Kadın -ister
müslüman, ister gayri müslim olsun- eğer kocasının yanma gidip kendini ona
teslim ederse -yiyecek, giyecek ve mesken gibi- bütün masrafları kocasına âit
olur. Zira Cenâb-ı Hak(Azze ve Celle);
“Varlıklı olan kimsenafakayı varlığına göre versin”
[1] ve;“Anaların yiyecek ve
giyecekleri normal bir şekilde, çocuk kendisinin olan babaya aittir” [2] Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'de
Veda Haccı hutbesinde,
“Kadınlarınızın da normal bir şekilde yiyecek
ve giyecekleri size aittir”
[3]
buyurmuşlardır. Hem de nafaka, kişinin herhangi bir işe bağlı tutulmasının
karşılığıdır. Bunun için kişi hangi işe bağlanırsa, nafakası bağlandığı işin
sahibine lâzım gelir. Sonra, getirdiğimiz bu delillerde herhangi bir kayıt veya
ayırım bulunmadığı için bu hükümde müslüman olan ve olmayan kadınlar arasında
fark yoktur.
Kadına
verilmesi vâcib olan nafaka miktarında hem kocanın, hem karının haline bakılır.
Ben diyorum ki: bu, Hassaf'in ihtiyar ettiği görüştür, ki fetva da buna
göredir. Yâni: karı ile kocanın ikisi de zengin oldukları zaman kadma zengin
kadınların, fakir oldukları zaman fakir kadınların, ikisinden biri zengin, biri
fakir olduğu zaman da orta halli kadınların nafakası lâzım gelir. Kerhi ise: “Kocanın
haline bakılır” demiştir, ki İmam-ı Şafii de bu görüştedir. Zira Cenâb-ı Hak
(Azze ve Celle) -yukarıda da geçtiği üzere: “Varlıklı olan kimse nafakayı varlığına göre versin” buyurmuştur.
Birinci görüşün dayanağı da, Peygamber Efendimiz (Aleyhi 's-salâtü
ve's-selâm)'in Ebû Süfyan karısı Hind'e:“Kocanın malından sana ve
çocuklarına yeteceği kadar al” [4] diye buyurduğuna dair rivayettir. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu emirde kadının kendi
haline göre kocasının malından almasını buyurmuştur, ki kıyas da bunu
gerektirir. Çünkü nafaka ihtiyaca göredir. Fakir olan kimsenin ihtiyacı ise,
zengin olan kimsenin ihtiyacı kadar değildir. İhtiyaçtan fazlasını vermede ise
bir mânâ yoktur.İmam-ı Şafii:“Zengin kimseye
günde iki avuç, fakirkimseye bir avuç, orta halli kimseye de birbuçuk avuç lâzım gelir”
demiş ise de, nassda geçen -yeteceği kadar- deyiminden, miktar belirtmenin
mânâsız olduğu anlaşılır. Zira yeteceği kadar vâcib olan bir yerde miktar
belirtilemez.
1- Eğer kadın, kocasına “Sen benim mehrimi bana vermedikçe sana teslim
olmam” derse nafakası yine vâcibtir. Çünkü kadın, isteğinde haklı olduğu için
kendini teslim etmemiş sayılmaz. Fakat eğer kadm, kocasının evini terkedip
başka yerlere giderse, kocasının evine bir daha geri dönünceye kadar nafakası
lâzım gelmez. Çünkü bu durumda kadının kendisi kusurludur. Ancak bir daha dönünce
-işlediği kusuru telâfi ettiği için- ona nafaka vâcib olur. Fakat eğer
kocasının evini terketmeden, kendini kocasına teslim etmekten imtina ederse
ona nafaka vâcibtir. Çünkü bu durumda kendini teslim etmekten imtina etmiş
sayılmaz. Zira kocası zorla da olsa onunla cinsel ilişkide bulunabilir. Eğer
kadın çocuk olduğu için onunla cinsel ilişkide bulunulamıyorsa, ona nafaka
düşmez. Ziraonunla
cinsel ilişkide bulunulamaması onda mevcut olan bir vasıftan dolayıdır. Hasta
olan kadın ise -yeri gelince anlatacağımız üzere- öyle değildir. İmam-ı Şafii
ise: “Çocuk olan kanya da nafaka düşer” demiştir. Çünkü ona göre nafaka nikâhın
karşılığıdır. Biz diyoruz ki: Nikâhın karşılığı mehir olduğuna göre, iki karşılık
bir arada olamaz. Bunun için ona nafaka değil, yalnız mehir düşer.
2- Eğer kadın büyük olduğu halde kocası çocuk olduğu için onunla cinsel
ilişkide bulunamıyorsa, kadına çocuğun malından nafaka düşer. Zira bu durumda
kadın kendini ona teslim ettiği halde onda mevcut olan. bir vasifdan dolayı
kendisi cinsel ilişkide bulunamamaktadır. Bu itibarla bu da, tenasül organı
kesik olan veyahut erkeklik gücüne sahip olmayan kimse hükmündedir.
3- Bir borç yüzünden hapse atılan kadına ise nafaka düşmez. Çünkü hapse
atılması borcunu ödemeyip alacaklısını oyaladığı içindir. Şayet borcunu gerçek
olarak Ödemekten âciz de olsa, yine bunda kocasının bir kusuru yoktur. Kadının
bir başkası tarafından kaçırılması halinde de ona nafaka düşmez. Çünkü bunda
da kocasının bir kusuru yoktur. İmam Ebû Yûsuf dan: “Bu kadına nafaka düşer”
diye söylediği rivayet olunuyorsa da, fetva birinci görüşe göredir. Kadın bir
yakını ile birlikte hac yolculuğuna çıktığı zaman da ona nafaka düşmez. İmam
Ebû Yûsuf’dan: “Düşer. Çünkü farzı yerine getirmek bir mazerettir. Fakat ona
yolculuk nafakası değil, evde iken ne kadar masraf oluyor idiyse o kadar nafaka
düşer. Zira onun hakkı o kadardır.” diye söylediği rivayet olunmaktadır. Eğer
kadın, kocası ile birlikte hac yolculuğuna çıkarsa o zaman –ittifakla- ona
nafaka düşer. Çünkü kocasının beraberinde olduğu için her an kendini ona
teslim etmektedir. Fakat bu surette de kadına yolculuk nafakası değil, evde
iken ona ne gidiyor idiyse o kadar nafaka düşer. Yol masrafı kocasına lâzım
gelmez.
4- Kocasının evinde hastalanan kadına nafaka düşmesi istihsan edilmiştir.
Kıyas ise, bu kadına nafaka düşmemesini gerektirir. Zira hasta olduğu için
kocası onunla cinsel ilişkide bulunamaz. Bu da kendisinde mevcut olan bir
mâniden dolayıdır, tstihsanın dayanağı da şudur: her ne kadar kocası kendisiyle
cinsel ilişkide bulunamıyorsa da -kocasının yanında bulunması ve kocasının
evini koruması gibi- bir takım yararlıkları bulunduğu için kocası kendisiyle
cinsel ilişkide bulunabilir gibidir. İmam Ebû Yûsuf’dan: “Eğer kadın kendini
kocasına teslim ettikten sonra hastalanırsa ona nafaka düşer. Eğer kendini
daha teslim etmemişken hastalanırsa ona nafaka düşmez” diye söylediği de
rivayet olunmuştur, ki ulema bunu istihsan etmişlerdir.
5- Eğer kadının kocası zengin ise, kadından başka, karimin hizmetçisine
de nafaka biçilir. Çünkü koca karısının bütün ihtiyaçlarını görmek zorundadır.
Hizmetçi de bir ihtiyaçtır. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre birden fazla
hizmetçiye nafaka biçilmez. İmam Ebû Yûsuf ise: “İki hizmetçiye nafaka verilir.
Zira kadın -biri ev işleri, biri de dış işleri için olmak üzere- iki
hizmetçiye- muhtaçtır” demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de: “Bir
hizmetçi bütün işleri görebildiği için iki hizmetiçye gerek yoktur. Kaldı ki bizzat
kocasının onun bütün hizmetlerini yapması halinde kâfi geldiğine göre, bir
başkasını kendi yerine koyduğu zaman da o başkasının kâfi gebesi lâzım gelir”
demişlerdir.
Derler ki:
fakir olan kocaya, kansına ne kadar nafaka vermesi lâzım geliyorsa, zengin
olan kocaya da karısının hizmetçisine o kadar nafaka vermesi lâzım gelir, ki o
da yeterli gelen miktarın en azıdır.
Metinde geçen
-eğer kadının kocası zengin ise “Kaydından, kocanın fakir olduğu zaman,
kadının hizmetçisine nafaka lâzım gelmediği anlaşılmaktadır, ki Hasan İbn-i
Ziyad'ın İmam Ebû Hanife' den rivayeti de bu yoldadır ve en doğrusu da budur.
Zira fakir olan kocaya, yeterli gelen nafakanın en azı lâzım geldiğine göre,
hizmetçinin nafakası kendisine lâzım gelen miktarı aşkındır. Zira kadımn
kendisi, gerekirse kendi hizmetini kendisi görebilir.
6- Eğer kişi, karısının nafakasını veremiyecek durumda ise, hâkim onları
biribirinden ayıramaz. Ancak kadına: “Kocan adına borçlan” denilir. İmam-ı
Şafiî: “Hâkim onlan ayırır. Zira kadına yeterli gelen nafaka miktarının en
azını dahi veremiyecek durumda olduğuna göre -tenasül organının kesik olduğu
veyahut erkeklik gücüne sahip olmadığı zamanda olduğu gibi- boşanmada hâkim
onun yerine geçer. Hattâ kişinin bu durumu, tenasül organının kesik olması veyahut
erkeklik gücüne sahip olmaması durumlarından daha beterdir. Zira nafakaya
ihtiyaç daha fazladır.” demiştir.
Biz diyoruz
ki: eğer hâkim onları ayırırsa kocanın hakkı tamamen çiğnenmiş olur. Eğer
kadına nafaka biçerse kadının hakkı gecikmiş olur. Çiğnenmenin zararı
gecikmenin zaranndan daha fazladır. Kaldı ki evlenmeden asıl gaye, yuva kurmak
ve çoluk çocuk sahibi olmaktır. Beslenme ikinci derecede gelir. Bunun için
karısının nafakasını veremeyen kimse, tenasül organı kesik veyahut erkeklik
gücünden yoksun olan kimse gibi değildir.
Hâkimin
kadına nafaka biçtikten sonra ona borçlanmayı emretmesinin faydası da şudur:
eğer kadın kendiliğinden borçlanırsa, kişi alacağını kadından istemek zorunda
olur. Eğer hâkimin emriyle olursa o zaman alacaklı alacağım kadından değil,
kocasından ister.
Eğer hâkim
bir kadına, kocası fakir olduğu için fakirlerin na-fakasıyla hükmettikten
sonra, adam zengin olur ve bunun üzerine kadın tekrar hâkime baş vurursa, hâkim
ona zenginlerin nafakasını tamamlar. Zira nafaka, zenginlik ve fakirlik
durumlarına göre değişir. Hâkimin biçtiği nafaka ise, fakirlerin nafakası
olduğu için kadın, hakkının tamamını istiyebilir.
Eğer kişi,
karısına bir süre nafaka vermedikten sonra kadın nafaka isteğinde bulunursa,
kadına geçen süre için bir şey yoktur. Ancak eğer hâkim daha önce ona nafaka
biçmiş veyahut kadın, kocasıyla bir miktar üzerinde uyuşmuş ise, o zaman hâkim
ona geçmiş süre için de nafaka ile hükmeder. Zira bize göre nafaka -daha önce
de söylediğimiz üzere- karşılıksız bir bağıştır. Bunun için hâkimin kararı
olmadan vücubu kesinlik kazanamaz. Nasıl ki hibe de, karşılıksız olduğu için,
hibe edilen şey ancak teslim alındıktan sonra kesinleşmiş olur. Kadının,
kocasıyla uzlaşması da hâkimin karan hükmündedir. Zira kendisinin kendi üzerindeki
velayeti hâkimin velayetinden daha güçlüdür. Mehir ise, karşılık olduğu için
nafaka gibi değildir.
Eğer bir
kimse, hâkim karısına nafaka biçtikten ve aradan bir kaç ay geçtikten sonra
ölürse, geçen sürenin nafakası sakıt olur. Kadının da ölmesi halinde yine hüküm
böyledir. Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- nafaka bağıştır. Bağışlar ise
ölüm ile bozulurlar. Nasıl ki hibe, eğer kişi kendisine hibe edilen şeyi
teslim almadan ölürse bozulur.İmam-ı Şafii: “Hâkim karar vermese de nafaka bir borçtur ve ölümle
düşmez.” demiştir. Çünkü ona göre nafaka karşılıksız bir hak olduğu için diğer
borçlar gibidir. İmam-ı Şafii'-ye olan sevabımızı ise yukarıda açıkladık.
Eğer kişi,
karısına peşin olarak bir yılın nafakasını verdikten sonra ölürse -İmam Ebû Hanife
ve İmam Ebû Yûsuf'a göre dından bir şey geri alınamaz. İmam Muhammed ise: “Geçmiş
sürenin nafakası hesap edildikten sonra, geri kalanı kadın geri verir”
demiştir. ki İmam-ı Şafiî de bu görüştedir. Bu ihtilâf aynı zamanda giyecek
hakkında da câridir. Çünkü kişi sağ bulundukça evlilikten yararlandığı için
karşılığını ödemek zorundadır, öldükten sonra ise evlilikten artık
yararlanamaz, ki ona herhangi bir karşılık lâzım gelsin. Nasıl ki ay başında
aylık alan bir memur veya subay, ayın ortasında öldüğü zaman aylığından geri
kalan günlere tekabül eden kısmı geri alınır.İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf ise: “Nafaka
bir bağıştır. Bağışlar ise -hibede olduğu gibi- ölümden önce teslim alınınca
geri alınamaz. Kadının bir kusuru olmaksızın zayi olan nafakanın –ittifakla-
geri alınamaması da bunun içindir” demişlerdir.
İmam
Muhammed' den: “Eğer peşin olarak kadına verilen nafaka bir ay veya daha az bir
zaman için verilmiş ise, az olduğu için geri alınmaz” diye söylediği de rivayet
olunmuştur.[5]
Bir Fasıl
1- Kişi, karısına aile ferdlerinden hiç birinin oturmadığı müstakil bir
ev de vermek zorundadır. Ancak eğer kadın razı olursa, o zaman kadının yanında
başkaları da kalabilirler. Zira mesken de nafaka gibi tabii bir ihtiyaç olduğu
ve Cenâb-ı Allah'ın da onu nafaka ile birlikte vâcib kıldığı için kadının bir
hakkıdır ve kadının hakkı olunca kadın başkalarını kendine ortak kılmayabilir.
Çünkü başkalarının, yanında kalmasından kadm bir çok yönden huzursuz olur.
Meğer ki kendisi buna razı olsun.Yukarıda geçen sebebe binâen kişi, bir başka kadından olan çocuğunu karısının
yanma zorla bırakamaz.Eğer kişi karısını, evin müstakil ve anahtarı ayrı bir odasına
yerleştirirse -gaye hâsıl olduğu için- yine yeterlidir.
2- Kişi, karısının ana babasını, karısının başka kocadan olan çocuğunu
ve diğer yakınlarını ona uğramaktan menedebilir. Zira kadının kaldığı yer
kendisine ait olduğu için başkalarını kendi mülkü içine sokmayabilir. Fakat
onlan onunla görüşüp konuşmaktan ve istedikleri zaman hal hatır sormaktan menedemez.
Çünkü bunda hiçbir zararı olmadığı halde eğer menederse akrabalık hakkım çiğnemiş
olur. Kimisi: “Kişi, karısının yakınlarını kendisiyle görüşmek için yanma
girmekten men edemez. Onlan ancak devamlı yanındakalmaktan men edebilir. Zira devamlı kalmalarından
zarar doğar”, kimisi de: “Kişi, karısını, eğer ana babası yanına haftada bir
defa gidiyorsa ve ana babası da onun yanına haftada bir defa geliyorlarsa men
edemez. Ana baba dışında kalan diğer yakınlara da yılda ancak bir kez müsaade
edilir” demiştir, ki sahih olan görüş de budur.
Eğer bir
kadın kayıp olan kocası aleyhinde nafaka davasını açarken, kocasının bir
başkası elinde bir malı bulunur ve o başkası da elindeki malın kaybolan adamın
malı ve kadının da onun karısı olduğunu itiraf ederse, hâkim kadına ve adamın
ana babasıyla çocuklarına o malden nafaka biçer. Zira adam, elindeki malın kaybolan
kimseye âit olduğunu ve nafaka isteğinde bulunan kadının da o kimsenin karısı
bulunduğunu itiraf edince, kadının o maldan hak sahibi olduğunu itiraf etmiş
olur. Çünkü kadın kocasının malından -rızası olmaksızın- hakkını alabilir. Mal,
elinde olan kimsenin ikrarı da -özellikle burada- makbuldür. Çünkü eğer
kendisi iki şeyden birini kabul etmezse, kadın şahit de getirse, şahitleri
kabul olunmaz. Zira mal, elinde bulunan kimse kadının kayıp olan adamın karısı
olduğu davasında dâvâlı olamaz, Kadm da, elinde mal bulunan kimsenin elindeki
malın kayıp olan adamın malı olduğu davasında davacı olamaz. Ancak eğer elinde
mal bulunan kimse itiraf ederse, onun itirafıyla dava kanıtlanmış olur. Şayet
kendisi itiraf etmez, fakat hâkim durumu bilirse, yine hüküm böyledir. Bu da
eğer, adamın elinde bulunan mal, para, yiyecek veya kadına yarıyan cinsten
giyecek olursa öyledir. Eğer adamın elinde bulunan mal, başka şeyler ise,
hâkim o şeylerden nafaka biçemez. Çünkü o zaman o şeylerin satılıp parasından
nafaka çıkarılması gerekir. Kayıp olan kimsenin malı ise -hem İmam Ebû
Hanife'ye, hem diğer iki İmama göre- satılamaz. Zira İmam Ebû Hanife'-ye göre,
kişi hazırken dahi rızası olmaksızın nafaka için malı saklamadığına göre,
kayıpken satılamaması evleviyetle lâzım gelir. Diğer iki İmam'a göre de, kişi
hazırken nafaka vermekten imtina ettiği, bilindiği için malı satılabilir.
Kayıpken ise, nafaka vermekten imtina ettiği bilinemez, ki malı satüabilsin.
Ancak hâkim
kadına nafaka biçerken, kadının kayıp olan kocasının maslahatı için kadından
kefil ister. Zira kadın, hakkını kocasından almış veyahut boşanmış ve
iddetinin de bitmiş olduğu halde hak isteğinde bulunabilir. Kendisinden kefil
istenir, ki sonradan bu durum anlaşılırsa, kendisine verilen nafaka -hiç
değilse- kefilinden tahsil edilsin. Bu mesele ile, hazır bulunan vârisler
arasında bölünen miras meselesi arasında fark vardır. Zira orada şahitler: “Biz
başka vâris bilemiyoruz” demeseler bile -İmam Ebü Hanife'ye göre- hâkim
onlardan kefil istemeden mirası aralarında böler. Çünkü orada maslahatı için
kefil istenecek kimse var mı yok mu? bilinemez. Burada ise, varlığı kesin
olarak bilinen, kadının kocasıdır. Hâkim burada ayrıca -kocanın maslahatı
için- kadına “Kocam bana nafaka vermemiştir” diye yemin de verir,
Kayıp olan
kimsenin malından -yukarıda geçen kimseler dışında- hiç bir akrabaya nafaka
ile hükmedilemez. Yukanda geçen kimselerle diğer akrabalar arasında fark
şudur: yukarıda geçen kimselerin nafakası hâkimin hükmünden önce de vâcibtir.
Bunun için bunlar, hâkim onlara daha hükmetmemişken dahi, hakların
alabilirler. Hâkimin hükmü onlar için sadece bir destektir. Diğerleri ise,
eğer hâkim onlara hükmetmezse nafakaları vâcib olamaz. Zira onların
nafakasında hâkim kendi içtihadıyla hükmeder. Kayıp olan kimse hakkında ise,
ictihad ile hükmedilemez.
Eğer hâkim,
kadının kayıp olan adamın karısı olduğunu bilmediği ve elinde mal bulunan
kimse de bunu itiraf etmediği için kadın bunu şahitlerle kanıtlarsa veyahut
adamın hiç malı bulunmadığı için -hâkim ona boşanma iznini versin diye- kadın
şahit getirirse, hâkim kayıp olan kimse aleyhinde karar veremediği için kadının
davasını dinliyemez.imam Züfer ise: -dinler. Çünkü bunda kadının yaran var ve kocasının da
zararı yoktur. Zira kocası geldiği zaman eğer kadını doğrularsa, kadın aldığım
hak etmiş olur. Doğrulamazsa yemin eder, eğer yemin etmezse kadını doğrulamış
olur ve eğer kadın şahit getirirse hakkı sabit olur. Eğer şahit getiremezse,
aldığını kendisi veyahut kefili geri verir- demiştir, ki hâkimler bugün buna
göre amel ederler.
Bu mesele
hakkında bir takım görüşler daha vardır. Fakat o görüşlerden dönüş yapıldığı
için kitaba alınmamışlardır.[6]
Bir Fasıl
Kişi karısını
boşadığı zaman -boşanma ister rec'i, ister kesin olsun- kadın iddette olduğu
sürece ona hem nafaka, hem yer verilir. İmam-ı Şafii: “Kesin olarak boşanan
kadın -eğer gebe değilse- nafaka yoktur,” demiştir, İmam-ı Şâfiî' ye göre
rec'i talâk ile boşanan kadına nafaka düşmesinin sebebi, bu kadının -özellikle
biz Hanefiler'e göre- kocasından tamamen boşanmamiş olmasıdır. Zira kocası
onunla cinsel ilişkide bulunabilir. Kesin talâk ile boşanan kadına
gelinceonun hakkındaki görüşünün delili
de, Kays kızı Fatma'dan -kocam beni üç talâk ile bc:adı. Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana ne yer ve ne de nafaka vermedi- mealinde
gelen rivâyetdir. [7] Hem de kesin olarak
boşanan kadın ile kocası arasında hiç bir ilişki kalmadığından, ona nafaka
düşmesi için bir sebep yoktur .Bunun içindir ki, kocası ölen kadına da nafaka
düşmez. Zira kocası ölen kadmın da kocasıyla bir ilişkisi kalmaz. Fakat eğer
kadın gebe ise öyle değildir. Çünkü gebe kadına nafaka düştüğünü biz nassdan
öğreniyoruz. Nass da;
“Eğer boşadığınız kadınlar gebe iseler, doğum
yapana kadar onlara nafaka verin”[8]âyeti kerimesidir.Biz de diyoruz ki: nafaka -yukarıda
da söylediğimiz üzere- kadının bağlı kalmasının karşılığıdır. İddette olan
kadın da iddeti bitmedikçe bağlıdır. Bunun içindir ki iddeti bitinceye kadar
ona mesken vermek icmâ ile vâcibtir. Bu itibarla bu kadın da gebe olan kadın
gibidir. Kays kızı Fatma'nın hadisine gelince: Hz. Ömer: “Doğru mu yalan mı
söylediğini ve unutmuş mu, hatırında mı?” diye bilemediğimiz bir kadmın
sözüyle Rabbimiz'in kitabını ve Peygamberimiz (Saliallahü Aleyhi ve Sellem)'in
sünnetini bırakamayız. Ben kulağımla Peygamber Efendimiz (Saliallahü Aleyhi ve
Sellem)’den:“Üç talâk ile boşanan kadına, iddette olduğu
sürece hem nafaka, hem yer vermek vâcibtir.” diye buyurduğunu işittim- diyerek bu hadişi reddetmiştir. [9] Bu
hadisi aynca Zeydh. Sabit, Üsame b. Zeyd, Cabir ve Hz. Âişe de kabul etmişlerdir.
[10]
1-Kocası ölen kadına ise nafaka
yoktur. Çünkü bu kadının, id-deti süresince bağlı kalması, kocasının hakkı için
değil, şeriatın hakkıdır. Zira bu kadının iddet beklemesi eğer şeriatın
emrettiği bir ibadet değil de, kadının gebe olup olmadığını öğrenmek için
olsaydı -aybaşı hâlini gören bir kadın olduğu halde- iddeti -boşanan kadın
gibi- üç kez aybaşı hâlini görmek olurdu. Zira kadının gebe olmadığı, ancak
aybaşı hâlini görmesiyle anlaşılır. Hem de kadının nafakası, kocasına günbegün
vâcib olan bir haktır. Kişi öldükten sonra ise, karısı üzerinde bir yetkisi
kalmaz, ki bu hak ona günbegün vâcib olsun.
2- Dinden çıkmak veyahut üvey oğlunu öpmek gibi bir günah işlediği için
kocasından ayrılan kadına nafaka yoktur. Zira bu kadın, meşru olmayan bir
yolla kocasından ayrılmasına sebep olduğu için, kocasını dinlemiyen isyankâr
kadının hükmüne girmiştir. Ona nasıl nafaka düşmüyorsa, bu da öyledir. Mehir
ise nafaka gibi değildir. Çünkü mehir, kadının kendini kocasına teslim
etmesiyle vâcib olduğu için, kadın bir günahı işlemekle de kocasından aynlırsa,
sakıt olamaz. Çünkü daha önce vâcib olmuştur. Fakat eğer kadın -erginlik çağına
ermekle veyahut kocası ona küfü olmadığı için nikâhım boımak gibi- günah
olmayan bir yol ile kocasından ayn-hrsa ona nafaka düşer. Zira bu kadın kendini
kocasından meşru bir yolla ayırdığı için mehrini almak için kendini kocasına
teslim etmekten imtina eden kadının hükmündedir.
3- Eğer kişi karısını üç talâk ile boşadıktan sonra, kadın Allah korusun
dinden çıkarsa, kadının nafakası sakıt olur. Eğer kadın kendini üvey oğluna teslim
ederse, ona nafaka düşer. Yâni eğer kadının kocası onu üç talâk ile boşadıktan
sonra kadın kendini üvey oğluna teslim ederse nafakası sakıt olmaz. Zira bu
kadm, kocasından daha önce üç talâk ile boşandığı için, kocasından
ayrılmasında kendini üvey oğluna teslim etmesinin veyahut dinden çıkmasının bir
rolü yoktur. Ancak şu var ki, dinden çıkan kadm tevbe edinceye kadar
hapsedilir. Hapiste olan kadına ise nafaka yoktur. Kendini üvey oğluna teslim
eden kadın ise hapsedilmez. îşte bu yüzden bu iki kadm arasında fark vardır.[11]
Bir Fasıl
Cenâb-ı Hak
Azle ve Celle):
“Anaların yiyecek ve giyecekleri doğurdukları
çocuğun babasına borçludur.”[12]
buyurduğu için (küçük çocukların nafakası yalnız babaya aittir. Babaya,
karısının nafakasında nasıl başkaları ortak değilse, bunda da öyledir. Zira
çocuğu doğuran anneye, çocuğu doğurduğu için nafaka düştüğüne göre, nafakanın
çocuğa düşmesi evleviyetle lâzım gelir. Anneye ise, süt emen çocuğunu emzirmek
bile vacip değildir. Zira-yukarıda da
söylediğimiz gibi çocuğun nafakasında hiç kimse babaya ortak değildir.
Emzirmenin ücreti de nafaka hükmündedir. Hem de çocuğun annesi -bir mazeretten
dolayı- çocuğu emzirmeye gücü yetmiyebilır. Bunun için onu zorlamaya hakkımız
yoktur. Kimisi:
“Anaya çocuğundan dolayı zarar verilmesin.”[13]
âyet-i Kerîmesi «ana eğer istemezse çocuğunu emzirmeye zorlanmasın» mânâsına
hamletmiştir. Fakat bizim bu söylediğimiz, hükmün açıklanmasıdır. Yâni eğer
çocuğu emzirecek başka kadm bulunursa, çocuğun annesi çocuğu emzirmeye
zorlanamaz. Eğer başka bir kadm yoksa -çocuğun ölmemesi için- o zaman annesi
onu emzirmek zorundadır.
Baba, çocuğun
annesinin yanında emzirecek bir kadm tutmak zorundadır. Yâni eğer çocuğun
annesi çocuğun kendi yanında emzirilmesini isterse baba buna mecburdur. Zira
çocuğu büyütme hakkı anaya aittir.
Babanın,
çocuğunu emzirtmek için çocuğun annesini ücretle tutması -çocuğun annesi eğer
nikâhı altında ise veyahut boşanmış bile olsa, eğer iddeti daha bitmemiş ise-
caiz değildir. Zira çocuğunu emzirmek diyâneten annesinin hakkıdır. Cenâb-ı
Hak (Azze veCelle):
“Anneler çocuklarını emzirirler” [14] buyurmuştur. Ancak bir mazeretten dolayı
anne çocuğunu emziremiyorsa o zaman mâzür sayılır. Fakat ücretle emzireceğini
kabul edince mazur olmadığı anlaşılır ve dolayısıyla ücret almak ona caiz
olmaz. Eğer çocuğun annesi rec'i talâk ile boşanmış ve henüz iddeti de bitmemiş
ise, onun hakkında tek rivayet böyledir. Kesin olarak boşanan kadın da bir
rivayete göre böyleyse de bir diğer rivayete göre babanın onu ücretle tutması
caizdir. Çünkü bu kadının çocuğun babasıyla arasındaki nikâh tamamen ortadan
kalkmamıştır. Birinci rivayetin dayanağı da şudur: her ne kadar nikâh tamamen
ortadan kalkmış ise de, kadının iddeti bitmediği için nikâhın hükmü daha
sürmektedir. Eğer iddeti bittikten sonra çocuğun babası onu tutarsa caizdir.
Çünkü iddetinin bitmesiyle nikâh tamamen ortadan kalktığı için kadın yabancı
bir kadının hükmüne girmiş olur. Eğer baba: “Ben annesini tutmam” der ve bir
başka kadın tuttuktan sonra çocuğun annesi ya tutulan kadının ücretiyle, ya da
ücretsiz olarak çocuğu emzirmeye razı olursa çocuk onun hakkıdır. Zira anne
daha şefkatli olduğu için çocuğu annesine vermede çocuk için maslahat vardır.
(Fakat eğer anne daha fazla bir ücret isterse, baba onu tutmaya zorlanamaz.
Çünkü babayı onu tutmaya zorlamada babanın maddî zararı vardır. Oysa Cenâb-ı
Hak (Azze ve Celle):
“Ne bir anne, çocuğu yüzünden ve ne de bir
baba çocuğu yüzünden zarara sokulmasın” [15]buyurmuştur.
Küçük çocuğun
nafakası -dinleri ayrı da olsa- babasına aittir. Nasıl ki kadının da nafakası
-dinleri ayrı da olsa- kocasına aittir. Çünkü faslın başında metni geçen “Anaların yiyecek ve giyecekleri,
doğurdukları çocuğun babasına borçtur” mealindeki âyet mutlak olduğu gibi,
çocuk, babasının vücudundan bir parça olduğu için babanın kendisi hükmündedir.
Baba nasıl kendisini beslemek zorunda ise, çocuğunu da beslemek zorunda olur.
Kadına gelince : çünkü kocasıyla arasında sahih bir nikâh akdi bulunduğu için
kocasına bağlanmış bulunmaktadır. Kadın müslüman olmasa da, kocasıyla
arasında bulunan nikâh akdi sahih olduğu için onun nafakası kocasına vâcibtir.Fakat küçük çocuğun nafakası,
eğer kendisinin malı yoksa babasına vâcibtir, Malı bulunan çocuk ise, onun
hakkında asıl şudur ki, ister büyük, ister küçük olsun nafakası kendi malından
çıkar.[16]
Bir Fasıl
Kişi, ana
babasını ve dedeleriyle ninelerini -eğer fakir iseler- dinleri ayrı da olsa, beslemek
zorundadır. Çünkü Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle), müslüman olmayan ana baba
hakkında;“Dünya işlerinde onlarla güzel geçin”[17]
buyurmuştur. Kişinin bolluk içinde yaşayıp da ana babasının açlıktan ölmesi
ise, onlarla güzel geçinmek değildir. Dedelerle nineleri de beslemenin vâcib
olması, onların da baba ve annelerden olmaları içindir. Bunun içindir ki baba
bulunmadığı zaman dede onun yerine geçer. Hem de dedelerle nineler -ana baba
gibi- kişinin varlığına sebep oldukları için kişinin de onlan yaşatması onun en
önde gelen görevidir. Ancak -ister ana baba. ister dede ve nineler olsun-
nafakalarının çocuklarına vâcib olması, fakir olmaları şartına bağlıdır. Zira
kişinin kendi malı dururken, nafakasının başkalarının malına düşmesi akla
uygun değildir. Fakat -yukarıda geçen âyete binâen- dinlerinin bir olması şart
değildir.
Karı, ana
baba, dede ile nineler ve çocuklarla torunlar dışında kalan diğer akrabaların
nafakası -eğer dinleri ayrı olursa- vâcib değildir. Çünkü karının nafakası
-yukarıda söylediğimiz üzere- kocası ile arasında bulunan nikâh akdinin bir
sonucudur. Bunun için dinleri ayrı da olsa, bu akid aralarında mevcut olduğu
için nafakası kocasına düşer. Ana babalarla çocuklar da birbirlerinin birer
vücut parçasıdırlar. Kişinin vücud parçası ise kendisi hükmündedir. Bunun
için, kişinin kendisi müslüman olmasa bile, nasıl kendi nafakası kendisine
vâcib ise, ana babaları veyahut çocuk ve torunları da, müslüman olmasalar bile
nafakaları ona vâcibtir. Ancak eğer kendisi islâm ülkesinde olup da, onlar
darül harpta oturuyorlarsa -bize güvence vermiş olsalar bile- onların nafakası
ona vâcib değildir. Zira müslüman olduğumuz için bizimle savaşan kimselere
yardım etmekten nehyedilmişizdir.Hristiyan olan kimseye müslüman olan kardeşinin nafakası vâcib
değildir. Müslüman olan kimseye de hıristiyan olan kardeşinin nafakası vâcib
değildir. Çünkü nafaka nassan miras ile ilgilidir. Dinleri ayn olan kimseler
ise birbirlerine vâris olamazlar.
Ana babanın
nafakasında çocuğa kimse ortaklık etmez. Çünkü ana babanın, çocukları malında
hakları bulunduğuna dâir nassvardır. Diğerlerinin malı hakkında ise nass yoktur. Hem de ana babanın
en yakım çocukları olduğu için, onlar dururken nafakalarının başkalarına vacip
olmaması lâzım gelir.
Zahir olan
rivayete göre nafaka erkek ve kadınlara eşit bir şekilde lâzım gelir, ki sahih
olan görüş de budur. Zira nafakanın vü-cubuna sebep olan vasıf erkekle
kadınların ikisinde de mevcuttur.
Kişiye
mahremi olan her akrabasının -eğer erkek ise çocuk ve fakir, yahut büyük ve
fakir, ya da sakat veya kör olduğu zaman ve eğer kadın ise fakir olduğu zaman-
nafakası vâcibtir. Çünkü yakın akrabalığın hakkım gözetmek vâcibtir de, uzak
akrabalığın vâcib değildir. Kişinin yakın akrabası da mahremi olan akrabasıdır.
Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):
“Anaların yiyecek vegiyecekleridoğurdukları çocuğunbabasına
borçtur.» buyurduktan sonra; “Mirasçıyada aynı şeyi yapmak borçtur”[18]
buyurmuştur. Abdullah İbn-i Mesud'un kıraetinde de bu âyet;Mahrem akraba olan mirasçıya da
bunun aynını yapmak borçtur» şeklindedir, ki buna göre, bu kaydın bulunmadığı
meşhur kiraette de bu mâınâ murattır.
Sonra, nafakası
vâcib olan akrabanın muhtaç olmaları gerekir. Çocuk, kadın, sakat veya kör olan
kimse d« çalışamadığı için bu vasıflar muhtaç olmasının belirtileridirler.
Zira çalışabilen kimse -malen yoksul da olsa- çalışabildiği için muhtaç
değildir. Fakat ana baba, diğer akrabalar gibi değillerdir. Zira çalışmak
yorucu olduğu için çocuk, ana babasına çalışmayı teklif edemez. Bunun için ana
baba çalışabilseler bile, muhtaç oldukları zaman nafakaları çocuklarına
vaciptir.
Nafaka da
kişiye, nafakası kendisine vâcib olan kimseden aldığı miras miktarına göre
vâcib olur. Zira hem yukarıda metni geçen nassdaki “Mirasçıya” deyimi buna
işarettir. Hem de kâr ile zarar kardeş olup bir kimsenin bir şeyden kân ne ise,
o şeyden zararı da ona göredir.
Büyük olan
kız çocuğu ile büyük ve sakat olan erkek çocuğun nafakaları -babaya üçte iki,
anneye üçte bir olmak üzere- ana babanın ikisine aittir. Zira ana ile babanın
miras hisseleri de böyledir.
Ben diyorum
ki: bu, Hassaf ile Hasan b. Ziyad'in rivayetleridir. Zahir olan rivayete göre
ise, nafakanın hepsi babaya aittir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) metni yukarıda
geçen âyeti kerimede: “Anaların yiyecek
ve giyecekleri, doğurdukları çocuğun babasına borçtur” buyurmuştur. Bu
itibarla büyük ve küçük çocuklar arasmda fark yoktur. Birinci rivayete göre ise
büyük ve küçük çocuklar arasındaki farkın nedeni şudur ki: erkek çocuk küçük
olduğu zaman, baba hem onun velisidir, hem de bütün masrafları babaya aittir.
Hattâ fitresi bile babaya vâcibtir. Bunun için nafakasının hepsi ona düşer.
Erkek çocuk büyük olduğu zaman ise, baba onun velîsi olmadığı için öyle
değildir. Bunun için nafakasında anne ve babaya ortaktır. Çocuklar dışında
kalan diğer yakınlar nafakasında ise miras miktarına bakılır. Hattâ eğer küçük
çocuğun yalnız annesiyle dedesi bulunuyorsa, dedeye üçte iki, anneye de
üç-tebir nafaka vâcib olur. Eğer fakir olan kardeşin de -biri ana baba bir,
biri yalnız baba, biri de yalnız ana bir- üç tane zengin kız kardeşi
bulunuyorsa, mirastaki hisselerine göre kardeşlerinin nafakası beşte üçü ana
baba bir kız kardeşe, beştebirer de diğer iki kız kardeşe vâcib olur.
Ancak şu var
ki: Mirasta muteber olan, bilfiil mirasçı olmak değil, mirasçı olabilmektir.
Zira eğer muhtacın zengin bir dayısı ile zengin bir amcası oğlu bulunursa, bilfiil
mirasçısı amcası oğlu olduğu halde -dayısı mahremi olduğu için- nafakası
dayısına aittir.
Muhtaç olan
kimse ile akrabaları eğer aynı dinden olmazlarsa, nafakası onlara lâzım
gelmez. Zira nafakanın lâzım gelmesinde muhtaç olan kimse ile, nafakası kendisine
lâzım gelen kimsenin birbirlerine vâris olmaları şarttır. Bunlar ise dinleri
ayrı olduğu için birbirlerinden miras alamazlar, Muhtaç olan kimseye de başkasının
nafakası lâzım gelmez. Çünkü nafaka bir bağıştır. Bağışa ise kendisi muhtaç
iken başkasına bağışta bulunamaz. Fakat kişi muhtaç dahi olsa karısı ile küçük
çocuklarının nafakasını vermek zorundadır. Zira kişi evlenirken -evlilik
hayatının masrafsız olamayacağını bildiği için- karısı ile küçük çocuklarının
masrafını peşinen kabul etmiş olur. Bunun için burada fakirliğin bir rolü
yoktur.
Sonra,
nafakanın vücubunda ölçü olan zenginlik de- İmam Ebû Yûsuf dan gelen rivayete
göre- kişinin nisaba mâlik elmasıdır.İmamMuhammedise:Eğer kişi bir ay kendisiyle çoluk çocuğunu geçindirebüecek güçte ise,
yahut günlük kazancı kendisiyle çoluk çocuğunun masrafından artıyorsa,
zengindir. Zira başkasına âit haklarda muteber olan, nisaba mâlik olmak değil,
vermekle ödevli olduğu hakkı ödeme gücüne sahip olmaktır” demiştir. Fakat
fetva birinci görüşe göredir. Ancak nisaba mâlik olmaktan maksat zekât nisabına
mâlik olmak değil, zekât alamayacak durumda olmaktır.
Eğer kaybolan
erkek çocuğun bir malı bulunursa yukarıda da söylediğimiz gibi hâkim o maldan
ana babasına nafaka biçer. Babanın da kendi nafakası için oğlunun malını
satması caizdir. Bu, İmam Ebû Hanife tarafından yapılan bir istihsandır. Fakat
eğer baba, oğlunun taşınılmaz bir malını satarsa caiz değildir. Diğer iki İmam
ise, babanın, oğlunun taşınılır malını da satmasını caiz görmemişlerdir, ki
kıyas da bunu gerektirir. Zira çocuk erginlik çağma varınca babanın velayeti
altından çıkmış olur. Nitekim erginlik çağında olan çocuk hazırken, babasının
onun malını satmaması da bunun içindir. Anne de bu konuda baba gibidir.
İmam Ebü
Hanife ise: “Baba, kaybolan çocuğun malını koruma yetkisine sahiptir. Nitekim
aynı yetkiye kayyim de sahip olduğuna göre babanın -daha şefkatli olduğu için-
sahip olması evleviyetle lâzım gelir. Taşınılan malın satışı da malı koruma
babmdandır. Fakat taşınılmaz mal -kendiliğinden korunduğu için- öyle değildir.
Babadan başka diğer akrabalar da baba gibi değillerdir. Çünkü diğer akrabalar,
ne çocuk küçükken çocuğun malından tasarruf yetkisine ve ne de büyüdükten
sonra onun malını koruma yetkisine sahip değillerdir. Babanın satışı caiz
olunca da, satıştan elde ettiği paradan kendi nafakasını alabilir. Nasıl ki
baba, çocuğu üzerindeki velayeti tam olduğu için, çocuğu küçükken onun hem
taşınılır, hem taşınılmaz mallarını satabilir” demiştir.
Eğer ana
babanın kayıp olan oğullarına âit bir mal kendi ellerinde bulunur ve o maldan
ana baba kendi nafakalannı alırlarsa zamin olmazlar. Zira ana baba -yukarıda da
söylediğimiz gibi- hâkim onlara karar vermese de çocuklarının malında haklan bulunduğu
için haklarını almış olurlar.
Eğer kayıp
olan bir kimsenin malları bir yabancının elinde olur ve o yabancı -hâkimin izni
olmaksızın- elindeki maldan kayıp olankimsenin ana babasına verirse, zamin olur. Çünkü başkasının malında,
yetkisi yokken tasarruf etmiş olur. Zira elindeki malı sadece koruma yetkisine
sahiptir. Fakat eğer hâkim ona emrederse öyle değildir. Zira hâkimin velayeti
genel olduğu için emrinin yerine getirilmesi gereklidir. Bu kimse zamin
olunca, da, verdiği kimselere rucu edemez. Zira zamin olduğu halde verdiği için
kendi kesesinden bağışta bulunmuş sayılır.
Eğer hâkim,
çocuğa, ana babaya, yahut diğer akrabalara nafaka biçtikten sonra bir süre
geçerse, geçen sürenin nafakası sakıt olur. Zira bu kimselerin nafakası, muhtaç
oldukları için vâcib olmuştur. Nitekim muhtaç olmamaları halinde vâcib
değildir. Bir süre nafakalarını almamalarından ise, bu süre içinde muhtaç
olmadıkları anlaşılır. Kadının nafakası ise, eğer hâkim tarafından biçilirse
öyle değildir. Çünkü kadın zengin de olsa, nafakası kocasına âit olduğu için
aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, sakıt olmaz.[19]
Bir Fasıl
Köle ve
câriye sahibine, köle ve cariyesinin nafakasını vermesi vâcibtir. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) köleler hakkında:
“Onlar da sizin kardeşlerinizdir. Yediklerinizden
onlara yedirin, giydiklerinizden onlara giydirin. Allah'ın kullarına işkence
etmeyin” buyurmuştur,[20] Şayet
sahipleri nafakalarını vermez ve fakat onlar çalışabiliyorlarsa, o zaman
kendileri çalışıp geçimlerini sağlarlar. Zira bu durumda ancak çalışma ile
yaşıyabildikleri için, çalışmak kendilerine bir zorunluk olduğu gibi,
yaşamaları sahipleri için kârdır.
Eğer köle
veya câriye herhangi bir nedenle çalışamaz durumda olursa, sahibi onu satmaya
zorlanır. Zira satılmasıyla, hem kendisi hakkına kavuşmuş olur, hem sahibi
zarar etmiş olmaz. Karının nafakası ise öyle değildir. Çünkü karının nafakası -yukarıda
da geçtiği üzere- aradan zaman geçmekle borca dönüşür. Kölenin na-fakası ise
sakıt olur. Hayvanların yemi de öyle değildir. Çünkü hayvanlar bir hakka sahip
değillerdir. Bunun için hayvan sahibi hayvanım beslemeye zorlanamaz. Ancak
kişi hayvanını, ahlâkî yönden ve kendisiyle Allah arasında, beslemekle
mükelleftir. Zira Peygamber Efendimiz hem hayvanlara işkence yapmaktan ve hem
de malı heder etmekten nehyetmiştir.
Hayvanları aç
bırakmak ise, hem onlara işkence yapmak, hem malı heder etmektir, İmam Ebû
Yûsuf dan ise: “Hayvan sahibine hayvanını aç bırakmaması emrolunur” diye
söylediği rivayet olunmuştur, ki en sahihi de budur.[21]
[4] Buhari (Alım-satımlar) c. 1 s.
294; (Nefakalar) c. 1 s. 808; Müslim (Hind'in meselesi) c. 2 s. 75; Ebû Dâvud
(Kişi hakini elinde olan maldan alabilir babı) c. 2 s. 142; Nesai (Edeb-ülkada)
c. 2 s. 310; İbn-i Mâce, Ahkâm s. 167
[7] Müslim (Kesin talâk ile
boşanan kadına nafaka yoktur babı) c. 1 s. 485, Ebû Dâvûd (Kesin boşanan kadmın
nafakası babı) c. 1 s. 312. Tirmizi (Üç talâk ile boşanan kadına nafaka var
mıdır? babı) s. 148, Nesâi (Kesin olara kbo-şanan kadın iddetini beklediği
yerden dışarı çıkarabilir mi? babı) c. 2 s. 119
[9] Müslim (Kesin boşanan kadına
nafaka yoktur babı) c. 1 s. 485, Tirmizî (Üç talak ile boşanan kadına nafaka
İle mesken verilmez diye gelen hadisler babı) c. 1 s. 152
[10] Müslim c. 1 s. 485, Buhâri c.
2 s. 802, Darekutni c. 2 s. 434