| Yazan: Mustafa Refik,
Tarih: 18.01.2008 - 20:10
|
Okunma Sayısı : 615 |
Hakkı
tavsiye'nin İslâm'daki yerini özetlerken öncelikle konumuzu kendisinden
aldığımız "Asr Sûresini hatırlamamız yerinde olur, Allah Teâlâ bu sûre-i
celîlede toplum ve fertlerin hüsrandan kurtulmasının rükünlerinden iki rükün
zikrettikten sonra fertlerin yekdiğeriyle yardımlaşmasına bağlı olan iki rükün
daha zikretmiştir; Hak ve tevâsî, sabır ile tevâsî. Binaenaleyh hüsrandan
kurtulmayı dileyen her milletin fertleri bu vahiy İle kaim olması yâni hayr
ile vasiyetleşmesi, serden birbirini nehyetmesi, diğer bir tâbirle, Hak ve
sabır ile tevasî etmesi lâzımdır.
Aslında
hak ile vasiyeleşmek sâlih ameller cümlesindendir. Burada (Asr Sûresinde)
ayrıca zikri, faziletine, yalnız kendisi başlı başına bir ası! olup kurtuluşa
vesile olmakta müstakil bulunduğuna işaret içindir.
Âl-i
İmran Sûresinin 104. âyet-i kerîmesi, "hakkı tavsiye"nin
mecbûriliğini ve bu işi yapanların kurtulacağını açıkça ilân eder. "Sizden
hayr'a davet edecek, ma'ruf u emir, münkerden nehyedecek bir grup bulunsun.
Felah bulucak olan, işte onlardır." Âyetteki (min) harii-i cerr'ini
"beyâniyye" oiarak kabul eden âlimlere göre, mânâ, "Siz, ma'rufu
emir, münkerden nehyeder ümmet olunuz demek oluyor. Muhammed Abduh, bu emri âm
yani umumi bir emir olarak kabul etmekte ve vasiyetleşmenin her mü'mine farz
olmasında küçük büyük müsavidir" demektedir. Bu sözüne Asr Sûresi ile
Mâide Sûresinin; "İsrail oğullarından münkir olanlar Dâvud ile Meryem'in
oğlu İsa'nın diliyle lanet olundular. Çünkü âsi idiler ve dinlerinin ahkâmını
tanımazlardı. İşte o lanet, isyan etmeleri ve her vakit tecâvüz eder olmaları
sebebiyle idi. İşledikleri kötülüklerden birbirlerini nehyetmezlerdi. Bu
halleri ne fena idi" mealindeki 78 ve 79. âyetlerini delil göstermektedir.
Hayr'a
davet, emir bİ'İ-ma'ruf ve nehiy ani'i-münker farz-ı kifâye olmakla beraber
Âl-i İmran Sûresinin 110. âyet-î kerîmesine göre Muhammed ümmetinin
"mümeyyiz" vasfıdır da, Allah, müslü-manların; "en hayırlı
ümmet" olma sebeplerini "Hakkı tavsiye" ve îmân-ı billâh ile
açıklamaktadır. Bir başka âyette de (Tevbe: 71) müslüman erkek ve müsiüman
kadınların birbirlerinin dostları oldukları ve bu durumlarını, Hakkı tavsiye
ile isbat etmekte bulundukları bildirilir. Bütün bu âyet-İ kerîmelerde dikkati
çeken bir husus var, o da rnü'minlerin, "Hakkı tavsiye ile
sıfatlandırılmış olmalarıdır. Bundan bir neticeye varmamız gayet kolay ve
normal olacaktır: Emir bi'I-ma'rufu ve nehiy ani'İ-münker'i kısa ve şümullü
ifadesiyle, hakkı tavsiye'yi ihmâl eden müslümanlar aslî sıfatlarını
kaybediyorlar. Bu ise, bir mü'minin kat'iyyen arzu etmeyeceği acı bir sondur...
Hakkın
tebliğ ve tavsiyesinin müslümanlar için kaçınılmaz bir görev olduğunu ve bu
hususta erkek-kadın farkı bulunmadığını Allah Teâlâ'mn, Peygamber Efendimiz'in
temiz zevcelerine verdiği şu ilâhi emirde de görmekteyiz:
"Evlerinizde
okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti (sünneti) anın."
Bu
konuda "Mâûn" Sûresi de çok dikkat çekicidir. Ceza ve hesap gününü
yalan sayan kâfirin yaptıklarını sıralarken, "Yoksulu doyurmak için
başkalarını teşvik de etmez" buyuruimaktadır. Fecr Sûresinin 18. âyeti de,
"Yoksulu yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz" ta'rizini
ihtiva etmektedir. Hakka Sûresinin 33 ve 34. âyetlerinde Cehennemlik şahsın bu
kötü akıbetinin sebepleri, "O5 yüce Allah'a inanmaz ve miskinin
doyurulmasını teşvik etmezdi" şeklinde ifade edilmektedir.
Bu
âyetlerde açıkça görülüyor ki, tavsiye cümlesinden olan teşviki ihmâl etmek,
kişinin Cehennemlik olması sonucunu doğurmaktadır. Aslında bu durum ancak bir
kâfirin sıfatı olmaktadır. Mü'min olan kimsenin böylesi bir sona rıza
göstermeyeceği (îmânı bakımından) açık bir gerçektir.
Bunun
karşısında, Hakkı tavsiye görevini yerine getirenlerin Cennetlik kişilerden
bulunduklarını da Tevbe Sûresinin 112. âyet-i kerimesinden öğrenmekteyiz:
"Tevbe
edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, seyahat edenler, rükû' edenler secde
edenler, (insanlara) iyiliği emredenler ve (onları) kötülükten vazgeçirmeye
çalışanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlar (yok mu, işte onlar da cennet
ehlidirler. Habibim) sen o mü'miniere dahî (cenneti) müjdele."
Kur'ân-ı
Kerîm'de bir âyet var ki, bütün bu yukarıdan beri Hakkı tavsiye'nin lüzumu
hakkında sıraladığımız âyetlerle çatıştığı zannına kapılmak kuvvetle
muhtemeldir. Ancak İslâm'ın ilk Halifesi Hz. Ebû Bekr bu âyet-i kerîme
hakkında şöyle konuşmuş ve bu
müşkülümüzü
de halletmiştir.
"-
Ey insanlar! Siz, "Ey îman edenler, siz kendinize bakınız, doğru yola
giderseniz, yolunu şaşırmış kimselerin size zararı dokunmaz." mealindeki
âyeti okuyorsunuz; halbuki ben Peygamber (s.a.)'in, "İnsanİar zâlimleri
görürler de, onların zulmetmesine mâni olmazlarsa, Ailah Teâlâ'nın bütün
insanları azaba uğratması pek yakındır" buyurduğunu işittim.
Son
devir âlimlerinden birisi de bu âyeti "Siz müsbet mânâdaki çalışmalarınıza
bakın, yılmadan, usanmadan hak yolda ilerlemeye çalışınız. Böyle yaparsanız, sapıtmış
olanların size bir zararı dokunmaz" manâsıyla anlamaktadır.
Bir
hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz; "Cihâdın efdali (sevabı en çok,
faydası umûmi olanı) zâlim sultan katında hakkı söylemektir." buyurmuştur.
Hattâ Enes b. Malik (r.a.)'ın rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz;
-
İster zâlim olsun, ister mazlum olsun, mü'min kardeşlerinize yardım edinizi
buyurdu. Birisi;
-
Yâ Rasûlallah, mazlum olana yardım ederim, fakat zâlime nasıl yardım ederim?
dedi. Rasûi-i Ekrem Efendimiz;
-
Zâlimi zulüm yapmaktan alıkorsun. İşte bu ona yardımdır", buyurdular.
Peygamber
Efendimiz, hakkın hâkimeyeti, dolayısiyle beşeriyetin selâmeti uğrunda her
fırsatta hakkın tavsiye ve ta'mimini emretmekte ve bizzat kendisi de bu işle
meşgul olmakta idi. Bu yönden de ümmetine örnek olacak bir hayâtı vardır.
Ebu'l-Velid
Ubâde b. Sâmit; "Nerede olursak olalım kimse-den çekinmeyerek {kınayanın
kınamasından korkmayarak) doğruyu söylemeye Peygamber (s.a.)'e söz verdik,
bey'at ettik" der. İslâm'ın daha ilk günlerinde, Müslümanlığı kabul etmek
isteyen Medîneli birkaç kişiden böylesi bir bey'at'ın alınması gerçekten pek
mühimdir. Bu demek olur ki; ilk ve son vazife, her zaman, her yerde mevcut
şartlara uygun şekilde hakk'ın söylenmesi, duyurulması, tavsiyesidir...
Yolun,
yolcu üzerindeki hakkını soranlara karşı Peygamber Efendimiz, saydığı diğer
hususlar yanında "emir bi'l-ma'ruf, nehiy ani'î-münker" yapmayı da
zikretmiştir. Bir başka hadîsinde de; "Nasîhat istediği zaman nasihat
etmenin" müslümanın diğer müs-lümandaki haklan cümlesinden olduğunu
hatırlatmıştır. Bu durumda, istenilenin mutlaka yapılmasını emretmiştir.
"Vasıtalar"
bölümünde üzerinde duracağımız bir şerefli hadîste de kötülüğün el veya dil ile
giderilmesi, mümkün olmadığı takdirde kalben ondan nefret edilmesi öngörülmüştür.
İbn
Abbas (r.a.) Hz. Peygamber'e;
-İçinde
iyi kişiler de bulunduğu halde bir beide (halkı) helak edilir mi? diye sordu.
Peygamber;
- Evet, buyurdu.
-
Niçin yâ Resûlâllah? denilince de;
-
Allâh'a isyan olan hususlara karşı zillet gösterip sustukları İçin, cevabını
verdi.
Âişe
(R. Anhâ) dan rivayete göre, Peygamber (s.a.)
- İçinde, işleri nebilerin işleri gibi 18 bin
kişi olan bir belde ahalisi azaba uğramıştır, buyurdu.
-
Naşı! olur? dediler.
-
Onlar, Allah için buğz etmiyorlardı. Ma'rufu emretmiyor ve münkeri de
nehyetmiyorlardı... buyurdu.
Nu'man
b. Beşir (r.a.) dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur.
"Allah
Teâlâ'nın koyduğu sınırlara uymayan kimse, gemiye binmiş şu kavme benzer ki,
bunlar, gemideki yerlerini kur'a ile paylaştılar. Bir kısmı geminin üst
katına, diğer kısmı da alt katına yerleştiler. Kur'a neticesi olarak aşağıya
yerleşenler, su almak için çıktıkları vakit, üst kattakilerin yanından
geçerlerdi. Bunun üzerine, 'hissemize düşen yerden bir delik açsak da yukarıdakileri
rahatsız etmesek' dediler. Şimdi, üst kattakiler, bunları, istediklerini
yapmakta serbest bırakırlarsa hepsi helak olurlar. Eğer onları bu tehlikeli
işten men ederlerse kendileri de kurtulur ve onları da kurtarmış olurlar.
Cemiyetin
ferde vasiliği ve onun hayâtından mes'uliyeti hakkında bundan daha veciz ve
açık bir ifade olabilir mi?
Bunun
için olmalı ki, Yüce Peygamberimiz "Din nasihattir." buyurarak, dîni,
"hayırhahlık" diye tarif etmiş, bu ifadeyi üç kez tekrarlamıştır.
et-Tâc
sahibi "nasihat" kelimesinin "nush" kökünden türediğini ve
"ihlâs, samimiyet" demek olduğunu söyledikten sonra, dînî mânâsmı;
"Nasihat edilen kişinin iyiliğini, hayrını istemek ve onun hayr'a irşadını
dilemektir" şeklinde açıklar.
Peygamber
Efendimiz bu hadîsi i!e dînin, "tavsiye" üzerine müesses, devamının
da onunla kaim olduğunu, her devirde din için tavsiye müessesesinin lüzumlu
bulunduğunu en veciz şekilde İfâde buyurmuştur.. Hattâ bu lüzumun zorunlu bir
neticesi olarak İslâm tatbikatında "Muhtesiblik" adı altında devlet
teşkilâtına dahi! bir müesseseye şahit olmaktayız.
Son Güncelleme : 18.01.2008 - 20:10
|