| Yazan: Dr. Ali Pekcan,
Tarih: 18.12.2007 - 17:23
|
Okunma Sayısı : 176 |
Sunuş:
Kendisi hakkında, “Tüm zamanların en büyük bilge hukukçusu”
şeklindeki bir tanımlamanın abartı sayılamayacağını sandığımız düzeyde
bir konuma sahip olan İmâm Ebû Hanîfe (v.150/767), manevî yaşantısı,
geniş ufku, rehber kişiliği ve uzman eğitimciliğinin yanı sıra, sahip
olduğu hukuk mantığı ve felsefesi, olayları yorumlayışı, hukûkî
sonuçlara ulaşmak için izlediği metodolojisi ile de yaşadığı çağdan
içinde bulunduğumuz modern döneme kadar müslüman toplumları derinden
etkilemekle kalmamış, -başta hukuk alanı olmak üzere- bütün kuşakların aydınlığında yürüyecekleri engin bir kültür birikimini onlara armağan etmiştir.
Biz bu mütevazi çalışmamızda, sonraki dönemlerde kendisine izafe edilen, yakıştırılan, adına tahriç denilen
bir yöntemle onun fıkhî mirasından yola çıkarak onun hukukî metodunu
anlama ve kavrama çabası yerine, bizzat kendisinin, en yakın
talebelerinin, çağdaşı olan büyük müctehit ve bilgin kimselerin
hakkında söylediklerinden, onunla çeşitli vesilelerle diyalog kurmuş
kimselerin görüş ve değerlendirmelerinden yola çıkarak, onun hukuk
mantığını ve felsefesini kavramaya ve keşfetmeye çalışmak, hem daha
pratik, hem de objektifliğe daha yakın bir yöntem olacaktır
kanaatindeyiz. Böyle bir yöntem izlemek, İmâm Ebû Hanîfe’yi doğru ve
tutarlı anlamamıza yardımcı olacağı gibi, hakkında ileri sürülen kimi
iddialara da en yalın ve net bir cevap niteliğini de
taşıyacaktır. Bahsettiğimiz neden ve gerekçelere dayalı olarak önce
onun kendisinin –öğrencilerinin- çağdaşlarının sözlerine, onunla
yapılan diyaloglara yer verecek, sonra da bütün bu veriler ışığında
onun fıkhî metodunu tespite çalışacağız.
Ancak
burada, muhtemel olarak ileri sürüleceğini sandığımız bir hususa işaret
etmekte fayda mülahaza ediyoruz. Her şeyden önce burada verilen
referanslar erken dönem fıkıh mirasının yanı sıra, olaylar ve kişisel
hayatların ele alındığı “Menâqıb”(yeni adı ile biyografi) türü eserler olacaktır. “Menâqıb”
türü eserlerden bahsedildiği zaman, genel bir kanı olarak bu tür
eserlerin, olayları ve kişileri anlatırken, onlarla ilgili
değerlendirmeleri yaparken, gerçek dışı, çokça abartılı ifadelerin
bulunduğu, dolayısıyla bilimsel değerlerinin tartışmalı olduğu tezinden
yola çıkarak bu çalışmamızdaki referanslara da aynı çekincelerden
hareketle kuşkulu bir biçimde yaklaşmamalarını ümit ediyorum.
Burada problem, “Menâqıb” kavramı ya da teriminin olumsuz imajından kaynaklanmaktadır. Zira Târîhçiler, kültür ve Târîhî birikim aktarıcıları,
alanlarına dair bilgilerin aktarımında zaman zaman dayanaktan yoksun,
aklen izah edilmesi mümkün olmayan ya da İslâm’ın temel ilke ve
kurallarıyla te’lifi mümkün gözükmeyen bilgi aktarımında bulunmalarıdır
Ancak bu handikaptan yola çıkarak bütün Târîh çalışmalarını yanlış ya
da mesnetsiz kabul etmek, hiçbir bilimsel değer taşımamaktadır. Ayrıca,
“menakıb” türü eserler, önemli bilgi ve değerlendirmeler içerirler.
Bunun yanı sıra,
bazı abartılı ifadelerin bu eserlerde yer alması yadsınamaz bir
gerçektir. Ancak bu tür bilgi ve belgeler, aktarılan rivâyetler, Târîhi
bilgiler, “Târîh metodolojisi” kriterleri ışığında
değerlendirilmek suretiyle gerekli ve istenilen sonuçlara
ulaşılacaktır. Dolayısıyla aktarılacak olan rivâyet ve diyalogların, bu
açıdan bakılarak değerlendirileceğini umarız.
I. KENDİSİNİN VE EN YAKIN ARKADAŞLARININ BU KONUDAKİ GÖRÜŞLERİ
Bu
bölümde biz, Ebû Hanîfe’nin fıkhî metodunu, bizzat kendisinden rivâyet
edilen sözlerinden, talebe ve çağdaşı diğer alimlerin görüşlerinden
yola çıkarak belirlemeye, sonra da bu söz ve rivâyetlerin kısaca
değerlendirmesini yaparak konuyu aydınlatmaya çalışacağız.
Rivâyetlerden bazılarını –özellikle Ebû Hanîfe’nin kendi sözlerinin- orjinallerini de vererek mukayeye imkan sağlamak istedik. Şimdi bu görüş ve rivâyetlere geçebiliriz:
A- KENDİ SÖZLERİYLE EBÛ HANÎFE VE FIKHÎ METODU
Nûh el-Câmi' (v.173/789)’in rivâyetine göre, Ebû Hanîfe şöyle demiştir:
"Rasûlullâh
(s.a.v.)’tan gelen rivâyetler baş göz üstünedir. Sahâbe’den rivâyet
edilen görüşlerden dilediğimizi seçeriz. Onların dışındaki (bilgin)lere
gelince, onlar adam(sa), biz de adamız!."
Tahâvî (v.321/933)’nin kendi senediyle Ebû Yûsuf(v.182/798)’tan yaptığı rivâyete göre, Ebû Hanîfe (v.150/767) şöyle demiştir:
"Bir kimse bir hadisi, -ilk işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar aynı şekilde hafızasında tutmadıkça- o hadisi nakletmesi caiz olmaz."
Mekkî (v.568/1172)’nin naklettiğine göre; "Ebû Hanîfe ile Evzâî (v.157/795) arasında şöyle bir konuşma geçer.
Evzâî, Ebû Hanîfe’ye soruyor: "Namazda rukûa giderken ve rukûdan doğrulurken ellerinizi niçin kaldırmıyorsunuz?"
"Çünkü Rasûlullah(s.a.v.)’tan bunu yaptığına dair sahîh bir haber gelmemiştir."
"Nasıl sahîh haber olmaz? Bana; Zührî, Sâlim’den; O da babasından;
"Rasûlullah (s.a.v.)’ın namaza başlarken, rukûa varırken ve rukûdan doğrulurken ellerini kaldırdığını" haber verdi."
Ebû Hanîfe de dedi ki:
"Bana da Hammâd, İbrâhîm’den; O, Alkame ile Esved’den; Onların da Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivâyetine göre; O: "Rasûlullah (s.a.v.)’ın, sadece namaza başlarken ellerini kaldırdığını bir daha da kaldırmadığını" haber verdi."
"Ben
sana Zührî, Sâlim ve babası aracılığıyla Hz. Peygamberden haber
veriyorum. Sen ise bana; Hammâd ve İbrâhîm haber verdi diyorsun?!"
"Hammâd
b. Ebî Süleyman, Zührî’den; İbrâhîm de Sâlim’den daha fakihtir. İbn
Ömer’in Sahabî oluşu (da) ayrı bir fazîlettir. Ancak Alkame, fıkıhta
ondan (hiç te) geri değildir. Esved’in birçok meziyetleri vardır.
Abdullah’a gelince; Abdullah işte O Abdullahtır!" Bu cevap üzerine Evzâî sükût etmiştir.
İmâm Ebû Hanîfe, Osmân el-Bettî (v.143/760) ’ye, yazdığı ünlü risâlesinde, Sünnet’in gerekliliği hakkında şunları söylemiştir.
"Bil
ki, sizin bildiğiniz ve insanlara öğrettiğiniz şeylerin en fazîletlisi,
Sünnet’tir. Senin için lâyık olan, Sünnet'i öğrenmeleri gereken ehil
kimseleri bilmendir…"
İbn
Abdilberr (v.463/1071), İmâm Züfer (158/775)’den, İmâm Ebû Hanîfe’nin:
"Neye dayanarak hüküm verdiğimi bilmedikçe, bir kimsenin benim
kitaplarıma bakarak fetvâ vermesi caiz değildir." dediğini nakleder.
Bir başka defasında:
"Hiçbir kimsenin, hakkında Kur'ân, Sünnet ve Sahâbenin icmâ’ı bulunan bir
konuda (herhangi bir) görüş ileri sürmesi caiz değildir. Eğer Ashâb,
bir konuda görüş ayrılığına düşmüşlerse bu durumda, o görüşlerden
Allâh’ın Kitâbına, Rasûlünün Sünnetine en yakın bulduğumuz görüşü
alırız. Bunun ötesinde kendi re’yi ile ictihâd etmek, ilgili konudaki
görüş ayrılıklarını bilerek kıyas yapabilen kimseler için caiz olur."
Yine O:
"Bu
İnsanlara şaşılır! Benim sırf kendi re’yimle hüküm verdiğimi
söylüyorlar, halbuki ben, sadece hadise dayanarak fetvâ veririm!"
İmâm Ebû Hanîfe, hadîse muhâlefet ithamlarına karşı bizzat kendisi,
"Rasûlüne muhâlefet edene Allah lânet etsin! Zira Yüce Allah, bize onunla ikramda bulundu ve bizi onun aracılığıyla kurtardı…" diyerek karşılık vermiştir.
Mekkî, İmâm Hâfız Ebû Yahyâ Zekeriyâ en-Neysâbûrî’nin; ‘Menâqıbü Ebî Hanîfe’ adlı eserinde kendi rivâyet senediyle Yahyâ b. Nasr b. Hâcib’ten rivâyetine göre;
"Ebû Hanîfe’nin: "Yanımda bir hadis sandığı var. Ben bunlardan yararlı olacak çok az bir kısmını çıkardım." dediğini nakleder.
Yine İmâm, mücerred re’y den bahisle şöyle demiştir.:
"Allah’ın dininde (dayanaksız) re’y le görüş beyân etmekten sakının! Size
Sünnet’e ittibâ etmek düşer! Kim bu usûlden ayrılırsa, sapıtır.
Selef’in eserlerine sarılın! Sözlerini altınla yaldızlasalar bile,
insanların re’ylerinden sakının! Çünkü iş, ancak siz sırât-ı müstakîm
üzere bulunduğunuz zaman vuzûha kavuşur!"
Ebû Hanîfe, Hz. Peygamberin dindeki yeri ve konumu hakkında şöyle demektedir:
''Eğer
bir kimse: "Peygamber (s.a.v.)’in her söylediğine inanıyorum, ancak
Nebî (s.a.v.), haksız yere konuşmaz ve Kur’ân’a muhâlefet etmez."
derse: Bu, onun peygamberi tasdîk ettiğini ve Peygamberi Kur’ân’a
muhâlefetten tenzîh ettiğini gösterir. Şâyet Peygamber (s.a.v.)
Kur’ân’a muhâlefet etse ve Allah’a karşı haktan başka bir şey
söyleseydi, Allah Teâlâ:
"Eğer
Muhammed, bize karşı o (Kur’ân)’a bazı sözler katmış olsaydı, biz onu
kuvvetle yakalardık, sonra da onun şah damarını koparırdık, hiç biriniz
de onu koruyamazdınız!"
(Hâkka, 44-47) kavline uygun olarak, onu kuvvetle yakalar ve şah
damarını koparırdı. Allâh’ın Rasûlü, Allah’ın Kitâbına muhâlefet etmez.
Allah’ın Kitâbına muhâlefet eden de Allah’ın Rasûlü
olamaz!…(Dolayısıyla) Nebî (s.a.v.)’den, Kur’ân’a aykırı olarak hadis
rivâyet eden kimseyi reddetmek, Hz. Peygamberi red ve yalanlamak
anlamına gelmez. Bu, ancak, Peygamber (s.a.v.)’den bâtıl rivâyette
bulunan kimseyi red etmektir. İtham bu kimseyedir, Peygambere değil !
Bu nedenle Hz. Peygamberin söylediği her şey, işitelim- işitmeyelim
başımızın gözümüzün üstündedir. Buna îmân eder ve Allah’ın Rasûlünün
söylediğine olduğu gibi şehâdet ederiz.
Ve
yine şehâdet ederiz ki, O; Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmez.
Allâh’ın bağladığı bir şeyi koparmaz. Allâh’ın tavsîf ettiği bir şeyi
ona aykırı bir şekilde tavsîf etmez. Şehâdet ederiz ki O, bütün işlerde
Allâh’a muvâfıktır. Bid’at olabilecek hiçbir şey yapmamıştır, Allah’ın
söylediği sözlere hiçbir ekleme yapmamış, zorlayıcılardan olmamıştır.
(İşte bu yüzden)Allah Teâlâ:
"Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur!" (Nisâ,80) buyurmuştur.
Yahyâ b. Dureys şöyle demiştir:
"Süfyân es-Sevrî’nin yanında iken, ilim ve ibâdetiyle tanınan bir şahıs onun yanına gelerek:
"Ey Ebâ Abdillâh ! Ebû Hanîfe’ye niçin bu kadar düşmanlık besliyorsunuz?" deyince:
''Ona ne olmuş?!'' dedi. O adam da: ''Onu, özü itibariyle insaf ve huccet içeren şu sözleri ifade ederken işittim.''
"Ben, bir meselenin hükmünü Kur’ân’da bulursam hemen alırım. Şayet onda bir hüküm bulamazsam, Rasûlullâh (s.a.v.)’ın Sünnetini -sika râvilerin yine kendileri gibi sika kimselerden yaptıkları yaygın sahîh eserleri- alırım.
Eğer
hükmü, ne Kur’an’da ne de Sünnet de bulamazsam; Ashâbın görüşlerinden
dilediğimi alırım, dilediği bırakırım. Fakat onların görüşlerini
bırakıp başkalarının görüşlerine itibâr etmem.
Nihayet iş; İbrâhim en-Nehaî, Şa’bî, İbn Sîrîn, Hasan-ı Basrî, Atâ b. Ebî Rabâh, Saîd b. el-Müseyyib gibi kimselere gelince, onlar ictihad eden bir topluluktu. Ben de onların ictihad ettikleri gibi ictihad ederim!"
Abdülkerim b. Hilâl’in babasının rivâyetine göre Ebû Hanîfe şöyle demiştir:
"Bir
konunun hükmünü Kur’ân ve Sünnet’te bulursam onu alır başka birşeye
bakmam. Eğer bir konuda Sahâbe, ihtilâf etmişlerse; Onların
görüşlerinden dilediğimi seçerim. Sahâbe’den sonraki kuşaklardan bir
görüş gelirse dilersem alırım, dilersem bırakırım."
Sayrafî’nin rivâyetine göre ise, Ebû Hanîfe şöyle demiştir:
"Kıyas (metodu), her konuda işletilmez."
Vekî’ b. el-Cerrâh (v.197/812), İmâm Ebû Hanîfe’nin:
"Mescide bevletmek, bazı kıyaslardan daha güzeldir." dediğini rivâyet eder.
Rivâyete göre Ebû Hanîfe, şöyle derdi:
"Vallâhi,
Bizim kıyas’ı nass’sa takdim ettiğimizi söyleyen yalan söylemiş ve
(bize) iftira etmiştir! Nass varken kıyas’a hiç ihtiyaç duyulur mu!?"
Yine bir defasında:
"Biz
önce Kitâbı, sonra Sünneti, sonra da Sahâbe’nin görüşlerini alır,
(onların) üzerinde görüş birliğine vardıkları şeyle amel ederiz. Eğer
bir konuda Sahabîler ihtilaf etmişlerse; İki meseleden birinin hükmünü –aradaki ortak illet’ten dolayı- kastedilen anlamın açıkça ortaya çıkması için diğeri ile kıyas ederiz."
Hasan b. Ziyâd el-Lü’lüî (v.204/819) söylediğine göre Ebû Hanîfe şöyle demiştir:
"Bu, (ulaşabildiğimiz) bir görüştür. Kim bizim görüşümüzden daha güzelini ileri sürerse; O görüş, doğruya bizim görüşümüzden daha yakındır."
Ebû Hanîfe şöyle demiştir:
"Bu,
bizim görüşümüzdür. Kimseyi bu görüşü almaya zorlamayız. 'Herkes bu
görüşü mutlaka kabul etmelidir.' de demeyiz. Her kimin yanında bizim
görüşümüzden daha güzeli varsa, onu ortaya koysun!"
Yine Mekkî’nin rivâyetine göre:
"İmâm Ebû Hanîfe, kendisine cevaplaması istenen bir soru yöneltildiği zaman uzun uzun düşünür, derin derin nefes alır sonra da: (اللهم لاَ تؤآخذنا) "Allahım bizi muâhaze etme !" derdi.
Zehebî, Siyer, 6/401; Menâqıb, s.32, 33; Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, s.27
Son Güncelleme : 18.12.2007 - 17:23
|