| Yazan: Ebubekir Sifil,
Tarih: 25.11.2007 - 06:15
|
Okunma Sayısı : 256 |
Son
yıllarda Türkiye�de ve diğer memleketlerde gündeme gelen ve
�Kaynaklara Dönüş, Selefî Metod, Kur�an ve Sünnetle Amel...�
gibi ilk bakışta gerçekten cazip başlıklarla takdim edilen bir
faaliyet ve bu meyanda gerçekleştirilen bir çalışma olan �Fıkhus
Sünne� adlı eserin tercüme ve yayınını duyuran yazı
dolayısıyla, bu yazıyı kaleme almayı ve söz konusu yazıda
değinilen bir kaç noktayı ele almayı bir zorunluluk olarak
addettik. Allah�tan (cc) bizlere doğru olana bağlanıp, ondan
ayrılmadan, taviz vermeden ihlasla yürümeyi nasip etmesini bütün
kalbimizle niyaz ediyoruz.
Eserin
giriş bölümünden yapılan bir alıntıda yazar şu ifadeleriyle �Taklid�
konusuna değiniyor. Ve yanlış anlamıyorsak -ki
aksini iddia etmek oldukça zordur-
Taklid�i zemmediyor, kabul etmiyor: �... bunlar, olanca
gayretleriyle insanlara dinlerini öğretmeye çalıştılar.
İnsanların, kendilerini taklit etmelerini istemedikleri gibi,
onları kaynaklara yönelttiler.�
Ahmed b.
Hanbel�in sözü:
�Ne
beni, Ne Malik�i, ne Şafiî�yi ne Evzâî�yi ne de Sevrî�yi taklit
edin. Aldıkları yerden alın�
Ebu Hanife
de şöyle diyordu:
�Bizim
nereden aldığımızı bilmeden, bir kimsenin, sözümüzü alması caiz
değildir.�
�Hepsi
de mezheplerinin sahih hadis olduğunu ısrarla belirttiler...�
Önce,
yazarın, bir kaç satır yukarıda kendi kendisiyle nasıl
çeliştiğini şu ifadeleriyle görelim ve daha sonrada Taklit
konusuna geçelim. Taklid�i kabul etmeyen yazar bir kaç satır
yukarıda şöyle diyor:
�Ashab
ve onlara en güzel biçimde tabii olan sonraki nesiller, Kur�an
ve Sünnet çığırında yürüyüp ihtilaflarını Allah ve Rasülüne
döndürerek, sapmadan, dosdoğru yolda ilerlediler. Farklı
müracaat kaynaklarına sahip olmak ve bazısının bildiğini
diğerinin bilmemesi gibi bir kaç mesele dışında aralarında
ihtilaf olmadı. Kitap ve Sünnnetle alakalarını kesmedikleri
için, sarih konularda doğrudan doğruya ayet ve hadislerle amel
ediyorlar, bilmedikleri konularda ise, bir alimin görüşüne baş
vuruyorlardı. Bu fazilet sahibi müctehit alimler, kendilerine (halk
tarafından - bu ifade, cümlenin sonunda yeralan �halk�
kelimesine ait olduğunu belirtmek için tarafımızdan eklendi-)
soruların konuları, delilleriyle birlikte ortaya koyuyorlar ve
görüşlerini bildiriyorlardı. Halk da bu delillerle amel ediyordu.�
Şimdi
soruyoruz: Eğer iddia edildiği gibi, Taklid caiz değilse,
yazarın, selef�in tutumu hakkında kullandığı, �Bilmedikleri
konularda ise bir alimin görüşüne baş vuruyorlardı� cümlesi ne
anlama gelmektedir? Selef�in fiilen başvurduğu bir yolu tıkamaya
kimin hakkı ve yetkisi olabilir.
Eğer
Taklid caiz�dir demek gerekirse, o zaman yazar�ın yukarıda
alıntıladığımız ifadelerini nasıl anlamamız gerekmektedir?
Taklid,
bilindiği gibi, delilini bilmeden bir İmam�ın sözüne uymak
olarak tarif bulmuştur. Doğrusu, Müctehitlerin, -ancak
zarurî hallerde-
bir diğer müctehid�i taklit etmesinin caiz olduğudur.(1)
Yukarıda altı çizili ifade de bunun anlatımıdır. Yani, mutlak
müctehitlere bile -ancak
zarurî hallere mahsus olmak üzere-
taklit caizken, delilleri bilmesi mümkün olmayan ve zaten buna
gerek de bulunmayan, avam�a niçin caiz olmasın?
Şimdi
özellikle günümüzde taklid�i zemmedenlerin durumuna bir göz
atalım:
Bu
kimseler, Mezhep imamlarının yukarıda alıntılanan sözlerini de
mesned yaparak, kendilerinin, içtihad�a yetkili ve kadir
olduklarını, hatta bunun �Kur�an ve Sünnet�in rehberliğini
kaybetmemek için� bir zaruret olduğunu ısrarla
savunmaktadırlar. Mideleri ağrısa hemen doktora koşan bu
insanlar Allah�ın dini hususunda neden aynı titizliği
gösterememekte, herkesin nasslardan hüküm çıkarabileceğini
savunarak, sonunda heva ve heveslerin yönlendirdiği milyonlarca
ağızdan yine en az o sayıda İslam sudur etmesine kapı
aralamaktadırlar. Herkesin malumudur ki Müctehid İmamlar
yukarıdaki sözleri ve benzerlerini, delillere bakmaya ve hüküm
istinbat etmeye muktedir olanlara söylemişlerdir.
�Bilmiyorsanız
zikir ehlinden sorunuz� ayetinin, emir bildirdiğini
hatırlatıyor ve diyoruz ki:
Şah
Veliyullah Dehlevî�nin sözü bu konuda bize yeter:
�Burada
bir gerçeğe işaret etmeden geçmenin doğru olmayacağı
kanaatindeyim. Bu gerçekte, günümüze gelene kadar, bütün ümmetin
caiz olarak kabul etmiş olduğu dört mezhep imamın görüşlerini
taklid etmek meselesidir. Bu meselede bir çok kimse yanılmış,
doğru ve hak yoldan ayrılmışlardır. Bu sahada ayakları kayanlar
ve kalemlerini ters oynatanlar da bulunmuştur. Hanefî, Şafiî,
Hanbelî ve Malikî olarak kabul edilen bu dört mezhebin
görüşlerini taklid etmenin caiz olduğunu söyleyenler, ümmetin bu
hususta icma ettiğini ileri sürerler. Şüphesiz, ümmetin günümüze
kadar bu dört mezhebin görüşleri etrafında toplanmasının gizli
ve açık pek çok yararları olmuştur. Özellikle bu son zamanlarda
herkesin sadece kendi görüşünü beğenmesi, nefsî ve şahsî
duygularına kapılması ve bütün ilmi çalışma ve araştırmaların
yapılmadığı, bölünme parçalanmaların baş gösterdiği bir ortamda
bu dört mezhepten birine bağlanmanın ve onların görüşlerini
taklid etmenin inkar edilmez maslahatı ve faydası vardır�(2)
Daha sonra Dehlevî İbn-i Hazm�ın yazarınkine benzer iddialarını
zikrediyor ve bu hususta serdedilen ayetlerin ve diğer
dayanakların, �tek bir meselede bile olsa, içtihad yapacak
ilmi selahiyet ve kabiliyete sahip olanlar için� geçerli
olduğunu belirtiyor.(3)
Burada
işaret edilmesi gereken bir nokta daha vardır: Taklidi inkar
edenlerin, hadislerin asıllarıyla amel edebilmeleri, bugün için
imkansızdır. Hadisler için �zayıf, hasen, sahih, amel edilebilir
veya edilemez� gibi hükümler öne sürerken bu kimseler,
kendilerinden öncekilerin sözlerini ve hükümlerini taklid etmiş
olmuyorlar mı? Bu çeşit taklid de sonunda ahkâmda taklide
götürmektedir. Sonuç olarak Muhaddisleri taklid haram olmuyor da
Fakihleri taklid neden haram oluyor? Hadisler arasında şu
zayıftır, bu sahihtir şeklindeki ayrım, içtihadi bir
keyfiyettir. Bir Muhaddise göre sahih olan bir hadis, bir
diğerine göre pekala zayıf olabilmektedir. İçtihadi olan bu
durum karşısında bir müctehidi taklid caiz olurken diğerini
taklidin mezmum olduğu düşünülemez. (4)
Daha sonra
yazar �Taklid Çağı� bölümünde şöyle bir ifade kullanıyor:
� Her topluluk ...imamının görüşünü neredeyse Allah�ın sözü
mertebesine çıkarmak gibi bir duruma düştü.
�İmamları
öylesine yücelttiler ki, Kerhî �Mezhebimizin görüşüne ters düşen
her ayet ve hadis, ya te�vil edilmiştir, ya da mensuhtur.�
diyecek dereceye geldi �
Şimdi
soruyoruz, İslam tarihinde rastlanmış bir hadise midir ki, sünnî
bir topluluk (bu dört mezhep saliklerini zikretmeye gerek yok)
çıkıp da �ey ahali bilmelisiniz ki, bizim imamımızın sözleri
bizim için Allah�ın kelamı mesabesindedir. O�nun kadar hatadan
münezzehtir ve mutlaktır!� demiş olsun?.. Aksine onlar ve bugün
onların yolundan gidenler şöyle derler: �Bizim mezhebimiz,
yanlış olması ihtimaliyle doğrudur, bizim dışımızdaki mezhepler
de doğru olmaları ihtimaliyle yanlıştır.� Acaba birisi Seyyid
Sabık�ın söz konusu eserindeki bir hüküm eleştirilecek olsaydı,
müellif kendisini savunmayacak mıydı? Yahut onun görüşlerini
beğenmeyen (ki, �bir konuda -kendisine göre: bu ibareyi de biz
ekledik- sahih bir delil yoksa, �bu konuda söylenenlerin hepsi
batıl olup, hiç bir delile dayanmamaktadır.� diye hüküm
vermektedir.) birisinin eleştirileri karşısında beğenenler ve
onu görüşlerini tercih edenler, �doğruyu savunmak gayesiyle buna
cevap vermeyecekler midir? Bunu yapanların Allah (cc) ve
Resulünün (s.a.v) bildirdiklerini müdafaa etme iddiaları ne
kadar doğru ise, söz konusu mezhep saliklerinin, kendi
mezheplerini savunmaları da o derece doğrudur.
Kerhî�nin
�Mezhebimizin görüşüne ters düşen her ayet ve hadis, ya
te�vil edilmiştir, ya da mensuhtur.� sözüne gelince;(5)
Bilindiği
gibi her müctehid imamın, naslardan hüküm çıkarırken takip
ettiği bir �usul�ü vardır. Bu usul de içtihadi olarak
belirlenir. Dolayısıyla Müçtehidin kendi vardığı sonucun,
doğrusu olduğuna inanmasında ve avamın da bu müçtehidi o konuda
ve diğer konularda doğruyu bulduğuna inanarak taklid etmesinde
şaşılacak ne vardır? Hele Ebu�l Hasen Kerhî gibi, mezhepte bir
mevki elde etmiş bir şahsiyetin bu tutumunda yadırganacak bir
taraf göremiyoruz.
Bu konuda
İbn-i Teymiyye şöyle diyor:
�Bil ki
bütün ümmetin kabulüne mazhar olan makbul imamlardan hiçbirinin,
Hz. Peygamber�in (A.S.) en ufak bir sünnetine muhalefeti asla
düşünülemez Fakat onlardan birisinde sahih bir hadise muhalefet
eden bir söze rastlanırsa, onun bu hadisi terkinde mutlaka meşru
bir özrü vardır.�(6)
Esasen hiç
kimse, hadislerin hepsiyle amel etme iddiasında bulunamaz.
Herkes bir kısmıyla amel eder, bir kısmını terk eder. Terkedişi,
ya nazarında zayıf olmasından, veya nassa veya meşhur ve
mütevatir hadise muhalif düşmesinden, yahut şaz, muallel, mensuh
veya herkesin anlayamayacağı bir manaya müevvel olmasından vs.
ileri gelmiştir.(7)
İbn-i
Abdilberr de şöyle diyor:
�Bu
ümmetin alimlerinden hiç birisi kesin olarak Hz. Peygamber (sa.v)
den bildiği bir hadisi, aynı değerde bir başka esere dayanarak
mensuh olduğunu iddia etmeden ..reddetmemiştir.�(8)
Nesih
konusu, bilindiği gibi ihtilaflı konulardan biridir: Mesala,
Cumhur�a göre Sünnet�in Kitapla neshi caiz ve vaki iken, İmam
Şafiî�ye göre bu caiz değildir. Yine Cumhur�a göre kitabın;
ister mütevatir, ister meşhur ve isterse ahad olsun, sünnetle
neshi caiz değildir. Hanefîlere göre ise, Kur�an, mütevatir veya
meşhur sünnetle nesh edilebilir, sadece ahad hadisle nesh
edilemez. Kitab�ın yine Kitab�la neshi konusunda ise Ebû Müslim
el-İsfahanî hariç ulema görüş birliği içindedir.(9) Hakkında Hz.
Peygamber (sav)�in: �İbn-i Mes�ud�un ümmetim için beğendiği şeyi
ben de beğendim.�,� İbn-i Mes�ud�un sözünden çıkmayın.�, �
Kur�an�ı, nazil olduğu gibi okumak isteyen, onu okumayı İbn-i
Mes�ud�dan öğrensin.� ve �Kur�an�ı dört kişiden öğrenin�
buyurduğu ve bunların başında saydığı Abdullah b. Mes�ud
(R.A)�un ilmî mirasını devralan ve Kur�an ve Sünnetle ilgili
gerekli ilimleri bihakkın toplayan Ebu Hanife (Rh.A)�nin ve
arkadaşlarının, bu konuda yalnız olmadıkları açıktır.(10 )
Kaldı ki,
�Hadis fukahası da, kendilerince doğru olan bir İslami asla
muhalif buldukları bazı hadisleri reddediyor ve zayıf
buluyorlardı.� (11)
Biraz daha
ileride Müellif şöyle diyor:
� Taklide
bağlanıp, Kur�an ve Sünnet�in rehberliğini kaybetmenin sonucu
olarak ümmet grup ve hiziplere ayrıldı.�
Bu konuda
da taklid hakkında yukarıda söylediklerimizi tekrarlayarak
diyoruz ki:
Belli bir
mezhebin görüşlerini taklid eden kimse zımnen şöyle demiş
olmaktadır: � Kur�an ve Sünnette delâlet-i zannî olan hususlarda
bu mezhebin hükümlerini kendilerini ancak müçtehitlerin nazar
edebileceği nasslar hakkında bu mezhebin müçtehitlerinin
nazarını hak olarak görüyorum.�
Avamın
ahkâmda Kur�an ve Sünneti rehber edinmeye kalkması halinde
olacaklara bir göz atalım:
Resulullah�ın, �İstincâ eden kişi üçlesin� hadisindeki �üçlesin:
yutir� kelimesini �vitir� olarak anlayan biri, istincâ�dan sonra
abdest tazelemeden vitir namazı kılıyordu.
Yine böyle bir kimse, Resullullah (a.s)�ın cuma günü namazdan
önce- yer daralmasın diye- halkalaşmayı nehy etmiş olmasını,
kırk yıl kadar, cuma namazından önce saçını tıraş etmemek
biçiminde anlamıştı. Oysa �halka� kelimesi fetha ile �tıraş�
kelimesinden ayrılmaktadır.
Bir başkası da, � Adamın suyunun, başkasının ekinini sulaması
nehy edilmiştir.� hadisini, komşunun bostanını sulamaktan
sakındırılmak biçiminde anladı. Bundaki amaç ise, hamile kadının
başkasıyla evlenmesinin nehy edilmiş olmasıdır.(12)
Her önüne
gelenin içtihada yeltenmesi durumunda meydana gelecek olan, işte
böylesi gülünç ve o derece düşündürücüdür. Bu mudur Kur�an ve
Sünnet�in rehberliğine yeniden kavuşmak? Ve bir mezhebin
görüşlerini taklid edenler Kur�an ve Sünnetin rehberliğinden
ayrılmış mı olmaktadırlar?
Yine, bu
cümleden az önce şöyle deniliyor:
�Mezhebleri taklid ve taassub sebebiyle ümmmet Kur�an ve
Sünnet�in hidayet yolunu kaybetti. İçtihat kapısı kapalıdır sözü
ortaya çıkarak, şeriat fukahanın sözleri, fukahanın sözleri de
şeriat kabul edildi.�
Eğer
içtihat kapısının kapalı olduğu sözü ortaya çıkmışsa bunun
yegane sebebi, her önüne gelenin, bu kapıdan içeri girerek, ehil
olanın da olmayanın da içtihada yeltenmesini önlemek ve bu son
derece önemli ve hassas müessesenin yozlaşmasını, dolayısıyla
Allah�ın dininin, yukarıdaki katında işlediği fahiş hatadan
haberi olmayan ve alimlik taslayıp, şeriata teslim olduğunu
göstermek için, �ismet (masumluk)
Allah�a mahsustur: (el
ismetu li�llah)�demek
midir müçtehidlik? Allah�ı (cc) kim, neden koruyacaktır? (13)
Kaldı ki içtihat kapısı ehli için kapalı değildir.
Şurası
unutulmamalıdır ki avam, ancak ve ancak bir müçtehide tabi
olarak gerçek anlamda Kur�an ve Sünnetin hidayet yoluna
girebilir. Aksi taktirde herkes kendi hevasıyla hareket edecek
ve ortada -Allah (cc) korusun- Allah'ın (cc) dini diye bir şey
kalmayacaktır.
�Şeriat,
fukahanın sözleri, fukahanın sözleri de şeriat kabul edildi.�
sözüne gelince, burada imam Ebu Hanife�nin (Rh.A) şu sözünü
hatırlamamız yerinde olacaktır: �Allah�ın (cc) diniyle ilgili
bir konuda şahsi kanaatinize göre hüküm vermekten sakınınız,
sünnete tabi olunuz Kim ki sünnetten ayrılırsa dalalete düşer,
sapıtır.�(14)
Allah�ın
dini hususunda böylesine titiz davranan, ona şahsi kanaat
karışmasından insanları men eden birinin, bu dine kendi görüşünü
karıştırması mümkün müdür ki, onun içtihatlarına tabi olmak ,
Şeriata tabi olmaktan farklı bir anlama gelsin? Bir kimsenin,
-içtihadı ilgilendiren konularda- şeriatın bir kısmı olduğuna
inanmadan bir müçtehidin içtihatlarını taklid etmesi mümkün
değildir.
Bu konuda
İbn-i Hazm şunları söylüyor:
�Müçtehitlerin istinbat ettikleri bütün hükümler, avam
delillerini bilmese de, şeriatten sayılır ve bunları inkar
edenler, imamların hata ettiklerini ve onların, Allah�ın
kendilerine izin vermediği bir hükmü vazetmiş olduklarını
söylemiş sayılır ve bu sözü söyleyen de, doğru yoldan sapmış bir
kimsedir.� (15)
Şimdi
soruyoruz: Resulullah (s.a.v) Muaz b. Cebel (r.a)�ın, Kur�an ve
Sünnet�te hükmünü bulamadığı bir konuda kendi re�yiyle (kıyas
yaparak)
bir hükme varacağını söylemesi üzerine memnuniyet ifade
etmiştir. Peki, Kur�an ve Sünnet�te bir delil bulamadığı zaman
Muaz b. Cebel (r.a)�ın kendi reyiyle varacağı sonuç, şeriatın
dışında bir şey mi olmuştur?
Biraz daha
ileride şu ifadelere rastlıyoruz:
�Artık
İslam teşrii, Allah�ın dinini ifade etmez, insan hayatını tanzim
etmez duruma düştü.�
Neresinden
bakarsak bakalım bu ifadeler, Allah�ın (c.c)dininin, diğer
semavi dinler gibi tahrif edildiğini, asıl anlamını
kaybettiğini, yerini başka şeylerin aldığını söylüyor. Bu her
şeyden önce, Allah�ın (c.c) bu dini kendisinin koruyacağına dair
vaadine muhalif düşmektedir. Diğer yandan, müellifin kendisine
kadar İslam�ı bir bütün halinde ulaştırarak, Fıkhu�s Sünne�nin
yazılmasını temin eden ve bu sayede insanları İslam�ın özüne,
tahrif olmamış haline ulaştıran kimler ve nelerdir?
Yazı Batı
kültür ve medeniyetinin İslam alemine yine fukahanın ihmali
-hatta belki ihaneti- sonucu girdiğini ima eden ifadelerle devam
ederek son buluyor.
Evet,
Avrupa�dan gelen bir çok hastalığın İslam alemini sarmasında ve
bu güne gelmesinde ihmali olan ulema yoktur demiyoruz, ama,
insaflı düşünce de bizi, bütün ulemayı aynı şeyle itham etmekten
alıkoymalıdır diyoruz. Herkes yaptığı zerre miktarı iyiliğin de
zerre miktarı kötülüğün de karşılığını bulacaktır. Ulemayı
böylesine ithamlarla insanların gözünden düşürmeye çalışanların,
bu gün hangi durumda olduklarına, kimlere itaat ederek
yaşadıklarına dikkat etmelerini, kendi durumlarını bir kez daha
gözden geçirmelerini tavsiye ediyoruz.
Yazımızı
Hüccetü�l İslam İmam Gazali�nin şu ifadeleriyle bitirken
Allah�tan (c.c) bizi sırat-ı mustakîmden ayırmamasını diliyoruz.
�Avam için
taklitten başka yol yoktur. Bunun en büyük delili, icmaıdır.
Çünkü Sahabe-i Kiram avama fetva verirken �Siz de müçtehid
derecesine varmak için gayret sarfediniz.� diye emir
buyurmuşlardır.� (16)
Bizler,
müçtehid imamaların şahsi görüşlerine değil, edille-i
Şer�iyye�den çıkardıkları hükümlere tabi oluyoruz. Bütün
insanların içtihat ehli olmalarını istemek bir vehim ve hayalden
öte geçmez. İnsanları �Kitap ve Sünnet Fıkhı��na çağırmak, daha
doğrusu yapılan bu fiilin adını Kitap ve Sünnet Fıkhı koymak, bu
güne kadar yaşanagelenlerin, hak olmadığını, mezhep imamlarının
Resülullah (a.s)�a ittiba etmediklerini, Kitap ve Sünnet�in
dışında bir yol tuttuklarını en azından ima etmektir. Bu
sebepledir ki ortaya, �Ebu Hanife�nin dini, Ehl-i Sünnet
dini...� gibi garip, ne anlam ifade ettiği belli olmayan
terkipler çıkmakta ve zihinler bulanmaktadır. �Seyyid Sabık�ın
dini� terkibi ne kadar saçma ve hatalı ise, bu saydıklarımız da
o kadar saçma ve hatalıdır. Zihinlerin ve kalplerin zaten
yeterince ifsad�a uğramış bulunduğu bu ortamda mü�minlere düşen,
elden geldiğince yapıcı olmaktır. Allah (c.c) cümlemizi sırat-ı
müstakîminde daim eylesin.
------------------------------------------------------------------------------------------------------
DİPNOTLAR
(1)Şatıbî,
El �tisam C.2. sh. 342-343
(2) Şah
Veliyullah Dehlevî, Hüccetu�l-Lahi�l Baliğa c. 2. sh. 299
(3)
Dehlevî, a.g.e. C. 2 sh. 302
(4) Bu
konuda geniş bilgi için, bk, Yeni Usul�i Hadis, Et-Tahanevî
(Tercüme İbrahim Canan) sh. 431 vd.
(5) Ebu�l
Hasan Kerhî, Hanefî Fukahasının Mezhepte müçtehid
ulemasındandır.
(6)
Tahanevi, a.g.e. sh. 51 (Ref�ul Melam�dan naklen)
(7) a.g.e.
sh. 431
(8) a.g.e.
sh. 305
(9) Sıbaî,
Sünnet sh. 383 vd.
(10)
Kevserî, Fıkhu Ehli�l Irak ve Hadisuhum, sh. 18 vd.
(11) M.
Ebu Zehra, Ebu Hanife sh. 126 (dipnot)
(12) Sıbaî,
a.g.e. sh. 395
(13)
Muhammed Avvâme, Eseru�l Hadis Fî İhtilafi�l Eimeti�l Fukaha. sh.
68
(14) İmam
Şaranî, El Muzânu�l Kübra. C. 1 sh. 51
(15) M.
Avvâme, a.g.e. sh. 66
(16) El
Mustasfa, C. 2 sh. 385
Son Güncelleme : 25.11.2007 - 06:15
|