| Yazan: Dr. Ali Pekcan,
Tarih: 17.12.2007 - 21:35
|
Okunma Sayısı : 105 |
a) Kat’î delilden maksat, nass, icmâ’, kıyas-ı celî’ ve kavâid-i külliyyedir.
Aralarında Şîrâzî (v.476), Kelvezânî (v.510), Qâdî Iyâd (v.544),Âmidî (v.631), İbn Hâcib (v.646), İzz b.Abdisselâm (v.660), Qarâfî (v.684), İbn Ferhûn(v.799) , İbn Ebi’d-Dem (v.642), İbn Cüzeyy (v.741), Baqûrî (v.707) , Isfehânî (v.749), Abdü’l-Qâfî es-Sübkî (v.756), Tâcüddîn es-Sübkî (v.771), İsnevî (v.772), Zerkeşî (v.794), Fâdânî (v.h.1410), el-Hısnî (v.829) Süyûtî (v.911), Şirbînî (v.977), Qâsımî (v.1332) gibi bir çok Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî bilgine göre nass, icma, kıyâs-ı celî ve kavâid-i külliyye’ye aykırı olan ictihadlar bozulur.
Fakat bu görüşteki terimlerin çok genel ve sınırlarının belirsiz
oluşuna dikkat edilmelidir. Nitekim, Qarâfî, ve İbn Ferhûn (v.799), bu
durumu farketmişler ve ‘nass, kıyas-ı celî, kavâid-i külliyye’ye aykırı olmayı’, ‘icmâ ve ve daha üstün bir delilden bir muârızı olmadığı sürece’ şeklinde kayıtlamak sûretiyle adı geçen terimlere bir ölçüde açıklık getirmeye çalışmışlardır. Bu kayda uygun olarak kırâz, müsâqât, selem, havâle
vb konuların, kıyas ilkelerine ve küllî kâidelere aykırı olmalarına
rağmen haklarında özel deliller bulunmasından dolayı kendilerine cevaz
verilmiş olup, bu tür konulardaki iftâ ve qadâ’ hükümlerinin
bozulamayacaklarını söylemişlerdir.
b) ‘Kat’î’ den maksadın kitap, mütevâtir-meşhûr sünnet ve icmâ olduğunu söyleyenler:
Aralarında Cessâs (v.370), Semerkandî (v.539), Mevsılî (v.599), Kâsânî (v.587), İbnü’l-Hümâm (v.861) Emîr-i Pâdişah (v.987), Fenârî’ (v.834), Nizâmuddîn Ensârî (v.1180), Muhammed Bahît (v. ), İbn Nüceym(v.970) Aliyyu’l-Qârî(v., İbn Âbidîn (v.1552), Lüknevî (v.1303), İ.Hakkı İzmirli (v.1946) Elmalılı H.Yazır (v.1942), Zerqâ (v.1357)’nın da içinde bulunduğu Hanefîlere göre, hâkimin hükmü,
a) (en-nassu’l-Müfesser), Kitap’tan tefsiri yapılmış nass,
b) Mütevâtir-meşhûr sünnet’e veya
c) İcmâ’a aykırı olursa, bu ictihad geçersizdir.
“....Sahabe,Tabiin
ve daha sonrakı nesiller, herhangi bir konuda görüş ayrılığına
düştüklerinde Allah Teâlâ’nın emrine uyarak ilgili konu hakkında
danışma nasihat içerikli münazara yapıyorlar, bazan ,din
kardeşliği,saygı ve sevgiyi elden bırakmaksızın ilmi ve ameli bir
konuda görüş ayrılığına düştükleri de oluyordu. Evet..bir kimse açık
(müstebîn)Kuran nassına, yaygın olarak bilinen (müstefîz) sünnet’e ve
ümmetin Selefinin icma’larına aykırı olarak davranırsa, bu hususta
özürlü kabul edilemez. Ona, bid’at ehline yapılan muamele yapılır.”
Yine Hanbelîlerden İbn Bedrân (v.1346) ise oldukça ilginç bir bilgi verir.
“Dört
mezhep imâmı ve bağlılarına göre, ictihâdî konularda verilen yargı
kararları bozulamaz. Ancak, verilen hüküm, Kur’ân nassına âhâd bile
olsa sünnet nassına, -zannî değil-kat’î icma’a aykırı olursa, bozulur.
İmâm Mâlik, Şâfiî ve İbn Hamdân’a göre celî kıyas’a aykırı olan hüküm
de bozulur.Ancak doğru olan ister celî olsun- ister hafî olsun kıyas’a
aykırı olan ictihadların bozulma masıdır. Mâlik’e göre küllî kâidelere aykırı olan hükümler de geçersiz kabul edilir.
c) Kat’îliğin lafızların delalet ve sübût yönünden ele alınması gerektiğini söyleyenler:
“...Sem’î
deliller, şâri-i mübîn den sübûtları ve birer hükm-i şer’îye
delâletleri itibâriyle dört kısımdır. Bu cihetle, matlûbu isbât
bakımından kuvvetleri de derecelidir.
a.) Sübûtu ve delâleti kat’îdir.
Bütün
âyât-i Kur’âniyyenin sübûtu kat’îdir. (Tevâtüren nakledilmiştir.)
Bunlardan müfesser ve muhkem denilen âyetlerin ise, sübût ve
delâletleri kat’îdir. Hanefîlere göre, manaları kat’î olan meşhûr
hadisler de buna dâhildir.
b.) Sübûtu kat’î, delâleti zannî olanlar;
Müevvel
denilen âyetler ile tevâtüren menqûl olup, lafızları müevvel bulunan
hadisler gibidir ki, bunların sübûtları tevâtürle sabit olduğundan
dolayısıyla kat’îdirler. Fakat lafızları müteaddid manalara şâmil
olduğundan bunlardan herhangi birine delâletleri zannîdir.
c.) Sübûtu zannî delâleti kat’î olur;
Haber-i âhâd kabîlinden olup, elfâzı müfesser veya muhkem olan hadîs-i şerifler gibi.
d.) Sübûtu ve delâlet zannî olan;
Haber-i âhâddan olup, lafızları müteaddid manalar arasında müşterek olan hadîs-i şerîf gibi.
Kanatimizce sözünü ettiğimiz kaidedeki nass teriminin, icmâ, kıyas-ı celî ve küllî kâideleri
içine alınması doğru değildir. Çünkü icmâ’ın delil oluşunda icmâ’
bulunmadığı gibi, mahiyeti, nakli, geçerlilik alanı vb. hususlarda da
farklı görüşler vardır.
Kıyas ve kavâid-i külliyye ise her zaman tartışmaya açık kavramlardır.
Dolayısıyla bu terim ve kavramları nass kapsamına sokularak bir nevi dokunulmazlık
niteliğine büründürülmeleri doğru değildir. Bu nedenle Kitap ve Sünneti
tümünden elde edilen sonuçlara göre bağlayıcılığı sabit olan nasslar, sarîh ve kat’î
nitelikte olanlardır. Bu sebeple sözünü ettiğimiz kaidedeki nass’ın
sarîh ve kat’i olmak biçimindeki vasıfları ile kayıtlanması gereklidir.
‘Sarîh’ terimi; muhkem-müfesser lafızları içine alacak biçimde hükmü doğrudan ve yoruma yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde belirleyen Kitap ve Sünnet ifadelerini, “kat’î” terimi
ile de, bize gelişi ve aktarılışı mütevâtir ya da meşhûr olan
sözcükleri kapsamaktadır. Dolayısıyla bu nitelikli nasslar ictihad
faaliyetinin dışında kalmakta, böylece kaidedeki mevcud ifadenin
anlamının dışında çok geniş bir alan, ictihadın yapılabilirlik
kapsamına girmektedir.
B- İCTİHADIN MAHİYETİ VE ALTERNATİF İCTİHAD YÖNTEMİ
Bunu daha belirgin bir biçimde ifade etmek gerekirse ictihadın yapılış türlerini şu şekilde ifade etmek mümkündür
1-Beyânî ictihad
2-Kıyâsî ictihad
3-Istıslâhî ictihad.
Bu durumda müctehidin karşılaşabileceği durumları iki ana ihtimale irca etmek mümkündür;
-Ya nass karşılaşılan olayı doğrudan düzenlemiştir
-veya bu şekilde düzenlememiştir.
1-Doğrudan düzenlemede iki alt ihtimal vardır.
a)-Ya görüş ayrılığına imkan vermeyecek şekilde sonuç anlaşılmaktadır
b)-veya
farklı sonuçlara ulaşılabilecek şekilde bir düzenleme vardır. İşte bu
durumda ictihad faaliyetine ihtiyaç duyulur. Buna yorum ictihadı
denilebilir.(el-İctihâdü’l-Beyânî)
Ünlü Şâfiî usûlcüsü Ebû İshâq eş-Şîrâzî (v.476) bu hususta önemli bir düzeltmede bulunarak
‘...Bazıları ‘ictihad sadece kıyas’tan ibârettir’
derler bu doğru değildir. Zira ictihâd, kıyas tan daha kapsamlı bir
kavramdır. Meselâ, mutlakın mukayyede hamledilmesi, âmmın hâssa tercih
edilmesi, gibi hususlar her ne kadar kıyas olmasalar da hükmü arama faaliyetleridirler dolayısıyla ictihadı kıyasla sınırlandırmanın anlamı yoktur.” der.
2- (Doğrudan düzenlemenin bulunmaması halinde de) iki alt ihtimal yer alır.
a)-Şayet
olayı, ‘illet’ olarak nitelenebilecek bir bağ vasıtasıyla bir nassa
bağlamak mümkünse, bunun için yapılan ictihada kıyas ictihâdı denir. (el-İctihâdü’l-kıyâsî)
b)-Şayet buna da imkan bulunamıyorsa, olay İslam hukukunun genel ilkeleri veya belirli bir konudaki nassın rûhundan çıkarılan ilkeler vasıtasıyla nassa veya nasslara bağlanır; Bu ictihad türüne ıstıslâh ictihâdı denir. (el-İctihâdü’l-Istıslâhî)
(Dikkat edilmelidir ki, bu üç ictihad türünden biri ile mutlaka ‘iktizâ’(;gereklilik) taşıyan bir hükme ulaşma zorunluluğu yoktur; bu tür bir hükme ulaşılamıyorsa ‘el-ibâhatü’l-asliyye’(mubahlığı asıl olması) ve ‘berâetü’z-zimme’ (aksi yönde delil bulunmadıkça kişinin borçluluğuna ve suçluluğuna hükmedilememesi) ilkeleri uyarınca ‘tahyîr’(serbestlik)’e veya yükümlülüğün bulunmadığına hükmedilir; bu yolla sonuca ulaşmaya ‘ıstıshâb’ denir.
İctihadın mahiyeti ve geçerlilik alanını daha kolay anlaşılır kılmak için şöyle bir şema ile göstermek mümkündür.
|
|
HAKKINDA NASS BULUNMAYAN ALAN
|
|
|
İCTİHADA
KAPALI NASSLAR
|
İCTİHADA AÇIK NASSLAR
|
|
|
|
|
Sübûtu ve delâleti kat’î (mütevatir-meşhûr) nasslar ile ‘muhkem’ ve ‘müfesser’ olarak kabul edilen nasslar
|
Yanda belirtilen nitelikte olmayan bütün nasslar beyân (yorum) ictihâdına açıktır.
|
|
| |
|
|
Beyânî ictihâd
|
Kıyâsî İctihâd
|
Istıslâhî İctihâd
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bunu biraz daha açmak gerekirse şunları söylemek mümkündür.
a)
Hükmü öğrenilmesi istenen olay hakkındaki, şer’î hükmü gösteren nakli
ve delâleti kesin bir delil varsa, bunda ictihada yer yoktur. Böyle bir
durumda nassın gereği yapılır. Buna göre neyin kastedildiğini gösteren
tefsir edilmiş (müfesser) hüküm ayetlerinin delâleti açıktır.
Uygulaması gereken bir yoruma ve uygulanacak olduğu olaylarda ictihada
ihtimal yoktur.
Yüce Allah’ın ‘zina eden erkek ve kadınlardan herbirine yüzer değnek vurun!’ sözünde vurulacak değnek sayısı hususunda ictihada yer yoktur. Yine yüce Allah’ın ‘namaz kılın ve zekatı verin!’ sözündeki namaz ve zekattan kastedilen şeyi fiîlî sünnet açıkladığından dolayı her
ikisinden kastedileni öğrenmek için ictihada mahal yoktur. Nass ,bizzat
kendi siğasıyla sarih ve müfesser olur, ya da şari ona tefsir ve beyan
eklemiş ise , onun getirdiği hükümde ictihad olmaz. Bunlara misal,
tefsir edilmiş kuran ayetleri ile, (Zekata tabi mallar, her malın nisab
miktarı, farz olan miktarı gibi) tefsir edilmiş mütevatir sünnetler
verilebilir.
b)
Ne var ki, hükmü öğrenilmek istenen olay hakkında sübûtu ve delâleti
zannî, veya her ikisinden biri zannî olan nass gelmişse,bu durunda
ictihada yer vardır. Çünkü müctehide gereken, sübutu zanni olanın
delilin senedini ,peygamber den bize geliş biçimini, ravilerin adalet
zabt sika ve sıdk açısından derecelerini incelemesi gerekir. Bu
açıdan müctehidlerin yaptığı değerlendirmeler farklılık arzeder. Kimi
müctehidler, delilin nakledilişine önem verip onu kabul ederken,
kimileri de bu yöntemi kabul etmezler. İşte bu, müctehidlerin birçok
amelî hükümde ihtilaf etme nedenlerinden biridir.
Delilin
senedinde müctehidin ictihadı, kendisini naklin sağlamlığına ve
ravilerin doğruluğuna götürürse, o zaman delilin gösterdiği hükmü ve
onun uygulanacağı olayları bilmeye çalışır. Çünkü, bazan delilin zahiri
durumu, bir mana ifade eder, fakat asıl kastedilen anlam o olmayabilir.
Nasstan getirilen delil, bazan âmm, bazan mutlak, bazan emir bazan da
nehiy sığasında olur. Müctehid yaptığı ictihadla, zahir anlamdan
zahirinin kastedildiğini, ya da (bu kastedilmeyip) müevvel olduğunu,
âmm olanın, âmm olarak kalmasını veya (böyle olmayıp,) tahsis edildiği,
mutlak olanın mutlaklık üzere kaldığını ya da takyid edildiğini, emir
kipinde gelen bir ibarenin, vücuba veya (nedbe) delalet ettiğini,
nehyin tahrîm ya da (kerâhete) delalet ettiğini, tesbit edebilir. Ona
bunu yaparken, usuli luğavi kaideler, şâri’in maksatları ile hukukun
genel ilkeleri ile hükümleri açıklayan o konudaki diğer nasslar ona yol
gösterir. İşte bu şekilde nassın olaya uygulanıp-uygulanamayacağı
sonucuna ulaşır.
Aynı
şekilde bir olay hakkında hiçbir nass yoksa, o hususta ictihada geniş
bir alan var demektir. Müctehid, o olayın hükmünü, kıyas, istihsan,
ıstıshab örf, mesalih-i mürsele gibi metodlar arcılığıyla öğrenir.
Bu arada V. N. Bilmen’in çok önemli saydığımız şu uyarısını burada zikretmeden geçemeyiz; O, diyor ki,
‘...İctihâdın
mahalli, fürûattan olan mesâil-i şer’iyyedir. Binaenaleyh, dîn-i
islâm’ın ulvî mâhiyeti hakkında, sarîh, kat’î nasslar ile veya icmâ’
ile sâbit olan mukaddes hükümleri hakkında, meselâ; namazın, orucun
hükümleri, âdetleri, vakitleri hususunda ictihada asla mahal yoktur.
Bunların haklarında ictihad, bunların dînen sâbit olan mâhiyetlerini
tebdîl ve tağyîr demektir ki,bu asla caiz görülemez. Böyle bir cür’et,
mukaddesâta karşı bir sû-i kasd demektir. Böyle bir hareket,bir kötü
maksada müstenid değilse büyük bir cehâlet eseri sayılır...’
“Bütün şer’î hükümler hakkında kesin deliller konulmayıp bir kısmının zanna tâbi kılındığı Sünnî ve Mu’tezilî
usûlcülerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmekte ve şer’î
hükümlerde zannî delillerin muteber olması genişlik ve kolaylık
gerekçesi ile açıklanmaktadır. Hakkında kesin delil bulunmadığı için
ictihada açık ve elverişli olan ve hükmü, ictihad yoluyla beyân edilen
mesele literatürde, ‘müctehedün fîh’ veya ‘ictihâdî mesele’ diye adlandırılır.
Son tahlilde, çok farklı olmamakla birlikte usulcüler arasında ictihâdî meselenin tanımında üslûb farkı bulunmaktadır. Cüveynî, Râzî, Âmidî’nin
de dahil olduğu bazı usulcüler, delillin kesin olup-olmadığına bakarak
ictihâdî meseleyi,’hakkında kesin delil bulunmayan’ veya ‘delîli zannî
olan şer’î hüküm’ Adudüddîn el-Îcî (v.756) ise, sonucu ön plana
çıkarıp, ‘hakkında bir delil bulunan zannî/şer’î hüküm olarak
tanımlamıştır. Her iki tanıma göre de, beş vakit namazın farziyeti gibi
delili kesin olan hükümler ictihad konusu olmamaktadır. Bazı usulcüler,
kesin delil (kat’î) tabirini nass ve icmâ olarak açıklamaktaysa da bu
açıklama gerek sübût ve gerekse delâlet bakımından zannî olan nass’ı da
içine aldığından dolayı, usulculerin maksadını tam olarak ifade
etmekten uzaktır. Bu sebeple ictihâdî mesele için, ‘hükmü doğrudan ve açıkça belirlenmemiş mesele’ denilmesi daha uygun olur. ‘Mevrid-i nass’ta ictihâd’a mesâğ yoktur’
(mec.14) kuralı da esasen ictihâdın sadece hakkında nass bulunmayan
konularda değil ayrıca hükmü doğrudan ve açıkça belirtilmemiş konularda
olabileceğini ifâde etmektedir. İctihad, konuyla ilgili bir nassın
bulunmaması veya karşılaşılan fıkhî meseleyi doğrudan düzenleyen, fakat
farklı biçimde anlamaya müsait bir nassın bulunması durumunda söz
konusu olur ve işlev yüklenir. Bunun için de hakkında kesin delil
bulunan meseleler doğrudan ictihâd’a açık olmamakla birlikte
ayrıntıları ictihad’a açık olabilir.
Meselâ,
abdestin su ile sahîh olacağı konusunda görüş birliği bulunmakla
beraber, gül suyu vb. sıvılarla abdest almanın câiz olup-olmadığı;
şarabın haramlığı sabit olmakla birlikte, necis olup-olmadığı, Cuma
namazının farz olduğu kesin olmakla birlikte edâsı için devlet
başkanının iznine gerek duyulup-duyulmadığı, nikahın meşrû’luğu kesin
olmakla birlikte akit anında şâhitlerin bulunmasının şart olup-olmadığı
tartışmalıdır.“
- Şîrâzî, Ebû İshâq (v.476), Kitâbu’t-Tenbîh, Beyrut,1996, s.227;
Son Güncelleme : 17.12.2007 - 21:35
|
|
|