| Yazan: Ebubekir Sifil,
Tarih: 24.11.2007 - 00:35
|
Okunma Sayısı : 162 |
Son ikiyüz
elli yıldır İslâm dünyasına hakim olan Batılılaşma anlayışıyla
birlikte son derece önemli bir mesele gündeme geldi:
Gayrimüslimlerle, özellikle de Ehl-i Kitap ile ilişkilerimiz nasıl
olmalıdır? Ülkeler arasında anlaşmalar, birliktelikler, paktlar
olur; bu uluslararası siyasetin gereğidir. Peki dinler arası ilişki
nasıl olmalıdır?
Ülkeler arasında
çıkara dayalı birliktelikler kurulabilir. Bunun için siyasi,
ekonomik, askeri... unsurlar bir araya getirilebilir. Çünkü bunların
bir araya gelmesi milletin kimliğine, şahsiyetine bir zarar vermez.
Fakat milletlere asıl
karakterini veren dinî inanç, değer ve kabulleri bir araya getirip
ortak bir zemin tedarikine çalışmak beyhudedir. Eşyanın tabiatına
aykırı bu çabanın sonuç verebilmesi, ancak tabiatınızı
değiştirmenize, inancınızı dönüştürmenize bağlıdır.
Tarihte Ehl-i
Kitap’ın (yahudiler ve hıristiyanlar) İslâm’a ve müslümanlara
bakışı, insaf, hakkı teslim etme, doğruyu ikrar etme noktasına
hiçbir zaman ulaşmamıştır. Geçen ay Katoliklerin ruhani lideri Papa
16. Benedikt’in sarf ettiği sözler de bunun açık bir örneği olmakla
yeni bir durum değildir. Dinler arası ilişkiler söz konusu olunca
“ortak zemin teşkili” gibi bir şeyin olabileceğini düşünmek ya
sanrılı bir hayal ya da kasıtlı bir aldatmadır. Ferdî hidayet
hikâyeleri dinlemek için buna gerek yok.
Geçmişten
devralınan miras
Yahudiler kendilerini
son hak dinin temsilcileri (!) olarak gördükleri için Hz. İsa a.s.’ın
zuhurunu hazmedemediler ve o yüce peygamberi öldürmeye kalktılar.
Hıristiyanların İslâm’a ve onun muazzez peygamberine bakışı da aynen
böyle oldu. Kur’an’ın nüzulü ve Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in
peygamberler silsilesinin son halkası olarak zuhuru, Ehl-i Kitap’ın
her iki kanadı tarafından bu sebeple asla hazmedilememiştir.
Bununla birlikte
geçtiğimiz yüzyılda önce Katolik dünyası tarafından (1960-65 yılları
arasında yapılan 2. Vatikan Konsili’nde alınan kararlar
doğrultusunda) dile getirilen, arkasından da diğer birçok hıristiyan
mezhep tarafından paylaşılan bir anlayış kendisini yavaş yavaş
hissettirmeye başladı. Bu anlayış, savaşın kimseye fayda
getirmediğini, insanlığın ortak problemlerine dinler tarafından
ortak çözümler getirilebileceğini söylüyor, daha da önemlisi,
dinlerin arasında “ortak noktalar” bulunduğunu ileri sürüyordu!
İslâm dünyası, alışık
olmadığı bu tavır karşısında önce bir süre kararsız ve mütereddit
davrandı. Arkasından yavaş yavaş bu çağrıya olumlu karşılık
verilmesi gerektiğini dile getirenler görülmeye başlandı.
Bugün itibariyle
başta hıristiyanlar olmak üzere diğer din mensuplarıyla, görüşmeyi,
konuşmayı, birlikte hareket etmeyi ve ortak noktalar tesisini
amaçlayan oluşumlar, varlığını İslâm dünyasında sürdürmektedir. Bu
durum ülkemiz için de söz konusudur.
Ancak gerek teorik
zeminde, gerekse uygulamalar seviyesinde bu oluşumların doğurduğu
bir takım önemli problemler var ki, zaman zaman İslâm’ın tek ve son
Hak Din olduğu gerçeğinin tartışma gündemine getirilmesi gibi
sonuçlar dahi doğurabilmektedir.
Bu bakımdan meselenin
Kur’an ve Sünnet çerçevesinde arz ettiği manzara ile tarihî durumun
netleştirilmesine ihtiyaç bulunduğunu düşünüyoruz.
Tarihî durum
Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz Mekke’de İslâm’ı tebliğe başladığında, ilk muhatapları
müşrikler olmuştu. Çünkü Mekke’de o dönemde Ehl-i Kitap’tan kimse
ikamet etmiyordu. Hz. Hatice validemizin amcasının oğlu Varaka b.
Nevfel ve köle olduğu anlaşılan birkaç hıristiyan dışında ne yahudi,
ne de bir başka din mensubunun Mekke’de ikamet ettiğine dair bilgi
yoktur. Varaka b. Nevfel’in, Efendimiz s.a.v.’in çağrısının Hak
olduğunu ikrar ettiği ve kendisine icabet edilmesi gerektiğini
vurguladığı malumdur.
Mekke döneminde
Efendimiz s.a.v., tebliğe memur kılındığı yüce hakikatleri önce
yakınlarına ve yakın çevresindeki insanlara, ardından da Taif’teki
Abduyelîloğulları gibi civar kabilelere tebliğ etti. Bu aşamada
Efendimiz s.a.v. ile gayrimüslimler arasındaki ilişkinin daima
“tebliğ” zemini üzerinde yürüdüğü görülmektedir.
Burada hatırlanması
gereken bir diğer nokta da, Habeşistan’a hicret meselesidir.
Gayrimüslimlerle ortak hareket edilmesi anlayışında bu olayın da
etkili olduğu görülmektedir. Ancak hatırlamalıyız ki, bir hıristiyan
olan Habeşistan Necaşisi, ülkesine hicret eden müminleri dinledikten
sonra Efendimiz s.a.v.’in Hak Peygamber olduğunu belirtmiş, Hz. İsa
a.s. ile Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in tebliğleri arasında
herhangi bir farklılık bulunmadığını söylemiştir.
Hz. İsa a.s.’ın
tebliğ ettiği tevhit inancını aslî safiyetiyle muhafaza eden bu adil
hükümdar ülkesine hicret eden sahabilerin tebliği sonucunda çok
geçmeden müslüman olmuş, yıllar sonra bir müslüman olarak ruhunu
teslim ettiğinde vefat haberi Medine’de bulunan Efendimiz s.a.v.
tarafından mucizevî bir şekilde Sahabe’ye bildirilmiş ve cenaze
namazı kılınmıştır.
Medine dönemi
Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz Medine’ye hicret ettiğinde, Mekke’deki durumun aksine
müslümanlarla yahudi ve hıristiyanlar arasında yoğun münasebetler
oluştu. Mekke’de iken müşriklere muhalefet temel strateji idi ve bu
bağlamda Ehl-i Kitap’a kısmî bir yakınlık söz konusu idi. Hatta
hıristiyan Bizans İmparatorluğu ile mecusi Sâsânî İmparatorluğu
arasındaki savaşta Sâsânîler’in galip gelmesi müşrikleri
sevindirmiş, müminleri üzmüştü. Müşrikler, “Siz de kitap ehlisiniz,
onlar da. Şimdi kitap ehli hıristiyanlar Fars kardeşlerimiz
tarafından nasıl mağlup edildiyse, siz de bizimle karşılaştığınızda
aynen öyle mağlup olacaksınız!” diyerek müminleri tahkir
ediyorlardı.
O esnada nazil olan
Rum Suresi bu duruma değinmiş, bir süre sonra ikinci bir savaş
yapılacağını ve bu defa Bizanslılar’ın galip geleceğini ve
müminlerin sevineceğini haber vermişti (Rum, 2-4). Bunun üzerine Hz.
Ebu Bekr r.a. müşriklerle Bizans’ın 3 yıl içinde galip geleceği
konusunda bahse tutuşmuş ve konuyu Efendimiz s.a.v.’e de
bildirmişti. Efendimiz s.a.v., süreyi 9 yıla uzatıp, bahsi de
artırmasını söyledi. Hz. Ebu Bekr r.a., Efendimiz s.a.v.’in
buyurduğu gibi süreyi uzatıp bahsi artırdı. Nihayet aradan 9 yıl
geçtikten sonra Hudeybiye barışı zamanında Bizans ile Sâsânîler
arasında ikinci bir savaş daha oldu ve bu defa Bizans galip geldi.
Ancak belirtmeliyiz
ki, müminlerin Ehl-i Kitap ile kısmî yakınlığı Medine döneminde
tamamen ortadan kalkmıştır. Zira bu dönem, müşriklerin etkinliğinin
tamamen yok edildiği, buna mukabil İslâm’a Ehl-i Kitap’ın cephe
aldığı bir dönem olarak dikkat çekmektedir.
Yahudilerle
ilişkiler
Medine döneminde
gayrimüslimlerle ilişkilerin biraz daha farklı bir zeminde geliştiği
görülmektedir. Efendimiz s.a.v.’in burada uygulamaya koyduğu “Medine
Sözleşmesi”, yahudi kabilelerini de içine alan bir çerçeve getirmiş,
yahudilerle ilişkiler belli kurallara riayet ettikleri sürece barış
zemininde yürütülmüştür.
Bu sözleşmenin
metnini yakından inceleyenlerin, hakim mevkide bulunanlar ile teba
arasındaki ilişkileri düzenleyen bir hava sezmemesi mümkün değildir.
Bundan daha tabii bir şey olamaz. Zira Medine’nin iki hakimi olan
Evs ve Hazreç kabileleri müslümandır ve yahudiler de bu iki kabile
ile aralarında bulunan anlaşmalar çerçevesinde orada ikamet
etmektedir. Efendimiz s.a.v. buraya hicret ettiğinde İslâm’ın
hakimiyeti tartışmasız biçimde tescillenmiş ve ilan edilmiş oldu.
Bir süre sonra
Medine’deki bu yahudi kabileleri birer birer sözleşmeyi ihlal etmeye
başladığında, kendilerine karşı Hayber, Benî Kaynuka, Benî Mustalık...
gazveleri düzenlenmiş, kimi Medine dışına sürülmüş, kimi de daha
sıkı şartları kabul ederek Medine’de kalabilmiştir.
Nihayet Hz. Ömer r.a.
dönemi geldiğinde Medine’de kalan küçük gruplar da taşkınlığa devam
ettikleri için buradan sürülmüştür.
Efendimiz s.a.v.’in
yahudilere muhalefet tavrı, Aşure orucu meselesinde de net bir
şekilde gözlenmektedir. Medine’ye ilk hicret vaki olduğunda buradaki
yahudilerin Muharrem ayının 10. günü oruç tuttuğunu gördüler.
Efendimiz s.a.v., Hz. Musa a.s.’ın İsrailoğulları’nı Mısır’dan
çıkarışının anısına tutulan bu orucu hemen benimsedi; ancak
yahudilere muhalefet olsun diye Muharrem’in 10. gününe, öncesinden
veya sonrasından bir gün daha eklenmesini emir buyurdu.
Keza Medine’ye
hicretin ilk zamanlarında -tıpkı Mekke’deki gibi- namazlarda Beyt-i
Makdis’e doğru dönülürken, bilahare Kur’an’ın emriyle kıble olarak
Kâbe tayin edilmiştir (Bakara, 141-144). Burada da yahudilere
muhalefet tavrını görmemek mümkün değildir.
Hıristiyanlarla ilişkiler
Bu dönemde
hıristiyanlarla ilişkiler de yoğun bir mahiyet arz etmiştir.
Bilhassa Yemen tarafında bulunan Necran hıristiyanları ile
ilişkilerin önemli bir yere sahip olduğunu görüyoruz. Âl-i İmrân
Suresi’nin ilk 80 küsur ayetinin inişine sebep teşkil eden hadise
şöyle gelişmiştir:
Efendimiz s.a.v.,
tebliğ vazifesi çerçevesinde, komşu devlet başkanlarına ve kabile
reislerine İslâm’a davet mektupları göndermiştir. Bu meyanda
hicretin 8 veya 9. yılında Efendimiz s.a.v., Necran hıristiyanlarına
da bir davet mektubu gönderdi. Bunun üzerine Necran hıristiyanları,
başlarında ileri gelen din adamları ve kabile reisleri olmak üzere
60 kişilik bir heyeti Medine’ye gönderdiler.
Heyet geldiğinde
Efendimiz s.a.v. ile görüşmelerde bulundu ve mesele gelip Hz. İsa
a.s.’da kilitlendi. Onlar Hz. İsa a.s.’ın -hâşâ- ilâh olduğu
iftirasını tekrarlayınca, Âl-i İmrân Suresi’nin 61. ayeti indi.
“Mübâhale/lânetleşme ayeti” denen bu ayette Efendimiz s.a.v.’e
Necran heyeti ile “Allah’ın, lânetini yalancılar üzerine yağdırması
için” lânetleşmesi emir buyuruldu.
Heyet konunun
ciddiyetini anlayıp, ilâhi gazaba muhatap olmaktan korktuğu için
lânetleşmeye yanaşmadı ve Efendimiz s.a.v.’in (cizye vergisi ve
diğer) şartlarını kabul ederek Necran’a döndü.
Daha sonraki
dönemler
Efendimiz s.a.v. Ehl-i
Kitap’a muhalefeti fiilî olarak ortaya koyduğu gibi, ümmetine de
“Ehl-i Kitap’a muhalefet edin.” talimatını vererek (Muvatta, Nesâî,
Ahmed b. Hanbel), bunun bir “davranış biçimi” haline getirilmesini
istemiştir.
Bu sebeple tarih
boyunca müslümanlar, Ehl-i Kitap ile bir arada yaşamış olmasına
rağmen asla onlarla kaynaşmamış, onların değerlerini paylaşmamış,
onlara ihtiram ve saygı anlamına gelecek davranışlardan titizlikle
uzak durmuştur. Zira onların inanç ve değerlerine saygı göstermek,
küfre saygı göstermek demekti.
Özellikle Hz. Ömer
r.a. döneminden itibaren yaygınlaşan fetihler sonucunda İslâm
ülkesinin sınırlarının hızla genişlemesi, başta Ehl-i Kitap olmak
üzere farklı dinlere mensup toplumlarla yoğun bir ilişkiler süreci
yaşanmasına yol açtı. Müslümanlarla fethedilen bölgelerde yaşayan
yerli halk arasında yaşanabilecek kaynaşma ve etkileşimin
doğurabileceği sakıncaları ortadan kaldırmak üzere Hz. Ömer r.a.,
temelini Efendimiz s.a.v.’in uygulamalarında bulan bir dizi tedbir
aldı.
“Şurût-u Ömeriyye”
diye bilinen bu tedbirler, gayrimüslimlere müslümanlara mahsus
kıyafetleri giymekten, çocuklarına müslüman isimleri koymaya kadar
birçok hususta yasaklama ve sınırlama getiriyordu.
Hz. Ömer r.a. bununla
da kalmamış, fetih için yabancı topraklarda bulunan İslâm
askerlerine kendi giyim-kuşam tarzlarını, yemeklerini, hatta
davranış biçimlerini değiştirmemeleri konusunda uyarılarda
bulunmuştur ki, bunların İslâm askerlerini gayrimüslimlere
benzeyerek “kültür erozyonu”na uğramaktan korumaya dönük tedbirler
olduğu açıktır.
Daha sonra Emevîler,
Abbâsîler ve nihayet Osmanlılar döneminde Ehl-i Kitap’ın
müslümanlarla birlikte iç içe yaşadığını, ancak genel olarak din ve
kültür farklılığının hep muhafaza edildiğini görüyoruz. Bürokraside
bir yabancının çıkabileceği en üst mevkilere kadar çıkabilmiş
olmaları Ehl-i Kitap’ın İslâm toplumlarında (istisnai durumlar
dışında) herhangi bir baskıya maruz kalmadığını gösteren en önemli
göstergedir.
Günümüzde
durum
Bütün bunlar bir
noktayı açık biçimde dikkatimize sunmaktadır: Tarih içinde
müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında hep savaşa, çatışmaya,
gerginliğe dayalı bir ilişki yürütülmüş değildir. Aksine, İslâm
toplumunda yaşayan Ehl-i Kitap’ın, ülkenin aslî unsuru olan
müslümanlardan ayrı bir millet olarak varlığını sürdürmesi, kendi
dinî ve kültürel kimliğini muhafaza etmesi temin edilmiştir.
Öte yandan ne Ehl-i
Kitap’tan ne de müslümanlardan, İslâm ile diğer dinler arasında
ortak noktalar temin ve tesisine çalışmak gibi bir çaba müşahede
edilmiştir. Herkes kendi dinî ve kültürel varlığını muhafaza
etmiştir. İslâm’ın diğerlerine tebliği dışında müslümanlarla Ehl-i
Kitap arasındaki ilişki, İslâm alimleriyle diğer dinlerin
müntesipleri arasında ilmî münakaşa ve münazaralar cereyanı şeklinde
vücut bulmuştur.
Günümüzde de
yahudiler ve hıristiyanlar ne dinlerinden ne de kültürlerinden ve
tarihî geçmişlerinden vazgeçti. Tam aksine, İslâm’a ve müslümanlara
karşı her zamanki kin, düşmanlık ve fırsatçılıklarıyla hareket
ediyorlar. İsrail’in son Filistin ve Lübnan saldırıları, Amerika ve
İngiltere’nin başını çektiği batılı devletlerin Afganistan ve Irak
ile başlayan ve nerelere kadar uzanacağı kestirilemeyen işgal
politikaları ve nihayet Papa 16. Benedikt’in İslâm’a hakaret içeren
mesajları bütün açıklığıyla bu gerçeği teyit ediyor.
Aralık 2004’te basına
yansıyan bir haber şöyleydi:
“İslâm dünyasına
yönelik büyük bir haçlı seferberliğine hazırlanan Vatikan, İslâm’a
karşı başlattığı savaş ve mücadele politikasını kamuoyuna açıkladı.
Milan’daki Katolik Üniversitesi profesörlerinden Vittorio Parsi
tarafından yazılan ve İtalyan Papazlar Konferansı’nda okunan
bildiri, İngiliz gazetesi Daily Telegraph’ta yayınlandı. (...)
Daha önce Kasım 2003
tarihinde Vatikan İslâm’a karşı resmen entellektüel düzeyde savaş
açmış ve yeni bir strateji belirlediğini açıklamıştı. Bir yıl sonra
ise Vatikan askeri düzeyde de savaş ilan etti. Bu savaşın ana hedefi
İslâm dünyasında müslüman hükümetlerin iktidara geçmesini
engellemek. Vatikan geçtiğimiz aylarda yayımladığı ‘Milyonlar
Muhammed’e karşı’ raporunda da İslâm dünyasındaki yeni misyonerlik
çalışmaları hakkında detaylar sunmuştu...”
Bu tavır, Ehl-i
Kitap’ın müslümanlara bakışını net olarak gösteriyor. Onlardan
farklı bir tavır beklentisi içinde değiliz. Sorun biz müslümanların
Ehl-i Kitap’tan iyi niyet bekleme hatasına düşmemiz. Ehl-i Kitap ile
olsun diğer gayrimüslim kesimlerle olsun, ilişkilerimizi farklı
zeminler üzerine kurmak durumundayız.
Gerek Ehl-i Kitap
ile, gerekse diğer din mensuplarıyla mesela içki ve uyuşturucu
kullanımı, fuhuş, insan ticareti, organ kaçakçılığı... gibi
insanlığın ortak problemlerinin çözümü için işbirliği yapabiliriz.
Fakat herhangi bir din ile ortak zemin arayışlarına, İslâm dışındaki
herhangi bir dinin de Hak Din olduğu ve Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz’in peygamberliğini kabul etmenin zorunlu olmadığı anlamına
gelebilecek tavır ve beyanlardan mutlaka uzak durmalıyız.
Son Güncelleme : 24.11.2007 - 00:35
|