseler de namazları kılınır. Biz diyoruz ki: ölü üzerinde namaz
kılmak yalnız ona dua etmek değil, aynı zamanda ona karşı gösterilen bir ta'zim
vazifesidir de. Buna ise, şehit diğer ölülerden daha lâyıktır. Kaldı ki,
günahsız insanlar da duaya muhtaçtırlar. Nitekim Peygamberler ve çocuklar
günahsız oldukları halde namazları kılınır.
Savaşta, ya
da asiler veyahut soyguncular tarafından öldürülen kimse -ne ile öldürülmüş
olursa olsun-yıkanmaz. Zira Uhud şehitlerinin hepsi kılıç ile öldürülmüş
değillerdi.
Cünüpken
şehit düşen kimse, İmam Ebû Hanife'ye göre yıkanır. Diğer iki İmam: “Yıkanmaz.
Çünkü cünüplükten yıkanmanın farzîyeti namaz kılabilmek içindir, ölmüş olan
kimseden ise namazın vücubu sakıt olur demişlerdir. İmam Ebû Hanife de: “Cünüplük
hükmi bir necasettir. Şehitlik ise, ölüm ile hasıl olan necaseti önler,
ölümden önceki necaseti kaldırmaz. Nitekim sabittir ki cünüpken şehit düşen
Hanzale b. Âmir (Radıyallâhü anhümâ)'i melekler yıkamıştı. [92] Eğer
yıkanması gerekmeseydi melekler onu yıkamazdı” demiştir
İmam Ebû
Hanife ile diğer iki İmam arasındaki bu İhtilaf, aybaşı veyahut loğusalık kanı
kesildikten sonra şehit düşen kadın hakkında da caridir. Sahih olan rivayete
göre kam kesilmeden şehit düşen kadın da öyledir Aynı ihtilâf, şehit düşen
çocuk hakkında da caridir. İki imam: “Şehit düşen kimse zulmen öldürüldüğü
için üzerindeki mazlumiyet izi silinmesin diye yıkanmaz. Çocuk ise, daha mazlum
olduğu için yıkanmaması evleviyetle lâzım gelir” demişlerdir. İmam Ebû Hanife
de: “Uhud şehitleri, kılıç onların günahını silmiştir diye yıkanmamışlardı.
Çocuk ise günahsız olduğu için onların hükmünde değildir” demiştir.
Yukarıda
geçen hadise binaen şehidin kanı silinmez ve -kürk, palto, serpuş, silah ve ayakkabısı
dışında kalan- elbiseleri çıkarılmaz. Çünkü kürk, serpuş, silâh ve ayakkabı
kefen cinsinden değillerdir. Ancak eğer elbisesi kefen için kâfi gelmez
veyahut fazla olursa, o zaman kefenini tamamlamak için istedikleri parçayı ekler
veyahut çıkarabilirler.
Eğer bir
kimse savaşta yaralanır, fakat aynı anda ölmeyip bir şey yer, ya içer, ya uyur,
ya tedavi olur, ya savaş meydanından kaldırılır ve ondan sonra ölürse, bu
kimse savaş içinde şehit düşmüş sayılmaz ve bunun için yıkanması gerekir. Çünkü
bu kimse, her ne kadar savaşta aldığı yaradan ölmüş ise de, vurulduktan sonra
hayattan az da olsa yararlandığı için ona edilen zulüm hafiflemiş olur. Bunun
için bu kimse Uhud savaşı şehitleri hükmünde değildir. Zira Uhud savaşı
şehitleri can çekişirlerken aralarında kâselerde su dolaştırılıp birer birer
kendilerine sunulduğu halde, şehitlik mertebeleri noksan olmasın diye hiç
birisi almamış ve bir damla suya can atacak derecede susuz olarak hayata
gözlerini yummuşlardır. Ancak eğer vurulan kimse, atların ayaklan altında
kalmasın diye meydandan kaldırılıp ondan sonra ölürse, bu kimse vurulduktan
sonra hayattan hiç yararlanmadığı için savaşta şehit düşmüş sayılıp yıkanmaması
gerekir. Fakat eğer meydandan kaldırılıp bir çadır veya gölgeliğin altına
götürüldükten sonra ölürse, yukarıda söylediğimiz sebebe binaen yıkanması
lâzım gelir.
İmam Ebû Yûsuf
dan rivayet olunduğuna göre eğer vurulan kimse aklı başında olduğu halde bir
namaz vakti geçinceye kadar sağ kalır ve ondan sonra ölürse geçen namaz
kendisine vacip olduğu ve namazın vücubu da sağ olanların ahkâmından bulunduğu
için bu kimse şehitlerin hükmüne tabi olmayıp yıkanması gerekir. İmam Ebû
Yûsuf'a göre eğer vurulan kimse vurulduktan sonra vasiyet de etse -vasiyeti
âhiretle de ilgili olsa- yine de öyledir. İmam Muhammed ise; “Vasiyet ölülerin
ahkâmından olduğu için onunla şehitlik hükmü kalkmaz” demiştir.
Şehir içinde
öldürülmüş olarak görülen kimse yıkanır. Zira bu kimsenin öldürülmesinden ötürü
diyet lâzım geldiği için ona edilen zulüm hafiflemiş olur. Ancak eğer bu
kimsenin zulmen ve kesici bir âlet ile öldürülmüş olduğu bilinse, o zaman
yıkanmaz. Zira bu öldürme diyeti değil, kısas cezasını gerektirir ve bunu
öldüren kimse, cezasını dünyada gormese de âhirette mutlaka görecektir. İki
imama göre, şehidin hükmüne tabi olmak için kesici âlet ile öldürülmüş olmak
şart değildir. Âlet öldürücü olduktan sonra, kesici olmasa da onunla ölen
kimse şehittir.
Ceza veya
kısas olarak öldürülen kimse hem yıkanır, hem namazı kılınır. Zira bu kimse de
her ne kadar adaletin icrası yolunda başını vermiş ise de, Uhud şehitleri gibi
Allah rızasını kazanmak yolunda vermediği için onların hükmünde değildir. Asi
ve soygunculardan öldürülenlerin namazı kılınmaz. Çünkü Hz. Ali(Radıyallâhü anh) onların namazını
kümamıştır. [93]
Kâ'be'nin İçinde Namaz Kılmak
Kâ'be içinde
namaz kılmak ister farz ister sünnet olsun caizdir. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Mekke'nin fetih günü kâbenin içinde namaz
kılmıştır. [94] hem de Kabe içinde namaz
kılan kimse her ne kadar Kâ'be'nin tamamına yüzünü vermiyorsa da, bir duvarına
verdiği için kâfidir. Çünkü namazda Kâ'be'nin tamamı karşısında durmak şart
değildir. İmam-ı Şafiî (Allah rahmet eylesin): “Kabe içinde ne farz, ne de
sünnet kılınamaz” [95] İmam
Malik de: “Farz namaz kılınamaz” demiştir.Eğer imam Kâ'be içinde namaz kıldınrsa, arkasındaki cemaattan kimisi
arkasını imamın arkasına verebilir. Çünkü bu kimsenin de yüzü, imamın yüzü gibi
Kâ'be'nin bir duvarına dönüktür. Fakat eğer yüzünü imamın yüzüne verirse namazı
caiz olamaz. Zira bu kimse imamdan ileride durmuş olur.
Mescid-i
Haram'da cemaatla namaz kılınırken, cemaattan Kâ'be'ye imamdan daha yakın duran
kimsenin namazı, eğer bu kimse imamın durduğu tarafta değilse caizdir. Çünkü
imamdan ileri veya geride durmak ancak, durulan tarafın bir olduğu zaman belli
olur.
Kâ'be'nin
damında namaz kılmak caizdir. Zira biz Hanefilere göre Kâ'be, binanın kendisi
olmayıp binanın zemininden göklere kadar binanın havası da Kâ'be'dir. Çünkü
binanın kendisi yıkılıp başka yere de götürülebilir. Nitekim Ebû Kubeys dağı
üzerinde namaz kılan kimse, yüzü Kâ'be binasının karşısında olmayıp binanın
havası karşısında olduğu halde namazı sahihtir. Ancak saygısızlık olduğu için
Kâ'be'nin damında namaz kılmak mekruhtur ve hakkında nehiy varit olmuştur. [96] İmam-ı
Şafiî: “Eğer Kâ'be'nin damında sütre bulunmazsa caiz değildir” demiştir.[97]
[1] İbn-i Mâce, Ezan c. 1 s. 54; Ebû Davud da az bir
değişiklikle “Mürsel Hadisler”de kaydetmiştir.
[2] Ebü Davud (Sabah namazının sünneti) c. 1 s.186, Tahavi
c. 1 s. 176.
[3] Çok gariptir. Diraye sahibi ben bu hadisi bulamadım
demiştir.
[8] Buhari c. 1, s. 115; Müslim c. 1 s. 211; Ebû Davud c.
1. s. 155; Nesaî c. 1 s. 181; Tirmizî c. 1 s. 51; İlm-i Mâce c. 1 s. 85 ve
Tahavi c. I s. 254.
[9] Ebû Davud c. 1 s. 156; Îbn-i Mâce c. 1 s. 86; Tayalisi
s. 130; Ahmed Müsned'i c. 5 sh. 280
[10] Buhari c. 1 s. 164; Müslim c. 1 s. 213; Ebû Davud c. 1
s. 192; Nesai c. 1, s. 185; Tirmizi c. 1 s. 52; İbn-i Mâce c. 1 s. 85.
[19] Gariptir. İbn-i Ebü Şeybe “Musannef”inde-Abdullah
İbn-i Ömer (r.a.)'dan “Secde onu işitene vaciptir”, Buhari de c. 1 s. 146'da
Hz, Osman (r.a.)'dan “Secde ancak onu dinleyene vaciptir” mealinde rivayet
etmişlerdir. Nasb-ürraye c. 2 s. 178
[22] Beyhaki c. 3; S. 152, Ahmed Müsned'i c. 2, s. 83.
[23] Ebû Davud c. I, s. 180; Tirmizi c. 1 S. 71; Tayalisî
s, 115; Tahavi c. 1 s. 245; Ahmed Müsned'i c. 4, s. 430, 431, 432 ve 440,
Beyhakî c. 3, s. 135 ve s. 153
[24] Tahavi c. 1, s. 242; Ahmed Müsned'i c. 2 s. 45,
Beyhaki c. 3. s. 156
[26] Bu hadis merfu olarak gariptir. Îbn-i Ebi Şeybe,
Beyhaki ve Süf- Sevri bunu Hz. Ali {r.a.)'dan mevkuf olarak rivayet
etmişlerdir. Beyhakî3, s. 179; Tahavi
c. 2. 54.
[27] Gariptir. Buhari'nin c. 1 s. 123'te Enes b. Mâlik
(r.a.)'dan bu konuda rivayet ettiği hadis “Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in
Cuma namazı güneş semanın ortasından kaydığı zaman kılardın şeklindedir.
Müslim de c. 1, s. 283'de bu hadisi Seleme b. Ekve'den; “Peygamber Efendimizle
(s.a.v.) biz Cuma namazını semanın ortasından kaydığı zaman kılardık” şeklinde
rivayet etmiştir
[30] Buhari c. 1. s. 88 ve 124; Müslim c. 1, s. 220; Ebû
Davud c. 1, s. 91; Tirmizi c. 1 s. 44; lbn-i Mâce c. 1 s. 56.
[31] Bu hadis merfu olarak galiptir. Beyhaki bunu “Peygamber
Efendimiz (s.a.v.)'in söylediğini demek büyük bir yanılgıdır. Hadis olmayıp
Zührü'nün sözüdür” demiştir.Nasb-ürraye c. 2 s. 201
[34] Bu hadis aslında iki hadis.olup müellif onlan birleştirmiştir.
Birincisini Buhari c, 1, s. 130 Enes b. Mâlik'den, ikincisini de Tirmizi c. 1
s. 71; İbn-i Mâce c. 1 s. 127; el-Müstedrek c. 1 s. 294; Darekutni s. 180;
Beyhaki c. 3 s. 283; Tayalisi s. 109; Ahmed c. 5 s. 352 ve 360'da
kaydetmişlerdir
[35] Gariptir. Beyhaki c. 3 s. 280 ve İmam-ı Şafii el-Ümmi
adlı eserinden naklen “Peygamber Efendimiz (s.a.v.) her bayramda Yemen yapısı
olan hırkasını giyerdi” şeklinde bir hadis kaydetmişlerdir.Nasb-ürraye c. 2 s.
309
[36] Buhari c 1 s. 135; Müslim c. 1 s. 291; Ebû Davud c. 1
s. 171; Nesai c. 1 s135; Tirmizi c. 1 s.
70; İbn-i Mâce c. 1 8. 93
[37] Bu hadis gariptir. Ebû Davud c 1 s. 168; İbn-i Mâce c.
1 s. 94; el-Müstedrek c. 1 s.. 295,'te Peygamber Efendimiz'in Ashabından
Abdullah İbn-i Büsr'ün bir bayram günü namazgaha geldiğinde imamın henüz
gelmediğini görerek onu yadırgamış ve: “Biz Peygamber Efendimizle (s.a.v.) bu
saatte namazdan çıkmış oluyorduk” diye söylediğini kaydetmişlerdir
[38] Ebû Davud c. 1 s. 171; Nesai c. 1 s. 231; Îbn-i Mâce
c. 1 s. 120; Darekutni s. 233; Tahavî c. 1 s. 226 ve Beyhaki c. 3 s. 316.
[39] Tirmizi s. 1 c. 71; Îbn-i Mâce c. 1 s. 127;
el-Müstedrek c. 1 s. 294; Da.rekutni s. 180; Beyhari c. 3 s. 283; Tayalisi sh.
109, Ahmed Müsned'i c.1, s. 352 ve 360.
[40] Gariptir, hiçbir yerde bulunamadı. Nasb-ürraye c. 2 s.
222
[42] Nesbbu-rraye sahibi: “Ben bunu Peygamber Efendimiz
(s.a.v.)'den nakledildiğini herhangi bir yerde bulamadım. Ancak İbn-i Ebi
Şeybe iyi bir senetle bunu Abdullah Îbn-i Mesud'dan nakletmiştir” diye
söylemektedir
[45] Müellif her ne kadar Abdullah îbn-i Ömer diyorsa da bu
hadisin râvisi Abdullah îbn-i Ömer olmayıp Abdullah îbn-i Amr Îbn-i As'dir. Ebû
Davud c. 1 s. 176; Nesai c. 1 s. 222, Tirmizi, Şemail s. 23; el-Müstedrek c. 1 s.
325; Abmed' Müsned'i c. 2 s. 198; Tahavi c. 1 s. 194.
[46] Ahmed Münsed'i c. 1 s. 293 ve 350, Tahavi c 1 s. 197
ve Beyhaki c. 3 s. 335.
[48] Bu hadis yukanda da geçtiği için burada ona kaynak
göstermeye gerek duymadık
[49] Bu lafzıyla gariptir. Buhart ile Müslim Muğire b.
Şube'den: “Bu olayları gördüğünüzde Allah'a dua edin ve namaz kılın” şeklinde
nakletmişlerdir. Buhari c. 1 s. 145; Müslim c. 1 s. 300.
[50] Bu hadis bu lâfızla gariptir. Buhari ile Müslim Hz. Aişe'den
“Bunu gördüğünüzde namaza sığının”
şeklinde nakletmişlerdlr. Buhari c. 1 s. 142,;Muşum c. 1 s. 296.
[53] Peygamber Efendimiz (s.a.v)in yağmur duasmı yaptığı,
sabit ise da yağmur duasını yaparken namaz kıldığının rivayet edilmemiş olması
doğru bir dava değildir. Bilakis -geleceği üzere- yağmur duasmı yaparken namaz
da kıldığı sıhhatli bir senetle rivayet olunmuştur
[54] Ebû Davud c. 1 s. 172; Nesai c.l s. 226. Tirmizi, c. 1
s. 73, Îbn-i Mace c. 1 s. 81, et-Müstedrek c. 1 s. 327 ve Tahavi c. 1 s. 181.
[55] İbn;i Mâce c. 1 s. 91; Beyhaki c. 3 s. 347; Tahavi c.
1 s. 192.
[72] Ahmed Müsned'i c. 4 s. 388, el-Müstedrek c. 3 s. 591;
Nesai c. 1 s. 284; Îlm-i Mâce c. 1 s. 111, Tahavi c. 1 s. 295; Beyhaki c. 4 s.
48
[73] El-Müstedrek s. 386, Darekutni s. 191, Ahmed müsned-i
c. 3 s. 336, Beyhakî c. 4 sh. 37
[74] Ebû Davud c. 2 s. 99; Tirmizi c. 1 s. 123; İbn-i Mace
s. 108;Ahmed müsnedi c. 3 s. 118 ve 204.
[75] Ebû Davud c. 2 sh. 98; Îbn-i Mâce c. 1 s. 110, İbn-i
Ebi Şeybe c. 3 s. 152, Ahmed müsnedi c. 2 s. 444 ve 455, Tahavî c. 1 s. 284,
Beyhaki c. 4 s. 51
[76] Tirmizi c. 1 s. 123; el-Müstedrek c.1 s. 363.
[77] Ebü Davud, c. 3 s. 102; Nesai, s. 283 ve 41; îbn-1
Sa'd c. 1 s. 79; Beyhaki c. 3 s. 398.
[85] Müellif, el-Mebsut'a uyarak her ne kadar böyle
söylüyorsa da yanlıştır. Çünkü Ebû Dücane Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in
vefatından sonra Yemame savaşında vefat etmiştir, ki bu da Hicretin 12.c 1 yılı
Rebiül Evvel ayında ve Hz. Ebû Eekir-i Siddik'ın halifeliği sırasında olmuştur,
İbn-i Ebi Hayseme “Tarihinde ve Vakıdi (Kitabür-Riddende böyle anlatmışlardır.Nasbür-Raye.
[86] Ebü Davud c. 2 s. 41; Nesai c. 2 s. 164, el-Müstedref
c. 1. s. 59 ve c. 4 s, 259, Beyhaki c. 3 s. 408.
[87] Müslim, Sâd b. Ebi Vakkas (r.a.)'dan, vefat ettiği
hastalığında: “Bana bir lahit açın ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e yapıldığı
gibi benim de üstüma kerpiçleri dikin” diye söyiediğini kaydetmiştir. Müslim,
Cenaiz 90; Îbn-i Mâce, Cenaiz 39; Ahmed Müsned'i 1/169
[88] Îbn-i Ebu Şeybe'nin “Müsennef”ni c. 3 s. 408.
[91] Bu lafzıyla gariptir. Fakat şehitlerin yıkanmaması
hakkında bir çok hadîsler vardır. Buhari.179; Nesai c. 1 s. 277; Ebû Davud c. 2
s. 91; Tirmizi c. 1 s. 123; İbn-i Mace c. 1 s. 110.
[92] Bt-Müstedrek c. 3 s. 204; Beyhaki c. 4 s. 150.
[93][93] Gariptir. Ancak Îbn-i Sa'd, Tabaka c. 3 s. 2I'de
Nehrevan savaşını anlatırken, Hz. Ali'nin öldürülen asiler üzerinde namaz kılıp
kılmadığından söz etmemiştir. Nasb-tirraye c. 2 s. 319 Şeyhü'l-Îslâm
Burhanüddîn Ebu'l-HasanAli
b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/209-212.
[94] Buhari, Namaz c. 1 s. 72; Müslim, Hacc c. 1 s. 428
[95] Bu bir zühuldür. Zira İmam-ı Şafii de Kabe'nin İçinde
namaz kılmanın cevazına kaildir.Ahmed Meylani.
[96] Tirmizi c. 1 s. 46; İbn-i Mâce c. 1 s. 54; Beyhaki c.
2 s. 329; Tahavi c. 1 s. 224