| Yazan: İktibas Dergisi,
Tarih: 21.11.2007 - 04:37
|
Okunma Sayısı : 185 |
Sözlükte “geride kalmak ve biri diğerinin yerine geçmek
anlamındaki “half” kökünden türeyen ihtilaf, masdar ve isim olarak bir şeyin
diğer bir şeyin peşinden gitmesi, gidip gelmek, ayrı görüşe sahip olmak, çekişmek,
karşı gelmek, eşit olmamak, görüş ayrılığı, anlaşmazlık” gibi anlamlara
gelmektedir. Terim olarak: “söz veya davranışta birinin tuttuğu yoldan
başka bir yol tutmak” demektir.
Hilaf ve ihtilaf kelimeleri benzer anlam içermeleri ve
zaman zaman birbirlerinin yerlerine kullanılmalarına karşın, aralarında ayrıntı
olarak şu fark bulunmaktadır: ihtilaf daha çok farklı bir görüşe sahip olma,
farklı görüşlerden birini benimseme anlamı taşırken, hilaf farklı görüşlere
karşı tavır alma anlamına gelmektedir.
İhtilaf kavramı İslami literatürde oldukça yaygın ve çok
çeşitli konularda kullanılmaktadır. Ancak Kur’an, iki tür ihtilaftan söz
etmektedir: İtikadi ve yaratılıştaki ihtilaf. Diğer bir deyimle kesbi (çalışıp
çabalayarak elde edilen) ve gayri kesbi (tabii) ihtilaf.
Tabii (yaratılıştan olan) ihtilaflar Sünnetullah’ın gereği olarak vardır.
Gece-gündüz, soğuk-sıcak, tatlı-acı, bitkiler, insanların
renklerinin ve dillerinin ayrı ayrı oluşları gibi. (Furkan- 62; Rum -
22) Kesbi ihtilaflar ise inanç ve görüş farklılığını ifade
etmektedir. İman-küfür, tevhid-şirk, İslam-laiklik gibi.
Kur’an, ihtilaf kavramını, Sünnetullah gereği olan
farklılıkların dışındaki konularda, olumsuz anlamda kullanmaktadır.
Kuran, vahyin tespitlerini, öngördüğü inanç sistemini ve değer yargılarını
uygun görmeyerek, kendi anlayışlarına (hevalarına) uyanları “ihtilafa
düşenler” olarak tanımlamaktadır. Toplumlar vahiyden sapınca, iman ve
amel konusunda doğru ve yanlışı belirlemede ayrılığa düştüler. Onların içine düştükleri
ayrılığı gidermek ve doğru yolu göstermek için Allah kitap ve elçi
gönderdi. Ancak insanlar haset ve ihtirasları yüzünden vahyin
hükümleri üzerinde ihtilafa düştüler. Kur’an bu durumu vahyi reddetme ve
inkar olarak nitelendirmektedir. “Bütün insanlık bir zamanlar bir tek
topluluktu; (sonra ihtilafa düşmeye başladılar), bunun üzerine Allah, müjdeci
ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi ve onlar aracılığıyla hakikati ortaya
seren vahiy(ler) bahşetti ki bununla insanların farklı görüşler edinmeye
başladıkları her konuda karar verebilsin. Buna rağmen, kendilerine hakikatin
bütün kanıtları geldikten sonra aralarındaki haset ve ihtirastan dolayı onun
anlamı hakkında ihtilafa düşenler bizzat bu (vahy)in tevdi edildiği aynı
insanlardı. Ancak Allah, inananları, kendi iradesiyle, üzerinde ihtilafa
düştükleri hakikate sevk etti; çünkü Allah, (ulaşmak)
isteyeni doğru yola ulaştırır.”(2 Bakara-213)
Kur’an’la sabit olan ve itikadi konuların dışında kalan
konularda farklı görüş ve düşüncelerin olması “dinde ihtilaf” olarak
nitelendirilemez. Kişisel düşünceler, dinin yerine konulmadığı, din gibi
telaki edilmediği sürece doğrunun ve iyinin ortaya çıkmasını sağlaması
açısından çok yararlı ve önemli bir etkinliktir. Bu etkinlik ne kadar
önemsenirse o oranda insan ve toplumun gelişmesine, ilerlemesine katkıda
bulunur. Bu Kur’an’da çok sık vurgulanan ve yapılması tavsiye edilen
“akletmek”tir. Kur’an, aklını kullanmayanı Allah indinde yaratıkların en
kötüsü olarak tanımlamaktadır. (8 Enfal – 22) Aklın kullanılması yani
insanın akletmesi, Allah’ın insana verdiği en büyük nimettir. Aklı kullanmamak
bu nimete nankörlük etmektir. Aklın kullanılması, insanın tahkik ve muhakeme
etmesi demek olan düşünce farklılığı, Kur’an’ın küfür olarak tanımladığı
ihtilafla bir ilgisi olmadığı gibi aslında sünnetullah’ın gereğidir. Diğer bir
deyimle “ihtilaf değil rahmettir.” Her insanın bir “alem” olarak
yaratıldığı göz önünde bulundurulursa birbirlerinden farklı düşünmeleri tabii
bir hal olarak görülür. Farklılık ve aykırılıkları yok etmeye çalışmak demek, başka dünyaları yok etmek demek
olur.
Yaşadığı hayatı düzenlemek de dahil bizzat Yaratıcı
tarafından insanın tasarruf ve inisiyatifine bırakılan birçok konuda,
insanın değişik görüş ve düşüncede olmasını, ihtilafı giderme adına
kısıtlamaya çalışmak; akletmekle mükellef olarak yaratılan insanın, akletme
faaliyetini durdurmak olur. Yaratıcı, dilerse kendisini dahi inkar
edebileceği şekilde irade verdiği, kendisini inkar edebilme hakkını
tanıdığı kuluna; neyi düşünüp, neyi düşünemeyeceğini belirleme hakkını hiç
kimse kendisinde göremez. Ancak, kendi iradeleriyle iman etmeyi seçenler
için Kur’an’ı ölçü almaları bir zorunluluktur. Ölçü olarak Kur’an’ı
alması koşuluyla farklı düşünme bir kimsenin Mü’min ve Müslüman oluşuna engel
teşkil etmez. Zira,
Kur’an ‘ı ölçü almayan bir düşünce; görüş ve düşünce
farklılığı değil inanç farklılığı olur. “İtikatta ihtilaf”a düşülmüş
olunur.
İtikada konu olmayan her şey tartışmaya açık demektir.
Temel ölçü olarak Kur’an’ın alınması koşuluyla Müslümanların istedikleri gibi
düşünmeleri doğuştan sahip oldukları bir haktır. Bu gerçeğe inanan bir
Müslüman’ın, kendisinden farklı düşünen bir kimseyi kınaması veya ona karşı
olumsuz bir tavır takınması söz konusu olmadığı gibi; yanılgılarını
düzeltebilmek için bunu büyük bir imkan olarak görür. Görüş farklılıkları
din halini almadıkça, diğer bir deyimle insanlar kendi görüş ve düşüncelerini
din gibi telaki etmedikçe, düşünce farklılığı ayrılığa dönüşmez. Eğer düşünce
farklılığı ayrılığa neden olmuşsa bu tevhidin bozulduğunu ve aslında itikadi
farklılıkların ortaya çıkmış olduğunu gösterir. Kur’an’ın ölçü alınmasında
zaafa düşülmesi, yeterli özenin gösterilmemesi halinde insan Şeytan’ın
ayartmasına açık hale gelineceğinden, ihtilafın itikada taşınması kaçınılmaz
olur.
Müslümanların geçmişlerine göz attığımızda ilk dönem
Müslümanlarından sonraki kuşaklarda, İtikatta Kur’an’ın dışında kimi
kaynakların da kabul görmesi ile birlikte, tevhidi düşüncelerinin giderek
bozulduğu görülmektedir. Bu bozukluk zamanla artarak Müslümanların Kur’an’la
ihtilafa düşmelerine neden olmuştur. Bugün içinde bulunduğumuz durumu, geçmişle
mukayese ettiğimizde ehli kitabın vahiyle ihtilafından farklı olmayan bir
ihtilafın yaşandığını görmekteyiz. Tıpkı geçmiş toplumlarda olduğu gibi, görüş
ve düşüncedeki ihtilafların itikadi ihtilaflara dönüşmüş olduğu bir durum
yaşan-maktadır. Günümüz Müslümanları(!) kendilerini İslam’a nispet etseler
de; Kur’an’ın hükümlerine karşı kendi hükümlerine tabi
olduklarından, Kur’an’ın “ihtilaf ehli” olarak tanımladıklarından fazla
bir farkları kalmamıştır.
Özellikle mistizm başta olmak üzere, mezhebi ve fıkhı
ekollerin din adına koydukları kuralların din gibi görülmesi,
tevhidin bozulmasına neden olmuş ve insanlar Kur’an’ın hükümleri üzerinde ihtilafa
düşmüşlerdir. Tıpkı kendilerine gelen vahyi bozan geçmiş toplumlar gibi. Din
adına uydurulan şeylerin giderek dinin yerini alması, hakikatin
kaybolmasına neden oldu. Ve insanlar din diye aslında hevalarına tabi olmaya
başladılar. Yani vahyin yerine hevalarını din edindiler. Bu durum,
dinde tahrifatın kaçınılmaz bir sonucudur.
Nasıl ki geçmiş ümmetler, dinde düştükleri ihtilafı
gidermek için kendilerine gönderilen vahiy ve elçiyi sapıklıkla
suçlayarak; atalarını üzerinde buldukları yola uymanın doğruluğunu iddia
ettilerse; vahye tabi olan, kulluğunu ve dinini yalnızca Allah’a has kılan
Müslümanlar da aynı durumla karşı karşıyadırlar. Tabii görüş ve düşünce
ihtilafı olarak gösterilmeye çalışılsa da aslında ihtilaf Kur’an’ın hükümlerine
karşı itikadi bir ihtilaftır. Tabi olunan inanç sistemine Kur’an
perspektifinden bakıldığında Kur’an’ın; kü-für, şirk ve “ihtilaf” olarak
tanımladığı bir ihtilafla karşı karşıya olunduğu görülecektir. Bir yanda
“dinini ve kulluğunu Allah’a has kılmak”, Onu Rab ve İlah olarak yeterli görmek
ve ölçü (Furkan) olarak yalnızca O’nun Kitab’ına tabi olmak, diğer yandan da
inancına şirki bulaştırmış Allah’la birlikte birçok ilah edinmiş, Allah’ın dini
yanında kimi insanların (şeyh, mürşid, müctehid, fakih, üstad) görüş ve
düşüncesini de din gibi görenler. Bu iki kesimin arasındaki ihtilaf,
dinin sınırları içinde “görülmeye” çalışılsa da dinde ihtilaftan başak bir şey
değildir.
İtikada esas teşkil etmeyen ve hayatımızı düzenlemeyle
ilgili konularda ortaya çıkan görüş ve düşünce farklılığı, gerçeğin ve
doğrunun ortaya çıkmasını sağlaması bakımından “ihtilaf” olarak
değil ancak istişare olarak nitelenmelidir. Bu, Kur’an’ın mü’min’lerden
istediği bir davranıştır. Kur’an, mü’min’lerin işlerini aralarında müşavere
ederek yapmalarını istemektedir. (42 Şura – 38) Kur’an’da müşaverenin
öngörülmesi aynı zamanda insanlar arasında farklı düşüncelerin olabileceği
anlamına da gelmektedir. “Kesin olmayan her hüküm içtihada açıktır,
içtihada açık olan her hüküm de ihtilafa açıktır.” Hakkında kesin nas olmayan
konular, kulların kararına ve düzenlemesine bırakılan konulardır. Hakkında nas
olup ta bizzat nas tarafından açık bırakılan konular da kulların farklı anlam,
hüküm ve içtihatlarına açık bırakılmış demektir.
Müslümanların düşünce ve inanç hayatında çok önemli bir
fonksiyona sahip olmasına karşın, bugün fıkıh alanında inancın
vahiyle ihtilafa dönüşmesinin nedeni, insanların kendi anlayış ve
görüşlerini dinin sabiteleri gibi görmeleridir. Fıkhın, (güya) dini
açıklamak ve anlaşılır kılmak için dine sürekli ilaveler yapmış
olmasıdır. Her şeye din adına kural koymak, durmaksızın helal ve haram
tespiti yapmak, sevap ve günahları belirlemek; bizzat Allah tarafından insanın
sorumluluğuna bırakılan alanları da vahyin alanı içine sokmaya çalışmak,
ihtilafların giderek vahiy karşıtı inanca dönüşmesinin nedenleri başında
gelmektedir. Özellikle, doğrudan insanın sorumluluğuna bırakıldığı için, vahye
dayandırılamayan alanlarda ve konularda; ya vahyi tevil ederek ya da Peygamber
efendimiz adına uydurdukları yalanlarla veya kendilerince yüksek payeler
biçilen şahsiyetlerin aracılığı ile konulan hükümler, çizilen sınırlar;
insan görüş ve düşüncesinin vahyin yerini almasına ve inançlarını bozarak
onların vahiyle ihtilafa düşmelerine neden olmuştur.
“Tür ve çeşit” ihtilafı ile “çelişki” ihtilafı farklıdır.
Biri fıtratın gereği diğeri de gerçeği reddetmenin sonucudur. İnsanların
algılama ve kavrama düzeylerinin farklılığı, kapasite, yetenek, bilgi, anlayış
ve bakış açılarından dolayı birbirlerinden farklı düşünmeleri bizzat
sünnetullah’ın gereğidir. Bu Kur’an tarafından tavsiye ve teşvik edilen bir
durumdur. Halife olarak yaratılan ve yeryüzünü imar etmekle görevlendirilen
insan, bunu ancak düşünce ve görüşünü açıkça ifade edebilmesiyle başarması
mümkün olabilir. İnsanın aklını devre dışı bırakması, düşüncedeki donukluk ve
durgunluk gelişmeyi ve ilerlemeyi durduracağından insan yeryüzünü gereği
gibi imar edemez. Allah’ın, Rasulüne müminlerin görüşünü alarak karar
vermesini istemesi; (3/159) sahabenin bazı konularda Allah
resulünün görüşüne itiraz etmiş olması ve Nebi’nin(sav) de kimi
itirazları haklı bularak kendi görüşünden vazgeçtiği gerçeği; Hz. Musa ve Hz.
Harun ile Hz. Hasan ve Hz.Hüseyin aralarındaki tartışmalar dikkate alındığında,
Müslümanların farklı düşünebileceklerini; düşünmenin ve akletmenin önemini
yeterince ortaya koymaktadır. Farklı düşünmek, “Kur’an’ın yerdiği ihtilaf”
değil; insana irade verilmiş olmasının ve onun yeryüzünün halifesi olmasının
gereğidir. Ancak, dinin bütünlüğünü bozarak, onun bir parçasını veya belli bir
bölümünü alıp o parçayı da dinin bütünü yerine koymak düşünce farklılığı değil,
inanç farklılığını doğurur. İtikadı bozmak olur. Dinin bazı kısımlarını alıp,
bazı kısımlarını bırakmak dinde tefrikayadüşmektir. Dini parçalara ayırmaktır.
“(O ortak koşanlardan olmayın ki onlar) Dinlerini parçaladılar ve bölük
bölük oldular. Her parti kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir. (30/32)
Vahyin belirlediği herhangi bir konuda anlaşmazlık ile
konunun kendisini red ve inkar etmek aynı şey değildir. Anlaşmazlık söz konusu
olabilir ancak red ve inkar etme hükmün kendisine yönelmesi halinde ihtilaf
küfre dönüşür. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan
emir sahiplerine (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir şey hakkında
çekişirseniz onu Allah’a ve peygambere döndürün, eğer Allah ve ahiret gününe
inanıyorsanız. Bu, hem hayırlı hem netice itibariyle daha güzeldir.” (4-Nisa
-59) “Lafzın” anlam ve amacını doğru anlamaya çalışmak ve bu konuda farklı
fikirler ileri sürmekle “lafzın” kendisini tartışma konusu etmek bir değildir.
Birincisi akletmek, kalben ve aklen düşünmektir. İkincisi ise küfür ve şirktir.
İşte Kur’an bu ikinci tavrı ihtilaf (itikadi) olarak görmektedir. Yoksa
Allah’ın ne dediğini, ne demek istediğini anlamayı amaç edinmiş olarak ortaya
çıkan farklı yorumlar “dinde ihtilaf” olarak
görülmemektedir.
Kur’an, Müslümanlar arasındaki düşünce ve
görüş farklılığının inanç farklılığına dönüştürülmesini şiddetle kınamakta ve
buna sebep olanları lanetleyerek küfre girme ve zulüm yapma olarak
nitelendirmektedir. Düşünce farklılığının inanç farklılığına dönüşmesinin
başlıca nedeni olan beşeri görüşlerin dinin yerine geçirilmesinden
vazgeçilmeden ve ölçü olarak Kur’an’ alınmadan, tevhidin korunması ve
vahdetin sağlanması mümkün olamaz. Bugün, Allah’ın dini parça parça
edilmiş ve herkes kendi yanındakini gerçek din saymaktadır. “Dinlerini (bir
kısmını inkar etmek suretiyle) parça parça edenler, ayrı ayrı fırkalar olanlar
(yok mu?) sen hiçbir şekilde onlardan değilsin. Onların işi (cezası) ancak
Allah’a aittir. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.” 6 En’am –
159) Tasavvufun inanç ve amel yapısı, vahiy ve Allah anlayışı Kur’an’ı
kriterlere göre değerlendirildiğinde, onun yukarıdaki ayetin kapsamında
olduğunda hiçbir kuşku yoktur. Aslında, Kur’an ve sünnete göre dini anlamak ve
uygulamak gibi bir misyonu olan fıkıh, maalesef kendi kurallarını
tıpkı vahiy gibi belirleyici ve bağlayıcı hale getirmiş, hatta teoride olmasa
da realitede kaynaklık değeri açısından vahyin önüne geçmiştir. Günümüzdeki
şekliyle Müslümanların inancını ve pratiğini şekillendiren fıkıh, büyük bir
oranda Kur’an’la ihtilaf halindedir. Özellikle haramlar ve helaller,
sevaplar ve günahlar konusunda koyduğu kurallar ve belirlediği şartlar, vahyin
devre dışı bırakılmasına; insan kaynaklı bir din anlayışının oluşmasına neden
olmuştur. Fıkhın, din adına sürekli yeni kurallar üretmiş olması sonucunda, din
alabildiğine çoğalmış, ağırlaşmış ve içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Bu
çoğalma giderek dinin kendi mecrasından çıkmasına, inancın vahyin kontrolünden
çıkarak aklın, hevanın, hasedin, mistisizmin kontrolüne girmesine neden
olmuştur. Gelinen bu noktada ortaya “itikadi ihtilaf”
çıkmıştır. Ve bu “ihtilaf”, dini insanların kontrolünden çıkarıp vahyin
kontrolüne vermek iste-yenlerle, dini kendi kontrolünde tutmak isteyenlerin
arasındadır.
Vahiyle sabit kılınmış alanların dışında kalan alanlarda,
kuralları sabitleştirmek, insanın kendi içtihadını/yorumunu din haline
getirmesi anlamına gelir. Hayatı düzenleme konusunda bizzat Yaratıcı
tarafından insanın inisiyatifine bırakılmış alanlarda değişmez sabit kurallar
koymak, helaller ve haramlar tespit etmek, sevap ve günahlar belirlemek “dinde
ihtilaf” etmektir. Bu alanlarda her türlü düşünce ve görüş farklılığı doğal
karşılanmalıdır. Tartışmaya açık bırakılmış alanı tartışmaya kapatmak, vahyin
yanında ayrıca beşeri görüşü de “din “ haline getirmek olur. Ki bu Kur’an’ın
küfür olarak gördüğü ihtilaf kapsamına girmektedir. Bu bağlamda herhangi bir
mezhebin görüşünü kesin uyulması gereken kural düzeyinde görmek, mezhebi din
edinmek olur.
Yeryüzündeki kargaşa insanın hevasına uymasının
sonucudur. Dünyaya aşırı düşkünlüğü, bencilliği, haset ve ihtirası
yüzünden azgınlaşan; Kur’an’ınifadesiyle “bağiy”leşen insan,
sapkınlaşmıştır. Doğru yolu göstermek için gönderilen vahiylere karşı muhalefet
etmelerinin temel nedeni bu sapkınlıktır.
“Bağiy”leşen toplumlar vahyi kendi arzularına göre
değiştirerek, işlerine geleni alırlar, gelmeyeni de bırakırlar.
Dinin parçalanması, tahrif edilmesi, heva ve hevesin belirleyici hale
gelmesi kaçınılmaz olur. Diğer bir anlatımla “vahiyle ihtilafa”
düşülmesi insanın “bağıy”leşmesinin doğurduğu bir
sonuçtur. İhtilaf ile ilgili ayetlere bakıldığında, ihtilafın bilgi-sizlikten
kaynaklanmadığı görülmektedir. İnsan kendisine bilgi(ilim) geldikten sonra
ihtilafa düşmüştür. Dünyaya karşı olan aşırı sevgi, ihtiras ve tutku insanda
küfür ve kibre neden olmakta ve bundan dolayı da insan haktan
sapmaktadır. İnkarcı tavır insandaki doğru ile yanlışı birbirinden ayırma
duygusunu yok etmektedir. Doğru yolu gösteren bilgi(ilim) gelince de ona
ihtilaf etmektedir. Yani ihtilaf bilinçli bir tercihin sonucudur.
İslam inancında itikada konu olan şeyler üzerinde ihtilaf
olamaz. Diğer bir deyimle “itikatta ihtilaf olmaz”. Vahyin
kendisine ve onun bildirdiklerinin hakikat olduğuna ihtilaf edilemez. Bu
konularda ihtilaf eden küfre/şirke düşmüş olur. İtikatta kesinlik yani yüzde
yüz eminlik şart olduğundan, vahyin dışında hiçbir kaynak itikada esas
alınamaz. Bu nedenle Kur’an dışındaki diğer kaynaklardaki bilgiler
üzerinde ihtilaf edilmesi “itikadi ihtilafa” neden olamaz. Kim bu
kaynaklardaki bilgileri itikadi ihtilaf konusu yaparsa, o kendi anlayışını
vahyin yerine koymuş olur ki bu vahiyden sapmadır. Ve bu tutum Kur’an’ın küfür
olarak tanımladığı ihtilaftır. Zira yalnızca Kur’an’ın
kendisi ve içerdiği bilgiler üzerinde iman etmek noktasında kuşkuya yer
bırakmaksızın inanmak temel esastır. Bu esasta eksiği olan iman etmiş sayılmaz.
Dileyen iman, dileyen de inkar edebilir.
Yaratıcının zorunlu görmediği bir konuda hiçbir güç zorlayıcı olamaz.
Ancak bir kimse imanı tercih ettikten sonra, bir kısmını alıp bir kısmını
bırakarak onun bütünlüğünü bozamaz. Her kim bu bütünlüğü bozarsa o
Kur’an’a ihtilaf etmiş sayılır. Kur’an’ın kendisini kabul etmeyi tartışma
konusu etmeyen bir kimse, onun hükümlerinin meşruluğunu tartışma konusu
ettiği anda Kur’an’ı kabul etmiş olmasıyla çelişkiye düşmüş olur. Kur’an’a göre
kısmen kabul etmemeyle hiç kabul etmeme birdir.
Dinin gösterdiği yolu terk ettiği halde Müslümanlık
iddiasında bulunan, Rabb’lığı ve İlahlığı tek başına Allah’a özgü
kılmayan; dinin, aynı zamanda hayat sistemi olduğunu kabullenmeyen bir kimse,
dinini parçalamış demektir. Gelen “ilmi” yanlış ve tutarsız şeyler için
kullananlar, dinle bağlarını koparmış kimselerdir. Onların hesabı Allah’a
kalmıştır. Dinin yalnızca işlerine gelen ve kabullerine uyan kısımlarını
alarak, kendilerini Müslüman sayanlar vahyin tamamını inanç ve yaşamlarında
ölçü almayı kabullenmedikleri sürece “ilim” geldiği halde ihtilafa düşenlerden
hiçbir farkları olamaz. Vahyi, imanında ve amelinde ölçü almayı zorunlu
görmeyen ve ona teslim olmayı içtenlikle benimsememiş bir kimseye itaat
edilmesi, ona iltifat edilmesi, onunla ortak hareket edilmesi veya az da olsa
ona sevgi duyulması insanı “vahye ihtilaf” etme konumuna düşürür.
Vahye göre bir dünya kurmayı “amaç” edinmeyen hiçbir
anlayış ve düşünce kendisini Müslüman olarak nitelendiremez. “Amaçta
birlik” imanın gereğidir. Amaçta ihtilaf dinde ihtilaf ile aynı anlama gelir.
Bu nedenle amaçta birlik imanda birlik demektir. “Amaç birliği” vahyin
sabitelerindendir. Bir mü’min, Kur’an’a tabi olmayı, onun yolundan gitmeyi, onu
hayata hakim kılmayı “amaç” edinmesi, onun mü’min sayılabilmesinin temel
şartlarındandır. Bu şartı dikkate almayan bir kimse, dinle ihtilafa düşmüş ve
dinden sapmış demektir. “Amaç” birliği Müslümanlar için
itikadi bir zorunluluktur. Diğer bir anlatımla Müslüman olduğunu
söyleyen bir kimsenin davası İslam olmak zorundadır. Davası İslam
olmayanın yolu da İslam değildir. Yolu İslam olmayan bir kimse kendisini
Müslüman sansa da aslında onun Müslümanlıkla bir ilişkisi kalmamış demektir.
Son Güncelleme : 21.11.2007 - 04:39
|
|
|