| Yazan: İbrahim Küçük,
Tarih: 17.12.2007 - 21:13
|
Okunma Sayısı : 551 |
Özellikle
Türkiyeli müslümanları en başa alarak; İslam ümmeti bu çağdaki gibi
hiçbir çağda bu derece ilmi dayanaktan yoksun söylem ve felsefelere
esir edilmemiş ve esir olmamışlardır dersek hatalı bir ifade sarf etmiş
olmayız. Neden Türkiyeli müslümanları en başa aldık diye sorulursa,
cevaben; Varis ulemanın gerek katl gerekse zulüm ve sürgün
yöntemleriyle susturulması bu toplumun müslümanlarını tevhidi, ilmi
bilinç açısından yetim bırakmıştır.
Varis ulemanın yokluğu
ile rahat bir nefes alan rejim uleması sarık görünümlü kavukları ile
Firavuni sisteme itaati kitap ve sünnetten getirdikleri delillerle(!)
vaaz ve nasihat ettiler. Bu nasihatlere rağmen varis ulema Sünnetullah
gereği hiç eksik olmadığı için kısık sesle de olsa vahyi tebliğ etmiş
azda olsa takipçileri olmuştur. İzlerin, uçların bir birine böylesine
karıştığı bir toplumda ister istemez ilmi usullerle bağdaşmayan
görüşler toplum içerisinde yer edinebilmiştir. İslam'a karşı sözde bir
İslam ile mücadele her zamanki gibi devam ede gelmiştir.
Kur’an’ın metnine
dokunamayan şeytani eller farklı metotlarla İslam’ı tahrip etmeye
kalkışmışlardır. Fıkhın, sünnetin dışında, sünneti, Kur’an’ın dışında
olduğunun zannını sözde ilmi ispatlarla ortaya koyanlar ve buna tabi
olanlar kirli bir felsefenin içerisinde kalmışlardır. Bu kirlilik
sünnet adına fıkhın ve usulün katledilmeye çalışılmasını doğurmuştur ve
bahsi geçen katl mevcut toplumda kimileri tarafından şeytani bir
şuurla, kimileri tarafından da sünneti yaşama adına samimi bir tutumla
gerçekleştirilmeye çalışıldı. Hatta kimileri de cahilane hurafelerle
hareket ederek sünneti icra etme zannı ile fıkhı da sünneti de katl
etmiştir.
Sünneti yaşama gayreti
veya sünneti icra etme adına ümmetin İslam’ı maksadına uygun bir
şekilde yaşayabilmesi için şart olan fıkıh ve fıkıh usulünü askıya
alarak bulanık suda gerek art niyetle gerekse iyi niyetle gezinen
taifeleri sıralarsak;
1 - Rejim Uleması
2 - Ehl-i Bidat Taife
3 - Selefi Olabilme ve Avamdan Farklı Olabilme Adına Davrananlar
4 - Tekfirci Taife
Hiç şüphesiz bu
maddelemeyi çoğaltmak mümkündür. Ancak bizim bu dört maddeyi
zikretmemizdeki sebebi diğer taifelerinde bir şekilde tâli yollarla
bunlara bağlanmış olduğundandır. Yazımızda her maddeye kısada olsa
değinsek de özellikle üçüncü maddede daha da yoğunlaşacağız. İnşallah.
Çünkü hem konu başlığımızın alanı içine üçüncü maddedeki taifenin daha
çok yer edinmiş olması hem de dini ikame ve tevhidi şuur noktasında
seviye elde etmiş mü'minlerin bu madde içerisinde değerlendirilmesi
gerekliliğindendir. Sünneti yaşama adına fıkhı katletmede suikasti
davranan tek taife;
1 - Rejim Uleması
Denilebilir ki: “Rejim
ulemasının sünnetle fıkıhla işi nedir?”. Evet! Hakk’ı hakk ile,
Kur’an’ı Kur’an ile Peygamberi peygamber ile boğmaya kalkmak, bertaraf
etmek rejim ulemasının asli metodudur. Belli bir usul ve kaide
zincirleri ile ümmetin en detay meselelerinde bile belirginleştirici ve
ayrıştırıcı İslam fıkhını izale etmek isteyen rejim uleması sünneti ve
hadisi kullanmaktan hiç vazgeçmemiştir. Hatta zaman zaman dört
mezhebten de istifade ederek
fıkıh, sünnet, hadis verileri ile İslam’ı indiriliş maksadından saptırarak belli amaçlara ulaşırlar.
Amaçlarının ilki;
pasifize edilmiş ve devlet siyasetinden arındırılmış, içi boşaltılmış
bir "İslam akaidi" ile yaşayan ümmetin sırtından Nemrudi sistemleri
nemalandırmak sureti ile dünyevi saltanattan pay elde etmektir. Bütün
bunları yaparken de temelde iki şekilde hareket ederler.
Birincisi; İslam’ın
indiriliş maksadına uygun İslam Hukuku’nu ömürlerini vakfederek belli
bir usulle yerli yerine oturtmuş varis ulemayı küçümseyerek, O
mübareklerin hakkında şaibeler oluşturarak tahrifata meyletmektir.
Fıkıh ulemasının hadisin dışında seyrettiğini iddia ederek işe
başlayacaktır. Kitap ve sünnet söylemiyle işe başlayıp, Fıkhın sanki bu
ikisinin dışındaymışçasına sunumlarla önce sünneti fıkıhtan ayırmaya
başlayacaktır. Çünkü; Rejim uleması İslam’ı Nemrudi sistemin
nemalandığı bir hale dönüştürebilmek için sünneti (hadisi) fıkhın
koruması altından çıkartmaya kendisini mecbur hissedecektir. Böylece
eline aldığı bir hadisi kendince yorumlayabilecektir. Hatta fıkhın
yokluğundan istifade ederek hadis usulünü de kolayca rafa kaldıracak,
hadislerin sıhhati konusunda da güya akılcı sorgulamalarla hadis
uleması ve hadis ilmi üzerinde şaibeler oluşturup her şeyi “Kur’an’da
vardır ya da Kur’an’da yoktur” ifadesi ile şekillendirecektir. İşi o
dereceye taşıyacaktır ki; başörtüsü farziyetini inkar edebilmek için
“Kur’an’da saç örtüsü yoktur” lafzını sarf ediverecektir.
İkincisi; Rejim uleması
sünneti değerlendirirken, sünnetin yaşanmasından bahsederken oturup
kalkma, çevreyi temiz tutma, ağaç dikimi tavsiyesi gibi noktalardan
öteye geçemeyen anlayışlarla hareket ederler. Bu tip alanlarda son
derece muttaki olunması gerektiğinden bahseden rejim uleması siyasi bir
meselede Resulullah(s.a.v)’in açık bir emri ile karşılaşınca da birden
müstehab, sünnet, vacib gibi kavramları unutuverecektir. Hatta haram
helal gibi konular dahi asliyet ve furuat bağlamında sümenaltı
edilecektir. Resulullah(s.a.v)’in merhametini anlatırken zulmen
katledilmiş İslam ümmetinin kadın ve çocuklarını göremeyip tevhidi
direniş esnasında, ölmüş yahudi çocuklarına ağlarken, başörtüsüne
uzanan eli savaş sebebi saymış Resulullah(s.a.v)’in tesettür
hassasiyetini görmezden gelip başörtüsünü furuattan sayarak, sünnetin
içerisindeki merhamet havuzundan nemalanıp sünnetin içerisindeki fıkıh
ve izzet deryasını rahatça kirletmeye kalkışmıştır.
Kur’an’ı bir hayat
nizamı kitabı olmaktan çıkarıp ahlak, ibadet ve ölülere okunan dua
kitabı seviyesine indirmeye çalışan satılmış ulema her türlü veriyi
kullanarak vazifesini icra edecektir. Ama bilinmesi gereken şudur;
Belamsız, Karunsuz, Hamansız Firavun olmadığı gibi Musa(a.s) direnişi
ile karşılaşmayan Firavunda olmayacaktır. Nemrudun, Firavunun ve Ebu
Cehillerin mirasçısı tağuti müstekbirlere Allah-u Teâla her zaman için
İbrahimi, Musevi ve Muhammedi varislerde gönderecektir, göndermiştir.
2 - Ehl-i Bidat Taife
Asli konumuzla çok ilgi
olmaması hasebiyle kısaca değineceğimiz taife; ehl-i bidat taifesidir.
Saltanat rejimlerinde, saray uleması eliyle protokollendirilmiş ve
törenselleştirilmiş İslam’ın(!) miras kalmasıyla ve cahilane hurafeler
kuşatması ile cahil halk kitleleri bu taifenin en büyük payını
oluşturur. Resulullah(s.a.v)’in mescid fıkhına ve cemaatle namaz
fıkhına bakmazsızın sözde sünnet sana geldikleri amellerle yüzlerce
sünneti ve fıkhi hükmü katlederler. Sahih sünnette mesnedi olmadığı
için fıkıhta da yeri olmayan sözde dini uygulamaları icra ederek gazel,
şiir ve naatlara verdikleri önemi ya da Kur’an mukabelesine
gösterdikleri hassasiyeti Kur’an’ı ve sünneti anlayıp yaşama noktasında
göstermezler. Misal; mescid de vaktin farzına durmak üzere olan cemaate
uymanın gerekliliğini bilmedikleri için cemaat farza durduğunda vaktin
ilk sünnetini tadile uymaksızın alelacele kılıp güya cemaate de yetişme
hazzı ile namazlarını eda ederler. Oysa sünnetteki uyarılara binaen
farz eda edilirken nafilenin tahrime oluşturacağını ve yine tadili
erkanı olmayan nafilelerin ifsad olup kazasının vacib olacağını
bilmedikleri için sünneti icra adına fıkhı katlederler. Fıkıh
katledilince de doğal olarak sünnet iptale uğrar. Çünkü fıkıh, sünnetin
nasıl icra edileceğini belli bir usulle izah eder.
Bidatleri sünnet sanan
bu taife doğal olarak sünnetleri de bidat sanacaktır. Mescid de sünnete
uygun davranan bir mü’mini de rahatlıkla ehl-i bidat taifeden olmakla
itham edecektir. En büyük musibetlerden biri olan cahillik musibetinden
kurtulmak için “kadın erkek her mü’mine ilim farzdır” Nebevi buyruğunu
çokça ciddiye almak gerekmektedir.
Yukarıda bahsi geçen iki
taifeye geçmiş yazılarımızın satır aralarında da değindiğimiz için
konuyla ilintili olan kısımlarına kısaca değindik. Yazımızın başında da
belirttiğimiz gibi üçüncü madde üzerinde yoğunlaşacağız. Aşağıda
bahsedeceğimiz bu taifeye önem vermemizin bir sebebi de; sünneti işleme
adına fıkhı ihlal eden bu mü’minlerin diğer iki taifeden niyet ve
davranış olarak oldukça beri olduğundandır. Aynı zamanda tevhidi şuura
haiz mü’minlerin çokça yer aldığı bir taife olmasındandır. Zahiren
niyetleri ise; gerçekten İlahi rıza adına sünneti yaşamaktır.
Allahualem. Ancak "Eksik bilgi yanlış istikamete götürür" kaidesince
sünneti ve fıkhı anlamada ya da uygulamada usul ve bilgi eksikliği
pratik hayatta tıkanıklıklara sebep olmuştur. İlerleyen hayat sürecinde
iki-üç yılda bir keskin virajlarla dini anlayış ve pratize ediş
açısının değişmesi de yine bununla alakalıdır. Konuya madde başlığı
altında devam edersek, sünneti yaşama adına fıkhı ihlal etme ile karşı
karşıya kalan, bunu yaparken de samimi niyetler taşıyan taife şunlardır:
3 - Selefi Olabilme ve Avamdan Farklı Olabilme Adına Davrananlar
Türkiye coğrafyasında
tüm baskılara rağmen varis ulemanın etkisi ve 1960’lı yıllardan
itibaren kaynak nitelikli eserlerin Türkçe’ye tercüme edilmesiyle
birlikte, tevhidi şuur noktasında yetkin ancak ilm-i usul noktasında
nakıs mü’min bireyler çeşitli fikir akımlarının da etkisiyle pratik
hayatta dinlerini yaşama ve koruma çabasına farklı metotlar
geliştirdiler. Rejim uleması ile varis ulema arasındaki farkı gayet iyi
anlayabilen bu taife hem rejim ulemasına tavırlı hem de rejim ulemasına
cahilane tutumlarıyla pirim veren avama da kırgındır. Hatta zaman zaman
halkın tam----- yakını kimilerince tekfire uğramıştır. Bu durum üçüncü
taife içerisinde yer alan mü’minleri iki kalıba zorlamıştır.
Birincisi; kişinin,
kendisinin tahkik yolu ile vardığı akaidi netciden hareketle avamın
taklidi akaidinden beri olup ve buna binaen amelen de ayırma
zorunluluğunu kendinde hissetmesidir. Nasıl ki imani esasları avamdan
ayrı bir şekilde algılayıp daha sağlam ve şuurlu yönlerde
değerlendiriyorsa, ibadi meseleleri de yine avamın üzerinde bir algıyla
algılayabilmiştir. Bu tutumun özellikle namaz pratiğinde ortaya
çıkmasının altında da bu düşünce yatmaktadır. "Namazımın şuurunu
avamdan ayırdığım gibi şeklini ve fıkhını da ayırmalıyım" düşüncesi
kişiyi ikinci kalıba zorlayacaktır. O da; selefi olabilme zorlaması
şeklinde tezahur edecektir. Gerek rejim ulemasının tabi olur gibi
gözüktüğü gerekse avamın nezdinde kıymetli bir yeri olan fıkhi mezheb
imamlarının duruş noktasını kendi duruş noktası ile eşitlemeye
çalışacaktır. Fıkıh adına rahatça konuşabilmek için gerçekleştirmeye
çalıştığı bu eşitlemeyi yaparken fıkhi mezheb ulemasının yakalamış
olduğu ilmi seviyeyi yakalamak yerine, biraz ayakuçlarına basarak
hafifçe suni bir yükselme ve birazda Ebu Hanefi(r.al) gibi fıkıh
ulemasını aşağıya asılma yolu ile eşitlik sağlamaya çalışacaktır.
Böylelikle kişi kendisini selef mak----- oturtup hadislerle direkt amel
etme yetkinliğine(!) geçiş yapacaktır. Bu durum kendisini avamdan ameli
tarzlarda da ayıracak bu tarz ayrılığı da akidevi ayrılığa kendince
delil teşkil edecektir. Ancak gariptir ki hadislerle amel etme yönü
çoğu zaman namazın dışına çıkamayacaktır. Namazlarının edasında takip
ettiği hadislerle amel etme metodunu abdest, gusül ya da zekât
işleminde pratize edemeyecektir, etmemiştir. Ticari ortaklık, nikah,
miras hukuku gibi alanlarda dinini yaşarken tahkik ile amel etmede ne
avamdan ayrılabilmiştir nede fıkıh ulemasını takipten. Daha doğrusu,
avamdan ayrılma gereği hissedilmemiştir. Bu tutumun sadece namazla
sınırlanmış olmasının sebebi; namazın pratik hayatta en sık işlenen ve
en zahir ibadet olmasındandır. Hal böyle devam ederken fıkha tahkikle
yaklaşıp belli bir usulle dinini ikame etmeye çalışan mü’minlere de
hafifçe yukarıdan bakılması şu soruları ister istemez akla
getirecektir; Fıkıh sünnetin ne kadar dışındadır? Özellikle mezheb
imamı fakihler selefiyenin ne kadar dışındadır? Yine aynı fakihler ne
kadar hadis yoksunudur(!)? Diğer yönden sorarsak; Selefi davranma ve
avamdan farklı olma adına Kütüb-i Sitte hadislerinin dışına çıkamayan
bu taife Kütüb-i Sitte hadisleri ya da Rudani hadisleri ile fıkhi
meseleleri çözebilme noktasına ne kadar mahir olabilirler? Sünneti
Kütüb-i Sitte’den ibadet sananlar, Kütüb-i Sitte hadislerinin tekrarlar
çıktıktan sonra on bin civarındaki hadis sayısı ile yüz binlerce
meseleyi nasıl çözecektir? Çünkü İslam namazda ellerin nasıl kaldırılıp
nasıl bağlanacağını izah eden bir dinden ibaret değildir. Yine İmam
Buhari(r.al)’in “Ben sahihlerin hepsini buraya toplamadım” sözü ile
anlaşılan odur ki; sahih hadislerin tamamı ne Buhari de nede Müslim de
toplanmıştır. Aynı zamanda her hadis imamının hadisi sahih sayma
şartlarını belirlerken farklı usuller takip ettiğini biliyoruz. Buna
göre hadis ile amel etme adına fıkıh yok sayılırken şunu da bilmek
gerekir ki; sahih denilen hadis hangi hadis im----- göre sahihtir. İmam
Müslim(r.al)’e göre sahih olan bir hadis usul gereği İmam
Buhari(r.al)’e göre sahih olmayabilecektir. Ya da İmam Ebu
Davud(r.al)’e göre sahih olan bir ahkâm hadisi İmam Müslim(r.al)’a göre
sahih olmayabilecektir. Hal böyle olunca İmam Ebu Davud(r.al)’deki
hadisi İmam Müslim(r.al) sahih kabul etmediğinde ehl-i hadislikten
çıkmazken aynı uygulamayı İmam Ebu Hanefi(r.al) yapınca neden Ebu
Hanefi(r.al) fıkıh adına hadisi feda etmiş ehl-i rey sayılmaktadır?
Yine bilgi eksikliği ile değerlendirilip hadis usulündeki zayıf, hasen,
garip hadis gibi kavramların karşılığına Türkçe’deki zayıf, garip
kelimelerinin lügat karşılığını oturtarak değerlendirilmesi usul
noktasında ciddi bir galattır. Hadisi senet, ravi ve metin yoluyla
inceleyen hadis ilmi bu noktalardaki en küçük detayı bile gözden
kaçırmadan inceler. Bu metot hiç şüphesiz hadis ulemasının sünnete olan
bağlılığı ve hassasiyetindendir. Misal; Resulullah(s.a.v) ile aradaki
raviyi zikretmeksizin üçüncü şahsın hadisi rivayet etmesi mürsel hadis
olarak tanımlanır. Mürsel hadis bu durumundan ötürü hadis usulüne göre
zayıf damgası yer. Tabiinden Hasan Basri(r.a)’dan gelen hadislerin bir
kısmı da böyledir. Zira Hasan Basri(r.a) tabiinden olmasına rağmen
rivayetlerini “Resulullah(a.s) buyurdu ki” şeklinde sunar. Bu durum
Hasan Basri(r.a)’ın dahi hadisçiler tarafından sorguya tabi tutulmasına
sebebiyet vermiştir. Hasan Basri(r.a)’a mektup yolu ile neden mürsel
hadis rivayeti yaptığını soran kişiye Hasan Basri(r.a) şu cevabı yazar:
“Be adam! Ne size yalan
söylüyoruz ne de bize yalan söylendi. Biz Resulullah(s.a.v)’in
Ashabından üç yüz kişinin katıldığı orduyla birlikte Horosan’a gazveye
çıktık (onlarla sohbet ettik, bu sırada çok şey öğrendik, onlar yalan
söylemediler, bizde sohbetlerde işitmiş olduklarımızı rivayet
ediyoruz)”.
Yine Hasan Basri(r.a) ile Yunus İbn-i Ubeyt arasında şu konuşma geçer: Yunus İbn-i Ubeyt Hasan Basri Hazretlerine sorar:
— Ey Ebu Sa’id! Sen:
“Resulullah buyurdu ki, diye rivayette bulunuyorsun, halbuki sen
Resulullah(s.a.v) ile karşılaşmadın!” Hasan Basri(r.a) şu cevabı verir:
—
Sen bana, daha önce başkası tarafından sorulmayan bir şey sordun. Senin
bana yakınlığın olmasa cevap vermezdim. Nasıl bir devirde yaşadığımızı
biliyorsun. Haccac’ın zamanında, “Hz. Peygamber(s.a.v) buyurdu ki” diye
yaptığım bütün rivayetler Ali Ebi Talib(r.a)’dandı. Ancak ben o zamanki
fitne sebebiyle rivayetlerimi Hz. Ali'ye nisbet edemezdim”.
Şimdi teknik olarak
zayıf damgası yiyen Hasan Basri(r.a)’ın mürsel rivayetlerine
denilebilir mi ki “Bu hadisler zayıftır amel edilemez”? Burada ihmal
edilen ya da eksik olan bilgi şurasıdır: Hadis ilmi haber ilmine göre
bina olmuştur. Önce kişilere bakılmaksızın bir haberin ibraz edilen
ravi zinciri ile bir diğerine ulaştırılması aklen mümkün müdür
sorgusundan yola çıkılarak neticeye varılır. Sonra cerh ve tadil yolu
ile raviler incelenir. Haber ilmi akli sorgulara muhataptır. Akli
sorgulara cevap hazırlar. Misal; Hz. Aişe(r.ah)’dan gusül, ev ya da
cima fıkhı ile alakalı gelen hadisler hep ehad hadis niteliğindedir.
Hadis ilmine göre ehad hadis diğer sahihlerden daha zayıftır. Bu
sınıflandırma akli bir sorgu neticesi ile şekillenmiştir. Yani bir
kâfir; “ya Aişe yalan söyledi ise veya eksik anlattı ise” diyebilir.
Haber ilmi açısından tek kişinin rivayeti bir çok kişinin rivayetine
oranla tabi ki güçsüzdür. Ama bu soruya fıkıh cevap verecektir. Fıkhın
cevabı şöyledir: “Her ne kadar da haber ilmi yönüyle tek raviden gelen
haberler diğerlerine oranla zayıf gibi gözükse de Hz. Aişe(r.ah)
mü’minlerin annesidir. Paklığı ve güvenilirliği Kur’an ile tescillidir.
Ayrıca mahremiyet alanından gelen rivayetler zaten birden fazla yolla
gelemez. Hz. Aişe(r.ah) mü’minlerin gusül, cima gibi alanlarda
fıkıhlarını belirleyebilecek hadisleri alabilmemiz için bulunmaz bir
nimettir. Zaten Resulullah(s.a.v) ile Hz. Aişe(r.ah) evliliklerinin
hikmetleri arasındakilerden biride bu meseledir”. Evet! Fıkıhta, haber
ilmini vahiy-akıl ilişkisi ile şekillendirerek İslam’ın herhangi bir
alandaki hukukunu belirler.
Az gerilerdeki
sorularımızın bir kısmına yeniden dönelim. Mezheb İmamları selef
döneminden ne kadar uzaktır ve hadisten ne kadar yoksundur? Meşhurdur
ki fıkhi mezheb imamlarının tam----- yakını selefin tam ortasındadır ve
çoğu aynı zamanda hadis imamlığı ile de şöhret bulmuştur. Gerilerde de
bahsettiğimiz gibi avamdan farklı olma hissiyatı ile mezheb imamlarını
hadisten uzak görüp direkt hadisle amel edebilme yetkisini kendisinde
gören mü’minler misal; namazda elleri bağlama şeklinde sünnet olan
budur deyip, elleri göğüs üzerine bağlarken acaba bunu cidden tahkik
ederek mi yaptılar yoksa ellerine aldıkları bir hadis mealiyle mi bu
kanaate vardılar? Ya da bizim avam nasıl olsa böyle amel etmiyor o
halde biz bu şekilde amel etmeliyiz düşüncesiyle mi bu kanaate
vardılar. Tahkik ile bu ameliyeyi işleyenlere sözümüz olmamakla
birlikte şu ya da bu sebeple sırf hadisle amel etme adına bu konuda
diğer alimler tarafından hükme bağlanmış sünnet şeklini terk edenler
konuyu ilmi bir tahkik ile yeniden gözden geçirmelidir. Ehl-i Hadisten
İmam Ahmet Bin Hanbel(r.al)’in ve İmam Malik(r.al)’in namazda iken
elleri göğüste bağlamama hükmüne varması ve ilerde de ifade edeceğimiz
gibi hadis ilminde hiçte geri olmayan İmam Ebu Hanefi(r.al)’in de aynı
kanaatte olması İmam Şafi(r.al)’in bu konuda yalnız kalışı bizleri
ister istemez farklı olma adına mı yoksa tahkik-i sünneti yaşama adına
mı böyle yapılıyor sorusuna götürecektir. Çünkü bu konuda Hz.
Ali(r.a)’dan ve Abdullah ibn-i Mesud(r.a)’dan gelen kuvvetli rivayetler
İmam Şafi(r.al)’in delili karşısında hiç de zayıf değildir. Konuya
güzel bir örnek teşkil edeceğinden namazda elleri kaldırmakla alakalı
bir meselede o dönemin iki alimi arasında geçen konuşmayı aktarıyoruz.
“Evzai ile Ebu
Hanife(r.al) Mekke’de bu konu üzerinde muhasebede bulunurlar. Ebu
Hanife: Evzai’ye ellerin kaldırılacağına dair rivayet bilmediğini
söyleyince, Evzai: Zühri’den işittim, o da Salim’den, Salim’de babası
Abdullah ibnü Ömer’den işitmiş...” diyerek namazda ellerin
kaldırılacağına dair bir rivayet okur.
İmam Azam’da: Bana
Hammad anlattı, o da İbrahim Nehai’den almış. Nehai ise Alkame ve
Esved’den bu ikisi ise Abdullah İbnü Mesud(r.a)’dan dinlemiş diye
ravileri belirttikten sonra Hz. Peygamber(s.a.v)’in namazda sadece
iftitah tekbiri sırasında elini kaldırdığını anlatan bir rivayet
nakleder.
Evzai, kendi senedindeki
ulviyeti hatırlatır. İmam Azam cevaben: “Hammad, Zuhri’den daha
fakihtir. İbrahim’de Salim’den fakihtir. Alkameye gelince: O fıkıh
yönüyle İbnu Ömer’den geri değildir. Eğer İbnu Ömer’in Hz.
Peygamber(s.a.v)’le sohbeti varsa, öbürünün de sohbet tazyikinden
nasibi var. Esved ise o da büyük bir fazilet sahibidir. Abdullah İbnu
Mesud’a gelince, o herkesçe malum, fazla söze ne hacet” der.
Ebu Hanife’nin bu açıklaması karşısında Evzai sükut eder.
Görüldüğü gibi İmamlar
arasındaki görüş ayrılığı tamamen ilmi tahkiklere ve hadislerin geliş
yollarıyla birlikte, hadisi delil saymada metot farklılıklarına
bağlıdır. Bir kısım ulemaya göre ravi zincirindeki kısalık hadise
ulviyet kazandırırken bir kısım ulemaya göre de -ki Ebu Hanife(r.al) bu
görüştendir- ravi zincirindeki şahsiyetlerin fıkhı biliyor olması
hadise ulviyet kazandırır. Ravi zincirindeki sağlamlık hadis alimlerine
göre de değişkendir. Örnek olması hasebiyle aşağıya en sahih addedilen
zincirlerden örnekler sunuyoruz.
1 - Ahmed İbni Hanbel ile İshak İbnu Râhuye’ye göre şu sened esahhu’l esânid’dir: Ani’z-Zuhri an Salim an İbni Ömer
2 - Ali İbnu’l-Medini,
Amr İbni Ali el-Fellas ve Süleyman İbnu Harb’e göre Muhammed İbnu Sirin
an Abide İbni Amr es-Selmani an Ali(r.a)
* Süleyman İbnu Harb’e göre: Eyyub es-Sehtiyani an İbni Sirin an Abide İbni Amr es-Selmani an Ali.
* Ali İbnu’l-Medini’ye göre: Abdullah İbnu Avn an İbni Sirin an Abide İbni Amr es-Selmani an Ali.
3 - İbni Main’e göre: A’meş an İbrahim en-Nehai an Alkame an Abdullah İbnu Mesud.
4 - Ebu Bekir İbnu Şeybe
ile Abdurrezzak es-San’ani’ye göre: Zuhri an Ali İbni’l Hüseyn an
Ebihi’l-Hüseyn an Ceddihi Ali İbni Ebi Talib’dir.
5 – Buhari’ye göre: Malik an Nafi an İbni Ömer’dir.
En sahih isnadları beldelere göre değerlendirirsek hadis uleması noktasında kabul gören en sahih isnadlar şunlar olacaktır.
1 - Medinelilerin esahu’l esanidi: İsmail İbnu Ebi Hakim an Abide İbni Sufyan an Ebi Hureyre’dir.
2 - Mekkelilerinki: Sufyan İbnu Uyeyne an Amr İbni Dinar an Cabir’dir.
3 - Yemenlilerinki: Ma’mer an Hammam an Ebi Hureyre’dir
4 - Mısırlılarınki: El-Leys an Sa’d an Yezid İbni ebi Habib an Ebi’l-Hayr an Ukbe İbni Amir.
5 - Horosanlılarınki: el-Hüseyni İbnu Vâkid an Abdillah İbni Yezid an Ebihi’dir.
6 - Şamlılarınki:
el-Evzai an Hassan İbni’l-Atiyye ani’s-Sahabe’dir, veya: “Saad İbnu
Abdilaziz an Rebi İbni Yezid an Ebi İdris el-Havlani an Ebi Zer’dir”.
7 - Küfelilerinki: Yahya İbnu Sa’id’l-Kattan an Süfyani’s-Sevri an Süleyman et-Temimi ani’l-Haris İbni Süveyd an Ali’dir.
Yukarıda sunduğumuz
verilere göre anlaşılan odur ki alimlere, beldelere ve hadis
imamlarının kendine has belirttiği şartlara göre sahihliği, hasenliği,
zayıflığı değişebilen “Sahih veya zayıf hadis” kavramından yola çıkarak
fıkhı ve fıkıh usulünü görmezden gelmek çokta ilmi bir metot olmayıp
aksine dayanaktan uzak kısır bir döngüdür. Hadis konusunda güya
hadisten bi haberlikle itham edilen Ebu Hanefi(r.al)’in kendisine isnad
edilen eserlerinde yaklaşık yetmiş beş bin hadisin geçtiğini biliyoruz.
Ebu Hanefi(r.al)’in fıkhi dayanaklarında delil olarak kullandığı
herhangi bir hadisin delil olarak görülebilmesi için ortaya koyduğu
şartlara bakarak Ebu Hanefi(r.al)’in hadis konusuna nasıl hassas
davrandığını daha iyi anlarız.
Ebu Hanefi(r.al)’in bir hadisi delil olarak kabul etmesi için koyduğu sıkı şartlar şunlardır:
1 – Haber-i vâhid,
yanında toplanmış olan usule muhalefet etmemelidir. Zira bu usul, şer’i
kaynaklardan araştırmalar sonunda elde edilmiştir. Muhalif olma
durumunda iki delilden kuvvetlisi ile amel prensibine uyarak, haber-i
vâhidi terk etmiş ve bu haberi şaz addetmiştir.
2 – Haber-i vâhid,
Kitabın umumi prensiplerine ve zahirlerine muhalefet etmemelidir.
Muhalefet halinde kitabın zahirini almış, rivayeti terk etmiştir.
Burada da prensip “iki delilden kuvvetlisiyle amel”dir. Ama bu rivayet,
mücmel ayeti beyan zımnında veya yeni bir hüküm koyan nass ise o zaman
hadisi almıştır.
3 – Haber-i vâhid meşhur
sünnete muhalefet etmemelidir. Meşhur sünnet kavli veya fiili olsa fark
etmez, hüküm aynıdır. Burada da “iki delilden kuvvetlisiyle amel”
prensibi caridir.
4 – Haber-i vâhid,
kendisine eşit olan bir başka habere de muhalefet etmemelidir. Bu çeşit
iki haberden biri, tercih sebeplerinden biriyle diğerine üstün kılınır.
Mesela; İki sahabeden biri daha fakihtir, öbürü değildir, veya biri
gençtir, diğeri ihtiyardır. Böylece hata ihtimalinden uzaklaşılmış olur.
5 – Ravi, rivayet ettiği
hadise muhalif amel etmemelidir. Köpeğin yaladığı kabın yedi kere
yıkanmasını beyan eden Ebu Hureyre(r.a) hadisi gibi. Çünkü Ebu Hureyre
hazretleri bu hadisin gereğine göre amel etmemiştir.
6 – Haber-i vâhid,
ihtiva ettiği ziyadede münferit kalmamalıdır. Bu teferrud metinde olsa
da, senette olsa da birdir. Bu durumda, Allah’ın dininde ihtiyat
maksadıyla nakıs olanla amel eder.
7 – Haber-i vâhid,
belva-yı amme üzerine olmamalıdır. Çünkü umumi belvaya müteallik bir
haberin meşhur veya mütevatir olması gerekir.
8 – Hükümde ihtilaf eden
sahabelerden biri, onlardan birinin rivayet ettiği haberle ihticâcı
terk etmemiş olmalı. Çünkü, haber sabit olsaydı onlardan biri mutlaka
onunla ihticâc ederdi.
9 – Seleften birinin, hadis hakkında ta’nı sebkat etmemeli.
10 – Rivayetlerin ihtilaf halinde, hudud ve ukubatla ilgili meselelerde daha hafif olanını almak esastır.
11 – Ravinin rivayet
ettiği hadisi zabt durumu, hadisi tahammül ettiği (öğrendiği, aldığı)
andan, eda ettiği ana kadar değişmemiş olmalı, unutma, karışma vukua
gelmemiş olmalıdır.
12 – Haber-i vâhid Sahabe ve Tabiin arasında mütevaris olan amele, aynı beldede kaldıkça muhalefet etmemelidir.
13 – Ravi, rivayet
ettiği şeyi iyice hatırlamadıkça sırf yazının kendi yazısı olduğuna
dayanarak, yazıya itimat ederek rivayeti kabul etmesi caiz değildir.
Hadis uydurmanın ayyuka
çıktığı bir dönemde Ebu Hanefi(r.al)’in dini muhafaza konusunda bu
denli hassas yaklaşımı İmam’ı bir kez daha rahmetle anmaya sebebiyet
vermektedir. Acaba İmam Ebu Hanefi(r.al)’i pervasızca eleştirenlerden
kaç kişi yukarıdaki şartlara uygun birer ravi konumundadır? Son olarak
Ebu Hanefi(r.al) hakkında hadis ve fıkıh alimlerinin zikrettiği bazı
övgü ifadelerini aktararak konu başlığımızdaki dördüncü maddeye
geçeceğiz.
İbnu Abdulberr’in
kaydına göre Yezid İbnu Harun: “Bin kişi ile karşılaştım, ekserisinden
hadis yazdım, onlar arasında şu beşten daha fakih, daha verâ sahibi,
daha alim birisine rastlamadım: Birincileri Ebu Hanife’dir.”
Hatibu’l-Bağdadi, İsrail
İbnu Yunus’un, İmam Azam hakkındaki şu takdirlerini kaydeder: “Nu’man
ne iyi adamdır. Fıkha ait hadisleri hıfzedenlerin ahfazı (en çok
ezberleyeni), onları tedkikte en ziyade titizlik göstereni, onlardaki
fıkhı en iyi bileni idi”.
Buhari’nin şeyhlerinden
olan İbnu Adem’de şunları söylemiştir: “Nu’man kendi beldesinde bilinen
bütün hadisleri topladı ve Hz. Peygamber(s.a.v)’in vefatı sırasında
amel etmekte olduğu sünnete birinci derecede atf-ı nazar etti.”
Ebu Hanife’nin,
tasniflerinde yedi bin küsür hadis zikrettiği, asarını kırk bin
hadisten intihab ettiğini Muhammed İbnu Sema’a belirtmiştir.
Sufyan İbnu Uyeyne, kendisini ilk muhaddis yapanın Ebu Hanife olduğunu belirtmiştir.
Yahya İbnu Main de şöyle
der: “Ebu Hanife sikadır, ezberlediğinden başkasını rivayet etmez,
iyice ezberlemediğini hiç rivayet etmez.”
Cerh ve tadil uleması
arasında teşeddüdüyle (yani ufak bir kusuru sebebiyle raviyi şiddetle
cerh etme) meşhur Şu’be İbnu’l Haccac el-Vasıti de İmam Azam’ı tevsik
edenler, takdir edenler arasında yer alır.
Ebu Hanefi’nin
muhaddisliği çok yönlüdür: hem çok sayıda hadis hıfzedip rivayet etmiş,
hem cerh ve tadilde bulunmuş, hem de bir kısım “usul kaideleri”
çerçevesinde hadisleri değerlendirmiştir.
Sünneti yaşama adına fıkhı ihlal etme illetinde konu edineceğimiz son taife:
4 - Tekfirci Taife
İslam'a olan bağlılık ve
heyecandan da mütevellit avamla arasına kesin bir çizgi koymak isteyen
bu taife “küfre rıza küfürdür” düsturundan hareketle düz bir mantıkla
kitaptan ve sünnetten getirdiği delillerle tekfirciliğe saplanır.
Felsefesinin tıkandığı yerlerde de özellikle Hanbeli ekolüyle hareket
ederek, sünneti selef mantığıyla yaşama adına fıkhın ve ilmi akaidin
çizdiği sınırları tanımaksızın kendine göre iman-küfür sınırlarını
belirler. Oysa herhangi bir alimin zan-ı galibi ile vardığı küfür hükmü
neticesine ümmetin diğer fertlerinin de aynı hükm-e varmasını vacip
kılmaz. Hükmü veren alimde kendisi ile aynı kanaatleri paylaşmayan
ulemayı tekfir etmez. Misal; Ahmet Bin Hanbel(r.al) kitap ve sünnetten
elde ettiği delillerle kendi zann-ı galibi ile namaz kılmayanın küfrüne
hükmeder. Biliyoruz ki diğer mezheb imamları bu kanaatte değildir.
Ahmet bin Hanbel(r.al) diğer imamları tekfir etmek şöyle dursun ömür
boyu o imamları rahmetle anmıştır. Bu gün baktığımızda Hanbeli ekolüne
benzer ekolle hareket edip sünneti ve selefiyeyi yaşama adına çıkmış
birileri kitap ve sünnetten dahi delil getirmekten yoksun olarak
ulaştıkları kanaatlerini tasvip etmeyen diğer mü’minleri tekfir
edebilmektedir. İşte bu hal sünneti yaşama adına fıkhın ihlal
edilmesidir.
Fıkıh kitaplarında kayıtlı şu ibare konuyla alakalı bizlere ciddi bir öğreti ve tenbihtir.
"Elfazı küfür (küfür
kelimeleri) 'ne ait müstakil eserler vardır. Kitaplarda zikredilen
küfür kelimelerinden hiçbiri ile bir kimsenin küfrüne fetva verilmez.
Ancak alimlerin küfrüne ittifak ettikleri surette onun küfrüyle
hükmolunur. Ayet-i kerime veya mütevatir haberin delaleti kesin
olmazsa, yahut haber mütevatir olmazsa, yahut haber kesin olup fakat
kendisinde şüphe bulunur ise, yahut icması bütün müçtehidlerin icması
olmaz ise, yahut bütün müçtehidlerin icması olup fakat sahabenin icması
olmaz ise, yahut sahabenin icması olup fakat bütün sahabenin icması
olmaz ise, yahut bütün sahabenin icması olup fakat tevatür yolu ile
sabit olmadığı için kesin olmaz ise, yahut kesin olup sukuti icması
olur ise, bu suretlerin her birinde inkâr eden kafir olmaz. Bu usulu
fıkıh kitaplarını okuyan bilir. Bu kaideyi ezberle. Fıkıh meselelerini
çıkarmada sana fayda verir. Hatta fıkıh kitaplarında'' şunu söyleyen
veya işleyen kâfir olur; şunu söyleyen veya işleyen kafir olmaz '' diye
zikredilenlerden hangisinin sahih olup olmadığını bilirsin.” (İbni
Abidin Cilt 9, sh.57 Şamil yayınları Tercüme: Ahmet Davudoğlu.)
Kimler mü’min kabul edilebilir konusunda ilginç bir örnek olacağı için şu hadisi aktarıyoruz:
Muâviye İbnu'l-Hakem es-Sülemî anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gelip:
“Bir cariyem var, çoban
olarak çalıştırıyor, koyunlarımı otlatıyordum. Yakınlarda bir koyunumu
yitirdi. Ne oldu? diye sorunca, kurt kaptı dedi. Koyunun kaybolmasına
üzüldüm. İnsanlığım icabı câriyenin suratına bir tokat vurdum. Bu
davranışımın kefareti olarak bir köle azad etmeyi adadım. Onu âzad
edebilir miyim?” diye sordum. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)
cariyeye:
“Allah nerede?” diye sordu. O:
“Göktedir” deyince,
“Pekâlâ ben kimim?” dedi. Cariye:
“Sen Allah’ın Resûlüsün” cevabını verince, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana yönelerek:
“Bunu âzad et, zira mü’minedir" buyurdu.
Şimdi farz-ı misal bu
cariye tekfirci mantıkla sorgulansaydı kim bilir hangi sorulara muhatap
olurdu. Kimlik ibrazından tutunda, tağutun tarifi ve reddi konusunda en
uç noktalara kadar sorgulanacağı kaçınılmaz görünüyor. Hukuki işleyişte
mü’min sayılabilmek nedir? Mü’min olmanın gerekliliği nedir?
Sorularının cevaplarını birbirine karıştırmadan hükmü neticeye
varabilmek alimle cahilin farkını ortaya koyacaktır. Son olarak; hiçbir
mezheb ve hiçbir alimin kendi şahsi çabası ve kanaati ile vardığı,
zan-ı galibi ile hükme bağladığı bir mesele kat’i hüküm ihtiva
etmeyecektir. Ancak dinin dünyevi icrasının belli bir düzende
işleyebilmesi için usule tabi olmak akl-ı selimin bir gereğidir. Yoksa
diğer görüşlerin illaki batıl veya zayıf olduğundan değildir. Tıpkı
“Doğunun da batının da Rabbinin Allah(c.c) olmasına” rağmen belli bir
intizam ve ahenk olabilmesi için namazlarda illaki Kâbe’ye yönelinmesi
şartı gibi. Çünkü Kâbe’nin kıble tayin edilmesinin hikmetlerinden
biride bu gerekliliktir.
Samimi yaklaşımlarla da
olsa fıkhı ve fıkıh usulünü terk etmek, Nemrudi sistemlerin rejim
uleması eli ile İslam'dan daha kolay nemalanmasına ve diledikleri gibi
din adına at koşturabilmelerine sebebiyet verecektir.
Son Güncelleme : 17.12.2007 - 21:13
|
|
|