| Yazan: Ebubekir Sifil,
Tarih: 24.11.2007 - 00:21
|
Okunma Sayısı : 189 |
Modern zamanlarda Batılı Müsteşrikler
marifetiyle üzerinde soru işaretleri oluşturulmuş, onların
söylediklerini “kopyala-yapıştır” yöntemiyle çoğaltmayı “ilim
yapmak” ve “Din’i kurtarmak” zanneden yerli Müsteşrikler eliyle de
“tekinsiz alan” olarak ilan edilmiş bir konuyu mercek altına almayı
amaçlayan bu yazı, birkaç yönden çerçevelendirilmek durumunda.
Öncelikle Sahabe konusunda Havariç,
Şia, Mu’tezile… gibi fırkaların tarih içinde ortaya attığı iddialar
yine tarih içinde mukabelesini bulduğu için burada ancak gerektiği
oranda bu noktaya değinilecektir.
İkinci olarak, “Sahabe” genel başlığı
altında söylenmesi gerekenlerin birçoğu ancak, bu yazının kaleme
alınış maksat ve hedefinin gerekli kıldığı ölçüde bahse konu
edilecektir.
Şu halde burada üzerinde durulacak
temel nokta, en genel ifadesiyle modern zamanlarda Sahabe konusunda
ileri sürülmüş bulunan ve Sahabe’nin tezyif, taz’if ve tenkidini
amaçlayan iddialardır. Ancak bunu yaparken, söz konusu iddiaların
hedefi olan sahabîlerin her biri hakkında ileri sürülen hususların
kritiğine yönelmek teknik açıdan imkân dışı olduğundan, sadece belli
başlıklarla yetinilecektir.
Sahabe kuşağı niçin önemli?
Sahabe hakkında nazil ve varit olmuş
(Sahabe’nin faziletini, onlara karşı gösterilmesi gereken edep ve
saygıyı anlatan) ayet ve hadisler gerek Sahabe tabakasına münhasır
olmak üzere kaleme alınmış eserlerde, gerekse son dönemlerde bu
konuya tahsis edilmiş araştırmalarda toplu halde görülebileceği için
burada onların tekrarıyla iştigal etmeyeceğim.
Ehl-i Sünnet’in Sahabe telakkisi işaret
edilen bu nasslar temelinde oluşmuştur ve bu meselede sağlıklı bir
kanaate sahip olmak için bu nasslar behemehal belirleyici
kılınmalıdır. Dolayısıyla burada daha ziyade meselenin pratik
boyutlarına dikkat çekmek üzere ifade etmeye çalışacağım hususlar
değerlendirilirken meselenin o veçhesi devamlı surette hatırda
tutulmalıdır.
Sahabe’yi “vazgeçilmez” kılan
hususların başında, bu “Din”i bize nakleden ilk kuşak olma
özelliğini taşımaları gelir. Buradaki “Din” kelimesinin, ihtiva
ettiği bütün unsurları vurgulamak üzere büyük harfle ve tırnak
içinde verildiğine dikkat edilmelidir. Bu husus şu önemli noktaların
altının çizilmesini gerekli kılar:
1.
Sözü edilen unsurların başında elbette
Kur’an gelir. En spesifik anlamıyla sebeb-i nüzul bağlamında tezahür
eden Sahabe-Kur’an ilişkisi, bu yönüyle cahiliye Arabının cahiliye
şiirlerini ve eyyamını ezberleyip aktarması gibi tek yönlü, mekanik
ve yüzeysel değil, kelimenin bütün ağırlığıyla “varoluşsal” bir
ilişkidir. Bir başka ifadeyle Sahabe, Kur’an’ın canlı bir süreç
içerisinde adım adım inşa ettiği ilk ve tek nesildir.
Denebilir ki Kur’an, sadece Sahabe’nin
değil, bütün mü’minlerin iç ve dış dünyasını inşa edici ve kendisine
inanan herkesin ruhunda dönüşümler oluşturucu özelliktedir. O halde
burada Sahabe’ye mahsus olan, Sahabe’yi “özel” kılan nedir?
Bu sorunun cevabı şudur: Bugün Kur’an
bize, nüzul süreci bizim müdahil olmadığımız bir dönemde tamamlanıp
bitmiş ve iki kapak arasında toplanmış bir metin olarak, yani
“Mushaf” olarak hitap etmektedir. Bugün hiçbirimizin hayatında
“Acaba bugün Rabbimiz ne buyuracak”, ya da başımıza gelmiş bir olay
hakkında “vahiy nasıl bir çözüm getirecek” gibi bir sorunun
heyecanlı beklentisinden söz edilemez.
Oysa Sahabe için durum böyle miydi?
Onlar için Kur’an, kimi zaman isim vererek[1] kimi zaman ima ve
işaret yoluyla[2] kimi zaman da belli özelliklerini anarak[3]
kendilerinden bahseden, sabah ve akşam, hazarda ve seferde, darlıkta
ve genişlikte… kısacası hayatın her anında ve merhalesinde yeni bir
heyecan, yeni bir hüküm/mesaj, yeni bir oluş, yeni bir davranış ve
anlayış kodu, yeni bir idrak boyutu demekti.
Nazil olan her ayeti hücrelerine
sindirircesine bellemek, fehmetmek ve ilk elden muhatapları olarak
onu eksiksiz biçimde hayata aktarmanın gayreti içinde olmak onların
biricik varlık amacını oluşturuyordu. Hayatın her anını canlı nüzul
sürecinin rehberliğinde adım adım kat etmek, nüzul sürecinin bir
parçası olma bahtiyarlığına hiçbir zaman eremeyecek nesiller için
–belki “anlaşılması” değil ama– “hissedilmesi” imkân dışı bir
meseledir…
Sahabe-Kur’an ilişkisi, sadece onların
nüzul sürecine müdahil olmalarıyla sınırlı değildir. Bu ilişki aynı
zamanda Kur’an’ın sonraki nesillere aktarımında Sahabe’nin
vazgeçilmez rolünü de belirlemektedir.
Hemen belirtmek gerekir ki, Sahabe’nin
buradaki fonksiyonu kuru bir nakil ameliyesinden ibaret değildir.
Dolayısıyla Modern dönemde yerli İslamiyatçıların, bir yandan
İslam’ın tek kaynağının Kur’an olduğunu söylerken, diğer yandan onu
bize nakleden mütevatir zincirin bu en hassas halkası hakkında
fütursuzca kelam etmesi, bindiği dalı kesen kimsenin hamakatinden
daha hazin bir manzara oluşturmaktadır.
Kur’an’ın korumasının bizzat Kadim
Kelam’ın sahibi tarafından garanti edildiği bu babda sık sık ileri
sürülen argümanlardan biri olarak dikkat çekmektedir. Oysa bu ilahî
garantinin, Kur’an’ın korunmasında ve aktarımında Sahabe halkasının
hassasiyeti üzerinden fonksiyon icra ettiğini gözden uzak tutmak
mümkün değildir. Aksi halde Kur’an’ın ilahî garanti altında
bulunduğunu ifade eden 15/el-Hicr, 9 ayetinin –sırf aklî bir ihtimal
olarak– Kur’an’a bilahare eklenmiş olamayacağını garanti etmek
mümkün olmayacaktır. Bir diğer ifadeyle, herhangi birisi bu ayeti
bizzat Sahabe’nin Kur’an’a sonradan eklediğini iddia edecek olursa,
Sahabe hakkında ileri geri konuşan kimselerin bu iddiaya verecek
hiçbir tatminkâr cevabı olamaz…
2.
Sahabe’nin bu “Din”i bize nakleden ilk
kuşak olması, Kur’an’ın ilk mübelliğ, mübeyyin ve müfessiri olan
Sünnet’in de bize onlar kanalıyla gelmiş olmasını tazammun eder. Bu
Din’in sahibinin, Yüce Kelam’ının “tebliğ”ini olduğu gibi “beyan”ını
da Sünnet’e havale ettiği hatırlanacak olursa[4] Sahabe’nin bu
bağlamdaki önemi kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Zira Kur’an’ın
olduğu gibi Sünnet’in de ilk muhatabı, muhafızı ve nakilcisi
Sahabe’den başkası değildir.
Hem bizzat Kur’an’ın nüzul sürecinin
müdahil ve müşahitleri olmaları, hem de Sünnet’in sebeb-i vürudunu
teşkil etmeleri dolayısıyla Sahabe halkasının Kur’an bağlamındaki
önemi neyse, Sünnet bağlamındaki önemi de odur.
Daha da önemlisi, Kur’an’ın
anlaşılması, hayata aktarılması ve ondan hüküm istinbatı noktasında
Sahabe’nin Sünnet’ten aldığı eğitim ve ilham, sonraki nesillerin
Kur’an ve Sünnet’e yaklaşımını belirleyen en önemli etken olmuştur.
Zâhid el-Kevserî merhum bu konuda
şunları söyler:
“Hz. Peygamber (s.a.v), ashabını Din’de
fıkıh sahibi yapmış ve kendilerini istinbat yöntemleri konusunda
eğitmişti. Hatta daha kendisi hayattayken Sahabe’den 6 kadar şahıs
fetva veriyordu. Hz. Peygamber (s.a.v)’in ahirete intikalinden sonra
Sahabe bu 6 kişiden Fıkıh öğrenmeye devam etmiştir. Onların, Sahabe
ve Tabiun arasında fetva vermekle meşhur olmuş öğrencileri
mevcuttu…”[5]
Çünkü Sahabe, Kur’an’ın beşer
boyutundaki somut dili ve tecellisi olan Hz. Peygamber (s.a.v)’e
–sadece fizik değil, aynı zamanda tabir doğruysa “ontik”–
yakınlıkları dolayısıyla “mizac-şinas-ı Resul” bir nesildir.
Abdullah b. Mes’ud (r.a)’ın, Sahabe’ye ittibayı temellendirirken
kullandığı, “Allah Teala’nın Resulü için seçtiği Sahabe’nin izinden
ayrılmayın” tarzındaki ifade de bu gerçeği vurgulamaktadır.
Din’in, Hz. Peygamber (s.a.v)’in
rehberliğinde, ama artık O’nun fizik varlığı olmaksızın yaşanmaya
başladığı ilk dönem Sahabe dönemidir. Bu dönemin, Din’i
Peygamber’den telakki eden ilk neslin, yani ilk İslam toplumunun
kendi ayakları üstünde durma tecrübesini yansıtması dolayısıyla ayrı
bir önemi haiz bulunduğu muhakkaktır. İslamî ilimlerin usullerinin
“beşer tecrübesi” bağlamında ilk referansını Sahabe kuşağının
oluşturmasının esprisi burada yatmaktadır.
Sahabî kimdir?
Muhaddisler’in çoğunluğu ile Fukaha ve
Usulcüler’in çoğunluğunun “Sahabe” tanımı arasında önemli bir
farklılık bulunduğu, konuyla ilgili kaynakların hemen tamamının yer
verdiği bir husustur. İlk gruptakiler, mü’min olarak Efendimiz
(s.a.v) ile görüşmüş ve mü’min olarak ölmüş herkesin sahabî olduğunu
söylerken, ikinci gruptakiler bu tanımı Efendimiz (s.a.v) ile uzun
süre birlikte olmuş kimselere tahsis etmişlerdir.[6] Bu yazının
ilgilendiği esas noktalar itibariyle ayrıntı olarak kabul
edilebilecek hususlardan sarf-ı nazar ederek aktardığım bu tesbit,
mevzu-i bahsimizde önemli bir ihtilafı ortaya çıkarmaktadır. Bu
ihtilafta belirleyici unsur, ilk gruptakilerin kelimenin lugat
anlamını, ikinci gruptakilerin ise örfî anlamını esas almış
olmasıdır.
Bu ihtilafın pratik sonucu nedir?
Usul-i Hadis kaynaklarında okuduğumuz
“Sahabe’nin tamamı uduldür” hükmü, Usulcüler’in konuyla ilgili tavrı
bakımından iki noktada işkâl oluşturuyor: Usulcüler’in “sahabî”
tanımı daha dar bir çerçeveyi kabul ettiğinden, yukarıdaki hüküm bu
çerçevenin dışında kalanları hem sahabî –dolayısıyla– hem de “udul”
saymayacaktır.
Birçok Usulcü tarafından[7]
“manevî/esasa müteallik” olmayıp “lafzî” olduğu belirtilen bu
ihtilaf, ez-Zerkeşî tarafından “manevî/esasa müteallik” olarak
tavsif, pratik yansımaları da şu şekilde tadad edilmiştir:
1. Adalet: Hz. Peygamber (s.a.v)’i
sadece görmüş olan (O’nunla sohbeti ve uzun süre birlikteliği
bulunmayan) kişileri sahabî saymayanlar, söz konusu kişilerin –tıpkı
Tabiun ve daha sonraki kuşaklara mensup ravilerde olduğu gibi–
adalet vasfını haiz bulunduğunun açıkça belirtilmiş olmasını ister.
Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) ile karşılaşmış olmayı sahabîlik vasfı
için yeterli görenler böyle bir şarta ihtiyaç bulunmadığı
görüşündedir.
2. Böyle kişilerin Hz. Peygamber
(s.a.v)’den naklettiği rivayetin “sahabî mürseli” sayılıp
sayılmaması: Bir kimsenin sahabî sayılması için Hz. Peygamber
(s.a.v)’i sadece “görmüş” olması yeterli kabul edildiğinde, Hz.
Peygamber (s.a.v)’den naklettiği rivayet, İbn Abbâs, en-Nu’mân b.
Beşîr ve emsali sahabîlerin rivayetleri gibi kabul edilerek o
kategoriye dahil edilir. Ancak bu kişiler “sahabî” sayılmadığı
zaman, onların Hz. Peygamber (s.a.v)’den rivayetleri, Tabiun mürseli
kategorisine girer.[8]
3. Böyle kimselerin müçtehid olması
veya kendilerinden menkul fetvalar bulunması: Bu durumda onların
içtihad veya fetvalarının hüccet kabul edilmemesi, “sahabî kavli”
olarak telakki edilip edilmeyeceğine bağlıdır.
4. Böyle kimselerin diğer sahabîlere
muhalefeti: Bu durum, “Sahabe icmaı”nda bunların muhalefetinin
itibara alınıp alınmayacağı noktasında belirleyicidir.[9]
“Sahabî” tanımındaki bu ihtilafın,
şüphesiz “Sahabe’nin adaleti” meselesiyle doğrudan ilgisi vardır. Bu
itibarla, ilgili kaynaklarda görebildiğim kadarıyla sadece
“zikredilip geçilmiş” olan bu noktanın, bugün bizler için “çözümü
gerekli” bir problem oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu noktada söylenebilecekler, aşağıda
gelecek olan “Sahabe’nin adaleti” ara başlığı altında ele
alınacaktır.
Sahabe’nin Tabakaları
Sahabîlik vasfının her sahabî için
üstünlükte aynı dereceyi ifade etmediği açıktır. İslam’a ilk
girenler, hicret edenler (Muhacirun), hicret edenleri bağrına basıp
onları kendilerine tercih edercesine fedakârlıkta bulunanlar (Ensar),
Efendimiz (s.a.v) ile savaşlara katılanlar… ile daha sonraki
dönemlerde İslam’a girenlerin veya Efendimiz (s.a.v)’in son
dönemlerinde dünyaya gelip, O’nu görme şerefine ancak çocukken
erebilenlerin sahabîlik faziletinin aynı seviyede olmayacağı
bedihidir.
Ulema, bütün bu noktaları dikkate
alarak Sahabe’yi çeşitli tabakalara ayırarak sınıflandırmıştır. Bu
tasniflerden birisi el-Hâkim en-Nîsâbûrî’ye ait olup şöyledir:
1. Mekke’de Müslüman olanlar.
2. Dâru’n-Nedve’de bulunanlar.[10]
3. Habeşistan muhacirleri.
4. Birinci Akabe bey’atında bulunanlar.
5. İkinci Akabe bey’atında bulunanlar.
6. Hicret esnasında Hz. Peygamber
(s.a.v) Kuba’da iken hicret edip O’na burada katılanlar.
7. Bedir savaşına katılanlar.
8. Bedir ile Hudeybiye arasında hicret
edenler.
9. Rıdvan bey’atına katılanlar.
10. Hudeybiye ile Mekke’nin fethi
arasında hicret edenler.
11. Mekke’nin fethi günü Müslüman
olanlar.
12. Mekke’nin fethi esnasında, Veda
Haccı’nda veya daha sonraki bir zamanda Hz. Peygamber (s.a.v)’i
gören çocuklar.[11]
Bundan daha detaylı bir taksime,
Abdülkahir el-Bağdâdî’de rastlıyoruz:
1. İslam’a ilk girenler.
2. Hz. Ömer (r.a) Müslüman olduğu zaman
İslam’a girenler.
3. Habeşistan’a ilk hicret edenler.
4. Birinci Akabe bey’atında bulunanlar.
5. İkinci Akabe bey’atında bulunanlar.
6. Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte
Medine’ye hicret edenler ve Medine’ye girmeden önce Kuba’da iken
O’na yetişenler.
7. Hz. Peygamber (s.a.v)’in Medine’ye
girmesinden Bedir savaşına kadar geçen sürede hicret edenler.
8. Bedir savaşına katılanlar.
9. Uhud savaşında bulunanlar.
10. Hendek savaşında bulunanlar.
11. Hendek savaşı ile Hudeybiye
musalahası arasında hicret edenler.
12. Rıdvan bey’atında bulunanlar.
13. Hideybiye ile Mekke’nin fethi
arasında hicret edenler.
14. Mekke’nin fethi günü Müslüman
olanlar.
15. Mekke’nin fethinden sonra grup grup
İslam’a girenler.
16. Efendimiz dönemine yetişen ve
O’ndan az bir miktar (hadis dinleyip) rivayette bulunan çocuklar.
17. Veda Haccı esnasında Efendimiz
(s.a.v)’e getirilen çocuklar. Bunların doğrudan Efendimiz
(s.a.v)’den rivayetleri sahih değildir (arada vasıta vardır).[12]
Bu tabakaların sadece “efdaliyet
derecelendirmesi”ni ifade etmediği açıktır. Bir başka ifadeyle, bu
listenin son sıralarına doğru inildikçe hem fazilet derecesinde bir
azalma olmakta, hem de –ez-Zerkeşî’nin değindiği noktalarda– rivayet
ve dirayet ilimleri bakımından büyük bir tefavüt ortaya çıkmaktadır.
Aşağıdaki ara başlık altında bu noktaya da değinilecektir.
Sahabe’nin adaleti
Ehl-i Sünnet’in Sahabe anlayışı,
onların “seçilmiş” bir nesil olduğu gerçeği üzerine ibtina eder.
Abdullah b. Mes’ûd (r.a)’dan yukarıda naklettiğim ifade bu gerçeğin
yansımalarından sadece birisidir.
Sahabe’ye böyle bir vasıf izafe
edilişini yadırgayanları şu nokta üzerinde iz’anla düşünmeye davet
ederiz: İslam, kıyamete kadar baki kalacak son/tek Hak Din ise, onun
temel kaynakları bakımından bize ve gelecek kuşaklara kadar hiçbir
noksanlığa maruz kalmadan ulaşmış olmasındaki zaruret de bedihîdir.
Aksi halde Yahudiliğin ve Hristiyanlığın başına gelenlerin İslam’ın
da başına gelmesi kaçınılmaz olurdu!
Sahabe’nin Kur’an ve Sünnet’in gelecek
nesillere aktarımındaki kilit rolü üzerinde yukarıda durmuştum. İşte
Sahabe’nin “adalet” vasfını bihakkın haiz olmasındaki aklî
zorunluluk[13] buradan kaynaklanmaktadır.
Hemen belirtelim ki, “Sahabe’nin
adaleti” ifadesini, onlara “masumiyet/günahsızlık” izafesi gibi
anlamak derin bir yanılgıdır. Bu ifade onların günahsızlığını değil,
Din’in gelecek kuşaklara kavlî ve fiilî olarak ideal tarzda
aktarımındaki güvenilirliklerini anlatmaktadır. Elbette Sahabe günah
ve hatadan masun değildir. Ehl-i Sünnet arasında onlara böyle bir
vasıf izafe eden de olmamıştır.
Bu fasılda üzerinde duracağım hususu,
elbette bu “harc-ı alem” malumat değil, bugün için Sahabe meselesi
bahis konusu edildiğinde “Sahabe’nin adaleti” bağlamında gündeme
getirilen hususlar oluşturacak.
1.
Açıktır ki, Muhaddisler’in ekseriyetine
izafe edilen “sahabî tanımı” merkeze alındığında, Usulcüler’in
ekseriyetine izafe edilen tanım önemli bir problem oluşturmaktadır.
Uç sayılabilecek bir örnek üzerinde
duralım:
Hilaf (mezhepler arası karşılaştırmalı
Fıkıh) ilminin ilk müessisi olarak bilinen, Hanefî mezhebinin önde
gelen fakih ve usulcülerinden Ebû Zeyd ed-Debûsî şeyle der: “Ravi ya
ilmi ve nesebiyle maruf/meşhur bir kimsedir veya ancak rivayet
ettiği bir-iki hadisle bilinen meçhul birisidir. Öte yandan bu iki
kısmın herhangi birisine giren bir kişinin (yaşadığı döneme göre)
Sahabe veya Selef tarafından ya kabul veya reddedileceği açıktır.
“Böylece ravilerin dört kısım olduğu
görülmektedir:
“- Meşhurlar: Hulefa-i Raşidun ve “Üç
Abdullah”[14] (Allah onlardan razı olsun) gibi kimseler.
“- Meçhuller: Ma’kıl b. Yesâr, Seleme
b. el-Muhabbık, Vâbisa b. Ma’bed ve sadece rivayet ettikleri
hadisler vasıtasıyla bilinen diğer bedevîler…”[15]
Muhaddisler’in ekseriyetine nisbet
edilen “sahabî tarifi” ile yan yana konduğunda, Sahabe arasında
“meçhul” kimseler bulunduğunu ifade eden bu tavır (ya da tersinden
bakıldığında öbür tavır) son derece yadırgatıcıdır.
Yapılması gereken, bu iki tavırdan
birini tercih etmek midir, yoksa bu iki yaklaşım arasında bir “ortak
zemin”in imkânını araştırmak mıdır?
Bu iki tavırdan birinin tercihi, sadece
belli bir bakış açısına sahip olanlar için bir “rahatlama”
sağlayabilir, ancak açıktır ki, böyle bir tercih yönelimi problemin
çözümüne herhangi bir katkı sağlamayacaktır.
Bu iki yaklaşımın telif edilmesi ise
hem iki İslamî disiplin (Hadis ve Usul-i Fıkıh) arasında bu noktada
beliren karşıtlığı ortadan kaldıracağı (ya da en azından asgariye
indireceği), hem de bizim zihnimizde mevcut “parçalı yapı”yı izale
edeceği için dinî ve epistemolojik bir önemi haizdir.
Şu halde bu iki yaklaşımın arasını
telif bağlamında yapılması gereken nedir?
ed-Debûsî örneğinden devam edelim:
Yukarıdaki iktibasta zikrettiği
“meçhuller”in rivayetlerinin kabul edilip edilmeyeceği konusunda
şunları söyler:
“Meçhul kişilerin rivayetlerine
gelince, Selef tarafından kendilerinden nakilde bulunulduğu ve bu
naklin muktezasınca amel edildiği zaman onların haberi hüccettir.
(…)
“Eğer, “Adaleti ve zabtı ortaya
çıkmayan meçhul bir kişi olduğu halde onun rivayeti nasıl kabul
edilir?” denirse, deriz ki: Adaletle meşhur bir kimsenin, onun
rivayetini “reddetmeksizin” nakletmesi, onu ta’dil etmesi demektir.
(…) Bu meçhul, adalet ve zabt özelliğinin baskın vasfı oluşturduğu
çağda yaşamıştır ki, o, Hz. Peygamber (s.a.v)’in çağıdır. Hz.
Peygamber (s.a.v)’in belirttiğine göre Tabiun’un ve salihlerin[16]
durumu da böyledir: “İnsanların en hayırlısı, aralarında bulunduğum
topluluğumdur (raht). Sonra onları izleyenler, ardından da onları
izleyenler gelir. (Onlardan) sonra yalan ortaya çıkar.”[17]
“Bugün ise fıskın yaygınlığı sebebiyle,
adaleti ortaya çıkana kadar meçhulün rivayeti kabul edilmez.”[18]
Daha sonra ed-Debûsî, “meçhul” olarak
vasıflandırdığı sahabîlerin rivayetinin Kıyas’a muvafık olduğu zaman
kabul edileceğini, aksi durumda ise o rivayetle amel edilmeyeceğini
söyler ve sözlerini şöyle sürdürür:
“Eğer, “Hz. Ömer (r.a) onun
rivayetini[19], yalan ve unutma töhmeti sebebiyle reddetmiştir. Oysa
bu iki noktadaki töhmet sebebiyle her türlü haber –isterse Kıyas’a
uygun olsun– reddedilir” denecek olursa, deriz ki: Eğer Hz. Ömer
(r.a) bunu kasdetmiş olsaydı, “(onun rivayetini) kabul etmeyiz”
derdi. Böyle demeyip, “Rabbimiz’in Kitabı’nı … bırakmayız” dediğine
ve Kitab’ı zikrettiğine göre –ki bundan murad Kıyas’tır–, Hz. Ömer
(r.a)’in, söz konusu kadının rivayetini, Kıyas’a muhalefeti
sebebiyle reddettiği anlaşılır.”[20]
ed-Debûsî’nin bu sözlerinden anlaşılan
odur ki, onun “meçhul” olarak tavsif ettiği sahabîlerin rivayetinin
reddi, rivayetin Kıyas’a aykırılık teşkil etmesi durumuyla
sınırlıdır. Belirtmek gerekir ki, onun Kıyas’a yaptığı bu vurgu,
sadece “meçhul” kategorisinde gördüğü sahabîlerin rivayetlerinin
reddiyle sınırlı bir sonuç doğurmamaktadır. “Meşhur” olarak tavsif
ettiği, ancak “fakih olmayan” Ebû Hureyre (r.a) gibi sahabîlerin
Kıyas’a aykırı rivayetlerinin de reddedileceğini söylemesi[21] bu
durumu açıkça ortaya koymaktadır.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir
diğer nokta da şudur: ed-Debûsî burada “sahabîlik” vasfının bütün
veçheleri üzerinde durmamakta, sadece kimlerin rivayetiyle amel
edilebileceği gibi “teknik” bir mesele hakkında konuşmaktadır.
Sahabînin rivayetinin red veya kabulü üzerinde dururken Kıyas’a
uygunluk veya aykırılık yönünü merkeze aldığına dikkat edilirse,
burada münhasıran “ahkâm”a ilişkin rivayetleri bahis konusu ettiği
görülecektir. Bir Usul-i Fıkıh eserinde meselenin bu tarzda ele
alınmasında elbette yadırganacak bir durum yoktur. Malumdur ki
“sahabîlik”ten kaynaklanan fazilet ve üstünlük ile “rivayetiyle amel
edilmek” birbirinden farklı şeylerdir.
Meselenin püf noktasına gelelim:
Sadedinde bulunduğumuz ihtilafın taraflarından biri olan
Usulcüler’den ed-Debûsî’nin “Sahabe” tanımı ile Muhaddisler’in
ekserisinin tanımı arasında ilk bakışta önemli bir fark olduğu
görülmekte ise de, onun, ismini “meçhuller” arasında zikrettiği
kişileri sahabî saymadığını söylemek mümkün değildir. Zira
“Sahabe’yi taklid” bahsinde[22] kullandığı ifade, “Sahabe” tarifinde
Muhaddisler’in ekseriyetinin görüşüyle ilgi çekici bir ayniyet arz
etmektedir:
“… Bu noktada, “(Sahabe’nin taklid
edilmesi), onlar hakkında rivayet edilen nassla sabit üstünlükten
dolayıdır” denmesi doğru değildir. Zira nass[23] umumî olarak Sahabe
hakkındadır. Sahabe arasında ise taklid edilmeleri icma ile caiz
olmayan –bedevîler gibi– kimseler mevcuttur…”[24]
İşte meselenin can alıcı noktası
burasıdır. “Sahabe” tarifinde Efendimiz (s.a.v) ile uzun süre
birlikte olma şartını koyan Usulcü, bunu –Kıyas ile
uygunluk/aykırılık ilişkisine bağlı olarak– o kişinin rivayet ettiği
hadisin makbuliyeti bağlamında yapmaktadır. Bununla birlikte o,
“Sahabe” kavramının, “bedeviler”i de içine alan geniş lugavî
çerçevesinden haberdardır, hatta bu çerçeveyi kabul edip
kullanmaktadır.
Bu noktada es-Serahsî’nin verdiği
tafsilat önemlidir ve şöyledir:
“Meçhul’e gelince, bu kelimeyle
kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)’le uzun süre sohbet
(birliktelik) ile iştihar etmemiş, sadece rivayet ettiği bir-iki
hadis ile bilinen Vâbisa b. Ma’bed, Seleme b. el-Muhabbık, Ma’kıl b.
Sinân el-Eşca’î (Allah onlardan razı olsun) gibi kimseler ve daha
başkalarıdır. Bu durumdaki kişilerin rivayetleri 5 kategoriye
ayrılır:
1. Fukaha’nın, rivayetini kabul etmesi
ve kendisinden rivayette bulunmasıyla iştihar etmiş olanlar.
2. İştihar ettikten sonra Fukaha’nın
aleyhinde herhangi bir şey söylemediği kimseler.
3. Fukaha’nın, rivayetinde ta’n edip
etmemekte ihtilaf ettiği kimseler.
4. Fukaha’nın, aralarında herhangi bir
ihtilaf bulunmaksızın (söz birliği hnalinde) rivayetinde ta’n ettiği
kimseler.
5. Fukaha arasında hem rivayeti, hem de
rivayetinde ta’na maruz kaldığı ortaya çıkmamış olanlar.[25]
Daha sonra es-Serahsî, ilk kategoride
yer alanların, rivayetle meşhur kimseler gibi olduğunu ve
rivayetinin kabul edileceğini, ikinci ve üçüncü kategorilerdekilerin
durumunun da aynı olduğunu gerekçe ve örnekleriyle izah eder.
Dördüncü gruptakilerin rivayetinin reddedileceğini, zira bu konudaki
ittifakın, ravinin rivayetinde vehme düştüğüne delil teşkil ettiğini
söyler. Beşincilere gelince, Kıyas’a aykırı olmadığı zaman bunların
rivayetiyle amelin “vacip” değil, “caiz” olduğunu söyler.[26]
Bu tafsil, yukarıda da belirttiğim
gibi, Usulcü açısından meselenin, tamamen “rivayetin kabulü/reddi”
bağlamında tartışıldığını, Sahabîlik fazileti ile ilgili herhangi
bir noktayı içermediğini bir kere daha ve açıkça göstermesi
bakımından önemlidir. Bir diğer deyişle burada bahse konu olan,
“kimlerin sahabî sayılacağı” değil, “kimlerin rivayetiyle amel
edileceği” meselesidir.
2.
el-Âmidî ve İbnu’l-Hâcib’in, kimlerin
sahabî sayılacağı konusundaki ihtilafın “lafzî” olduğunu
söylemesi[27] –İbn Emîri’l-Hâc, ez-Zerkeşî, eş-Şevkânî gibi
Usulcüler’in itirazına maruz kalmış olsa da– üzerinde hassasiyetle
durulması gereken önemli bir tesbittir. Zira ed-Debûsî’nin, “meçhul”
diye tavsif ettiği sahabîlerin rivayetinin kabulü noktasında
söyledikleri, bu meselenin pratik sonuçlarını göstermesi bakımından
önemlidir:
“… Meçhule gelince, (…) zikrettiğimiz
hususlar doğrultusunda onun hadisi, eğer Selef tarafından
nakledilmiş ve kendisiyle amel edilmişse hüccettir. Aynı şekilde
Selef tarafından reddedilmeyip hakkında sükût edilmiş rivayetin
durumu da –muhtevasıyla amel ettikleri ortaya çıkmamış olsa bile–
böyledir. Çünkü rivayetin, amel etmek için nakledilmesi esastır.
Eğer rivayet, esasta kendisiyle amel edilmesi caiz olmayan bir
rivayet olsaydı, beyana ihtiyaç bulunan vakitte Selef’in o rivayetin
durumunu beyan etmemesi helal olmazdı…”[28]
Bu noktayı biraz daha açan en-Nesefî
şöyle der:
“Eğer, “Adaleti ve zabtı açıkça ortaya
çıkmamış bir meçhul olduğu halde onun rivayeti nasıl kabul edilir?”
dersen, deriz ki: Adalet sıfatıyla meşhur birisinin ondan,
reddetmeden rivayette bulunması, onu ta’dil etmesi demektir. (…)
Eğer bu durumdaki kişinin hadisi Selef arasında (ma’ruf ve) zahir
olmamış, redd veya kabulle karşılanmamışsa, o rivayet sebebiyle
Kıyas terk edilmez ve o rivayet ile amel “vacip” olmaz; fakat “caiz”
olur. Çünkü sadr-ı evvelde yaşamış olanlar için adalet vasfı sabit
ve zahirdir. Zira o, –yukarıda naklettiğimiz hadis dolayısıyla–
“udul” (adalet sahibi olduğu nassla sübut bulmuş) dönemin insanıdır.
Onun haberinde sıdk ciheti bu itibarla teraccuh eder. Rivayetinin
Selef arasında iştihar bulmaması itibariyle de o kimse hakkındaki
töhmet sabit kalır.”[29]
(Buradaki “töhmet”in, aynı ifadeler
içinde geçen, ” sadr-ı evvelde yaşamış olanlar için adalet vasfı
sabit ve zahirdir” ifadesinin teşkil ettiği karine ve es-Serahsî’nin[30]
tasrihiyle “adalet”e değil, “zabt”a müteallik olması gerekir.)
es-Serahsî de, ilk üç asırda yaşamış
olan “meçhul”lerin “Sahib-i Şeriat” (s.a.v) tarafından ta’dil
edilmiş olmaları sebebiyle adalet vasfını haiz bulunduğunu
vurgular.[31]
Görüldüğü gibi mesele son tahlilde
gelip Selef’in tavrına dayanmaktadır.[32] Selef tarafından kabul ve
hakkında herhangi bir şey söylenmeksizin nakledilmiş olan rivayet
makbuldür.
Nitekim el-Esrem’in sorusuna İmam Ahmed
b. Hanbel’in verdiği cevap da aynı durumu ifade etmektedir:
“Ebû Abdillah Ahmed b. Hanbel’e,
“Tabiun’dan bir adam, “Bana Hz. Peygamber (s.a.v)’in ashabından biri
şöyle rivayet etti” dese ve sahabînin adını söylemese, hadis sahih
midir?” diye sordum, “Evet” dedi.”[33]
Sahabî tarifindeki ihtilafın “lafzî”
değil de “manevî” (esasa müteallik) olduğunu söyleyebilmek için şu
sorunun cevabı verilmelidir: Selef’in, Sahabe’den sayıldığı halde,
“adaletine” –”zabtına” değil!– kail olmadığı için kendisinden hadis
almadığı kimse mevcut mudur?
Sahabe’den birçok kimsenin rivayet
ettiği kimi hadislerle Selef tarafından amel edilmediği bir
vakıadır. Hilafiyat kitaplarında çokça rastlanan bu türden
rivayetler, ravinin zabtındaki kusurlar sebebiyle ma’mulun bih
olarak görülmemiştir. Ancak bunlar arasında, sahabî ravisinin
adaletinde bir kusur olduğu gerekçesiyle reddedilmiş bir rivayet
gösterilemez. Burada sahabî raviyle ilgili red gerekçesi, söz konusu
sahabînin “adalet”iyle ilgili değil, “zabt”ıyla ilgilidir. ed-Debûsî’nin,
Fâtıma bt. Kays (r.anha)’nın rivayetinin Hz. Ömer (r.a) tarafından
kabul edilmeyişinin gerekçesini açıklayış tarzı bu tesbiti yüzde yüz
teyit etmektedir.
3.
Öte yandan bu bahsin başında zikredilen
–”sahabî tarifi”ndeki– ihtilafın taraflarını Usulcüler’in ekseriyeti
ile Muhaddisler’in ekseriyetinin oluşturduğu görüşü,
araştırabildiğim kadarıyla Ebu’l-Muzaffer es-Sem’ânî’nin nakline
dayanmaktadır.[34] Ancak el-Irâkî, “Usulcüler’in ekseriyeti”ne izafe
edilen görüşün, onlardan sadece “bazıları”na ait olduğunu
söylemiştir.[35]
Şu halde ed-Debûsî’nin
değerlendirmeleri üzerinde dururken de belirttiğim gibi, sahabî
tarifindeki ihtilafın taraflarını “Muhaddisler’in ekseriyeti” ile
“Usulcüler’in ekseriyeti” şeklinde tesbit etmenin tartışılabilir
olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Elbette bunu sadece el-Irâkî’nin es-Sem’ânî’ye
itirazı ile ed-Debûsî’nin tavrına dayandırmak bir-iki örnekten
hareketle sonuca gitmek anlamına geleceğinden, ilmî bir kıymet ifade
etmeyecektir.
Ne var ki, bahse konu ihtilafın “lafzî”
olduğunu söylemek, meseleye Muhaddisler cephesinden bakıldığında da
mümkün, hatta “gerekli”dir. Birkaç örnek zikredelim:
1. Yusuf b. Abdillah b. Selâm: el-Buhârî
onun hakkında “lehû suhbe” dediği halde Ebû Hâtim er-Râzî onun
Efendimiz (s.a.v) ile sohbeti bulunmadığını, ancak O’nu (sadece)
gördüğünü söyler.[36]
2. Abdurrahman b. el-Hâris b. Hişâm b.
el-Muğîre el-Mahzûmî: el-Beğavî ve et-Taberânî tarafından sahabî,
el-Buhârî ve Ebû Hâtim tarafından ise tabiî olarak vasfedilmiştir.[37]
İbn Hacer, Efendimiz (s.a.v)’i gördüğünü söylediği halde onu
“Tabiun’un büyüklerindendir” diye nitelendirmiştir.[38]
3. Muhammed b. Eslem b. Bahr: ez-Zehebî
onun Tabiun’dan olduğunu söyledikten sonra, “Meçhuldür” der.[39] İbn
Hacer bu satırların altında şunları söyler: “İbn Hibbân onu Tabiun
arasında zikretmiş …tir. İbn Abdilberr’in onu el-İstî’âb’da[40]
zikretmesinin sebebi ise, Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüş
olmasıdır.”[41]
4. Târık b. Şihâb el-Ahmesî: Cahiliye
dönemini idrak etmiş birisi olmasına rağmen Ebû Dâvûd, Ebû Zür’a ve
daha başkaları, onun Efendimiz (s.a.v)’i sadece gördüğünü, ancak
sohbeti olmadığını söylemiştir.[42]
5. Muhammed b. Hâtıb b. el-Hâris el-Cumahî:
Efendimiz (s.a.v)’den sonra “Muhammed” adını alan ilk kişi olduğu
söylenen[43] ve Habeşistan’a hicret eden annesi tarafından orada
dünyaya getirildikten sonra çok küçük yaştayken ailesiyle birlikte
Medine’ye gelen bu zat hakkında İbn Ma’în, “Hz. Peygamber (s.a.v)’i
görmüştür; ancak sohbeti bulunduğu zikredilmemiştir” demiştir.[44]
6. Mahmud b. er-Rebî’ el-Ensârî: Hz.
Peygamber (s.a.v)’i 4 veya 5 yaşındayken görmüştür. Hakkında Ebû
Hâtim, “Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüştür; sohbeti yoktur” der.[45]
7. Hz. Peygamber (s.a.v)’i çok küçük
yaşta görmüş olan Abdullah b. Şeddâd b. el-Hâd (r.a) hakkında İbn
Hacer şu ifadeyi kullanır: “Tâbi’iyyun kebîr, lehû rü’ye ve li ebîhi
suhbe” (Tabiun’un büyüklerindendir. Efendimiz (s.a.v)’i görmüştür.
Babası sahabîdir).”[46]
Bu örnekleri birkaç katı artırmak
mümkün ise de, zikredilenlerin şu hususu ifadede yeterli olduğunu
söyleyebiliriz: Usulcüler’in ekseriyetine ait olduğu söylenen sahabî
tarifi zaman zaman lugavî anlam çerçevesinde Muhaddisler’in
ekserisine ait olduğu söylenen görüşe nasıl yaklaşmışsa,
Muhaddisler’in ekseriyetine ait olduğu söylenen ve örfî tarifi esas
alan görüş de Usulcüler’in ekseriyetine ait olduğu söylenen görüşe
yaklaşmıştır.
Muhaddisler’in ekseriyetine izafe
edilen görüş, “sahabî” sayılmak için Efendimiz (s.a.v)’i görmüş (O’nunla
karşılaşmış) olmayı yeterli bulurken ve dahi Sahabe’nin “tamamı”nı
udul sayarken, bu tanıma giren bazı isimlerin Cerh-Ta’dil
otoriteleri tarafından tevsik edilmiş olması, “sahabî tarifi”ndeki
ihtilafın “lafzî” olduğunu gösteren bir diğer husustur.
Bu duruma örnek olarak, yukarıda
zikrettiğim 7 maddede yer alan isimlerin tevsiki için belirttiğim
kaynaklara bakılabilir. Bunlara ilaveten şu isimler zikredilebilir:
1. Eyyûb b. Beşîr b. Sa’d el-Ensârî:
Efendimiz (s.a.v)’i gördüğü konusunda ihtilaf yoktur. Ebû Dâvûd
tarafından tevsik edilmiştir.[47]
2. Ebû Ümâme Es’ad b. Sehl b. Huneyf
için de aynı durum söz konusudur.[48]
3. Mahmud b. Lebîd b. Ukbe el-Ensârî de
çocuk yaşta Efendimiz (s.a.v)’i görenlerden olduğu halde tevsik
edilmiş kimselerdendir.[49]
4. Abdullah b. Âmir b. Rebî’a: Hz.
Peygamber (s.a.v)’i 4 veya 5 yaşındayken gördüğü söylenen bu zat,
“Tabiun’un büyüklerinden” olarak tavsif ve Ebû Zür’a ile el-İclî
tarafından tevsik edilmiştir.[50]
5. İbrahim b. Ebî Musa el-Eş’arî:
Rü’yeti sabit olduğu halde el-İclî tarafından tevsik edilmiştir.[51]
Örnek olarak zikrettiğim bu isimler (ve
aynı durumdaki daha başkaları), Hz. Peygamber (s.a.v)’i görmüş
olmaları dolayısıyla Sahabe arasında sayılmışlardır. Sahabe’nin
tümünün “udul” olduğu kabulü çerçevesinde bu isimlerin
tevsik/tezkiye için olsa dahi Cerh-Ta’dil konusu yapılmaması
gerekirken, durumun tam aksi istikamette olduğu görülmektedir. Şu
halde bu noktada Muhaddisler’in Usulcüler’e yaklaştığını, bir diğer
ifadeyle bu iki grup arasındaki ihtilafın “lafzî” olduğunu söylemek
yanlış olmayacaktır.
Yukarıda 5. sırada yer alan örnek
oldukça dikkat çekicidir. İbn Hibbân es-Sikât’ında Sahabe’yi
zikrettiği yerde bu zatın adını da verdikten sonra şöyle der:
“Bu zat Hz. Peygamber (s.a.v)’den bir
şey işitmemiştir. Onu burada zikretmemizin sebebi, Hz. Peygamber
(s.a.v) ile karşılaşmış olmasıdır. Kendisi Tabiun’dandır.”[52]
İbn Hibbân’ın bu tavrına el-İsâbe’de
dikkat çeken İbn Hacer[53]:bir başka eserinde, konumuz bakımından
önemli bir ufuk açarak, künye ve nisbesiyle Ebû İdris el-Havlânî
olarak meşhur olan Âizullah b. Ubeydillah hakkında şöyle der:
“Sahâbiyyun, ve huve min haysu’r-rivâyeti
tâbi’iyyun kebîr, ve kad zukira fi’s-Sahâbe lienne lehû rü’ye” (Sahabîdir,
rivayet bakımından ise büyük bir tabiî (Tabiun’un büyüklerinden)dir.
Sahabe arasında zikredilmiştir, çünkü rü’yeti vardır).[54]
İşte bu ifade, “sahabî”yi farklı tarif
eden Muhaddisler’le Usulcüler arasında mevcut bu ihtilafın lafzî
olduğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Eğer Hz.
Peygamber (s.a.v)’i sadece “görmüş” olan bir kimse bu yönüyle
“sahabî” sayılırken, rivayet cihetinden Tabiun kategorisine
sokuluyorsa, şöyle bir ayrıma gitmek imkân dahilinde görünmektedir:
Bu kategoride yer alanların, Hz. Peygamber (s.a.v)’i “görmüş”
olmaları bir fazilet/meziyettir; ancak bu durum, onların
rivayetlerinin Sahabe’nin büyüklerinin rivayeti gibi kabul
edilmesine yol açmamıştır. Rivayet noktasında onlar da Cerh-Ta’dil
ilminin konusu yapılmıştır.
“Hz. Peygamber (s.a.v)’in ashabı”
tabiri ile “sahabî” tabiri arasında fark gözeten Muhammed Taki el-Osmânî’nin
bu yaklaşımını da böyle bir ayrımın sonucu olarak görebiliriz.[55]
Böyle bir ayrıma gidilmediği takdirde,
mesela el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd es-Sekafî’nin –en azından “rü’yet”
cihetiyle Sahabe arasında sayılması kaçınılmaz olacaktır. ez-Zehebî’nin,
“el-Muhtâr b. Ebî Ubeyd es-Sekafî el-kezzâb!
Bu zattan herhangi bir şey rivayet etmek uygun değildir. Çünkü
kendisi dâll ve mudıll (hem sapık, hem saptıran) birisidir. Cebrail
(a.s)’ın kendisine (vahiy getirmek için) indiğini iddia etmiştir.
el-Haccâc’dan daha şerli veya onun gibi birisidir.”
tarzındaki ifadelerinin altında İbn
Hacer şunları söyler:
“Babası Ebû Ubeyd, Sahabe’nin
hayırlılarındandı. (…) el-Muhtâr, hicret zamanında dünyaya
gelmiştir. Bu sebeple İbn Abdilberr onu Sahabe arasında
zikretmiştir.[56] Çünkü galip zanna göre o, Hz. Peygamber (s.a.v)’i
görmüştür. el-Hasen b. Ebî Tâlib’e karşı Medain’de ayaklananlar
arasında bulunmuştur. Daha sonra Mekke’de İbnu’z-Zübeyr’in yanında
yer aldı. İbnu’z-Zübeyr kendisini Kûfe’ye görevlendirdi. el-Muhtâr
burada galibiyet sağladıktan sonra İbnu’z-Zübeyr’i tanımadı ve Hz.
Hüseyin’in intikamı alma davası güttü. Bu hareketiyle Şia’nın
iltifatını kazandı. Onların hoşuna gidecek davranışlar izhar ederdi.
Sonra İbrahim b. el-Eşter’in ordusunda yer aldı ve Ubeydullah b.
Ziyad’ı öldürdü. Arkasından Mus’ab b. Zübeyr Kûfe’ye yöneldiğinde
onunla savaştı ve Mus’ab, el-Muhtâr’ı ve arkadaşlarını öldürdü. (…)
Onun, Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Sakîf kabilesinden bir kezzab, bir
de can alıcı çıkar” hadisinde[57] işaret ettiği “kezzab” olduğu
söylenmiştir…”[58]
Hakkında cerhin en ağır ifadelerinden
birisi olan “kezzâb” tabirinin kullanıldığı bu zatı, sırf Hz.
Peygamber (s.a.v)’i görmüş olması sebebiyle sahabî sayamayacağımız
açıktır. İbn Hacer’in, tercemesinde tekrarladığı bir tesbit, Veda
haccı esnasında 10 yaşında olması gereken el-Muhtâr’ın Hz. Peygamber
(s.a.v)’i görmüş olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. İbn
Hacer, Mekke ve Taif’te bulunanlardan Kureyş ve Sakif’e mensup olup
da Veda haccına şahit olmayan hiç kimse bulunmadığını ve bu tesbiti
birçok kere –adı geçen eserinde– tekrarladığını belirtir.
Mesele sadece “rü’yeti sabit olanların
tevsiki”nden ibaret de değildir. Tek tek örnekleri zikrederek yazıyı
uzatmak yerine, icmalî bir tesbitle konunun, sadece “rü’yeti sabit
olanların tevsiki”yle sınırlı olmadığını belirtelim:
İbn Hacer, ez-Zehebî’nin Mîzânu’l-İ’tidâl’de[59]
Midlâc b. Amr es-Sülemî’nin tercemesinde yer verdiği “Kim olduğu
bilinmiyor” ifadesinin altında şunları söyler:
“Bu zat sahabîdir. İbn Hibbân ve daha
başkaları onu Sahabe arasında zikretmiştir. (…) Allah kendisine
rahmet eylesin Musannıf (ez-Zehebî), bu zatın zayıflar arasında
zikrinde İbnu’l-Cevzî’ye uymuştur. Ancak İbnu’l-Cevzî’nin tutumu
daha hafiftir. Zira o, “Ebû Hâtim bu zat hakkında “Meçhuldür”
demiştir” demekle yetinmiştir. İbn Ebî Hâtim’in kitabında da (…) bu
zat hakkında bu ifade mevcuttur.[60] Ebû Hâtim, Sahabe’den bir
cemaat hakkında aynı şekilde davranmış ve haklarında “meçhuldür”
ifadesini kullanmıştır. Ancak bu tabirle o, adalet cihetinden
cehaleti (söz konusu kişinin adalet sahibi olup olmadığının
bilinmediğini) kasdetmemiştir. Kasdettiği, o kişinin, Tabiun’un
imamları tarafından kendisinden rivayette bulunulmamış bedevîlerden
olduğudur….”[61]
Bu ifadeler, Sahabe’den bazıları
(özellikle bedevîler) hakkında “meçhul” tabirinin kullanılmasının
Usulcüler’e has bir davranış olmadığını açıkça göstermekle,
bahsimizin mihverini oluşturan ihtilafta tarafların aynı noktada
buluştuklarının söylenmesini mümkün kılacak tarzda birbirlerine
yaklaştığını göstermesi bakımından son derece önemlidir.
Bu durum, “Sahabe’nin adaleti”nden ne
anlaşılması gerektiği konusunda sadra şifa açıklamayı yapan
–görebildiğim kadarıyla– tek müellif olan Abdülhayy el-Leknevî’nin
yaklaşımının[62] önemini de ortaya koymaktadır. Şöyle der:
“Adalet” tabiri bazen, rivayette (…)
taammüden yalan söylemekten kaçınmak ve uzak olmak anlamında
kullanılır. Muhaddisler’in, “Sahabe’nin tamamı uduldür” şeklindeki
sözle kasdettikleri mana da budur. es-Sehâvî, Fethu’l-Muğîs’te şöyle
der: “İbnu’l-Enbârî şöyle demiştir: “Sahabe’nin adaletinden murat,
onlar hakkında ismet sıfatının sabit ve onların günah işlemesinin
müstehil olduğunu söylemek değildir. Bundan murat, onların
rivayetlerini, adalet sebeplerini araştırma tekellüfüne girmeksizin
ve tezkiyelerini istemeksizin kabul etmektir. Ancak adaleti
yaralayıcı bir fiili işlemiş olmaları durumu söz konusu olursa, o
başka. Böyle bir durum da sabit olmamıştır.”
” et-Tuhfetu’l-İsnâ Aşeriyye ve daha
başka eserlerin müellifi allame ed-Dihlevî[63] bazı ifadelerinde
şöyle demiştir: “Ehl-i Sünnet akaidinde takarrur eden, Sahabe’nin
tamamının udul olduğu kabulüdür. Bu ifade çokça tekrar edilmiştir.
Manası konusunda merhum babam hazretleri de araştırma yapmıştır.
Yaptığı araştırma sonucunda vardığı sonuç şudur: Bu cümledeki
“adalet”ten kasıt, bu kelimenin bilinen/yaygın anlamı değildir.
Aksine kastedilen, başkası değil, sadece “hadis rivayetindeki”
adalettir; bunun hakikati ise, rivayette taammüden yalan söylemekten
sakınmak ve uzak durmaktır.
“Fitneye ve kamplaşmalara karışmış
olanlar da dahil olmak üzere Sahabe’nin tamamının siretini
araştırdık ve onların, –siyer sahasıyla ilgilenenlerin de malumu
olduğu üzere– Hz. Peygamber (s.a.v) üzerine yalan uydurmanın
günahların en şiddetlisi olduğuna inandıklarını, bundan son derece
sakınıp korunduklarını gördük.
“Söylediğimizin doğruluğunun delili
şudur: Bu inancın (Sahabe’nin adaleti meselesinin), ne
Mütekaddimun’a ait Akaid kitaplarında ne de Kelam kitaplarında izi
bulunur. Bu meseleyi Muhaddisler, Usul-i Hadis kitaplarında, ravi
tabakalarının ta’dilinin beyanı sadedinde zikretmişlerdir. (Daha
sonrakilere ait) Akaid kitapları, bu meseleyi Usul-i Hadis
kitaplarından aktarmıştır. Bunu yapanlar, mesele hakkında
derinlemesine araştırmada bulunmadan Hadis ve Kelam sahalarını
birbirine karıştıranlardır.
“Şüphe yok ki Usulcü’nün maksadının
taalluk ettiği “adalet”, “rivayette adalet”tir ve –başka değil–
sadece nakilde taammüden yalan söylemekten sakınmayı ve uzak durmayı
anlatır…”[64]
el-Leknevî’nin, Hüccetullâhi’l-Bâliğa
sahibine tabi olarak “adalet”i münhasıran “rivayette adalet”e
hasretmesi, eserin muhakkiki Abdülfettâh Ebû Gudde’nin şiddetli
itirazına maruz kalmıştır.[65] Zira burada bu yaklaşımda “adalet”in,
Din’in hayata yansımasından bağımsız bir olgu gibi değerlendirildiği
dikkat çekmektedir. Oysa “adalet”in kaynağı –Usul kitaplarında da
açıklandığı gibi– “büyük günahlardan kaçınma ve küçük günahlarda
ısrar etmeme”den hasıl olan melekedir ki, Hadis rivayetindeki
güvenilirlik bu meleke ile irtibatlıdır.
Şu halde burada “adalet”in ölçülerinin
tayininde bir “orta yol” bulunmak durumundadır. Kanaatime göre bu
“orta yol”u, İbn Hibbân’ın “Kişinin ekseri ahvalinin Allah Teala’ya
taat olması” şeklindeki tarifinde bulmak mümkündür. O bu tarifi
şöyle açar:
“Çünkü biz adaleti, hiçbir surette
ma’siyet işlememiş olan kimseye tahsis ettiğimiz zaman, bu durum
bizi, dünyada adalet sahibi kimse bulunmadığı sonucuna götürür. Zira
insanların ahvali, şeytan kaynaklı arızalardan hali değildir.
Öyleyse “adalet sahibi”, zahir-i ahvali Allah Teala’ya taat olan
kimsedir. Karşıtı ise ekseri ahvali Allah Teala’ya ma’siyet olan
kimsedir.
“Bazen adalet sahibi kişi, komşuları ve
memleketinin adalet sahibi insanları adaletli olduğuna şahitlik
ettiği halde, Hadis rivayetinde gayr-i sadık olabilir. Çünkü Hadis
rivayetinde sıdk, ancak Hadis konusunda mütehassıs olan kimseler
tarafından bilinebilir. Bir kimsenin adalet sahibi olduğunu söyleyen
herkes Hadis konusunda mütehassıs değildir ki onun ta’dili hem
rivayette hem de Din’de geçerli hakiki bir ta’dil olabilsin!”[66]
Konuyu şöyle toparlamak mümkündür:
Bilindiği kadarıyla sırf Hz. Peygamber (s.a.v)’i “görmüş” olması
dolayısıyla “sahabî” sayılanlar iki ana gruba ayrılabilir:
1. Hem rü’yeti, hem de rivayeti
olanlar. Bunlar arasında cerh edilen kimseye tesadüf edemedim.
Bunların rivayetleri mevsul ise zaten problem yoktur. Mürsel
rivayetleri ise “sahabî mürseli”dir.[67]
2. Rü’yeti bilindiği halde rivayeti
bilinmeyenler. Bunlar arasında cerh edilen de, ta’dil edilen de
vardır. Rivayetleri “tabiî mürseli”dir.[68]
4.
Konunun ikmali bakımından, “Sahabî
kimdir” ara başlığı altında ez-Zerkeşî’den naklen geçen ve
Muhaddisler’le Usulcüler’in “sahabî” tariflerinin “esasa müteallik”
olduğunu maddeler halinde veren ifadeler üzerinde de durmak
gerekiyor. Aynı sarayla ele alacak olursak;
1. Adalet: Özellikle “rü’yet”
cihetinden sahabî sayılanlar arasında cerh ya da ta’dil edilenler
bulunduğu yukarıda örnekleriyle geçmişti.
2. Böyle kişilerin Hz. Peygamber
(s.a.v)’den naklettiği rivayetin “sahabî mürseli” sayılıp
sayılmaması: Rivayeti bilinenlerin rivayetinin “sahabî mürseli”,
bilinmeyenlerin ise “tabiî mürseli sayılabileceği yukarıda
söylenmişti.
İbn Hacer bu konuda şu tesbiti yapar:
“Adiyy b. el-Hıyâr, Mekke’nin fethinden
bir süre önce vefat etmiştir. Oğlu Ubeydullah, Hz. Peygamber (s.a.v)
Mekke’ye girdiğinde orada bulunuyordu. Pek çok rivayette kadın ve
erkek sahabîlerin, çocuklarını teberrük maksadıyla Hz. Peygamber
(s.a.v)’e götürdükleri nakledilmiştir. Ubeydullah b. Adiyy de
onlardandır.
“Ancak, onun, rü’yetin sübutunun gereği
olarak sohbet çerçevesine girmesiyle elde ettiği yüksek mertebe, Hz.
Peygamber (s.a.v)’den naklettiği rivayetlerin mürsel olmamasını da
gerektirir mi?
“Bu, araştırılması ve üzerinde
düşünülmesi gereken bir noktadır. Hak olan, Ebû Hâtim er-Râzî ve
daha başka imamların da kesin bir dille belirttiği gibi, bu
durumdakilerin mürselinin, diğerlerinin mürseli gibi olduğunun
söylenmesidir. “Sahabe’nin (Allah hepsinden razı olsun) mürselleri
–farklı düşünen bir grup dışında– ittifakla makbuldür” diyenler, bu
sözle, Hz. Peygamber (s.a.v)’den Hadis belleme ve işitme imkânına
sahip olanları kastederler. Kendisi için bunun mümkün olmadığı
kimseye gelince, onun hadisinin hükmü, Hz. Peygamber (s.a.v)’den bir
şey işitmemiş olan Muhadramun’un rivayetinin hükmü gibidir.”[69]
3. Böyle kimselerin müçtehid olması
veya kendilerinden menkul fetvalar bulunması: Rivayet cihetiyle
Tabiun’dan sayılanların fetva ve içtihadlarının Sahabe fetva ve
içtihadları gibi değerlendirilmeyeceği açıktır.
4. Böyle kimselerin diğer sahabîlere
muhalefeti: Bir önceki maddeyle bağlantılı olarak bu durumdaki
kimselerin muhalefetinin Sahabe icmaına tesir etmeyeceğini söylemek
yanlış olmamalıdır.
Allah Teala en iyisini bilir.
—————————————
[1] Zeyd b. Hârise (r.a) örneğinde
olduğu gibi. Bkz. 33/el-Ahzâb, 37.
[2] Hz. Ebû Bekr (r.a) hakkında “ikinin
ikincisi” ifadesini kullanan 9/et-Tevbe, 40 ayeti gibi.
[3] Örnek olarak “Peygamber kızları”
(33/el-Ahzâb, 59), “Peygamber hanımları” (33/el-Ahzâb, 6, 53…),
“Ehl-i Beyt” (33/el-Ahzâb, 33), “Muhacirun” (3/Âl-i İmrân, 195,
8/el-Enfâl, 72, 22/el-Hacc, 58-9…), “Ensâr” (8/el-Enfâl, 74, 9/et-Tevbe,
100-17…) zikredilebilir. Şüphesiz bunlar dışında da kendilerinden
işaret yollu bahsedilen sahabîler mevcuttur.
[4] Bkz. 16/en-Nahl, 44, 64.
[5] Makâlât, 161-2.
[6] el-Irakî, Fethu’l-Muğîs, 343 vd.;
el-Aynî, Umdetu’l-Karî, XVI, 169 vd.; İbn Hacer, el-İsâbe, I, 6; a.mlf.
Fethu’l-Bârî, VII, 4 vd.; es-Sehâvî, Fethu’l-Muğîs, IV, 74; Ali
el-Karî, Şerhu Şerhi Nuhbeti’l-Fiker, 575 vd.; el-Leknevî, Zaferu’l-Emânî,
528 vd.; Muhammed Ekrem es-Sindî, İm’ânu’n-Nazar, 204 vd…
Bu kaynakların birçoğunda kimlerin
sahabî sayılacağı konusunda başka görüşler de zikredilmiştir. Şuyu
bulmadığı, münferit kaldığı veya konunun aslına fazla tesiri
olmadığı için bu görüşler üzerinde durmayacağım.
[7] el-Âmidî, İbnu’l-Hâcib vd.
[8] Sahabî mürsellerinin makbuliyetinde
ittifak/icma olduğu söylenmişse de, bu konuda ihtilaf bulunduğu
bilinmektedir. Çoğunluğu teşkil eden ulema, sahabî mürsellerinin
makbuliyetine kaildir. Bkz. el-Alâî, Câmi’u't-Tahsîl, 36.
[9] ez-Zerkeşî, el-Bahru’l-Muhît, IV,
303.
[10] Hz. Ömer (r.a) Müslüman olduğu
zaman Efendimiz (s.a.v)’i Dâru’n-Nedve’ye götürmüş ve burada
bulunanlar İszlam’a girmişti.
[11] el-Hâkim en-Nîsâbûrî, Ma’rifetu
Ulûmi’l-Hadîs, 22 vd.
[12] Ebû Mansûr Abdülkahir el-Bağdâdî,
Usûlüddîn, 298 vd.
[13] Yazının başında da belirttiğim
gibi bu nokta sadece “aklî” zorunluluk üzerine değil, daha öncelikli
olarak Kur’an ve Sünnet nasslarına, yani “Dinî zorunluluk” üzerine
ibtina eder. Meselenin bu yönü ilgili kaynaklarda enine-boyuna
işlendiği için burada sadece aklî boyut üzerinde durulmaktadır.
[14] Abdullah b. Mes’ûd, Abdullah b.
Abbâs ve Abdullah b. Ömer (r.anhum).
[15] ed-Debûsî, Takvîmu’l-Edille, 180.
[16] Burada geçen “sâlihîn” ifadesinin
başında, ibareden bir şekilde düşmüş bir “selef” kelimesinin
bulunması melhuzdur. Eğer böyleyse, ifade Tebe-i Tabiin’i anlatmak
üzere “selef-i salihin” şeklinde okunmalıdır.
[17] Değişik lafızlarla aynı mana olmak
üzere bkz. el-Buhârî, “Şehâdât”, 9, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebî”, 1;
Müslim, “Fedâilu’s-Sahâbe”, 210-14, “Rikâk”, 7, “Eymân”, 10, 27; Ebû
Dâvûd, “Süne”, 9; et-Tirmizî, “Fiten”, 45, “Şehâdât”, 4, “Menâkıb”,
56; İbn Mâce, “Ahkâm”, 27; Ahmed b. Hanbel, I, 378, 417…, II, 228,
410…, IV, 267, 76…
[18] ed-Debûsî, 182; krş. Hâfızuddîn
en-Nesefî, Keşfu’l-Esrâr, II, 12 vd., bilhassa 17 vd.
[19] Fâtıma bt. Kays (r.anha)’nın,
boşanmış kadının iddet süresi içinde nafaka ve sükna hakkına sahip
olmayacağını bildiren rivayeti kast ediliyor.
[20] ed-Debûsî, a.y.
[21] ed-Debûsî, 180-1.
[22] ed-Debûsî, 256 vd.
[23] Kast edilen, “Ashabım yıldızlar
gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz” rivayetidir. Aynı
anlamı ifade eden değişik metinler mevcuttur. Bunların tümü bir
arada değerlendirildiğinde –yaygın olarak iddia edildiği gibi–
“uydurma” değil, “zayıf” olduğu anlaşılmaktadır.
[24] ed-Debûsî, 257.
[25] es-Serahsî, el-Usûl, I, 342.
[26] A.g.e., I, 343-4.
[27] el-Âmidî, el-İhkâm, II, 104; İbn
Emîri’l-Hâc, et-Takrîr ve’t-Tahbîr, II, 348; eş-Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl,
129-30.
[28] ed-Debûsî, 182.
[29] en-Nesefî, II, 18.
[30] es-Serahsî, el-Usûl, I, 344.
[31] A.g.e., I, 352.
[32] Buradaki “Selef”ten kasıt, ed-Debûsî'’nin
ifadelerinden anlaşıldığına göre Tabiun’dur.
[33] İbn Abdilberr, et-Temhîd, IV, 94;
el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Kifâye, 454.
[34] Bkz. el-Irâkî, Fethu’l-Muğîs, 344;
el-Aynî, Umde, XVI, 169.
[35] el-Irâkî, 345.
[36] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-Ta’dîl,
IX, 225.
[37] İbn Hacer, el-İsâbe, V, 29.
[38] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 338.
[39] ez-Zehebî, Mîzânu’l-İ’tidâl, III,
480.
[40] el-İstî’âb, III, 1365.
[41] İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, V, 76.
[42] el-Alâî, Câmi’u't-Tahsîl, 200.
[43] İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 9.
[44] el-Alâî, 263.
[45] el-Alâî, 275.
[46] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, II, 206;
X, 201…
[47] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, I,
346-7.
[48] İbn Hacer, a.g.e., I, 231.
[49] A.g.e., X, 59-60.
[50] A.g.e., V, 238.
[51] İbn Hacer, Takrîbu’t-Tehzîb, 91.
[52] İbn Hibbân, Kitâbu’s-Sikât, III,
20.
[53] el-İsâbe, I, 178.
[54] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, I, 64.
[55]. Bkz. Tekmiletu Fethi’l-Mülhim, V,
59.
[56] İbn Abdilberr, el-İstî’âb, IV,
1465; İbnu’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, IV, 329; İbn Hacer, el-İsâbe, VI,
349 vd.
el-İsâbe’nin Dâru’l-Cîl baskısında
el-Muhtâr’ın tercemesinde geçen “Leyse lehû suhbe velâ rü’ye” (Hz.
Peygamber (s.a.v)’le ne sohbet etmiş, ne de O’nu görmüştür)
ifadesindeki “rü’ye” kelimesi “rivâye” olmalıdır. Gerek İbn Hacer’in
bu belirttiğim yerde söyledikleri, gerek yukarıda Lisânu’l-Mîzân’dan
yapılan iktibasta geçen ifadesi gerekse isimlerini zikrettiğim diğer
eserler bu kelimenin “rivâye” olması gerektiğini göstermektedir.
Bu durumda el-Muhtâr’ın Hz. Peygamber
(s.a.v) ile sohbetinin ve O’ndan rivayetinin bulunmadığını, ancak
O’nu gördüğünü söylemek gerekmektedir.
[57] Müslim, “Fedâilu’s-Sahâbe”, 229.
[58] İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, VI,
6-7.
[59] ez-Zehebî, Mîzânu’l-İ’tidâl, IV,
86.
[60] İbn Ebî Hâtim, el-Cerh ve’t-Ta’dîl,
VIII, 428.
[61] İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, VI,
12-3.
[62] el-Leknevî, Zaferu’l-Emânî, 539 vd.
[63] Şah Veliyullah ed-Dihlevî’nin
oğlu.
[64] el-Leknevî, Zaferu’l-Emânî, 541-2.
[65] Bkz. Zaferu’l-Emânî, 582.
[66] İbn Hibbân, el-İhsân, I, 151-2.
[67] Sahabî mürsellerinin hükmü
yukarıda kısaca geçmişti.
[68] Tabiî mürsellerinin kabul veya
reddinde de, özellikle tabiî ravinin durumuna bağlı olarak ihtilaf
vardır. Bkz. el-Alâî, Câmi’u't-Tahsîl, 33 vd.
[69] İbn Hacer, en-Nüket alâ Kitâbi
İbni’s-Salâh, 197.
Kaynak:
www.inkisaf.net
Son Güncelleme : 24.11.2007 - 00:21
|