|
Üye Girişi/Menüsü
Kapat

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun
Mevrid-i Nass'da İctihad'a Mesağ Yok(mu?)dur I E-Posta
 

Yazan: Dr. Ali Pekcan, Tarih: 17.12.2007 - 21:23

Okunma Sayısı : 167

(İctihâd’ın mahiyeti ve sınırlarına dair bir analiz)

Sunuş:

Nass ve olgu insânî iki fenomen olarak karşımızda durmaktadır. Bu iki realite karşısında tek bir anlama/yorumlama/uygulama enstrümanı vardır o da akıl, bir başka deyişle ‘düşünme’ eylemidir. İslam düşünce sistemindeki yaygın anlamıyla nass, Kur’ân ve Sünnet’ metinlerini ifade ederken, insan türünün içinde bulunduğu herhangi bir fiîlî durumu ise, olgu denilen gerçekliği dillendirir. Buna benzer bir kadim olgu da akıl/vahiy dir.


Vahiy yoluyla ‘aşkın bir otorite ve güç sahibi olan Allah’ tarafından, kendisine uyulması amacıyla gönderilen esasları ve bilgileri ifade eden ilkin sözsel/hitâbî olan daha sonra da yazıya aktarılan bir metin haline dönüşmüş biçimiyle nass, her ne kadar oluşumunun kaynağı itibariyle ilâhî/metafizik bir nitelik taşısa da kendisine hitab edilene ulaşmasından sonra ‘insânî’ bir nitelik kazanmakta dolayısıyla nassın konusu ‘insan’ olmaktadır. Yani bu hitab ya da metni anlayacak, yorumlayacak nihayet ondan kendi hayatını düzenleyip, biçimlendirecek normları ya da ilkeleri çıkararak hayatını buna göre şekillendirecek olan insandır. Bir başka deyişle nassın kendisine yöneltildiği varlıkla onu anlayan yorumlayan ve hayatına uyarlayan varlık aynıdır. Bu açıdan bakıldığında nass ya da vahiy, insandan tamamen bağımsız, aşkın bir gerçekliği ifade etmez. İşte nass ya da vahyin hayata, onunla anlamlı bir bütünlük içerisinde uyarlanmasını sağlayan akıl, onun aktif ve fonksiyonel biçimi de ictihaddır. Nass, bir ölçüde sabit bir yapıyı ifade ederken, olaylar ve olgular ise ‘değişkenlik’ niteliğine sahiptirler. İşte değişik zaman ve ortamlarda ortaya çıkan ve çıkmaya da devam edecek olan olay ya da yorumlanması gereken durumlar, ictihad denilen düşünme ve yorumlama aracıyla anlaşılmaya ve çözümlenmeye çalışılacaktır. Bu açıdan bakıldığında ictihad faaliyeti, kaçınılmaz ve vazgeçilmez bir uygulama aracı niteliğindedir.

Bizim bu yazıdaki amacımız, Mecelle (14) de ifadesini bulan ‘mevrid-i nassta ictihada mesağ yoktur.’ kaidesinin ilk anda zihnimizde uyandırdığı anlamın, gerçekte vahiy-akıl, ya da nass-olgu ilişkisini tam olarak ifade edip-etmediğinin tesbiti, nassların işaret etmediği, herhangi bir atıfta bulunmadığı hususların yanı sıra bizatihi nassların kendisi üzerinde de ictihadî faaliyetin yapılıp-yapılamayacağının belirlenmesidir.

Kanatimizce bu kâide, ulaşılması istenilen hedefi yansıtmakta yetersiz olup, insanın düşünce ufkunu ve alanını önemli ölçüde sınırlandırmakta ve daraltmaktadır. Dolayısıyla kâidenin oluşum sürecinin gözden geçirilmesi, işaret ettiği anlam çerçevesi ile zihnin, nasslar karşısındaki fonksiyonunun mahiyet ve sınırlarının belirlenmesi gerekmektedir. Öte yandan bu çalışmamızın, dînî hükümlerden üzerinde akıl yürütülebilecek hususlar ile değişime açık ve kapalı olanların belirlenmesine de katkıda bulunacağını umuyoruz.

Giriş:

Nassların sınırlılığı - ictihadın zorunluluğu

Dinî nasslar bir taraftan mü’minleri tefekkür, itibar ve ictihada teşvik ederken, diğer taraftan “Herşeyi açıklamak üzere sana kitabı indirdik[1]Bugün dîninizi ikmâl ettim, size verdiğim ni’metimi tamamladım. Ve sizin için din olarak sadece islâmdan razı oldum.[2] gibi ayetler, özellikle “ Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” [3]meâlindeki âyet, nasslar dışında ictihada yer kalmadığına işaret eder gibi gözükmektedir.

Nitekim başta İbn Hazm (v.456) olmak üzere Zâhirîler, adı geçen âyet ve hadisleri kendi doktrinlerinin merkezi yapmışlar ve adı geçen ayet ve hadisleri zâhirlerine bakarak yorumlamışlardır. Mesela İbn Hazm’a (v.456) göre, insan hayatının bütün alanlarında, bu alanları düzenleyen Kur’ân ve Sünnet’ten bir nass mutlaka vardır. Dolayısıyla, hakkında nass bulunmayan hiçbir konu bulunmamaktadır. Bunu bizzat Kur’ân’ın kendisi söylemektedir. (mes.Mâide,3; Enam,38; Nahl,44) Dolayısıyla nass dışında başka bir delil ve hüküm çıkarma metoduna ihtiyaç yoktur. ‘Hakkında nass olmayan konular’ın varlığından söz etmek, son derece yanlış olup, insanın itikadını bile zedeler.[4]

İbn Kayyım el-Cevziyye de (v.751) aynı görüşü savunur. ‘İ’lâmu’l-Muvaqqıîn’ adlı eserinde[5] konuya ilişkin görüşleri değerlendirdikten sonra şöyle der;

“...Sözü edilen üç görüşten doğru olanı, nassların bütün olayların hükümlerini içine alacak derecede kapsamlı olduğudur. Dolayısıyla Allah ve rasûlü, bizi kıyas ve re’ye başvurmaya itmez. Aksine bütün hükümler beyân edilmiştir. Kısacası nasslar, olayları hükme bağlamada kâfî ve vâfîdir...”

Buna mukabil çoğunluğu teşkil eden usûl âlimleri, ihâta ve beyânı ikiye ayırmış; şâriin her meselenin hükmünü –ismen ve lafzan-beyânı kasd ve murâd eylemediğini, umûmî kâide ve kurallarla nassların bütün dînî hükümlere şâmil bulunduğunu, cüz’î hâdiselerin bu umûmî kâidelerin şümûlüne sokularak hükme bağlanmasının, en geniş manasıyla ve bütün nevîleriyle ictiâda muhtaç bulunduğunu, bunun için de ictihâdın farz kılındığını ileri sürmüşlerdir.[6]

Bu görüş sahiplerinin dayandığı deliller ile bu görüşe sahip olan âlimlerin görüşlerinden bazılarını şöylece sıralamak mümkündür.

1-Kur’ân-ı kerim’de, “Müminlerin hepsi savaşa çıkacak değildir. O halde içlerinden her bölüğün bir kısmı dînin inceliklerini iyice anlamak, dönünce de kendi toplumlarını sakındırmak için savaşa çıkmamalıdırlar.”[7] buyurulur. Bu âyette Allah Teâlâ, kullarından bir kısmının, dinin inceliklerini anlayıp, diğerlerine aktarmalarını istemektedir.[8]

2-Bir başka âyette[9], herhangi bir konuda ihtilâfa düşüldüğünde, meselenin çözümünün Allah ve Rasûlüne götürülmesi emredilmektedir. Allah ve Rasûlüne götürmek , onlara ait nasslar çerçevesinde ilgili konuya çözüm aramak demektir ki, bu da ictihadla mümkündür.[10]

3- ‘Muaz hadisi’ diye meşhûr olan hadiste[11] Rasûlullah (sav), Muaz b. Cebel’i Yemen’e vâli olarak gönderirken kendisine ‘...Sana bir problem arzolunursa ne ile hükmedeceksin? diye sormuş, o da; ‘Allah’ın kitabı ile’ diye karşılık vermiş, ‘- Ya Allahın kitabında meselenin hükmünü bulamazsan?’ deyince, ‘Rasûlünün sünnetiyle hüküm veririm.’ deyince Rasûlullah (sav); ‘Ya orada da aradığın cevabı bulamazsan? ‘ deyince, Muaz; Hiç çekinmem, kendi re’yimle hükmederim!’ demiştir.

Rasûlullah (sav) de Muaz (ra)’ın verdiği bu cevabı beğenmiş ve onaylamıştır. Adı geçen hadisin diğer varyantlarında ‘Ya orada aradığın cevabı bulamazsan?’ yerine ‘aradığın cevap ya orada yoksa?’[12] şeklinde geçmektedir ki, bu ikinci ifade nassların sınırlı olduğunun en açık ifadesidir.

Hz.Ömer (ra), Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye yazdığı mektupta;

“...Sana Kur’ânda Sünnet’te hükmü bulunmayan bir mesele arzolunursa, o konuyu iyice ve derinliğine düşün! Sonra durumları birbirine mukâyese et!...” [13]diyerek, meselelerin nasıl çözülmesi gerektiğine dair metodolojiyi kendisine öğütlemiştir. Ayet, hadis ve Selefin sözlerinden sonra şimdi de diğer İslam âlimlerinin bu doğrultudaki sözlerini vermek istiyoruz.

İmâm Şâfiî (v.204), kıyas metoduna başvurmak için ilgili konuda açık bir nassın bulunmaması gerektiğini ‘...Hakkında Kitap ve Sünnet’te belirli bir nass bulunmayan bir konuda...[14] şeklinde ifade etmektedir. Şâfiî’nin bu sözünden de anlaşılan, her konuda mutlaka o meseleyi hükme bağlayan bir nass bulunmamaktadır.

Meşhûr Hanefî fakîhi Hassâf (v.262), der ki,

“...Re’y ictihâdına gelince, olaylar sınırsız nasslar ise sınırlıdır. Her konuda o konuyu hükme bağlayacak bir nass bulunmaz. Müctehid, hakkında nass bulunan manayı, hakkında nass bulunmayan benzer konuya da uygulamak için çıkarmaya ihtiyaç duyar. Fakat bu re’y ictihâdı, kitap ve sünnet’ten birine muhâlif olmadığı sürece huccet olmaya devam eder...[15]

Bir başka Hanefî fakîhi Cessâs (v.370) ise; ‘Şu bir gerçektir ki, her konuda o konuyu düzenleyen mutlaka bir nass yoktur.’[16]der. İbn Abdilberr (v.463), ‘Câmiu Beyâni’l-Ilm ve Fadlih’[17] adlı eserinde ‘Herhangi bir olay meydana geldiğinde o konuda nass bulunmuyorsa, re’y ictihâdıyla hüküm vermek’ adlı bir bölüm açarak, nass bulunmayan yerde nasıl davranılması gerektiğini bol örnekli olarak zikreder.

Cüveynî (v.478), el-Bürhân’adlı eserinde,[18]

‘...Kur’ân ve Sünnet nassları sınırlı ve sonludur. İcmâ’ edilen konular, sayılı ve belirlidir...Halbuki biz biliyoruz ki, meydana gelmesi muhtemel olaylar ise sonsuz sayıdadır...’ derken,

Ğıyâsü’l-Ümem’de[19] ise,

‘...Birazcık inceleme araştırma yapan bir kimse görecektir ki, şeriatin kaynakları belirli ve kısıtlı, kuralları sayılı ve sınırlıdır. Ahkâmı içine alacak âyetler ile haram ve helale ilişkin beyanlar malumdur. Tekliflere ilişkin haberler de sınırlıdır...Yine biz biliyoruz ki, her konuda mutlaka Allahın bir hükmü bulunmamaktadır. O halde sınırlı olan bu nasslar, nasıl sonsuz sayıdaki olayları çözüme kavuşturacaktır?...’ diye sorar sonra da

‘...Birisi çıkar da ; ‘sınırlı olan nasslarla sınırsız olayları nasıl çözüme kavuşturacağız?’ derse, ben de derim ki,’bu, ancak , şer’î ilimlerde zirveye ulaşmış, başarılı kimselerin başa çıkacağı bir görevdir!’[20] diyerek cevap verir.

Ünlü Hanefî usûlcüsü Serahsî (v.490) de[21]nassların sınırlı, olayların ise sınırsız’ olduğunu açıklıkla belirtir.

İbn Rüşd (v.520) ‘...Nasslar her olayın hükmünü içine almazlar..’[22] derken, torunu İbn Rüşd el-Hafîd (v.595) de[23] benzeri düşünceleri dile getirir. Mâverdî (v.450),’...Birçok olayın hükmü hakkında nass yoktur. Hükmü belirtilmeyen olaylar belirtilenlerden daha çoktur...[24] derken Zerkeşî (v.794) ise; ‘...Allah Teâlâ bütün şer’î hükümler için mutlaka kat’î bir delil belirlememiş, aksine -bilinçli olarak-mükelleflere genişlik/rahatlık sağlamak, onları tek bir mezheble sınırlamamak amacıyla zannî nitelik taşıyan delilleri ortaya çıkarmıştır...[25] Tûfî (v.716), nassların sınırlı olayların ise sınırsız olduğunu, dolayısıyla nassın bittiği yerde ictihâdın başlayacağını belirtir.[26] İbn Teymiyye (v.728), her konuda, o konuyu çözüme kavuşturan nass ve icmaın her zaman bulunmayabileceğini ilke olarak kabul eder, peşinden Ahmed b.Hanbel’(v.241)in bu konudaki görüşün zikreder.

‘İmâm(A.b.Hanbel)’ın kıyas’a olan ihtiyâcı, su bulan kimsenin teyemmüm edemiyeceğine benzer, imamın kendisinden nakledildiğine göre, ‘ âsâr (nass-eser), olayların tamamını içine alacak niteliktedir. Kıyasa ihtiyaç ise çok azdır.’ Onun sözünden anlaşıldığına göre, sahâbî fetvaları lafzen ve manen bütün olayları kuşatır. Hatta O, ‘hadiste sana yetecek cevap varken re’yi ne yapacaksın?’ demiştir.

Ancak ,insanların gerçekteki amelleri ile gelecekte başlarına gelmesi muhtemel yeni olaylar arasında bir ayırım yapılması gerekir. Meydana gelmiş olayların tamamında nass bulunurken, yeni oluşan olayların çoğu hakkında nass bulunmamaktadır. Zahirîlerin de içinde bulunduğu bir gruba göre, nasslar; fiilen gerçekleşsin-ya da gerçekleşmesin bütün olayları içine alacak bir nitelik taşır.[27]

Bütün bu naklettiğimiz görüşlerden de anlaşılacağı üzere iki sonuç ortaya çıkmaktadır.

1- Dîn, insan hayatının bütün alanlarına ilişkin hükümler koymuştur.[28]Ancak, bu hükümler her zaman açık bir nitelik taşımazlar.

2- Nasslar sınırlıdır. Olaylar ve olgular ise sınırsız ve değişkendir. Dolayısıyla, olayları çözümlemek için, nassların dışında bir yöntemin bulunması gerekir. [29]

[1]-Nahl, 98

[2]-Mâide, 3

[3]-En’am, 38

[4] -İbn Hazm, Ali b.Ahmed (v.456), el-İhkâm fî Usûli’l-Ahkâm, Beyrut, 1984, II/488; en-Nübez fî Usûli’l-Fıkh ez-Zâhirî, (neşr.M.S.Hasen Hallâq), Beyrut,1993, s.97; Mulahhasu iptâli’l-Kıyâs, (tahk. Saîd el-Afğânî) , Dımeşk,1960,s.39

[5] -İbn Qayyım el-Cevziyye (v.751), İ’lâmü’l-Muvaqqıîn, (neşr.M.A.İbrâhîm),Beyrut,1993, I/254

[6] -Karaman, Hayreddin, İslâm Hukukunda İctihad, Ank,1985, s.26; Dönmez, İbrahim Kâfi, “İslâm Hukukunda Müctehidin Nasslar Karşısındaki Durumu ile Modern Hukuklarda Hâkimin Kânun Karşısındaki Durumu Arasında Bir Mukayese, M.Ü.İ.F. Dergisi, İst.1986,s.23-51

[7] -Tevbe,122

[8] -Karaman, a.g.e, s.28

[9] -Nisâ,59

[10]-Şâfiî, Muhammed b.İdris (v.204), er-Risâle, (neşr.A.M.Şâkir), Beyrut, ts., s.81; Karaman, a.g.e, s28

[11]-Ebû Dâvud, Aqdıye,18 (hd.no.3119)

[12]-Tirmizî, Ahkâm,12 (hd.no.1249); Dârimî, Muqaddime, (hd.no168); Müsned-i Ahmed, M.Ensâr,12; (hd.no.21084,21049,21000)

[13] -İbn Qayyım,İ’lâm, II/101 (Mektuptaki adı geçen sözün aslı;’...Summe el-fehme el-Fehme fîmâ Udliye ileyke mimmâ verade aleyke mimmâ leyse fî Qur’ân ve lâ Sünne...” İlgili mektubun önemli sayıdaki referansları için bkz M.Hamîdullâh, ‘el-Vesâiqu’s-Siyâsiyye’, Beyrut,1987,425 vd. (İbn Qayyım adıgeçen yerde Selef’ten bir çok bezeri nitelikli sözler nakleder.Bkz.II/50-67 vd)

[14]-Şâfiî, er-Risâle, s.40; metnin orjinali ‘...fî mâ lem yenussa fîhi biaynihi Kitâb ve lâ Sünne...’ şeklindedir.

[15]-Hassâf, Ebû bekr Ahmed b. Ömer (v.262), Edebü’l-Qâdî, (tahk.Ebulvefâ el-Afğânî- M. El-Hâşimî), Beyrut,1994, s.4, Benzer ifâdeler için bkz. Semerqandî, Alâüddîn (v.539), Mîzânü’l-Usûl fî Netâici’l-uqûl, (tahk.Dr.M.Zeki Abdilberr), Katar,1984, s.571,572; Şehristânî, Abdülkerim (v.548/1153), el-Milel ve’n-Nihal, (tahk.A.Fehmî Muhammed), Beyrut,1992,s.210 vd.; Zerqâ, el-Medhal,s.80

[16]-Cessâs, el-Füsûl, IV/75 (sebete enne ahkâme’l-Havâdisi küllihâ leyset mansûsan aleyhi)

[17] -İbn Abdilberr, Ebû Ömer Yûsuf (v.463), Câmiu Beyâni’l-Ilm ve Fadlih, (tahk. Ebi’l-Eşbâl ez-Züheyrî), Riyad,1993,II/844-863

[18] -Cüveynî, İmâmü’l-Harameyn (v.478), el-Bürhân fî Usûli’l-Fıkh, (neşr.A.Mahmud ed-Dîb), Katar,1992, II/485

[19] -Cüveynî, Ğıyâsi’l-Umem fi’ltiyâsi’z-Zulem , (tahk. A. Mahmud ed-Dîb), Katar,h.1401,s.430;

[20] -Cüveynî, a.g.e.,s.432

[21] -Serahsî, Ebû Sehl (v.490), el-Mebsût,Kahire,1324,16/62 (...en’nüsûs ma’dûde ve’l-havâdis memdûde...)

[22] -İbn Rüşd, (v.520), el-Muqaddemât ve’l-Mumehhedât, (M.Hucî), Beyrut, 1988, I/37

[23] -İbn Rüşd el-Hafîd (v.595),Bidâyetü’l-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muqtesıd, İst.,1985, I/2

[24] -Maverdî, Ebu’l-Hasen (v.450), el-Hâvi’l-Kebîr, (tahk.A.M.Muavvad-A.A.Abdülmevcûd) ,Beyrut, 1994, 16/138

[25]-Zerkeşî, Bedruddîn (v.794), el-Bahru’l-Muhît fî Usûli’l-Fıkh (haz.Dr.Abdüssettâr Ebû Ğudde), Kuveyt,1992, II.B.,VI/108

[26] -Tûfî, Necmüddîn (v.716), el-Bülbül fî Usûli’l- Fıkh, Riyad, h.1414, s.148

[27] -Âl-i İbn Teymiyye, a.g.e, s.520,521; Türkî, Abdülmuhsin, Usûlü Mezhebi’l-imâm Ahmed, Beyrut, 1996, IV.B.,s.720,721

[28] -Nahl,89; Mâide,4

[29] -Cessâs, a.g.e., c.IV/75; Serahsî, a.g.e. , c. II/108; Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed (v.505), el-Menhûl min Ta’lîkâti’l -Usûl, (tahk. M. Hasen Hîtô), Dımeşk, 1980, II. Baskı, s. 359

 

Son Güncelleme : 17.12.2007 - 21:23

   
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın
Derlemeye Ekle
Yazdır
E-mail olarak gönder
Benzer Konular

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayıtlı üyeler bir konuyu yorumlayabilir. Lütfen üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki
Kapat