Hulü sözlükte
çıkarmak demektir. Fıkıhta ise kadının kocasına fidye vererek kendini ondan
boşattırmasında kullanılır.
Karı ile koca
birbirleriyle geçinemeyip Allah'ın koyduğu sınırlan çiğnemekten endişeye
düştükleri zaman, kadının, kocasına fidye vererek kendini ondan boşattırmasında
sakınca yoktur. Zira Ce-nâb-ı Hak (Azze ve Celle):
“Eğer kan ile kocanın Allah'ın yasalarını
koruyamayacaklarından korkarsaniz, kadının kendini kurtarmak için kocasına
fidye vermesinde günah yoktur”[1]
buyurmuştur. Kadın hulü' yoluyla boşandığı zaman bir talâk ile ve kesin olarak
boşanmış olur ve kocasına fidye vermesi lâzım gelir. Zira Peygamber
Efendimiz(SallallahüAleyhi ve Sellem):
“Hulü bir talâktır”[2]
buyurmuştur. Hem de hulü boşanmanın kinaye deyimlerinden biridir. Kinayelerle
vâki olan boşanma ise kesindir.. Hem de kadın, kendinikocasından kurtarmak için ona
fidye verir. Eğer hulü' ile vâki olan boşanma kesin olmazsa kadın kurtulmuş
olmaz.
Eğer
geçimsizlik erkek tarafından olursa, erkeğin kadından fidye alması tahrimen
mekruhtur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):
“Eğer bir eşi başka bir eşle değiştirmek
isterseniz ona bir yük altın vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın”[3]
buyurmuştur. Hem de eğer geçimsizlik kendisi tarafından olduğu halde üstelik
kadından fidye de alsa, ona zulmetmiş olur.
Eğer
geçimsizlik kadın tarafından olursa kadına verdiği mehir miktarından fazla
alması mekruhtur. El-Camiül-Sağir, yukarıda geçen âyetteki itlâka dayanarak
mekruh olmadığını rivayet etmektedir. Diğer rivayetin dayanağı da Sabit b.
Kays'ın karısı hakkında vârid olan hadistir. Zira geçimsizlik bu kadın tarafından
olduğu halde Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kocasına, sadece
kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi kabul etmesini emretmiştir. [4] Şayet
kocası mehirden daha fazla alırsa hükmen geçerlidir. Geçimsizlik kendisi
tarafmdan da olduğu zaman, kadından mehir miktanndan fazla alması her ne kadar
tahrimen mekruh ise de hükmen geçerlidir.
Eğer kişi
karısını bir mal karşılığında boşar ve kadın da kabul ederse kadın boşanmış olur
ve mal da ona lâzım gelir. Çünkü erkek, karısını şartsız olarak da, şartlı
olarak da boşayabilir. Burada ise karısının kabulünü boşanmasına şart
koşmuştur. Kadın da her hangi bir malı üstlenmeye yetkilidir. Boşanma da kesin
olur. Çünkü -yukarıda da geçtiği üzere- kadın kurtulsun diye fidye vermiştir.
Eğer kesin olarak boşanmazsa fidye vermenin mânâsı kalmaz.
Eğer kişi
karısını -içki, domuz ve leş gibi- satılması caiz olmayan bir şey karşılığında
hulü' ederse, kesin boşanma vâki olur ve kişiye bir şey düşmez. Eğer kişi bu
gibi şeyler karşılığında karısını boşarsa boşanma rec'i olur. Zira -hulü'-
deyimi boşanmada kinayedir. Kinayelerle vâki olan boşanma -yukarıda da geçtiği
üzere- kesin olur. Kişiye bir şey lâzım gelmemesi de, çünkü kadın ona değerli
bir malı vermeyi üstüne almamıştır, ki onu aldatmış olsun. Fakat eğer kişi
kadına âit olan bir sirke küpünü göstererek: “Bunun karşılığında seni boşadım”
dedikten ve kadın kabul ettikten sonra sirkenin şarap olduğu anlaşılırsa, öyle
değildir. Çünkü kişi şarabı sirke zannettiği için, kadın onu aldatmamış,
kendisi aldanmıştır.
Evlenmede
mehir olabilen her şey, hulü'da da karşılık olabilir. Eğer kadın kocasına:
-beni avucum içindeki şey karşılığında hulü' et” dese ve kocası onu hulü'
ettikten sonra avucunun boş olduğu görülürse, kadına bir şey lâzım gelmez.
Çünkü kadın ona avucum içinde şu mal vardır- demek suretiyle onu aldatmamıştır.
Eğer kadını
“Avucum içindeki mala karşılık olarak beni hulü' et” dese ve kocası onu hulü1
ettikten sonra avucunun boş olduğu görülürse, kadın aldığı mehri geri vermek
zorunda olur. Zira kadın ona: avucumdaki mal karşılığında- dediği için onu
aldatmıştır ve avucunda herhangi bir mal da bulunmadığı için, değerini vermek
de mümkün değildir. Bunun için ona, aldığı mehri geri vermekten başka bir yol
yoktur.
Eğer kadın,
kocasına: “Beni bin dirhem karşılığında üç talâk ile boşa” der ve kocası onu bir
talâk ile boşarsa, kadına bin dirhemin üçte biri lâzım gelir. Zira kadın bin
dirhem karşılığında üç talâk ile boşanmasını isteyince, bin dirhemin üçte biri
karşılığında bir talâk ile boşanmasmı istemiş olur. Ancak bu bir talâk, bedel
karşılığında olduğu için kesin talâktır, ki kadın bunda daha kârlı çıkar.
Eğer kişi
karısına: “Kendini bin dirhem karşılığında üç talâk ile boşa” der ve kadın
kendini bir talâk ile boşarsa boşanmış olmaz. Zira kişi karısının boşanmasma,
bin dirhem kazanmak için razı olmuştur. Eğer kadın bir' talâk ile boşanmış
olursa kendisinden kesin olarak boşandığı halde kendisi kadından sadece bin
dirhemin üçtebiri ile
alacaklı olur. Fakat eğer karısı ona: “Beni bin dirhem karşılığında üç talâk
ile boşa” der ve o, kadım bir talâk ile boşarsa kadın boşanmış olur. Çünkü
kadın bin dirhem ile boşanmaya razı olunca, bin dirhemin üçte biri ile
boşanmaya evleviyetle razı olur.
Eğer kişi,
karısına: “Sen benden bin dirhem karşılığında boşsun” kadın da “Kabul ettim”
derse, boşanmış olur ve kadına da bin dirhem lâzım gelir. Bu da «sen benden bin
dirhemle boşsun- deyimi gibidir. İkisinde de kadının “Kabul ettim” demesi
gerekir ve ikisiyle de vâki olan boşanma kesin olur.
Eğer kişi
kadına: “Üç güne kadar muhayyer olmam” yahut “Olman şartıyla benden bin dirhem
karşılığında boşsun”, kadın da “Kabul ettim” derse, muhayyerlik erkeğe verilmesi
halinde geçersizdir, kadına verilmesi halinde geçerlidir. Eğer kadın üç gün
içinde muhayyerliği red ederse boşanma bozulur. Eğer red etmezse boşanmış olur
ve ona bin dirhem lâzım gelir. Bu, İmam Ebû Hanife'ye göredir.
İki İmam ise:
“Muhayyerlik her iki halde de geçersizdir ve kadın boşanmış olup ona bin dirhem
lâzım gelir. Zira muhayyerlik inikad etmemiş olan akdin inikad etmesini önleyebilmek
için değil, inikad etmiş olan akdi bozabilmek içindir. Erkeğin icabı ile
kadının kabulü ise, ne erkek ve ne de kadın tarafmdan bozulamaz. Zira erkeğin
icabı yemindir, kadının kabulü şarttır” demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise: “Hulü'
kadın için satış akdi gibidir. Satış akdinde nasıl alıcıya muhayyerlik verilebiliyorsa,
burada da öyledir. Fakat erkek tarafından yemin olduğu için yeminden dönüş
olamaz” demiştir.
Eğer kişi
karısına: “Ben dün seni bin dirhem karşılığında boşadım da sen kabul etmedin”,
kadın da “Ben kabul ettim” dese, söz erkeğindir. Eğer bir kimse, bir başkasına:
“Ben dün şu atımı sana bin dirheme sattım da sen kabul etmedin” o başkası da “Ben
kabul ettim” dese, söz alıcınındır. Bu iki mesele arasındaki fark şudur :
boşanmak -mal karşılığında dahi olsa- erkek tarafından edilen bir yemin olduğu
için onu ikrar etmek, şartını da ikrar etmek değildir. Çünkü yemin şartsız da
olabilir. Satış ise, kabulsuz olamadığı için kabulünü inkâr etmek satıştan
dönüş etmek demektir.
İmam Ebü Hanife'ye
göre İster “Hulü'”, ister “Mübaree” olsun, ikisiyle de kan ile kocanın
arasındaki evlilikten doğan karşılıklı bütün haklar sakıt olur. Mübaree:
ortaklardan her birinin diğerindeki hakkından vaz geçip ona helâl etmesidir, İmam
Muhammedise: “İkisiyle de ancak, hangi
hakkın sakıt olmasınısöylerlerse o sakıt olur” demiştir. İmam Ebû Yûsuf hulü'de İmam Muhammed'le,
mübareede İmam Ebû Hanife ile beraberdir. İmam Muhammed: “Çünkü hulü'de,
mübaree de birer değiş tokuştur. Değiş tokuşlarda karşılıklı olarak hangi
haklardan vaz geçiliyorsa ancak o haklar sakıt olur” demiştir.
Eğer bir
kimse küçük kızını kızın malı karşılığında hulü' ettirirse kıza, karşılığında
hulü' edildiği mal lâzım gelmez. Zira bunda kız için maslahat yoktur. Çünkü
mala değer biçilir de, boşanmaya değer biçilmez. Evlenme ise, kadına mehir
gerektirdiği için boşanma gibi değildir. Bunun içindir ki eğer hasta olan bir
kadın kendini hulü ettirirse, karşılığında hulü' edildiği şey, malının üçte birinden
çıkar. Eğer hasta olan bir erkek mehr-i misi ile evlenirse, karşılığında
evlendiği mehr-i misi, ana malından çıkar ve kıza bir şey lâzım gelmeyince
kızın mehri sakıt olmaz. Erkeğe de kızın malından herhangi bir şey düşmez.
Sonra, kızın boşanıp boşanmadığı hususu hakkında da iki rivayet vardır. En
sahihi şudur ki boşanır. Çünkü hulü', karşı tarafın kabulüne bağlanan şartlı
bir boşamadır. Karşı taraf da kabul etmiştir. Bunun için o da diğer şartlı
boşamalar gibidir.
Eğer kişi
küçük kızını bin dirhem karşılığında hul' ettirir ve bin dirhemi kendisi kabul
ederse, hulü' vâki olur ve kabul ettiği bin dirhem ona lâzım gelir. Zira hul'ün
karşılığını bir yabancı kabul ettiği zaman geçerli olduğuna göre, babanın
kabulü evleviyetle geçerli olması gerekir. Ancak kızın mehri babanın velayeti
altına girmediği için sakıt olmaz.
Eğer kişi bin
dirhemin kız tarafından verilmesini şart koşarsa, boşanmanın vâki olması kızın
kabulüne bağlı kalır. Eğer kız kabule ehil olur ve kabul ederse şart yerine
geldiği için boşanma vâki olur. Fakat kız borç altına girecek çağda olmadığı
için ona mal lâzım gelmez. Eğer kızın babası kabul ederse boşanmanın vâki olup
olmadığı hakkında iki rivayet vardır. Eğer kızın kocası kızı mehri
karşılığında hul'eder ve baba, mehri kendi üzerine olmazsa, boşanmanın vâki
olması yine kızın kabulüne bağlı olur. Eğer kabul ederse boşanır ve fakat mehri
sakıt olmaz. Eğer kızın babası kabul ederse boşanmanın vâki olmasında iki
rivayet vardır. [5]
[4]Darekutni'nin Sünen'de (s.
424) mürsel olarak rivayet ettiği bu hadisi Ebû Dâvud da mürsel hadisleri
arasında “Bir kadın Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gelerek
kocasından yakındı. Peygamber Efendimiz kadına :
“Kocanın sana mehir olarak
verdiği bahçesini ona geri verir inisin?” dedi.
“Kadın:
“Evet.
Ondan fazla da veririm,” dedi. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem :
“O evet. Ondan fazlası hayır”, dedi” seklinde kaydetmiştir.
Nasb-ürraye c. 3 s. 244