| Yazan: Ebubekir Sifil,
Tarih: 24.11.2007 - 00:31
|
Okunma Sayısı : 229 |
Müslüman
olmayanlar tarafından İslâm’a eleştiri yöneltenler olabilir.
Kimilerinin eleştirisi cehaletten kaynaklanır. Kimilerininki ise
gayz halidir. Hazmedemeyişten, hınçtan kaynaklanır. Fakat daha
ilginç olanı ise müslümanım diyen bazılarının onlara destek
vermeleridir. Bu ise, izahında zorlandığımız, bir müslümana asla
yakıştıramadığımız bir tavırdır. Bu tavra konu olan hususlardan biri
de kölelik meselesidir.
Batı kaynaklı “insan
hakları” kavramının evrensel ölçekte hukukun temeline
yerleştirildiği günümüzde İslâm’a yöneltilen belli başlı
eleştirilerden birini de kölelik meselesi oluşturuyor. Gerçi işbu
“insan hakları” kavramına bizatihi Batılılar’ın ne kadar riayet
ettiği, özellikle 11 Eylül sonrasında hayli tartışılır hale gelmiş
bulunuyor; bu bir vakıa. Ancak başlangıçta Batılılar tarafından
dillendirilen, akabinde Batıcılar (Modernist Müslümanlar) tarafından
sürdürülen iddiaların, gerçeği ne ölçüde yansıttığını da bilmek
durumundayız.
Esas meseleye
geçmeden önce “usül” hakkında temel bir tesbit yapmamız gerekiyor.
Batılılar tarafından (çok eşlilik, kadının konumu, faiz yasağı, bazı
cezaî müeyyideler... vb. konularda) İslâm’a yöneltilen eleştiriler
hakkında bazı müslümanların şu iki tavırdan birini takındığı
görülüyor:
1. Özür dilemeci
(tarihselci) tavır.
2. Görmezden gelici
tavır.
Bu tavırlardan ilkini benimseyenlere hakim olan psikolojiyi şöyle
ifade edebiliriz:
“Bu tenkitler son
derece yerindedir. Dile getirilen hususlar geçmişte işlenmiştir.
Ancak bizim İslâm anlayışımız atalarımızınki gibi değil. Geçmişte
İslâm yanlış anlaşılmış ve yanlış yaşanmıştır. Belki geçmişin
şartları öyle gerektirdiği için bazı hususlarda bugün kabul
edilemeyecek bir tutum sergilenmiştir ve o şartlarda bu normal
olabilir. Ancak katılmadığımız yorumlara dayalı bu uygulama ve
anlayışlar günümüzde asla benimsenemez, onaylanamaz ve
savunulamaz. Biz, atalarımızın geçmişte işlediği bu hatalardan
uzağız ve onlar adına dünyadan (Batılılar’dan) özür dileriz.”
İkinci grupta yer
alanlar ise zikredilen hususlara, gündeme getirilmesi doğru olmayan
birer “ar vesilesi” olarak bakıyor. Bunlara göre:
“Evet, geçmişte bu
gibi hükümler benimsenmiş ve icra edilmiştir; İslâm’ın emri ve
hükmü de budur. Ancak bunları bugün savunabilecek durumda değiliz.
Zira dünya değişti, insanların anlayışı farklılaştı. En iyisi bu
türlü meseleleri hiç gündeme getirmemek.”
Kanaatimiz odur ki,
her iki anlayış da Yüce Rabbimiz’in “Alîm” ve “Hakîm” ism-i
şerifleri konusundaki idrak ve yakîn eksikliğinden
kaynaklanmaktadır. Allah Tealâ’nın, olmuş, olan ve olacak her şeyi
bütün ayrıntılarıyla bilmesi ve her işinde yüce şanına yaraşır
binbir hikmet bulunması, bu iki ism-i şerifin ihata alanı hakkında
söylenebilecek en özet sözlerdir.
Madem ki “Alîm” ve
“Hakîm” isimlerinin sahibi Allah Tealâ bu hükümlerin, gönderdiği son
dinin çerçevesi içinde kıyamete kadar baki kalmasını murad etmiştir;
öyleyse bu hükümlerin hikmetleri üzerinde, çağın hakim değer
yargılarının ve menfi propagandaların etkisinden sıyrılarak
düşünmenin yollarını bulmak zorundayız.
“İslâm ve Kölelik”
başlığı altında yapılan menfi propagandaların kıymet-i harbiyesi
konusunda da tavrımız bu olmalıdır.
İddia şudur:
“Müslümanlar
savaşta erkek, kadın ve çocukları köle olarak alır. Onlar üzerinde
bir ‘mal’ gibi dilediği biçimde tasarrufta bulunur; alır, satar.
Kadınların cinselliklerinden dilediği gibi istifade eder. Bugün
ellerine fırsat geçse Ortaçağ’ın bu ‘insanlık dışı’ uygulamasını
tekrar gündeme sokarlar. Müslümanlar için ‘köle avlamak’ hem bir
hak, hem de bir vazifedir...”
Bir kısım Batılılar
meseleyi böyle ortaya koyarken Batı’yı kıble edinen sözümona bir
kısım müslüman aydınlar da, kölelik uygulaması hakkında yukarıda
belirttiğimiz şekillerde davranmayı tercih eder.
Köleliğin
tarihi
Kur’an, Hz. Yusuf
a.s.’ın, kardeşleri tarafından kıskançlık sebebiyle kuyuya
atıldıktan sonra, oradan geçen kervancılar tarafından kuyudan
çıkarıldığını ve Mısır’a götürülerek satıldığını haber vermektedir.
(Yusuf, 20-21) Hz. Yusuf a.s.’ın milattan binlerce yıl önce yaşadığı
düşünüldüğünde kölelik uygulamasının tarihinin ne kadar eski olduğu
daha rahat anlaşılacaktır.
Kölelik sadece
Ortadoğu denen coğrafyada değil, dünyanın hemen her tarafında
binlerce yıl yaşatılmış bir uygulamadır. Antik Yunan ve Roma
kaynaklarını inceleyenler, kölelikle ilgili birçok belgeye
rastlayacaklardır. (Doç. Dr. Hasan Malay, Çağlar Boyu Kölelik, 14,
vd.)
Aynı şekilde kadim
Hint ve Çin uygarlıklarında, Sümerler’de, Akatlar’da, Babil ve Asur
medeniyetlerinde de kölelikle ilgili kurum ve uygulamalar mevcuttur.
(Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı’da Harem, 77, vd.)
Öyleyse şu husus
kesin bir şekilde belirtilmelidir ki, kölelik İslâm’ın ortaya
çıkardığı ve vücut verdiği bir kurum değildir. Kur’an’ın inzal
buyurulduğu dönemde kölelik yaygın bir şekilde fiilen mevcuttu.
Aşağıda da belirteceğimiz gibi, İslâm kölelikle ilgili son derece
önemli çerçeveler getirmiş, köleliğin kaynaklarını sınırlandırmış ve
kölelik hukukunu hiçbir tarih ve coğrafyada görülmemiş bir
mükemmellikte düzenlemiştir.
Köleleştirme
yolları
Gerek İslâm
öncesinde, gerekse İslâm geldikten sonra İslâm coğrafyası dışındaki
yerlerde insanların köleleştirilmesinin birkaç yolu vardı:
1. Savaşlar:
Biraz sonra değineceğimiz gibi İslâm nazarında köleliğin tek meşru
kaynağı savaştır. Buna mukabil köle edinmek, İslâm öncesinde ve
hatta İslâm geldiği zamanlarda doğulu ve batılı pek çok toplumda
savaşın belli başlı amaçlarından birisini oluşturuyordu.
Romalı ünlü hatip ve
devlet adamı Çiçero, bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu:
“Britanya seferinin sonuçları sabırsızlıkla bekleniyor... Ama şimdi
anlaşılıyor ki, adada gümüş madeni olduğuna ilişkin herhangi bir
belirti yok. Bu durumda tek umudumuz bolca köle toplamak...” (Malay,
a.g.e., 19)
2.
Korsanlık/Haydutluk: Köle ticaretinin bizzat devletler
tarafından son derece kârlı bir iş olarak yapılmasından cesaret alan
korsan ve haydutlar, tarih boyunca diş geçirebildikleri yerlere
saldırmış, malları talan etmiş, insanları da köleleştirerek
pazarlarda “köle tüccarı” edasıyla satmışlardır. Hatta başkalarına
ait köleleri çalıp sattıkları da sık rastlanan olaylardandır. Tırnak
içine aldığımız “köle tüccarı” ifadesi bile, köle alım-satımının
müstakil bir ticari sektör oluşturduğunu anlatmak için tek başına
yeterlidir.
3. Mahkeme
kararları: Özellikle Roma İmparatorluğu döneminde
hırsızlık, soygunculuk, kutsal değerlere saygısızlık, kundakçılık,
sahtekârlık... gibi suçlar mahkeme tarafından köleleştirilme ile
cezalandırılabiliyordu. Ancak bu cezaya çarptırılanların diğer
kölelerden bir farkı vardı: Onların çocukları özgürlüklerini
koruyordu.
4. Terk
edilen ya da köle olarak satılan çocuklar: Roma kanunları,
herhangi bir sebeple istenmeyen çocukların satılmasına veya terk
edilmesine izin veriyordu. Bu çocuklara “expositi” deniyordu. Bu
çocukları satın alanlar, onları büyüttükten sonra istedikleri gibi
köle olarak kullanıyordu. Her ne kadar prensip olarak bu çocukların,
özgür ana-babadan doğduklarını ispatlamaları halinde özgürlüklerine
kavuşma hakları var idiyse de, bunun her zaman ve herkes için kolay
bir iş olmayacağı açıktır.
5. Borç:
Eski Yunan’da borcunu ödeyemeyen kimselerin, alacaklıları tarafından
köleleştirilmesi söz konusuydu. Aristoteles bu konuda şöyle
demiştir: “... Bu olaylardan (Kylon suikastinden) sonra, asillerle
yoksul kitleler arasında uzun bir çatışma dönemi yaşandı. Bunun
nedeni, devletin (birkaç kişinin elinde olması anlamına gelen)
oligarşik bir yapıya sahip oluşuydu. Bu sistemde fakirler, eşleri ve
çocuklarıyla birlikte zenginlerin kölesiydiler. (...) Altıdabir,
fakir çiftçilerin toprak sahiplerine ödediği kirayı simgelemekteydi.
Tüm ülke ancak birkaç kişiye aitti. Eğer kirayı ödeyemezlerse
çocuklarıyla birlikte başkalarına satılıyorlardı...” (Malay, a.g.e.,
37)
6. Feodal
sistem: Özellikle Avrupa’da yüzyıllar boyunca uygulanmış
olan feodalite, insanların “yarı köle” statüsünde tutulduğu,
“gönüllü kölelik” olarak isimlendirilebilecek bir sistemin adıdır.
Bu sistemde güçsüzler, gerek devletin, gerekse başka güç
sahiplerinin (büyükten küçüğe doğru sırasıyla senyör, baron, dük,
kont, şövalye...) baskısından korunup güven içinde yaşamak için
birisine bağlanmak, daha doğrusu “bağımlı” olarak yaşamak
zorundaydı. Her zaman için ve her seviyede daha az güçlü olanın daha
çok güçlü olana bağımlı bulunmak zorunda kaldığı bu sistemde,
çiftçilerden senyörlere kadar her kesim bir üsttekine bağımlı idi.
Bu yapının en tepesinde ise krallar vardı. (Marc Bloch, Feodal
Toplum, 185, vd.)
İslâm
köleliği niçin kaldırmadı?
Yukarıdan beri
resmetmeye çalıştığımız manzaranın toplumsal, ekonomik ve kültürel
hayata hakim olduğu bir dönemde İslâm’ın köleliği tamamen
yasaklayıcı bir hüküm getirmediğini görüyoruz. Bu noktada İslâm’ın
toptan kaldırdığı -mesela “faiz” gibi- cahilî uygulamalar
cümlesinden olarak niçin köleliğe de son vermediği sorusunun cevabı
üzerinde biraz düşünelim.
Her şeyden önce
mevcut uygulama, İslâm’ın, kaynaklarını teke indirdiği kölelik
kurumunu kökten kaldırmasına engel teşkil etmiştir. Şöyle ki:
Savaş sonucu esir
alınan düşman hakkında şu uygulamalardan birisi veya birkaçı hayata
geçirilebilir:
1. Öldürmek.
2. Karşılıksız serbest bırakmak.
3. Belli bir karşılık alarak serbest bırakmak.
4. Hapse atmak.
5. Köleleştirmek.
Bu uygulamalardan her
birinin, zamana, yere ve duruma göre avantajları ve dezavantajları
bulunduğunu söyleyebiliriz. Makul ve meşru bir sebep yokken bunların
birisini dayatmak ve zorunlu görmek mümkün ve doğru değildir.
Bununla birlikte, tek başına alındığında bu uygulamaların
dezavantajlarını şöyle belirleyebiliriz:
Bu şıklardan ilki,
yerine göre onbinlerce insanın öldürülmesi demek olacağından, bir
anlamda “katliam” demektir. Ayrıca böyle yapıldığında, esirler
arasında bulunabilecek ve mesleği, sanatı, kabiliyeti ve
tecrübesiyle çeşitli alanlarda insanlığa faydalı olabilecek
kimselerin üreteceği değerlerden insanlığın mahrum bırakılması söz
konusu olacaktır.
İkinci seçenek hayata
geçirildiğinde düşmanın güçlenmesine katkıda bulunulmuş olacak,
böylece görünüşte zaferle sonuçlanmış olsa da, yapılan savaş gerçek
anlamda maksadına ulaşmış olmayacaktır. Zira hem İslâm devleti savaş
sebebiyle uğradığı maddi-manevi zararları yine kendisi üstlenmek
zorunda kalacak, hem de düşmana savaşarak tecrübe sahibi olmuş
askerler hediye etmekle kendi geleceğini riske atmış olacaktır.
Üçüncü seçeneğe
gelince, belli bir vergiye bağlamak, karşılıklı esir mübadelesi
(değişimi) gibi tercihe şayan durumlar olabileceği gibi, bunların
söz konusu olmadığı durumlar da olabilir. Genellikle mağlup tarafın
zaten elinde mübadele edecek esir olmaz veya fidye verip esirleri
kurtaracak maddi gücü bulunmaz. Bu durumda bu çözüm şekli de
tıkanmaktadır.
Dördüncü seçenek,
esirlerin ömür boyu devletin kesesinden bakılıp beslenmeleri
anlamına gelir. Üstelik bunun karşılığında ne İslâm devleti, ne de
esirler bakımından elde edilecek hiçbir fayda da söz konusu
değildir.
Bu seçeneklerin
birinin veya tamamının savaştan beklenen sonucu yeterince
sağlayamaması veya şartların gerektirmesi durumunda köleleştirme
uygulaması devreye girer. Ancak burada İslâm’ın köleliğe bakışı ve
müslümanların köleleriyle ilişkilerini ayrı bir başlık altında ele
almak gerekmektedir. Bunun için de önce gayrimüslimlerin köle
anlayışını ve kölelere reva gördüğü muamelelere göz atmamız gerekir.
Bir sonraki yazımızda
bu başlıklar altında konuya devam edip, Batılılar karşısında
ezilip-büzülmenin, suçlu gibi davranmanın ne büyük bir cehalet
olduğunu ele alacağız.
İSLÂM VE KÖLELİK-2
Kur’an ve Sünnet’in şekillendirdiği islâmî hayat içinde, kölelerin
yetenek ve gayretleri ile mütenasip olarak en yüksek toplumsal
statüyü elde etmeleri için hiçbir engel mevcut olmamıştır. Özellikle
İslâm’ın ilk asırlarında ilim ve zühd hayatında öne çıkan isimlerin
birçoğunu köle asıllı insanların teşkil etmesinin tek açıklaması
elbette budur.
“İslâm ve Kölelik” başlıklı, Ağustos sayısında ele aldığımız yazıda,
kölelik konusunda İslâm’a yönelik eleştirilere özür dileyici bir
tavırla karşılık veren müslümanların yapmakta olduğu hataya işaret
edilmiş; köleliğin kısa bir tarihi verilerek İslâm’ın köleliği neden
kaldırmadığı konusuna giriş yapılmıştı. Ancak konunun tam olarak
anlaşılabilmesi için gayrimüslimlerin ve müslümanların köleliğe
bakışı ve köleleriyle ilişkilerinin bir mukayesesine ihtiyaç
duyulmuştu. Bu yazıda konu bu yönüyle ele alınarak tamamlanacaktır.
Fransa’da kölelik
Batılılar’ın Ortaçağ’ında Fransa’da yürürlükte olan “Loi Salique”
kanunu, özgür vatandaşlarla köleler arasına ciddi engeller koymuştu.
Bu iki sınıf arasında evlilik kesinlikle mümkün değildir. Hür birisi
köle bir kadınla evlenmeye kalktığında kendisi de köle statüsüne
geçiyordu.
Daha
sonraki dönemlerde Fransa’da köleler hakkında “Karalar Kanunu”
yürürlüğe kondu. Buna göre efendisine karşı en küçük bir kabahat
işleyen, koşulduğu ağır işlerden bezip kaçmaya kalkan yahut cüz’î
bir şey çalmak suretiyle hırsızlık yapan kölelere, kulaklarını
kesmek ve vücutlarını dağlamaktan idama kadar giden cezalar
verilebiliyordu.
İngiltere’de kölelik
Tıpkı
Fransa gibi İngiltere’de de bir “Karalar Kanunu” vardı. Bizzat
İngiltere kraliçesi Elizabeth köle ticareti yapıyordu. Bir seferinde
47 binden fazla köleyi Afrika’dan gemilerle getirtmişti. Kaçak
kölelere verilen cezalar İngiltere’de de tıpkı Fransa’da olduğu
gibiydi.
Bundan daha önemlisi, “Sanayi Devrimi”nin başka herhangi bir ülkede
değil, ilk defa İngiltere’de gerçekleşmesinin temel saiklerinden
birisini köle ticaretinin teşkil ettiği gerçeğidir. Söz gelimi
İngiltere’nin Liverpool limanında 1730 yılında 15 kayıtlı “köle
gemisi” varken, bu rakam 1792’de 132’ye çıkmıştı.
1807
yılında köle ticaretini görünüşte yasaklayan İngilizler, “ekonomi
ancak kölelerin sırtında gelişir” anlayışıyla bu tarihten sonra da
köle ticaretine devam ettiler. Üstelik yasaklananın “kölelik” değil,
“köle ticareti” olduğuna dikkat edilmelidir.
Amerika’da kölelik
400
yıl içinde 50 milyon civarında Kızılderili katletmek suretiyle
tarihin belki de en büyük soykırım suçunu işleyen Amerikalılar,
işlerini gördürebilmek için kölelere ihtiyaç duydular ve Afrika’dan
köle sevkiyatına başladılar. Özel olarak bu iş için tasarlanmış
gemilerle milyonlarca insan köleleştirilerek Amerika’ya taşınmıştır.
Sadece nakliye esnasında yolda hayatını kaybeden insan sayısının 20
milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Amerika’ya salimen
ulaşabilenlerin sayısı hakkında 10 ilâ 30 milyon arasında rakamlar
telaffuz edilmektedir. Sylviane Diouf’un verdiği bilgiye göre bunlar
arasında 3-4 milyon kadar müslüman vardır. (Amerika’da Köle
Müslümanlar/Servants of Allah)
Özetle Amerika’da ve Avrupa’da insanların hiçbir hak-hukuk söz
konusu olmaksızın en acımasız muamelelere tabi tutulduğu kölelik
sistemi, para kazandırdığı ve kârlı bir ticaret alanı oluşturduğu
sürece devam etti. Ne zaman ki üretimde makineleşmeye gidilmeye
başlandı; köle bulundurmanın ve çalıştırmanın cazibesi kaybolmaya
yüz tuttu. Köle de nihayet bir insandı; ihtiyaçları vardı, ailesi
vardı, sağlık durumu bozulabiliyordu. En iyimser durumda yaşlanıyor
ve üretemez hale gelince toplumun sırtına “yük” olarak kalıyordu.
Oysa makineler öyle değildi. Makine kullanarak hem daha ucuz
maliyetlerle, hem de daha kısa zamanda daha fazla üretim yapmak
mümkündü.
Fernand Braudel açıkça söylüyor: “Lafı gevelemeden, Avrupalılar
tarafından yapılan zenci köle ticaretinin, Amerika’nın artık bu
kölelere acil ihtiyacının kalmadığı bir sırada sona erdiğini kabul
edelim.”
İnsaflı gayrimüslimler
İslâm’da meşru savaş sonucunda düşmandan ele geçirilen esirlere
nasıl muamele edileceği, devlet başkanının yetkisine bırakılmıştır.
Köleleştirme, yukarıda saydığımız seçeneklerden birisidir. Ancak
İslâm’ın köleliğe bakışı ile Batılı devletlerin köle anlayışı
arasında isim benzerliği dışında neredeyse hiçbir ilişki yoktur.
Endonezya ve Cava’da 17 yıl devlet görevlisi olarak çalışmış, bir
ara müslüman ismi alarak Mekke ve Medine’ye de giderek bir süre
kalmış bulunan ünlü Hollandalı müsteşrik (İslâm bilimcisi) Snouck
Hurgronje, Haremeyn izlenimlerini bilahare kayda geçirdiği eserinde
şöyle diyor: “Avrupalılar, İslâm’da esaret (kölelik) hakkında
Amerika ile şarktaki (doğudaki) şartları birbirine karıştırmaktan
dolayı hatalı hükümler vermişlerdir. Bundan dolayı İngilizler’in
esir (köle) ticaretini men için koydukları nizamlar hakkındaki
sitayişler (övgüler) pek yerinde değildir. (...) Bugünkü şartlar
içinde onlar için esir (köle) olmak bir saadettir. Denemek için
kendilerine, benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim
esirlerin (kölelerin) hemen hepsi, bu teklifimi, ancak kendilerini
tekrar Mekke’ye getirmem şartı ile kabul ediyorlardı. (İslâm
Ansiklopedisi, MEB, 1/113.)
Bir
başka müsteşrik de şunları söyler: “Arabistan’da esirlerin
(kölelerin) vaziyeti daima tahammül edilemeyecek gibi değildir ve
kendisi ekseriyetle mes’uttur. (...) Arabistan yaylalarında -ki
oralarda yalnız hali vakti yerinde olanlar esir (köle) sahibidir-
hayır sahipleri azatlı köle ve cariyeler evlendirir ve kendi
mallarından onlara ya deve veya hurma ağacı gibi şeyler verirler. Bu
Afrikalıların gönüllerinde esir (köle) edildiklerinden dolayı hiçbir
kin yoktur. (...) Allah onlara felaketlerinde lütfetmiştir. Onlar,
“Bu, Allah’ın lütfudur.” diyebilirler. (...) Esirlerin yeni
vatanları onlara eskisinden daha güzel görünür. Orada onlar Allah’ın
hür kullarıdır. Orası onlar için daha yüksek bir medeniyet
diyarıdır. Bu cihetle, esarete düştüklerinden dolayı Allah’a
şükrederler.” (İslâm Ansiklopedisi, MEB, 1/114)
Bunlar, dürüst gayrimüslimlerin İslâm diyarındaki kölelerin durumu
hakkında pek çok benzerleri arasından seçtiğimiz örneklerdir ve
gerçeği yansıtmaktadırlar. Gustave Le Bon’un Arapça’ya Temeddünü’l-Arab
adıyla çevrilen eserinde konuyla ilgili pek çok ibretamiz belge ve
bilgi mevcuttur.
Kur’an ve Sünnet’te Köleler
İslâm
coğrafyasında köleliğin, Batılı insanın hayvanlarla aynı seviyede,
hatta daha aşağı gördüğü “zincirli yaratık” ile hiçbir ilgisinin
bulunmaması son derece normaldir. Zira her şeyden önce bizim insan
anlayışımız buna uygun değildir.
Mesela Kur’an’da kölelere nasıl muamele edileceği konusunda şöyle
buyurulur: “Allah’a kulluk edin, O’na bir şeyi ortak koşmayın. Ana
babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak
komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan
kimselere (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyilik edin.”
(Nisa, 36)
Kur’an’ın vaz ettiği bu temel düstur, Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz’in davranış, beyan ve talimatlarında somutlaşmış,
müslümanın insan anlayışının pratik yansımasını oluşturmuştur. İlk
eşi Hz. Hatice r.anha validemizin satın alarak Efendimiz s.a.v.’e
hediye ettiği -aynı zamanda ilk müslümanlardan olan- Hz. Zeyd r.a,
izini bulup kendisini “kurtarmak” için Mekke’ye gelen babasının eve
dönme teklifini tereddütsüz reddetmişti. Şüphesiz onun bu
davranışının biricik sebebi Efendimiz s.a.v.’in kölelere nasıl
davranılması gerektiğini fiilî olarak ortaya koyan örnek davranışı
olmuştur.
Köle
sahiplerine, kendi yediklerinden kölelerine de yedirmelerini ve
kendi giydiklerinden kölelerine de giydirmelerini, kölelere
güçlerinin üstünde iş yüklememelerini emir ve tavsiye buyuran (Buharî)
Efendimiz s.a.v., böylece aslında efendi-köle ayrımını fiilen
ortadan kaldırmış oluyordu.
Yine
Efendimiz s.a.v., kölesine kötü davranan kimsenin Cennet’e
giremeyeceğini haber vermiş (İbn Mâce), sahibi tarafından dövülen
kölenin, bu davranışın kefareti olarak serbest bırakılacağını
belirtmiştir. (Ebu Davud)
Burada örnek olarak zikrettiğimiz ayet ve hadislerin oluşturduğu
anlayışın İslâm toplumunda kölelere sağladığı konum, aslında bir
anlamda “evlatlık” statüsüdür. Bunun lafta kalmayıp, hayata en canlı
ve somut biçimde yansıdığını, yukarıda örnek kabilinden gözlemlerini
aktardığımız insaflı gayrimüslimlerin şahitliği de tescil
etmektedir. İslâm toplumunda köle sahibi olmak kişinin maddi-manevi
sorumluluğunu artıran bir husus olduğu için Ahmet Cevdet Paşa’nın
nefis tabiriyle “Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır.” (Tecrid-i
Sarih Tercümesi, 7/466) Bu söz, Batı’daki kölelik ile İslâm’daki
kölelik arasında bulunan muazzam farkı son derece çarpıcı biçimde
ifade etmektedir.
Kur’an ve Sünnet’in şekillendirdiği islâmî hayat içinde kölelerin,
yetenek ve gayretleri ile mütenasip olarak en yüksek toplumsal
statüyü elde etmeleri için hiçbir engel mevcut olmamıştır. Özellikle
İslâm’ın ilk asırlarında ilim ve zühd hayatında öne çıkan isimlerin
birçoğunu (hatta yerine göre “çoğunluğunu”) köle asıllı insanların
teşkil etmesinin tek açıklaması elbette budur. Tarih, Rical ve
Tabakât kitapları bu türden pek çok örnekle dolu olduğundan, bu
noktanın ayrıca örneklendirilmeye ihtiyacı yoktur.
İslâm
Fıkhı’nda kölelik
Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan da anlaşılacağı üzere
İslâm’ın, geldiği dönemde bütün dünya tarafından uygulamada tutulan
bir kurumu tek taraflı ilga etmek suretiyle kendi geleceğini
tehlikeye atmasını beklemek safdillik olur. En azından
“mütekabiliyet (karşılıklılık) ilkesi” gereği, muhatapları
tarafından yürürlükte tutulduğu sürece İslâm da kölelik kurumunu
yürürlükte tutma hakkını müslümanlara tanımaktadır.
Ancak
yine de köleliğin meşru savaş dışındaki kaynaklarını kurutmak
suretiyle bu kurumun sınırlı bir yaşama zemininde tutulmasını
sağlamış bulunan İslâm Fıkhı’nda, kölelerin özgürlüklerine
kavuşturulmasının önünü açan pek çok hükmün mevcudiyeti de bir
vakıadır. Konuyla ilgili hükümleri şöyle özetleyebiliriz:
1.
Köleler, sahipleriyle “kitabet” anlaşması yaparak belli bir ücret
mukabilinde özgürlüklerini satın alabilirler.
2.
Ramazan orucunu cinsel ilişkiyle bozma, yeminini bozma gibi birçok
durumda kefaret olarak kölesi bulunanların köle azad etmesinin
öngörülmesi.
3.
Sahibinden çocuk doğuran (Ümmü’l-veled) cariyenin doğurduğu çocuğun
hür kabul edilmesi; annesinin satılmasının yasaklanması. Ümmü’l-veled
cariyeler, çocuğunu doğurdukları sahipleri vefat edince
hürriyetlerine kavuşurlar.
4.
Zekât fonundan, kölelerin özgürlüğüne kavuşturulması için özel bir
ödenek ayrılması. (Muhammed Takî el-Osmânî, Tekmiletu Fethi’l-Mülhim,
1/262 vd.)
Bunlar ve daha birçok hüküm hem kölelik kurumunun zeminini
alabildiğine daraltmakta, hem de kölelere özgürlüğün kapılarını
tarihin hiçbir devrinde ve hiçbir millette görülmeyen oranda
açmaktadır.
Esirlerin köleleştirilmesi, İslâm Fıkhı tarafından farz veya vacip
gibi “gereklilik/zorunluluk” bildiren bir hüküm olmayıp, diğer
seçenekler yanında ve onlar gibi sadece “mübah”tır. Günümüzde olduğu
gibi kölelik kurumu dünyada ortadan kaldırıldıktan sonra İslâm’ın
bunu tek taraflı olarak uygulaması söz konusu değildir. (el-Osmânî,
a.g.e., 1/272)
Şu
halde İslâm’da kölelik kurumunun mevcudiyeti konusunda Batılılar ve
Batıcılar tarafından dile getirilen hususlar en hafif tabiriyle
“iftira”dır ve Yüce Dinimiz bu iftiralardan berîdir.
Son Güncelleme : 24.11.2007 - 00:31
|