1- Gusülde ağız ve burnun içleri ile vücudun hepisîni yıkamak farzdır.)
İmam-ı Şafiî'ye göre ağız ile burnun içini yıkamaksünnettirler. Çünkü Peygamber Efendimiz
(SallallahüAleyhi ve Sellem); “On şey fıtrat (yanisünnet)tendir” [1] diye
buyururken ağız ile burnun içini yıkamayı o on şeyden saymıştır. Bunun içindir
ki bunlar abdestte de sünnet olmuşlardır. Biz ise; “Eğer cünüp iseniz temizlenin” [2]diye buyurulmuştur. Temizlenmek ise, suyun
ulaşabildiği vücudun her yerini yıkamakla olur. Fakat abdest öyle değildir.
Çünkü onda yüzün yıkanması emredilmiştir. Ağız ve burnun içleriyle yüzleşme
olmadığı için bunlar yüzden sayılmazlar. Yukarıda geçen hadis de kişinin abdestsiz
olduğu zamana mahmuldür. Zira Peygamber Efendimiz bir hadiste. “Bunlar cünüplüktenyıkanmada farz, abdestte sünnettirler.” [3]buyurmuştur.
2- Gusletmek istiyen kimsenin, önce ellerini, sonra avret yerlerini
yıkaması, sonra -eğer vücudu üzerinde bir necaset varsa- o necaseti gidermesi,
sonra -ayakları dışında- namaz için abdest alır gibi bir abdest alması sonra
suyu başına ve vücudunun diğer yerlerine -üç defa- dökmesi, sonra durduğu
yerden ayrılıp ayaklarını yıkaması sünnettir.) Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'in eşi Hz. Meymûne (Radıyallâhü anhâ)Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'in bu şekilde guslettiğini rivayet etmiştir. Kişinin yıkandığı yerden
ayrılıp ondan sonra ayaklarını yıkamasının sebebi: Çünkü yıkandığı yerde
biriken suyun içinde ayaklarını yıkamasının bir faydası yoktur. Şayet
yıkandığı yer yüksek olduğu için orada su birikmiyorsa, o zaman ayaklarını yıkamayı
sonraya bırakmaz. Üstüne su dökmeden önce vücudu üzerindeki necaseti
gidermesinin sebebi de, necasetin suyun değmesiyle yumuşayıp vücudun diğer
yerlerine dağılmasını önlemektir.
3- Kadının, guslederken saç örgülerini açması gerekmez.) Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), eşi Ümmü Seleme (Radıyallâhü
anhâ)'ya; “Suyun, saçının diplerine
ulaşması sana yetmez mi?”[4]
buyurmuştur. Sahih olan kavle göre kadına, saç örgülerinin içini ıslatması da
gerekli değildir. Fakat sakalın içini ıslatmak -bir zorunluk bulunmadıkça-
gerekir.[5]
Guslü
Gerektiren Şeyler De Şunlardır.
1- İster erkek, ister kadın, ister uyanıkken,
ister uykuda olsun, kişiden meninin atarak ve şehvetle çıkması. İmam-ı Şâfiî'ye
göre meninin çıkması ne şekilde olursa olsun gusîü gerektirir. Zira Peygamber
Efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Su ancak sudan (yani gusül ancak
meniden) lâzımgelir.” [6]buyurmuştur.
Biz diyoruz
ki: Cenâb-ı Hak. cünüp olan kimseye yıkanmayı emir buyurmuştur. Cünüplüğün de
sözlük anlamı meninin şehvetle çıkmasıdır. Nitekim Araplar “Falanca adam cünüp
oldu- dedikleri zaman -Kadınla cinsel ilişkide bulundu” demek isterler. Îmam-ı
Şafii'nin dayandığı hadis de meninin şehvetle çıkması haline mahmuldür. Zira
hadisteki ikinci “Su” kelimesi amm olup mezi, vedi ve şehvetle çıkan ve
çıkmayan menilerin ikisine şâmil bulunduğundan, bu mânâda kalması mümkün
değildir. O halde ondan murat, en has mânâsı olan şehvetle çıkan menidir.
Sonra, İmam
Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre muteber olan, meninin şehvetle yerinden
aynlmasıdır. İmam Ebû Yûsuf'a göre ise, şehvetle çıkması da şarttır. Zira
gusül lâzımgeimek -hem şehvet ve hem de meninin çıkması olmak üzere- iki şarta
bağlıdır. O halde bu iki şart bir arada olmayınca hüküm terettüp etmez. İmam
Ebü Hanife ile İmam Muhammed ihtiyatlı davranarak ekseriyeti nazara
almışlardır. Zira meni şehvetle yerinden ayrılınca ekseriyetle şehvetle çıkar
da, şehvetle yerinden ayrılıp da, şehvetsiz olarak çıkması çok ender vâki
olur. Bunun için ihtiyatın gereği, her iki durumda da gusül lâzım gelmesidir.
2- Erkek ile kadının tenasül uzuvlarının
birbirine rastlaması. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “İki sünnet yeri birbirine rastlayıp kertik
kaybolunca -meni insin inmesin- gusül lâzım gelir” [7]
buyurmuştur. Ayrıca, iki tenasül uzvu birbirine rastlarken –ekseriyetle- meni
çıktığı için olabilir ki çıkar da, kişi farkında olamaz. Bunun için, meni
çıkmasa bile, guslü gerektirmede iki tenasül uzvunun birbirine rastlaması, meninin
çıkması yerine kâim olmuştur. Erkek zekerinin bir başkasının makadına da
girmesi guslü gerektirir. Çünkü bu da meninin çıkmasına kuvvetli bir sebeptir.
Bu durumda yapana gusül lâzım geldiği gibi, ihtiyatan yapılana da lâzım gelir.
Fakat hayvanlarla veya hut insanın iki avreti dışında kalan diğer yerleriyle
cima eden kimseye -eğer menisi çıkmazsa- gusül lâzım gelmez. Çünkü bu hallerde
meninin çıkmasına yolaçan sebep zaiftir.
3- Kadının aybaşı hali. Zira Cenâb-ı Hak (Azze
ve Celle): “Kadınlara temizlenmedikçe
yaklaşmayınız» [8] buyurmuştur.
4- Loğusalık. Çünkü loğusalığın guslü
gerektirdiğinde icma vardır. (Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Cuma, iki bayram ve Arefe günlerinde ve ayrıca ihrama girerken gusletmeyi
sünnet kılmıştır.) Kuduri' nin sünnet dediği bu gusüllere kimisi müstahap
demiştir, imam Muhammed de Cuma guslü hakkında «İyidir» tabirini kullanmıştır,
İmam Mâlik de; “Cuma namazına gitmek
istiyen kimse gusletsin” [9]
hadisine dayanarak Cuma guslünün vâcib olduğuna kail olmuştur. Biz ise; “Kim ki Cuma günü abdest alırsa, çok güzel
bir şeyyapmış olur ve kim ki
guslederse, onun yaptığı, daha üstün sevaphdır” [10] hadisine
dayanıyoruz. Zira bu hadis ile taarruz eder gibi görünen imam Mâlik'in hadisi ya
nedbe mahmuldür, ya da mensuhtur.
imam Ebû Yûsuf'a
göre Cuma gusiünün sünnet olması Cuma namazı içindir ve sahih olan görüş
budur. Çünkü namazın fazileti vaktin faziletinden daha üstündür. Hem de
temizlik namazın şartıdır. Hasan İbn-i Ziyad ise: “Cuma guslünün sünnet olması
Cuma gününün fazileti içindir” [11] demiştir.
Cuma gününde
olduğu gibi bayram günlerinde de biraraya gelen insanların birbirlerinin kir
kokusundan rahatsız olmamaları için gusletmek müstahaptır. Arefe günü ile
ihrama girerken gusletmenin niçin sünnet olduğunu -Allah izin verirse-Hacc menâsiki bahsinde anlatacağız.
Mezi ile
vedinin çıkmasından dolayı gusül lâzım gelmez. Bunların çıkması ile sadece
abdest bozulur. Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) “Erkeklik gücüne sahip olan herkes mezilenir.
Mezidensadece abdest almak gerekir”
[12]
buyurmuştur. Vedi, bevil den sonra çıkan kalın bir vebildir. Bunun için o da
bevil hükmündedir. Meni, beyaz, kalın ve çıkması ile şehvet kırılan bir sudur.
Mezi de beyazımsı ve ince olup erkek, kadınla öpüşüp oynaşırken çıkan bir sudur.
Bu tarifler Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'dan gelmiştir.[13]
Abdest Ve Gusülde Kullanilmasi
Caiz Olan Ve Olmayan Sular
1- Dere, çeşme, kuyu, deniz ve yağmur sulan ile abdest alınabilir ve
gusül edilebilir. Zira Cenâb-ı Hak;
“Biz göklerden temizleyici bir su indirmiş
bulunuyoruz” [14] buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de; “Su temizleyicidir ve onun rengini, ya da tad veya kokusunu değiştirmedikçe
hiç bir şey onu necis kılmaz” [15] ve
deniz hakkında da; “O, suyu temizleyici
ve murdarı helâl olan şeydir” [16] diye
buyurmuştur. “Su” da denildiği zaman ondan yukanda geçen sular anlaşılmış olur.
2- Ağaç ve meyvalardan sıkılıp çıkarılan sular ise abdest ve gusülde
kullanılamaz. Çünkü bu tür sulara yalnız «Su» denilemez ve su bulunmadığı zaman
teyemmüm etmekle emrolunmuşuzdur. Bu tür sular, hakiki ve hükmi necasetleri
gidermede suyun gördüğü işi gördükleri için suya her ne kadar kıyas
edilebiliyorsa da, abdestsizliğin ne hakikî ve ne de hükmi bir necaset olmayıp
abdest uzuvlarını yıkama vücubunun taabbüdi olduğundan onda nassm dışına çıkılamaz.
Fakat budanmış üzüm ağacından damlayan su ile İmamEbû Yûsuf'un “Cevami-inde söylediğine göre”
abdest alınabilir. Çünkü bu, sıkma ile elde edilen bir su değildir. Kuduri,
sıkmayı şart koşmakla buna işaret etmiştir.
3- Sirke, çorba, etsuyu, gülsuyu, sulu sebze yemekleri ve diğer içecekler
gibi, başka şeylerin karışması ile su özelliğini yitiren sularla abdest alınamaz.
Çünkü bunlara su denilemez. Sulu sebze yemeklerinden maksat, sebzenin, içinde
pişmesiyle suyu kalınlaşmış olan yemeklerdir. Zira ateşe koymaksızm içindeki
sebzenin rengini alan su ile abdest alınabilir.
4- Sel suları gibi, bulanık veyahut, içine süt, safran, sabun gibi
yabancı ve fakat necis olmayan bir maddenin karışması ile vasıflarından biri
değişen bir su ile abdest ve gusül alınabilir.) İmam-ı Şâfii (Allah rahmet
eylesin) :
“Safran suyu
ve benzeri gibi, toprak cinsinden olmayan bir şeyin, içine karışması ile rengi
değişen su ile abdest alınamaz. Zira bu suya “Su” denilemez. Nitekim ona “Su” değil,
“Safran suyu” denilir. Fakat toprak cinsinden olan herhangi bir şey öyle
değildir. Çünkü su hiç bir zaman topraktan an olamaz” demiştir. Biz diyoruz ki:
Safran ve
benzerinin karışması ile su, suluktan çıkmadığı gibi onun -ayran, sirke ve
çorba gibi- “Su”dan başka bir adı da yoktur. Ona “Safran suyu” dememiz, “Kuyu”
veya “Çeşme suyu” dememiz kabilindendir. Suyun kuyu veya çeşmeye izafesi suya
nasıl suluktan başka bir vasıf kazandırmıyorsa,, bu da öyledir. Bir de, suyu
topraktan korumak mümkün olmadığı için, ona az miktarda kansan toprağın nasıl
önemi yoksa, suya az miktarda kansan safranın da önemi yoktur. Çünkü suyun
suluktan çıkması -sahih olan görüşe göre- renginin değişmesi ile değil, ona
kansan şeyin çokluğu iledir. Ancak eğer suyun rengi, içinde yabancı bir şeyi
kaynatmak suretiyle değişirse, o zaman, gökten yağdığı zamanki tabii durumunu
koruyamadığı için onunla abdest alınmaz. Çünkü ateş onun tabii vasfını
değiştirmiş olur. Meğer içinde -sabun ve benzeri gibi- temizleyici gücünü
arttıran bir yabancı madde kaynatılmış olsun. Nitekim ölüyü, içinde hatmi
kaynatılmış su ile yıkamanın sünnet olduğuna dair hadis vardır. Ancak eğer
içinde kaynatılan şey -sulu kavut gibi- ona su denemiyecek kadar onu
kalınlaştırırsa -içinde kaynatılan şey- sabun gibi -suyun temizleyici gücünü
arttıran bir şey bile olsa- onunla abdest alınamaz. Çünkü bu durumda olan bir
suya artık su denmez.
5- İçine necaset giren herhangi bir su ile -necaset ister az ister çok
olsun- abdest alınamaz. İmam Mâlik (Allah rahmet eylesin) yukarıda metni geçen;
“Su temizleyicidir. -Rengini, ya da tad
veya kokusunu bozmadıkça- hiç bir şey onu necis etmez” hadisine dayanarak,
içine giren necasetin, herhangi bir vasfını bozmadığı su ile abdest
alınabildiğine kail olmuştur.
İmam-ı Şafii
de (Allah rahmet eylesin): “İçine necaset giren su -herhangi bir vasfı bozulmamış
olmak şartı ile- eğer kulleteyin miktarı olursa onunla abdest alınabilir. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Su kulleteyin miktarına ulaşınca necaset taşımaz” [17]
buyurmuştur. demiştir. Bizim dayanağımız ise, metni abdestin sünnetleri
bahsinde geçen; “Herhangi biriniz uykudan
uyandığı zaman, elini üç kez yıkamadan kaba daldırmasın. Zira elinin nerelerde
dolaştığını bilemez” ve; “Herhangi biriniz
durgun suya bevletmesin ve ondacünüplükten
gusletmesin” [18]
hadisleridir. Zira İmam Mâ1ik'in hadisi Budaa kuyusu hakkında «Necaset
taşıyamaz, necis olur» demektir.
6- İçine necaset giren akar su ile -eğer ona giren necasetten birz
görülmezse- abdest alınabilir. Necasetin izi, necasetin rengi, kokusu veya
tadıdır. Akar su da, kullanılırken yerinde durmayıp giden ve yerine bir başka
su gelen su demektir. Kimisi de: “Bir saman çöpünü sürükleyebilecek kadar olan
su, akar sudur” demiştir.
7- Bir tarafına dokunulurken diğer tarafı çalkalanmayan bir büyük göle
necaset girerse, necasetin girmediği taraftan abdest alınabilir. Zira durum,
necasetin o tarafa varamadığını göstermektedir.
Çünkü böyle
büyük bir suyun bir tarafında bulunan necasetin, suyun her tarafına dağılmış
olması pek akla gelmez. Rivayete göre İmam Ebû Hanife (Allah rahmet eylesin):
“Eğer gölün
bir kenarında yıkanma ile diğer kenarı kıpırdamazsa, göl büyüktür” demiştir,
ki İmam Ebû Yûsuf da (Allah rahmet eylesin) bu görüştedir. Hattâ -rivayete
göre- İmam Ebû Yûsuf. “Eğer gölün bir kenarı içinde bir tek eî hareketiyle,
diğer kenarı kıpırdamazsa, göl büyüktür” diye söylemiştir. İmam Muhammed'e
göre ise, gölün bir yanından kişinin abdest alması, eğer gölün öbür yanını
kıpırdatmazsa göl büyüktür. Birinci görüş, havuzlarda abdestten çok, yıkanmaya
ihtiyaç bulunduğu düşüncesine dayanır. Kimisi de -kolaylık olsun diye- havuzun
büyüklük ve küçüklüğünü yüzölçümü itibariyle takdir ederek:
“Eğer havuzun
eni ile uzunluğu onar arşm olursa, havuz büyüktür» demiştir, ki bu gün fetva
buna göredir. Bir arşın yedi kabzadır. Derinlikte de ölçü, -sahih olan görüşe
göre- havuzdan su avuçlandığı zaman, elin havuzun dibine değmemesidir. Kuduri
-Necasetin girmediği taraftan abdest alınabilir- sözü ile, necasetin girdiği
tarafın necis olduğuna işaret etmiştir. İmam Ebü Yûsuf tan ise: “Akar suda
olduğu gibi, gölde de eğer necaset izi görülmezse, necasetin düştüğü yer necis
değildir” diye söylediği rivayet olunmaktadır.
8- Arı, pire, sinek, akrep ve benzerî gibi kanı akmayan canlıların suda
ölmesi suyu necis etmez. Îmam-ı Şafiî (Allah rahmet eylesin): “Necis eder.
Çünkü etlerinin haram olması necis olduklarını gösterir. Fakat sirke veyahut
meyvalar içinde ölen kurtlar öyle değildir. Çünkü onda zaruret vardır”
demiştir. [19] Bizim dayanağımız,
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's selâm)'in; “Ey Selman, her yiyecek ve içecek ki, içine kanı bulunmayan bir canlı
düşüp ölürse, yiyilmesi, içilmesi ve ondan abdest alınması helâldir” [20]
hadisidir. Kaldı ki sıvı, içinde ölen canlının vücudunda bulunan akar kanın ona
karışması ile necis olur. Çünkü necis olan, akar kandır. Bunun içindir ki
kesilen hayvan temizdir de. kesilmeden ölen hayvan murdardır. Zira hayvanın
akar kanı kesilmekle gider. Kesilmeden ölen hayvanın kanı ise, damarlarında
pıhtılaşıp kalır. Bu tür canlılarda ise, sıvıya karışacak kadar akar kanın
bulunmadığını farz ediyoruz. Herhangi bir şeyi yemenin haram olması da, o
şeyin necis olduğunu gerektirmez. Nitekim çamur, yiyilmesi haram u'duğu halde
necis değildir.
9- Balık, kurbağa ve yengeç gibi, suda yaşıyan canlıların suda ölmeleri
suyu necis etmez. Îmam-ı Şafii (Allah rahmet eylesin)yukarıdaki yargıyı yaparak: “Balıktan başka,
her canlının ölmesi, necis kılar” demiştir. Biz diyoruz ki: Bu canlılar, sudan
oluştukları için, suda öldükleri zaman onlara necis hükmü verilmez. Nitekim,
bozulup kana dönüşen yumurta da, bu nedenle necis değildir. Kaldı ki bu
saydığımız canlılarda akar kan da yoktur. Zira akar kanı olan canlılar, suda
barınmazlar.
Saydığımız bu
canlılar, sudan başka bir sıvıda ölmeleri halinde ise, kimisi: “Kaynaklan
olmayan sıvıda öldükleri için sıvıyı necis ederler”, kimisi de: “Akar kanları
olmadığı için necis etmezler” demiştir, ki en sıhhatli olan görüş budur. Bu
hükümde kara ile su kurbağalan arasında fark yoktur. Kimisi de: “Kara
kurbağası, hem akar kanı bulunduğu ve hem de kaynağında ölmediği için, necis
eder” demiştir.
Suda yaşıyan
canlılar, suda doğup büyüyen ve suyun içinde kalan canlılardır. Karada doğup
suda geçimlerini sağlayan canlılar ise, necis ederler. (Müsta'mel) yani daha
önce abdest veya gusülde kullanılmış olan fsu bir daha abdest veya gusülde
kullanılamaz.) İmam Mâlik ile İmam-ı Şafii (Allah rahmet eylesin): “Kesici
olan bir âlet herhangi bir şeyi nsisıl bir kaç kez kesiyorsa, necaseti
giderici olan su da, necaseti bir kaç kez giderir” diyerek bu görüşe
katılmamışlardır. İmam Züferde: “Eğer
daha önce onunla abdest alan kimse abdestli idiyse, onunla bir daha abdest
alınabilir, değil idiyse, necis değil, fakat bir daha onunla abdest alınamaz.
Çünkü abdestsiz olan kimsenin uzuvları hakikaten necis olmadığı için, o
uzuvlarda kullanılmış otan suyun necis olmaması, hükmen necis olduğu için de
necis olması lazım gelir. îşte bu iki ihtimali göz önünde bulundurarak bu suya
necis diyemeyiz. Ancak necaseti giderici değildir” demiştir, ki İmam-ı Şafii'nin
bir görüşü de bu yoldadır. [21] İmam
Muhammed de (Allah rahmet eylesin): “Müsta'mel su onu kullanmış olan kimse
ister abdestli, ister abdestsiz olsun» necis değildir. Fakat onunla bir daha
abdest alınamaz» demiştir, ki Îmam Ebû Hanife'den de (Allah rahmet eylesin) bu
yolda bir rivayet vardır. Çünkü necis olmayan bir şey, necis olmayan bir başka şeye
değmesiyle necis olmaz. Nevarki, bu su ile bir dini görev ifa edildiği için
-zekât malı gibi- kirli sayılıp temizleyicilik vasfını yitirmiştir. İmam Ebû Hanife
ile İmam Ebû Yûsuf ise: “Müsta'mel su necistir. Zira Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) yukarıda metni geçen hadiste; “Herhangi biriniz durgun suyabevletmesin ve durgun suda cünüplükten
gusletmesin” buyurarak hakimi ile hükmi necaseti eşit tutmuştur. Kaldı ki
hakiki necaseti gideren su necis olunca, hükmi necaseti gideren su niçin necis
olmasın” demişlerdir. Hatta Hasan İbn-i Ziyad'ın rivayetine göre Îmam Ebû Hanife
(Allah rahmet eylesin) bu suya, hakiki necaseti yıkamada kullanılmış suya kıyas
ederek -ağır necis- demiştir. İmam Ebü Yusuf'un rivayetine göre ise, İmam Ebû
Hanife bu suyun hafif necis olduğuna kaildir.
10- Müsta'mel su abdestsizlik veya cünüplüğü gidermiş veya sevap kastı
ile insan bedeninde kullanılmış olan su demektir. Bu tarif İmam Ebü Yûsuf'a
göredir. Kimisi: “İmam Ebû Hanife de buna kaildir” demiştir. İmam Munammed ise:
“Su, sevap kastı ile insan bedeninde kullanılmadıkça müsta'mel olmaz. Çünkü
insandaki günah kirinin suya geçmesiyle su kirlenir. Günah kiri de ancak, suyun
sevap kastı ile kullanıldığı takdirde suya geçer” demiştir. İmam Ebû Yûsuf
ise: “Kişi üzerinden abdestsizlik veya cünüplük hükmünün kalkması ile de su
müsta'mel olur» demiştir, ki buna göre su sevap kastı ile kullanılması ve
onunla abdestsizlik veya cünüplüğün kalkması olmak üzere- iki halde müsta'mel
olur. Su müsta'mel olunca da -sahih kavle göre- bedenden ayrıldıktan sonra
müsta'mel sayılır. Çünkü su daha beden üzerinde iken onu müsta'mel saymamak mecburiyeti
vardır. Suyun bedenden ayrılması ile bu mecburiyet kalkar. Buna göre, eğer
cünüp olan bir kimse, kuyunun dibine düşen herhangi bir şeyi çıkarmak için suya
dalarsa, İmam Ebû Yûsuf'a göre bu kimsenin ne cünüplüğü kalkar ve ne de
kuyunun suyu necis olur. Kişinin cünüplüğü kalkmaz. Çünkü İmam Ebû Yûsuf'a göre
cünüplüğün kalkması için kişinin, suyu üstüne dökmesi şarttır. Kuyunun suyu da
necis olmaz. Çünkü bu su ne sevap kastı ile kullanılmış ve ne de onunla kişinin
üzerinden cünüplük kalkmıştır. İmam Muhammed'e göre adamın cünüplüğü kalkar.
Çünkü ona göre suyu üstüne dökmesi şart değildir. Fakat kuyunun suyu müsta'mel
olmaz. Çünkü adam sevap kastı ile suya girmemiştir. İmam Ebû Hanife'ye göre
ise, adamın cünüplüğü kalkmaz ve su da necis olur. Çünkü adamın bedeninden ilk
uzvun suya girmesiyle o uzuv üzerindeki cünüplük kalktığı için su necis olur ve
necis olan bu su ile adamın bedeninden geri kalan kısmının cünüplüğü kalkmadığı
için adam cünüp kalır. İmam Ebü Hanife'den: “Adamın cünüplüğü kalkar. Çünkü su
bedenden ayrılmadıkça ona müsta'mel hükmü verilmez” diye söylediği de rivayet
olunmuştur, ki rivayetlerin en uygunu budur.
11- Domuz ve insan derilerinden başka, bütün canlıların derisi tabaklanmakla
teiniz olur ve dolayısiyle hem üzerinde namaz kılınabilir ve hem de -eğer tulum
olarak kullanılırsa- onun suyundan abdest alınabilir. Zira Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm): “Ham olan
herhangi bir deri, tabaklanınca temizlenmiş olur” [22]buyurmuştur. Hadisteki umum “Murdar hayvanın
derisi tabaklanmakla temiz olmaz” diyen Îmam Malik'in görüşüne karşıdır. İmam
Malik, murdar hayvanın derisini kullanmaktan nehyeden; “Murdann derisinikullanmayınız”[23] hadisine
dayanmıştır. Halbuki bu iki hadis arasında taaruz yoktur. Zira bu hadiste İhab
tabiri kullanılmıştır, ki ham deri demektir. Buna göre hadisin mânâsı “Murdarın
derisini ham olarak kullanmayınız” demek olur.
Hadis,
köpeğin necisül'ayn olup derisinin tabaklanmakla temiz olmadığına kail olan
İmam-ı Şafii' nin görüşüne de karşıdır. Zira köpek necisül'ayn değildir.
Nitekim avcılık ve koruyuculukta köpekten yararlanılır. Necisül'ayn olsaydı
ondan yararlanmak caiz olmazdı. Fakat domuz köpek gibi değil, necisül'ayndır.
Zira Kur'ân-ı Kerim'de domuzun pis olduğu, nassan ifâde buyurulmuştur. İnsan
da şerefli bir varlık olduğu için onun vücut parçalanndan yararlanmak caiz
değildir. Bunun için domuz ile insan derileri hadisin şümulü dışında kalırlar.
Güneşte
kurutmak veyahut üstüne toprak sermek gibi basit bir ameliye bile olsa, derinin
kokuşup çürümesini önliyen her çeşiti tabaklanmaktır. Çünkü gaye, derinin
çürümemesi olduğuna göre herhangi bir şeyi şart koşmada bir mana yoktur.
Şunu da
bilelim ki: Derisi tabaklanmakla temizlenen her hayvan -eti yiyilen cinsten
olsun olmasın -eğer kesilirse hem derisi ve -sahih olan kavle göre-hem eti necis değildir. Çünkü vücuttaki
necis olan rutubetler kesilme ile gider.
12- Murdar hayvanın kılları ile kemikleri necis değildir. İmam-ı Şafii
(Allah rahmet eylesin) kıl ve kemiklerin de murdar vücudun birer parçası
olduğunu ileri sürerek necis olduklarını söylemiştir. Biz diyoruz ki:
Murdar,
kesilmeden ölen demektir, ölüm ise, can taşıyan varlıktan canının çıkmasıdır.
Kıl ve kemikte ise can yoktur. Olsaydı, kesilince acı duyulacaktı. Însan
ölüsünün de kılları ve kemikleri necis değildir.) İmam-ı Şafii(Allah rahmet eylesin) insan ölüsünün kıl
ve kemiklerini kullanmanın ve satışını yapmanın caiz olmadığına dayanarak necis
oldukları görüşünde bulunmuştur. [24] Biz
diyoruz ki: İnsan ölüsünün kıl ve kemiklerini kullanmanın ve satışını yapmanın
caiz olmamasından, necis oldukları anlaşılmaz. Şerefli kılman insana
saygısızlık olur diye cesedinden yararlanmaya izin verilmemiştir.[25]
Kuyular Hakkında
Bir kuyuya
necis bir şey girdiği zaman, o necis olan şey çıkarılıp atılır ve kuyudaki
suyun hepisi çekildikten sonra kuyu temizlenmiş olur. Bunda Ashap ve Tabiin
icma etmişlerdir. Kuyu meseleleri kıyasa değil, rivayetlere dayanır. Kuyu
sulan az kabul edildiği için (eğer kuyuya deve veya davar terslerinden bir
veya iki tane düşerse, kuyunun suyu.) kıyas, necis olduğunu gerektiriyorsa da,
istihsanen (necis olmaz) demişlerdir. Çünkü çöl kuyularının ağzı ekseriyetle
açık olduğu için, deve ve davar sürülerinin çevreye bıraktıkları pislikler
rüzgar esintileriyle kuyulara düşerler. İşte bu zaruret karşısında, kuyuya
düşen pislik az olduğu zaman ona göz yumulur. Fakat kuyuya düşen necaset çok
olunca, bu zaruret bulunmadığı için kuyunun suyunu çekmek gerekir. Çokluk ve
azlığın ölçüsü de -İmam Ebû Hanife'den gelen rivayete göre- göz ayandır.
Kuyuda necasete bakan kimse, eğer onu çok görürse çoktur, az görürse azdır.
Mutemet olan görüş budur. Kuyuya düşen necaset ister yaş, ister kuru, ister
sağlam, ister kırılmış, ister tezek, dışkı, ne olursa olsun fark etmez.
Koyun veya
keçi sağılırken pisleyip te tersinden bir veya iki tane süt kabına düşmesi
halinde, zarurete binaen:
“Pislik hemen
atılır ve süt necis olmaz” demişlerdir. Fakat -söylendiğine göre- başka
kaplara düşen necaset az da olsa, ona göz yumulmaz. Çünkü zaruret yoktur. İmam
Ebû Hanife'den: “Kaba düşen deve veya davar tersi bir veya iki tane olursa,
kuyuya düşmüş gibidir” diye söylediği rivayet olunmuştur.
Kuyuya düşen güvercin veya serçe kuşunun
pisliği kuyuyu necis etmez.) Îmam-ı Şafii: “Necis eder. Çünkü o da tavuk
pisliği gibi pisliğe dönüşüp kokuşan bir şeydir” demiştir. Biz diyoruz ki:
Mescitleri temiz tutmakla emrolunduğu halde, mescitlerde ötedenberi yuva
-yapan güvercinlere hiç kimsenin dokunmaması, pisliğinin necis olmadığına
delalet eder. Kaldı ki, bu iki kuşun pisliğinde de herne kadar bir durumdan
bir başka duruma dönüşme varsa da pis koku yoktur. Nihayet o da. siyah, kokmuş
çamur gibidir.
Bir keçi veya
koyun kuyuya işerse -İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre- kuyunun soyunu
atmak gerekir. İmam Muhammed ise: “Koyun veya keçinin sidiği, eğer suyun üç
vasfından birini değiştirmemiş ise, suyun atılması gerekmez” demiştir. Bu görüş
ayrılığı «Eti yiyilen hayvanların sidiği necis değildir» diyen İmam.Muhammed
ile, necis olduğuna kail olan İmam Ebû Hanife ve İmam Ebü Yûsuf arasındaki ihtilâftan
kaynaklanmaktadır. İmam Muhammed, Peygamber Efendimiz'in (Aleyhi's-salâtü
ve'sselâm) Ureyneli olan kişilere develerin süt ve sidiklerini içmelerini
emrettiğine dair rivayete dayanmıştır. Zira eğer devenin sidiği necis olsaydı
onu içmeyi emretmek şöyle dursun, müsaade dahi etmezdi. İmam Ebû HanifeileİmamEbûYûsuf'un dayanağı da; “Sidikten kendinizi temiz tutunuz. Zira kabir azabının çoğu sidik
yüzündendir.”[26] hadisidir.
Kaldı ki, diğer hayvanların sidiği nasıl birçok zehirleri içeren ve pis kokan
bir şey ise, eti yiyilen hayvanların sidiği de öyledir. Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selânı)'in, Ureynelilere develerin sidiğini içmelerini
emretmesinden de, eti yiyilen hayvanların, sidiği necis değil, diye bir hüküm
çıkarılamaz. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve s-selâm) deve
sidiğinin onlara şifa olacağını vahiy yolu ile bilmişti, ki bizim devrimizde
buna imkân yoktur. Bunun için imam Ebû Hanife -tedavi için bile olsa- sidik
içmeye cevaz vermemektedir. İmam Ebû Yûsuf ise hadise dayanarak: “Eti yiyilen
hayvanların sidiği tedavi için içilebilir.” İmam Muhammed “Tedavi için olmasa
da içmek caizdir” demişlerdir.
Eğer kuyuda
bir fare, ya da, serçe, kanarya veya bülbül tipi kuşlardan herhangi biri veya
kertenkele ölürse, kuyudan -kovanın büyüklük ve küçüklüğüne göre- yirmi ile
otuz kova arasında su boşaltmak gerekir. el-Canü-us Sağyir'de “Kırk ile elli
kova arasında” diye kaydedilmektedir. ki zahir olanı budur. Zira rivayete göre
Ebu Said-i Hudrî(Radiyallahü anh) tavuk
hakkında: “Kuyuda öldüğü zaman kuyudan
kırk kova su çekilir”. [27] diye
söylenmiştir. Bu ise. kırk kova çekmenin vacip olduğunu bildirir. Kırktan
elliye kadar çıkarmak ta müstahaptır.
Kovanın hacmi
hakkında belirtilmiş bir ölçü yoktur. Canlının, içinde Öldüğü kuyunun suyu
hangi kova ile çekiliyorsa, o kuyu hakkında muteber olan kova odur. Kimisi de:
“Enaz bir sar su alan kovadan daha küçüğü kâfi gelmez” demiştir. Eğer yirmi
kovanın aldığı miktarda, bir kova ile bir defada su çekilirse caizdir. Çünkü bu
şekilde de gaye yerine gelmiş olur.
Eğer kuyuda
bir keçi veya koyun, ya da köpek veya insan ölürse, kuyudaki suyun hepisini
atmak lâzımdır. Çünkü rivayete göre Zemzem kuyusunda bir zenci Ölmüş dfi,
Abdullah İbn-i Ömer ile Abdullah İbn-ı Zübeyir (Radiyallahü anhümâ): “Kuyudaki suyun hepisini atmak gerekir”
diye fetva vermişlerdir. [28]
Eğer kuyuda
ölen canlı, şişmiş veya çürüyüp dağılmış ise -ölen canlı ister büyük ister
küçük olsun- yine de suyun hepisini atmak lâzımdır. Çünkü bu durumda canlının
vücudundaki rutubet her tarafa dağılmış olur.
Eğer su
alttan kaynadığı için kuyu kurutulamıyorsa, ölen hayvan çıkarılıp atılırken
kuyuda ne kadar su varsa, hiç değilse o kadar su kuyudan çekmek gerekir. ölen
hayvan atıldığı zaman kuyuda ne kadar su bulunduğunu bilmenin yolu şöyledir :
Hayvan atıldıktan sonra kuyudaki suyun hacmi ölçülür ve kuyuya yakın bir yerde
aynı ölçüde bir çukur kazılarak kuyunun suyu o çukura aktarılır. Çukur dolunca,
sözü geçen miktarda kuyudan su çekilmiş olduğu anlaşılır. Yahut bir sırık
suyun dibine bırakılır da battığı miktar ölçülür. Ondan sonra meselâ on kova
su çekilir ve sırık tekrar bırakılıp suyun kaç santim indiği ölçülür. Suyun
kaç santim indiği anlaşılınca, her o kadar santim için on kova çekilir ve bu
ameliyeye, sırığın suya birinci kez bırakılmasında batan miktar tamam oluncaya
dek devam edilir. Bu iki yol (Allah rahmet eylesin) İmam Ebü Yûsuf'undur. İmam
Muhammed ise(Allah rahmet eylesin) “İki
ilâ üç yüz kova arasında kuyudan su çekilir» diye söylemiştir, Îmam Muhammed
herhalde, oturduğu ülke halkının hep böyle yaptığına bakarak bunu söylemiştir.
el-Cami-us Sağiyr'de, İmamEbû
Hanife'nin de “Böyle bir durumda, kuyudan su çekilebildiği kadar çekilir ve
ancak ne zaman ki, alttan kaynayan su kuyuyu kurutmaya imkân vermezse vaz
geçilir” diye söylediği kaydedilmiştir. Kimisi de: “Bu hususta bilgi ve tecrübe
sahibi iki kişinin, sözü ile amel edilir” demiştir, ki Fıkh'a en uygun olanı
budur.
Eğer kuyuda,
ölmüş bir fare veya benzeri görülüp de, ne zaman düştüğü bilinmezse, eğer
farede henüz bir çürüme veya şişme yoksa, o kuyu suyundan abdest alanların,
yirmi dört saatlik namazlarım bir daha kılmaları ve o kuyu suyunun değdiği
bütün şeyleri yıkamaları gerekir. Eğer fare şişmiş veyahut çürümeye yüztutmuş
ise, o zaman üç günlük namazın iadesi lâzım gelir. Bu, İmam Ebû Hanife'nin
görüşüdür. Diğer iki imam ise: “Ölen canlının kuyuya ne zaman düştüğü, kesin
olarak bilinmedikçe hiç bir şey lâzımgelmez” demişlerdir. Çünkü kesin bilgi
şüphe ile zail olmaz. Kişi bu durumda nihayet, üstündeki elbisede bir necaset
görüp de, elbisesinin bu necasete ne zaman bulaştığım bilemiyen kimse gibidir.
Bu kimse, herhangi bir namazım nasıl bir daha kılmak zorunda değil ise, öbürü
de öyledir. İmam Ebû Hanife (Allah rahmet eylesin) meseleyi şu şekilde müta'âa
etmiştir:
Burada ölümün
açık bir nedeni vardır ki o da hayvanın suda boğulmasıdır. Şu halde hayvan daha
önce değil, suya düştükten sonra ölmüştür. Hayvanın şişmiş veya çürümüş olması
da uzun zaman önce ölmüş olduğunu gösterir. Uzun zaman da üç gün üç gece üe
takdir olunabilir. Çünkü bundan daha kısası uzun zaman' sayılmaz. Hayvanın şişmemiş
veya çürümemiş olması da yeni ölmüş olduğunu gösterir. Bunun için biz ona da
bir gün bir gece koyuyoruz. Zira bundan daha azı saatlardır, ki zaptı mümkün
değildir. Elbisesinde necaset gören kimsenin meselesine gelince: Muallâ'nın dediğine
bakılırsa onda da ihtilâf vardır. Kimisi:
“Eğer gördüğü
necaset kuru ise üç gün üç gecelik, yaş ise bugün bir gecelik namazlarını bir
daha kılması gerekir” demiştir. Şayet biz bu kimseye, bir şey lâzım gelmez, de
desek iki mesele arasında fark vardır. Çünkü kişi, sırtındaki elbisesini
devamlı görmektedir. Kuyu ise, ancak ondan su çekildiği zaman görülür. Bunun
için kuyu, elbiseye kıyas edilemez.[29]
Artıklarla Diğer Bazı Şeylerin
Hükmü Hakkında Bir Fasıl
Her canlı
artığının hükmü ne ise, teri de aynı hükmü taşır. Çünkü ikisi de aynı canlının
etinden oluşmaktadır. (İnsan ile, eti yiyilen canlıların artığı necis
değildir.) Zira artığa karışan şey yalınız salyadır. Salya ise, temiz etten
doğduğu zaman temizdir. İnsan kelimesine gayrimüslim, aybaşı halindeki kadın ve
cünüp olan kimse de dahil olup bunların artığı necis değildir. (Köpeğin artığı
ne-cistir.) Köpek ağzını bir kaba sokarsa o kabı üç kez yıkamak gerekir. Zira
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) “Köpeğin ağız sokmasından kap üçdefa
yıkanır” [30] buyurmuştur. Aslında
köpek, kabın içindeki suyu içerken dilini kaba değil, suya değdirir. Bununla
beraber, suyun yeri olan kap necis olunca, suyun necis olması evleviyetle lâzım
gelir. Köpek ağzının necis olduğunu ve köpeğin, ağzını soktuğu herhangi bir
kabı üç kez yıkamak lâzım geldiğini açıkça bildiren bu hadis, yedi kez yıkamayı
şart koşan İmam-ı Şafii'nin görüşüne karşıdır. Kaldı ki köpeğin, üstüne işediği
herhangi bir şey üç kez yıkamakla temiz olurken, necislikte sidikten aşağı olan
artığının değdiği herhangi bir şeyin üç kez yıkamakla temiz olması evleviyetle
lâzım gelir. Yedi kez yıkamayı şart koşan hadis de [31] İslâmiyetin
yeni ortaya çıktığı zamana mahmuldür. Domuzun da artığı necistir. Zira domuz
-yukarıda geçtiği üzere- necis-ül ayındır. Canavarların da artığı necistir.
İmam-ı Şafiî (Allah rahmet eylesin): “Köpek ile domuz dışında, hiç bir
canavarın artığı necis değildir” demiştir. Kedinin artığı necis değil,
mekruhtur. İmam Ebû Yûsuf tan. mekruh bile olmadığı rivayet olunmuştur. Çünkü
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) su kaplarını kedilerin önüne
koyar, onlar da içer ve Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ondan
sonra o su ile abdest alırdı. [32] İmam
Hanife ile imam Muhammed’in dayanağı ise; “Kedi
canavardır” [33] hadisidir. Zira bu hadis
ile “Kedi biçimve huy bakımından
canavardır” demek istenmemiş, canavarlar hükmünde olduğu bildirilmiştir. Ancak
kedi kap kaçak arasında dolaşan bir hayvan olduğu için, necaset hükmünden
düşerek mekruh kalmıştır.
İmam Ebû Yûsufun
dayandığı hadis ise, canavarların haram kılınmasından önceki zamana mahmuldür.
Kedi artığının mekruh olması, kimisi: “Etinin haram olduğu içindir» demiştir ki
bu, harama yakın bir mekruh olduğuna, kimisi de: “Pis şeyleri yediği içindir”
demiştir ki bu da, tenzihen mekruh olduğuna işarettir. Eğer kedi, fare yedikten
hemen sonra ağzını kaba koyarsa, içtiği su necis olur, eğer bir miktar
geçtikten sonra koyarsa, suyun necis olduğuna hükmedilmez. Çünkü kedi, ağzını
salyası ile yıkamış olur. Bu da İmam Ebû Hanife ile İmam Ebü Yûsuf'a göre
böyledir. Çünkü İmam Muhammed, necasetin sudan başka herhangi bir şeyle
yıkanamadığı görüşündedir. İmam Ebû Yûsuf'a göre de her ne kadar, necis olan
bir şeyin temizlenebilmesi için suyun yukarıdan dökülmesi şart ise de, zarurete
binaen bu şart burada sakıttır.
Gezip dolaşan
tavuğun artığı mekruhtur. Çünkü böyle tavuk devamlı necaset içinde olup necis
şeyleri yer. Eğer tavuk, gagası ayaklarının altına ulaşamayacak bir biçimde
bağlı olursa necasete bulaşmadığı için artığı mekruh değildir. (Yırtıcı
kuşların da) leş yedikleri için (artığı mekruhtur.) İmam Ebü Yûsuf: “Eğer
yırtıcı kuş bir yerde bağlı olur ve gagası üzerinde necaset bulunmadığı kesin
olarak bilinirse artığı mekruh değildir” demiştir.
Hanefi
fukahası İmam Ebû Yûsuf tan gelen bu rivayeti istihsan etmişlerdir. Yılan ve
fare gibi evlerde barınan canlıların da artığı (mekruhtur.) Zira etlerinin
haram olması artıklarının necis olmasını gerektiriyorsa da, onlar da kedi
gibi,kap kaçak arasında dolaştıkları için necaset hükmü sakıt olup kerahet
kalır.(Eşek ile katırın artığı
şüphelidir.) Kimisi:
“Şüphe temiz
olmasındadır. Çünkü eğer temiz olduğu kesin olarak bilinse -içine giren
salyanın herhangi bir vasfını değiştirmemiş olmak şartı ile- temizleyici
olması da lâzım gelir”. kimisi de: “Şüphe temizleyici olmasındadır. Zira onunla
abdest alıp başını mesheden kimsenin, ikinci kez temiz bir su ile abdest
aldığında başını yıkaması gerekmez. Halbuki eğer şüphe temizliğinde olsaydı,
ikinci kez temiz bir su ile abdest aldığında başını yıkaması lâzım gelirdi.
Kaldı ki, hem sütleri temizdir ve hem de terlerine bulaşan elbise ile namaz
kılınabilir. O halde temiz olması değil, temizleyici olması şüphelidir”
demiştir, ki en sıhhatli olan görüş budur.
İmam Muhammed’den
sarahaten, temiz olduğunu söylediği rivayet olunmuştur. Eşeğin artığını şüpheli
kılan sebep, ya eşeğin hükmünü bildiren deliller arasında bulunan taarruzdur,
ya da eşeğin hükmü hakkında Ashab-i kiram arasındaki görüş ayrılığıdır. Katır
da eşeğin soyundan olduğu için onun hükmündedir.
Şayet eşek
veya katırın artığından başka bir su bulunmazsa, onunla abdest ahnır ve ayrıca
teyemmüm de edilir. Abdest ile teyemmümden hangisi önce yapılırsa olur. İmam
Züfer'den: “Önce abdest almak gerekir. Çünkü mutlak su bulunduğu zaman
teyemmüm edilemez. Bu da kullanılması gerekli bir su olduğu için mutlak su
hükmündedir” demiştir. Biz diyoruz ki: Abdestsizlik, bu su ile abdest almak ve
teyemmüm etmekten birisiyle kalkar. Bu ise, birinin diğerinden önce veya sonra
olmasını değil, hangisi önce veya sonra olursa olsun, ikisini de yapmayı gerektirir.
İmam Muhammed
ile İmam Ebû Yûsuf'a göre atın artığı temizdir. Zira at, eti yiyilen
hayvanlardandır. Sahih olan rivayete göre İmam Ebû Hanife de buna kaildir.
Çünkü atın etini yemek her ne kadar mekruh ise de, tiksindirici olmasından değil,
şerefli bir hayvan olmasındandır.
Eğer nebizden
başka bir şey bulunmazsa, İmam Ebû Hanife: “Teyemmüm edilmez, nebiz ile abdest
alınır” demiştir. Zira -Cinler gecesi hadisinde geçtiği üzere- Peygamber
Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Selîem) o gece su bulamayınca nebiz ile abdest
almıştır. [34] İmam Ebû Yûsuf ise: “Nebiz
ile abdest alınmaz, teyemmüm edilir” demiştir, imam Ebû Hanife' den gelen
rivayetlerden biri de bu yoldadır. İmam-ı Şafii de teyemmüm âyetine dayanarak
buna kail olmuştur. Çünkü İmam-ı Şafii'ye göre ya âyet daha güçlü bir
dayanaktır, ya da -âyetin iniş tarihi cinler gecesinden sonra olduğu için-
Cinler gecesi hadisi âyet ile mensuhtur. Zira cinler gecesi olayı Mekke'de
olmuş, âyet ise Medine'de inmiştir. İmam Muhammed: “Hem nebiz ile abdest
alınır ve hem de teyemmüm edilir. Çünkü hadis hakkında hem dedikodu vardır ve
hem de âyet, cinler gecesinden sonra mı önce mi nâziî olduğu kesin olarak
bilinemez. Bunun için ihtiyatan ikisini de yapmalıyız” demiştir.
Ben diyorum
ki: Cinler gecesi olayı yalnız bir geceye mahsus olmayıp defalarca vâki olduğu
için, hadisin âyet ile mensuh olduğu dâvası doğru olamaz. Aynca, hadisin
meşhur olup Ashab-ı kiram tarafından onunla amel edilmesi ona âyetten daha
fazla güç kazandırmıştır.
Nebiz ile
gusletmeye gelince: Kimisi, guslü de abdeste kıyas ederek “Caizdir”, kimisi de
guslün abdestten ağır ve önemli olduğunu ileri sürerek: “Caiz değildir”
demiştir. Hakkında ihtilaf edilen nebîz de, tatlı, ince ve üzerinde aktığı şeye
yapışmayıp su gibi akan nebizdir. Keskinleşip kahnlaşan nebîz ise, hem haram
olduğunda ve hem de onunla abdest alınamadığında ihtilâf yoktur. Şayet ateşte
yalnız rengi değişmiş olup incelik ve tatlılığını koruyorsa -keskinleşmiş olsa
bile- onunla abdest almanın cevazında İhtilâf edilmiştir, İmam Ebû Hanife,
haram, olmadığını söyliyerek: “Onunla abdest alınabilir”, İmam Muhammed ise,
haram olduğuna kail olduğu için: “Alınamaz” demiştir. [35]
[3] Bu lâfızla gariptir. Beyhaki ile Darekutni bunu Ebû
Hüreyre (r.a.)'dan: Cünüp kimse İçin ağız ve boruna öç kez su vermek farzdır
şeklinde rivayet etmişlerdir.Nasbürraye c. 1, s. 78El-Hidâye c. 1, s, 3
[18] Müslim (Taharet) 64, Tirmizi (Taharet) 51, Nesaî
(Taharet) 30, 139. (Ou-sül) i, İbn-i Mâce (Taharet) 25, İmam Ahmed'in Müsned'i
2/288, 464
[19] Fıkh-ı Şafii'de de, akar kanı bulunmayan canîının,
içinde öidüğü sıvının ya necis olmadığı, ya da - şayet necis ise de - hakkında
af bulunduğu görüşü hâkimdir.
[20] Darekutni S. 4 Beyhakl c. 2, c. 253Nasbürraye s. 1, s.
115
[21] İmam-ı Şafii'nin en ahir ve müftabih olan görüşü
budur. İmam-ı Şafii'nin bir .Üçüncü görüşü daha vardır. onda. da Îmam Muhammed’le
beraberdir.
[22] Tirmizi ile Müslim, İbn-i Abbas (r.a.)'dan gelen bu
hadisi aynca Nesat de cilt 2. s. 19; Tahavi s. 27; ve İbn-i Carud da s. 396'da
kaydetmişlerdir.
[23] İmam Mâlik, Abdullah b. Ukeym el-Leysi (r.a..)'dan. Bu
hadisi ayrıca Ebû Dâvud, cilt 2 sahife 216; Nesai cilt 2 sahlfe 181, îbn-i Mâce
s. 266; Tirmizi cilt 1 s. 206'da kaydetmişlerdir
[24] Fıkıh' Şafii'de de en zahir olan kavle göre insan ölüsü
necis değildir. İnsan ölüsünün necis olmadığına da, insan oğlunun şerefli bir
varlık olarak yaratılmış olduğunu ifâde buyuran âyet-i Kerime delil
gösterilmektedir. Mütercim Ahmed Meylani.
[31] Derler ki: Câhiliyet devrinde köpekler ksp kaçak
arasında dolaşır ve kimse onların artığını kullanmaktan sakınmazdı. Bunun içirt
önce, ağızlarının değdiği şeyin yedi kez yıkanması emrolunmustur.