| Yazan: Ebubekir Sifil,
Tarih: 24.11.2007 - 00:17
|
Okunma Sayısı : 353 |
En son bid’at mezheplerden birisi olan “
modernizm”in temsilcilerinin, Kur’an’ın “tarihsel” bir kitap
olduğunu, yani ihtiva ettiği hükümlerin 7. yüzyıla ait olduğunu,
bugün için geçerliliğinin bulunmadığını söylemesi, en başta sakat
bir “Allah inancı” taşıdıklarını gösterir.
Günümüzde birçok itikadî bid’at fırkası mevcut.
Bu fırkalardan kimisi geçmişten beri varlığını sürdürüyor (Şia
gibi); bir kısmı ise evvel yok idi, yeni çıktı.
“ Modernizm ” denen düşünce akımı, işte bu
nevzuhur bid’at fırkalarının başında geliyor. Bu cereyanın
mümessillerinin Kur’an , Sünnet, Fıkıh, Kelam… ve diğer sahalarda
Ehl -i Sünnet çizgiye aykırı düşen bir hayli görüşleri mevcut.
Modernistlerin , adına “tarihselcilik”
dedikleri bir anlayışları var ki, bu yazının konusunu işte bu
anlayış oluşturuyor.
Ebu Leheb öldü ama…
Tarihselcilik görüşünü benimseyen modernistler
, Kur’an ayetlerinin sadece indikleri dönemin meseleleriyle
ilgilendiğini, dolayısıyla bugüne hitap etmediğini söylerler. Mesela
Tebbet Suresi hakkında şunları duyarsınız tarihselcilerden: “Bu
surede Ebu Leheb ve karısı anlatılıyor. Oysa bugün ne Ebu Leheb ver,
ne de onun “odun hamalı” karısı. Öyleyse Ebu Leheb’in ve karısının
hayatta olduğu dönem için anlamlı olan bu sure, bugün bize hitap
etmiyor demektir…”
Tarihselcilere göre Yüce Kitabımız’ın sadece
indirildiği döneme ait kişi ve olaylarla ilgili ayetleri değil,
hüküm bildiren, emir ve yasak getiren ayetleri de böyledir; yani
bugüne hitap etmez; miadını doldurmuş ve geçerliliğini yitirmiştir!
Böyle bir düşüncenin Kur’an ayetlerinden onay
almayacağı ve sadece Ehl -i Sünnet itikadına değil, diğer birçok
itikadî fırkanın inancına göre de, insanı son derece tehlikeli
noktalara sürükleyeceği açıktır. Ancak meselenin bu yönü başlı
başına ayrı bir yazının, hatta kitap hacminde çalışmaların konusu
olacak kadar geniş olduğundan, biz burada meselenin sadece bir
boyutu üzerinde duracağız.
İniş sebebi-vahiy ilişkisi
“Sana Allah yolunda neleri infak edeceklerini
soruyorlar…” (Bakara, 219)
“Sana yetimler (hakkında nasıl hareket
edeceklerin)i soruyorlar…” (Bakara, 220)
“Sana ‘Azap hak mıdır?’ diye soruyorlar…”
(Yunus, 50)
Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e sorulan bir
soru veya meydana gelen bir olay ( sebeb -i nüzul) üzerine inen bu
ve benzeri ayetleri okuduğumuzda, aklımıza bir an için dahi olsa
şöyle bir düşünce geliyor mu: “Eğer nüzul sebebini teşkil eden o
soru sorulmamış veya o olay meydana gelmemiş olsaydı bu ayet
inmeyecekti.”
Eğer bu soruya cevabımız “evet” ise, o takdirde
Allah Tealâ’nın ilmi, kelamı, takdiri ve bütün bunlarla ilişkili
olan Levh -i Mahfuz konusunda daha fazla bilgiye muhtacız demektir.
“Allah Tealâ’nın ilmi ezelî ve mutlaktır”
dediğimizde kasdettiğimiz şudur: Yüce Rabbimiz olmuş-bitmiş şeyleri,
şu anda olmakta olanları ve yakın ve uzak gelecekte olacak olanları
aynı şekilde bilir. O’nun bilmesi, bilmenin tam ve nihaî halidir,
yani mutlaktır. Yani O’na gizli kalan hiçbir şey yoktur ve O’nun
ilminde “ana hat” veya “detay/ayrıntı” diye bir ayrım yoktur; O her
şeyi aynı seviyede ve aynı şekilde bilir.
Dolayısıyla Cenab -ı Hak, nüzul sebebini teşkil
eden olaylar meydana gelmeden veya sorular sorulmadan önce, onların
olacağını ve sorulacağını ezelden beri biliyordu. Bu ezelî ve mutlak
bilgi, olayın meydana geliş veya sorunun soruluş tarzını ve zamanını
ihtiva ettiği gibi, ona indirilecek cevabı da ihtiva eder.
Öte yandan yine biliyoruz ki, Yüce Allah’ın
bütün sıfatları gibi “Kelam” sıfatı da ezelîdir. Bu sebeple bizler
Kur’an -ı Kerim’e “Kelam-ı Kadîm ” (yani ezelî kelam, kadim söz)
deriz. Kur’an -ı Kerim de Allah Tealâ’nın kelamı olduğuna göre,
belli bir nüzul sebebi üzerine indirilen ayetlerin de ezelden beri
mevcut olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Şu halde herhangi bir olay ( sebeb -i nüzul)
üzerine vahyin inmesi hadisesini şu şekilde izah etmek gerekiyor:
Allah Tealâ’nın , meydana geleceğini ezelden
beri bildiği bir olay, günü-saati geldiğinde vuku buluyor, olayı
yaşayan kişi Efendimiz s.a.v.’e gelerek başından geçen hadisenin
hükmünü soruyor ve bunun üzerine, ezelî kelamın o olaya taalluk eden
kısmı bir ayet olarak indiriliyor.
Levh-i Mahfuz’un mahiyeti
Peki vahyi indiren Cebrail a.s. onu nereden
alarak Efendimiz s.a.v.’e getiriyordu? Kur’an’da şöyle buyurulur :
“Hayır, (sana vahyedilen ) o (kitap), kadri pek
büyük bir Kur’an’dır . Ki Levh-i Mahfuz’dadır .” ( Bürûc , 21-22 )
“… ki bu, hakikaten çok değerli bir Kur’an’dır
; korunmuş bir Kitap’ta Levh-i Mahfuz’da) dır .” (Vâkıa, 77-78 )
“Doğrusu biz onu Arapça olarak okunacak bir
Kur’an kıldık ki, akıl erdiresiniz. Şüphesiz o, katımızda bulunan
Ana Kitap’tadır. Şanı yücedir, hikmetle doludur.” ( Zuhruf , 4)
Bu ayetler, Kur’an ayetlerinin Levh -i
Mahfuz’da bulunduğunu ifade etmektedir. Öyleyse şunu anlıyoruz ki,
Cebrail a.s ., Rasul -i Ekrem s.a.v Efendimiz’e getirdiği Kur’an
ayetlerini, Levh -i Mahfuz’dan almaktadır. Ve yine şunu anlıyoruz
ki, Kur’an ayetleri, peyderpey nazil olurken, hatta nüzul sürecinden
çok daha önceleri Levh -i Mahfuz’da bir bütün olarak mevcuttu.
Öyleyse belli bir nüzul sebebi üzerine inen
ayetlerin, o nüzul sebebi meydana gelmeden önce de aynen var
olduğunu söylemek durumundayız.
Şu halde ayetin “varlığı” değil, sadece
“nüzulü” sebebe bağlı olarak düşünülmelidir. Tarihselcilerin
yanıldığı nokta işte burasıdır…
Evrenin kader defteri
Kur’an’da bulunan başka birçok ayetten, Levh -i
Mahfuz’da Kur’an dışında başka nelerin bulunduğunu öğreniyoruz.
“Hem yerde debelenen hiçbir hayvan ve iki
kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet
olmasınlar. Biz Kitap’ta hiçbir eksik bırakmamışızdır. Sonra hepsi
toplanıp Rabblerinin huzuruna getirilecekler.” ( En’am , 38)
“Fakat yeryüzünün onlardan neyi eksilttiği
bizim malumumuzdur. Bizim katımızda hıfzedici bir Kitap vardır.” (Kaf,
4)
“Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman
Kur’an’dan bir şey okusan ve siz ne zaman bir iş yaparsanız, o işe
daldığınız zaman biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde ne gökte
zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan
daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki, apaçık Kitap’ta bulunmasın.”
(Yunus, 61)
“İnkârcılar, “Kıyamet bize gelmeyecek” dediler.
De ki: Hayır! Gaybı bilen Rabbim hakkı için o mutlaka size
gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan
gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık
Kitap’tadır .” ( Sebe ‘, 3)
“Ne kadar ülke varsa hepsini Kıyamet gününden
önce ya helâk edecek veya en çetin biçimde azaplandıracağız . Bu,
Kitap’ta yazılı bulunuyor.” ( İsra , 58)
“Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit
bırakır. Ana Kitap O’nun katındadır.” ( Ra’d , 39)
“ Gaybın anahtarları O’nun katındadır. Onları
ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin
karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne
varsa apaçık bir Kitap’tadır .” ( En’am , 59)
Bu ayetler, kâinatta bulunan her şeyin,
zerrelerden kürelere, yerin derinliklerinden, bize sonsuz gibi gelen
uzayın dipsiz karanlığına kadar, nerede ne olmuş, oluyor ve olacak
ise hepsinin bilgisinin en ince detayına kadar, sebepleri ve
sonuçlarıyla Levh -i Mahfuz’da kayıtlı bulunduğunu haber
vermektedir.
Allah Tealâ’nın ilminin sınırı yoktur
“De ki: “ Rabbim’in sözlerini yazmak için derya
mürekkep olsa ve bir o kadarını da ilave etsek, Rabbim’in sözleri
tükenmeden deniz tükenirdi.” ( Kehf , 109)
Bu ve daha birçok ayetin açıkça ifade ettiği
gibi, Yüce Rabbimiz’in ilmi için bir sınır tayin etmek hiçbir
varlığın haddi değildir.
Hal böyleyken en son bid’at mezheplerden birisi
olan “ Modernizm”in temsilcilerinin, Kur’an’ın “tarihsel” bir kitap
olduğunu, yani ihtiva ettiği hükümlerin 7. yüzyıla ait olduğunu,
bugün için geçerliliğinin bulunmadığını söylemesi, en başta sakat
bir “Allah inancı” taşıdıklarını gösterir.
Zamanın başından sonuna kadar ve mekânın her
boyutunda olmuş ve olacak her şeyin bilgisine sahip olan Yüce
Allah’ın, insanlığa gönderdiği son vahyin 21. yüzyıl insanı hakkında
“geçerliliğini yitirmiş” olduğunu ileri sürmek mümkün değildir.
Böyle bir şey söyleyebilmek için, Allah Tealâ’nın ilminin -hâşâ-
sınırlı olduğuna inanmak gerekir ki, böyle bir düşünce sahibinin
dinden çıkmasına sebep olur.
Bir de, dünyadaki, hatta sadece dünyadaki
değil, evrenin herhangi bir yerindeki herhangi bir olayın, henüz
meydana gelmeden önce Levh -i Mahfuz’da kayıtlı bulunduğu gerçeğini
hesaba kattığımızda, yukarıdaki düşüncenin en başta Kur’an’a aykırı
olduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Bir diğer ifadeyle, belli bir nüzul sebebi
üzerine indirilen ayet de, onun inişine sebep kılınan olayın meydana
geleceğine dair bilgi de ezelden beri Levh -i Mahfuz’da kayıtlı
olduğundan, doğru olan şöyle dü ş ünmektir :
Zaman bizi bağlar, Cenab-ı Hakk’ı değil
Herhangi bir olayı, meydana geldiği tarihle
bağlantılı düşünmek insana mahsus bir tavırdır. Çünkü bizler,
zamandan ve mekândan bağımsız düşünemiyoruz. Oysa Allah Tealâ için
dün de, bugün de yarın da birdir. Zaman O’nun yarattığı bir şeydir;
O’nun ilmini ihata edemez, kuşatamaz, etkileyemez. Bizler sadece
geçmişe ve bugüne ait şeylerin malumatına (hatta onların da cüz’i
bir kısmına) sahip iken, Allah Tealâ bütün zamanların ve bütün
mekânların, hatta zaman ve mekân ötesinin ( gaybın ) bilgisine
sahiptir.
Dolayısıyla bizim, “tarihin belli bir dönemine
ait” olarak gördüğümüz şeyler ile bugüne ait gördüğümüz şeyler,
aslında bizim sınırlı değerlendirmemize göre böyledir. Allah Tealâ
nezdinde ise bunlar arasında hiçbir fark yoktur.
Mukaddes Kitabımız’ın tamamının veya bir kısım
hükümlerinin artık geçerliliğini yitirdiği iddiasını bir de bu en
temel akaid bilgisine göre değerlendirmek gerekir. Açıkça görülüyor
ki, bu tarz iddia sahiplerinin asıl sorunu Allah tasavvuruyla
alakalıdır.
Kaynak:
SEMERKAND
DERGİSİ
Son Güncelleme : 24.11.2007 - 00:17
|