| Yazan: Mustafa Refik,
Tarih: 18.01.2008 - 20:14
|
Okunma Sayısı : 371 |
Kur'ân-ı
Kerîm'de hayat hikâyelerinden bahsedilen bütün peygamberlerin tek bir vazife
ile mükellef olduklarını görüyoruz: Tebliğ... İnsanların, doğruya, güzele,
iyiye, Allah'a gidişlerini sağlamak üzere görevlendirilmiş bu Allah
elçilerinin tebliğle yetinme-teri, ümmet için de tavsiye'nin yeterliğine bir
delildir.
Tavsiye,
nasıl kâfi olmasın ki, Hz. Âdem'den bu yana gelen bütün dinler ve düzenlenen
rejimler hep anlatılmak suretiyle kitlelere kabul ettirilmiştir. Zira Allah
(c.c.) tarafından insana verilen akıl, hislere, nefse ve şeytana
mağlup'olmadığı, inat ve gurura kapılmadığı müddetçe; gerçeği, doğruyu,
güzeli, İyiyi, hayr'ı idrâk yeteneğine, sahiptir. Zaten yükümlülük ve
sorumluluk insandaki bu mümeyyiz akıl sebebiyledir.
İslâm'da
hakkı tavsiye'nin genel anlamıyla iki muhatabı vardır:
1.
Müslüman olmayanlar,
2.
Müslümanlar
Müslüman
olmayanlar ki, bunlara karşı Kur'ân-ı Kerîm hakk'ın duyurulmasının yeterliğini
çok açık olarak, "Dinde zorlama yoktur"68 âyetiyle ifade eder. Yine,
tebliğ ve irşadlarından hattâ gösterdiği mu'cizelerden ibret alıp bir türlü
hidâyete yanaşma istidadı göstermeyen bedbaht müşriklerin bu hallerine üzülen
Hz. Mu-hammed'i Allah {c.c):
"Yüz
çevirirlerse, seni oniar üzerine muhafız göndermedik. Vazifen de tebliğden
başka değildir."69
"Sana
düşen ancak tebliğdir."
mealindeki
âyetleriyle tesellî etmiş, tebliğ ve tavsiye ile yetinmesini
emretmiştir.
Gâşiye
Sûresinde de şöyle buyurulmuştur:
"(Habibim)
sen hemen (onlara Allah'ın nimetlerini, tevhid delillerini) hatırlat! Sen ancak
bir hatırlatıcısın. Onların üzerine musallat zorlayıcı (bir adam)
değilsin."
Zaten
Peygamberin asıl görevi de inananları müjdelemek, inanmayanları korkutmaktır.
İmân her şeyden önce bir hidâyet meselesidir.
"Allah'ın
sapıttığını, hidâyet edecek kimdir?"
"Habibim,
sen sevdiklerini hidâyet edemezsin, fakat Allah dilediğini hidâyet eder."
âyeti-i
kerîmeleriyle imânın hidâyet meselesi oluşu sarahaten açıklanmıştır. Böyle
olunca tavsiye'nin kifayeti ortadadır.
Tavsiye'nin
ikinci muhatabı müslümanlardırki, bunlar hakkında da şöyle buyurulmuştur:
"Sen
(sade Kur'ân ile) va'z et! Çünkü gerçekten öğüt mü'miniere fâide verir."
Elmalılı
merhum bu âyetin izahında şunları yazar:
"Va'z
ve nasihat ile vazife ve sorumluluğu ihtar etmenin, mü'miniere fâidesi olur.
İman etmiş olanların unutmamasına, gaflete düşmemesine, imanlarının
kuvvetlenmesine, neş'elerinin artmasına, bilmediklerinin öğrenilmesine, hattâ
iman meylinde olanların imâna gelmesine sebep olur."
Tavsiye
ve hatırlatmanın kâfi olduğuna haricî bir delil de müslüman memleketlerinde hâlen
yürütülen misyoner faaliyetleridir.
Elierinde hiçbir kanunî yetki ve zorlama gücü olmamasına rağmen, belki
milyarlar harcayarak, hayatlarını tehlikeye atarak misyonerlerin giriştikleri
bu kesif faaliyetler, metodlu şekilde yürütülen propaganda ve tavsiyenin
tesirine inanmış olmalarından ileri gelmektedir. Almanya'nın Hitler devri
propaganda bakanı Göbbells; "Katolik kilisesi muvaffak oluyor; çünkü iki
bin yıldır aynı şeyleri tekrarlıyor." "Propaganda yapmak heryerde,
hattâ tramvayda bile fikirden bahsetmektir"78 der. Bu sözlerin ortaya
koyduğu esaslar altında çalışan hıristiyan dünyâsı tavsiyenin kâfi olduğuna
canlı, müşahhas ve fakat bizim yönümüzden memnuniyet verici olmayan bir
belgedir. Hıristiyan âlemi böylesi bir inançla çalışırken, bizim; müslüman
olduğunu söyleyen halkımızdan ümit keserek onlara hakkı tavsiye etmememiz
bilmem ne ile izah edilebilir?
Son Güncelleme : 18.01.2008 - 20:14
|