| Kıyasi Mevzularda Tartışma ve Adabı |
|
| Yazar Mustafa Refik | |
| 04 01 2008 | |
|
İlmi meseleler hakkında
muntazam bir usul dairesinde mübahesede bulunmak,
hakikatin tecellisine hizmet
eder. Mübahasele-rin usul ve adabını
göstermek üzere bizde bir ilm tedvin edilmiştir ki, buna «ilmi adab», «ilmi münazere» adı verilmiştir. .
Bir meseleyi mücerred hikaye edip sıhhatini, ademi sıhhatini
iltizam etmeyen kimseye «nakil» denir, icabında o meseleyi nereden nakl
ettiğini göstermekle mükellef olur, başka bir şey ile mükellef olmaz.
Bir meseleyi iltizam edip hakkında delil irad eden kimseye de
«müd-dei», «muallü» denilir. Bu meseleyi kabul etmeyen veya hilafım iddia eden
kimseye de «sail» adı verilir.
Nakil, muallil, sail, mübahese, münazere, muareze, mümanaa,
mü-nakaza, cedel, mükabere, mugalata gibi tabirler, ilmi adaba mahsus ıstılahlar
cümlesindendir. Bütün bunlar ilmi usulde ve bilhassa kıyas kısmında bahis mevzuu
olmaktadır.
ilmi adabı güzelce bilmeyenler, kelam, hikmet, hılafiyyat,
usuli fikh ilimlerini layıkile anlayamazlar, ilmi surette mübahese ve münazaraya
kadir olamazlar.
ihni adabda yazıldığı veçhile münazaraların bir takım adabı vardır.
Ezcümle münazara açık, münekkah, faideli sözlerle yapılmalı, mübahese
meclisinde sözü beyhude yere uzatıp durmamalıdır.
Münazara yapanlar, birbirinin sözünü iyice anlamadan redde
kıyam etmemelidirler. Yalmz izhar-ı sevabı gaye bilmeli, sadedden harice çıkmamalı,
birbirini ilzama çalışmam alıdırlar.
Münazırlar, birbirini hakir görmemeli, birbirine karşı hiddet
etmemeli, gülmekten, çırpınmaktan, gürültü yapmaktan çekinmelidirler.
Mübaheseier, güzel niyete mukarin olmalı, iki tarafın
mütaleası, itirazı, cevabı, müvecceh, yani: ilmi, kabule şayan bir halde
bulunmalıdır.
Bir tarafın sözü, diğer tarafın sözüne mukabil daima ilmi bir surette, defa
elverişli bir halde irad edilirse buna «tevcih» adı verilir. Mübahesede bulunanların sözlerini hariçten
bir kimsenin keserek, mübaheseye karışması, yakışıksız bir
harekettir, bundan kaçınmalıdır.
Münazara bir zatın riyaseti altında cereyan ederse o zat, tam
bitaraf bulunmalı, hakikati takip etmeli, tarafların mübahese adabına riayet
etmesini temine çalışmalıdır.
Mübahese adabına riayet etmeyip mücerred hasmını iskat ve ilzam
için çalışan kimseye «mücadil» denir. Böyle bir kimsenin hasmım tağlit için fasid
surette irad ettiği delillere de «mugalata» adı verilir. Bu gibi hakkı kabul
etmeyip beyhude yere mücadelede bulunan kimseler ile mübahese faidesizdir. Bu
gibi kimseler ile mübahese ve münakaşadan kaçınmalıdır.
Selefi salihin, mücerred hakkın tecellisi için mübahesede
bulunurlar, ve nefislerine bir gurur gelmemesi için hakikatin muhasımları tarafından
tebarüz etmesini arzu ederler imiş.
Yani: mertebesi noksan, mevkii dun kimse ile mübahese eden her
kamil zat, kendisinin parlak, kıymetli gevheri şeref ve şanım sert bir taşa
çarparak parçalamış olur. Binaenaleyh bu gibi kimseler ile müba-heseden
sakınmalıdır.
Bir kısım fıkhı meselelerin delillerini, hükümlerini, hikmeti
teşriiyelerini beyan hususunda beynelfukaha hilaf yüz göstermiş, aralarında
ilmi adab kavaidi dahilinde mübaneseler, mütalealar cereyan etmiştir. Ezcümle
fukahayı kiramdan bir kısmının bazı meseleler hakkında kıyas yoliyle hüküm
vermelerine karşı diğer bazı fukaha tarafından o meselelerde böyle bir kıyasın
cereyan etmediği, onlarda birer illeti müessire bulunmadığı ileri sürülmüş, bu
cihetle beynlerinde nakz, muma-naa, fesadı vaz, fesadı itibar, fark, muaraza,
kavi bimucebü'ille denilen usul ve kavaid dairesinde mübahaseler cari olmuştur.
Biz bunları sırasile muhtasarca izah edeceğiz.
Bif kıyasa itiraz, bazan «nakz» tarik ile vukubulur.
Nakz, bir delilin gayri muayyen bir mukaddimesini iptalden
ibarettir. Şöyle ki: iddia edilen bir kıyas hakkında şöylece bir itiraz varid
olabilir; «Bu kıyas doğru değildir. Çünkü diğer bir mesele de ayni illet mevcuttur,
halbuki o meselede ayni hükm cari değildir. Bu hükmün böyle taftallüfü,
muttariden cari olmaması, illet farz edilen vasfın bir illet olmadığını
göstermektedir. Binaenaleyh iddia edilen kıyas, batıldır. Zira bu babdaki delil,
bütün mukaddimeler ile sahih değildir. Eğer sahih olsaydı öbür meselede ve
benzerlerinde de hüküm tahalüf etmezdi.»
işte bu itiraz, bir nakzdır, bir nakzı icmalidir.
Böyle bir nakza karşı aşağıdaki dört vecihten birile cevap
verilebilir:
(1) : «Dermeyan edilen meselede
kıyasa illet olan vasıf yoktur. Binaenaleyh o bir maddei nakz teşkil edemez, yani:
illet bulunduğu halde hÜKüm tahallüf ediyor» denilemez.
Mesela : Hanefilerce iki sebilin gayrisinden de necasetin
çıkması, abdestin bozulmasına illettir. Binaenaleyh elden, ayaktan çıkacak kan
gibi bir necasetle de abdest bozulur.
Buna kargı Şafiiler tarafından şöyle bir nakz varid olmaktadır.
Herhangi bir uzuvdan bir necasetin baş göstermesi, mesela kanın
görülmesi halinde abdestin bozulmayacağına kail oluyorsunuz, burada da ayni
illet mevcut, halbuki sizce ayni hüküm mevcut değil.
Buna cevaben Hanefiler tarafından da şöyle cevap veriliyor:
Hayır burada necaset çıkmış sayılmaz. Çünkü çıkmadan maksad,
necasetin, içeri bir yerden dışarı bir yere intikal etmesidir. Seyelan bulunmadığı
takdirde ise bu intikal bulunmamış olur. Binaenaleyh bir yaranın başında
görülüp de etrafına dağılmayan bir kan veya irin, bu babda bizim iddiamız için
bir nakz maddesi teşkil edemez.'
(2) : «Maddei nakz olarak gösterilen meselede
kıyasa illet olan vasfın illiyetine sebeb olan mana,
bulunmamaktadır, binaenaleyh o meselede bu mananın bulunmaması sebebile hükmün
cereyan etmemesi kıyasımız hakkında bir nakz maddesi teşkil edemez» denilir.
Mesela: Hanefilere göre abdestte yapılan meshte teslis, mesnun
olmadığı gibi başa meshde de teslis, mesnun değildir. Buna istinca mese-lesile
itiraz edilmiş, «Taşlar ile yapılacak istinca da bir meshdir. Bunda teslis,
mesnun olduğu halde neden başa mesihde mesnun olmasın» denilmiş olmakla buna
şöyle cevap verilmiştir;
Başa mesh, bir tathiri
hükmidir, bu gayri makul
olup mücerred bir emri taabbüdidir.
Bunun için bunda teslis, mesnun değildir. İstinca-da ise bu mana, bu maksat
mevcut değildir. O, bir maddi tathir olduğun dan onda teslis faidelidir.
Binaenaleyh istinca meselesi, bir maddei nakz teşkil edemez.
(3) : «Maddei nakz olarak
gösterilen meselede illeti kıyas, mevcut olduğu halde hükmün tahallüf ettiği
iddiası memnudur. Ayni hüküm, o meselede
de cari bulunmaktadır» denilir.
Mesela:. Hanefiyeye göre namaza kalkmak isteyen kimsenin ön veya
arka cihetinden necasetin çıkması, abdest almanın vücubüne illettir Artık başka
bir uzvundan necaset sayılan bir şeyin çıkmasile de bu vü-cub, tahakkuk
eder.
Buna teyemmüm nıeselesile itiraz edilmiş, suyu istimale kudret
bulunmadığı takdirde namaza kıyam eden kimseye kendisinden necaset çıktığı halde
abdest vacib olmadığı bir maddei nakz olarak ileri sürülmüş olmakla
şöylece cevap verilmiştir:
Su bulunmadığı takdirde necasetin çıkması halinde abdest icab
etmeyeceği müsellem değildir. Belki bu halde de abdest vacibdir. Şu kadar var
ki su bulunmadığı cihetle onun yerine teyemmüm kaim olmuştur. Binaenaleyh
necasetin çıkması, suyu istimale kudret bulunmadığı takdirde de abdestin
makamına kaim olan teyemmümün vücubüne illettir, hükümde tahailüf yoktur.
(4) : Müctehidin kıyasdan,
talüden garazi beyan edilerek vaki olan nakzın ibtali cihetine gidilir. Şöyle
ki: itiraza cevaben denilir ki: müctehidin bu kıyasdan maksadı, hükmü mueib
olan manada asl ile fer'in —makisün aleyh ile makisin-arasım tesviyedir. Bu
maksat ise hasıl olmuştur. Nasıl ki, asl ile fer'de ayni illet mevcuttur,
hükümde de böyle mevcuttur. Nasıl ki bazan hükmün zuhuru fer'de teehhür eder,
aslda da öylece teehhür eder. Herhalde aralarında tesviye mevcuttur. Artık
nakza mahal yoktur.
Mesela: Hanefilerce iki sebilden çıkan necasete kıyasen her
hangi bir uzuvdan çıkan necasetin de abdesti bozacağına hükm edilmektedir. Buna
itirazen: «Devam eden bir istihza halinde de necaset çıkmaktadır, Halbuki bu,
abdesti bozmuyor.» denilmiş olmakla şöyle cevap verilmiştir:
Bunun abdesti bozmaması, bir Özre mebnidir. Herhangi bir uzuvdan
böyle bir Özre mebni necasetin mütemadiyen çıkması da abdesti bozmaz. Bu
hususta iki sebil ile sair uzuvlar arasında bir tesviye maksuttur. Artık
istihaza'bir nakz maddesi teşkil edemez. Burada hüküm mün-tefi değildir.
«Velhasıl: dermeyan edilen bir nakz, bu dört vecihten birisile
iptal edilirse talil = kıyas tamam olmuş, itirazdan kurtulmuş olur. Ve illa
illet, batıl ve kıyas, gayri sakin bulunur.
Şunu da ilave edelim ki, bir muallilin delilini iptal için nakızm
irad edeceği delile «şahid» denir. Bir mesele hakkında «muallilin delili cari
ise de münazeün fih olan hüküm mütehaliftir» diye irad edilen delile «şahid»
denildiği gibi, muallilin delili, içtimai nakizaynı veya devr veya teselsül
gibi bir fesadı müstelzimdir» denilerek bu hususta irad edilen delile de «şahid»
denilir.
Birinci kıskın, yukarıda tasvir edilmiştir. ikinci kısma
gelince bunda da muallil, iltizam ettiği delilin içtimai nakizaynı ve muzir
olan bir. devr ve teselsülü müstelzim bulunmadığını isbat ederse yaptığı kıyas
itirazdan kurtulur. Ve illa sıhhatini gaib eder.
Bir kıyasa itiraz, bazan da mümaneat suretile olur.. Şöyle ki:
muteriz, kıyasın mukaddimelerinden muayyen birini men eder. Kıyasın şöylece
dört mukaddimesi vardır:
(1) : Asıldaki vasf, hükme medar
olan bir illet olmak,
(2) : Bu vasıf; asılda da,
feri'de de mevcut olmak. .
(3) : Kıyastaki şerait mevcut olmak : Aslın muhtassun bühükm olmaması, hükmün bir
hükmi şer'i olup mücerred bir
hükmi akli olmaması gibi.
(4) : İlletin tesir gibi
vasıfları mütehakkik olmak, tgte muteriz, bu mukaddimelerden birini men eder.
Mesela: Birinci mukaddimeye itiraz ile der ki: zikr edilen
vasfın illet olması veya illiyyete salih bulunması müsellem değildir.
Veya ikinci mukaddimeye itiraz ile der ki: evet. .zikr edilen
vasfın bir illet olması müsellemdir. Fakat bunun, makisün aleyhte veya makis-de
bulunduğu müsellem değildir. Veya üçüncü mukaddime hakkında der ki: zikredilen
kıyasda talilin şeraiti mevcut değildir, bunda asl, muhtassun bilhükmdür, bu
hüküm başkasında cari olamaz. Halbuki aslın, muhtassun bilhükm olmaması lazımdır.
Yahut dördüncü mukaddimeyi men için der ki: bu kıyasda illet sanılan şey,
iHiyyet vasıflarım haiz değildir. Mesela: der ki: bu şey, bir illeti müessire
değildir. Çünkü bu illetin eseri nas ile veya icma ile zahir bulunmamıştır.
«Muteriz, yalnız bir muayyen mukaddimeyi teslim etmeyip ona delil
istemekle kalırsa buna «men'i mücerred» denir. Bu itirazını müeyyid bir söz ilave,
ederse buna da «men'i maassened» denilir. Muteriz, bazan senedin izah için bir
söz daha ilave eder ki buna da «tenviri sened» adı verilir. Velhasıl kıyasa
böyle bir itiraz vuku bulunca muallil, mukaddi-mei memnuayı usulü dairesinde
isbata çalışır. isbat edemezse kıyas muteber olmaz.
Kıyas hakkında itiraz, bazan da fesadı vaz iddiasile olur.
Fesadı vaz ise bir illetin üzerine kendisinin iktiza ettiği şeyin nakızı
terettüp etmektir. Mesela: Şafiilere göre gayri muslini zevç ile zevceden
birinin isiamiyeti kabul etmesi, aralarında firkat vukuunu icab eder. Zevce,
gayri medhulün biha ise hemen boş olur. Medhulün biha ise üç kur'dan = üç adetten temizlendikten sonra mübane
olur, hükme muhtaç olmaz.
Buna cevaben Hanefiyye tarafından deniliyor ki: islam, firkati
değil, iltiyami iktiza eder. Binaenaleyh islam iftiraka illet olamaz. Böyle
bir iddia, fesadı vaz'ı mucibdir, belki firkatin illeti, diğer tarafın
badel-arz isiamiyeti kabulden imtina etmesidir. Yoksa islam, iltiyami iktiza
ederken üzerine firkati tertip etmek, fesadı vaz'den başka değildir.
Şunu da ilave edelim ki, bir illetin tesiri nas veya icma ile
sabit olduktan sonra artık onun hakkında fesadı vaz iddiasında bulunmak caiz
olmaz.
Kıyasa itiraz, bazan da «fesadı itibar» yolile olur. Fesadı
İtibar, müdeanın kıyasa mahalliyetini,
hilafına bir nas bulunduğundan
dolayı men etmektir. Çünkü nas mukabilinde kıyasa itibar etmek batıldır.
Buna karşı ya iddia edilen nassın senedine ta'n edilmek
suretiyle veya o nassm müevvel olup bu hususta bir delil olduğuna itiraz
suretile veya o nassın diğer bir nas ile müteariz bulunduğunu iddia yolile
cevab verilir.
Kıyasa itiraz,
bazan da «fark» tarikile yapılır. Farkdan maksad, makisün
aleyhte bulunup illiyette medhali olan bir vasfın ma-kiste bulunmadığım
beyandan ibarettir.
Muteriz, demiş olur ki: makisdeki vasıf, bir illeti tamme
değildir. Belki illeti tamme, o vasf ile başka bir şeyin mecmuundan ibarettir.
Bu şey ise makiste mevcud değildir.
Bu tarik ile itiraz, ehli nazardan bir çoklarına göre
makbuldür. Ma-amafih muallil, buna karşı diyebilir ki: bu itiraz, bir gasbdır.
Çünkü bir vasfın illiyetini iddia eden muailildir. Sailin böyle br iddiaya
kıyamı, «filan vasf illettir, filan vasf illet değildir» demesi, muallilin
mansıbını gasb demektir. Sailin vazifesi ise yalnız defiden ibarettir. Şu kadar
var ki, muallilin bu müdafaası, bir nizaı cedeli mahiyetindedir. Mübahesede
mağlup olmaması maksadına istinad eder, yoksa fark tariki de izhar sevaba hadim
bir tariktir.
Muallil, şöyle de kendisini müdafaa edebilir. -Dermeyan edilen
fark, kıyasa zarar vermez. Kıyasdaki illet, asl ile fer' arasında müşterek,
hük-"mü müstelzim bir vasıftır. Bu illetin aslda başka bir vasf ile
içtimai. onun sabit olan illiyetine bir mani teşkil etmez,
Muteriz, buna karşı illetin fer'de illiyetine mani bir şey
bulunduğunu isbat ederse bu, kıyasa muzır, müteveccih bir def olmuş olur.
Kıyasa itiraz, bazan da muaraza tarikile olur. Şöyle ki: muteriz.
müddeinin delilini red etmemekle beraber iddia edilen şeyin naki-zine
kendisince başka bir delil bulunduğunu dermeyan eder. Bu muaraza, hem hükümde,
hem de illette cari olabilir.
Mesela: muteriz, kıyasla matlup olan hükmün nakizine başka bir
delil ikame eder ki, buna «muaraza filhükm» denir. Veya muteriz kıyasdaki
illetin mukaddimelerinden, şeraitinden birinin bulunmadığına veya illetin malul,
malulün ilet olduğuna bir delil ikame eder. Buna da «-muaraza fiimükaddime» denilir.
Bir de muarız, müddeinin delilini hiç nazara almaksızın hilafına
başka bir delil ikame ederse bu, bir «muarazai halise» olmuş olur. Ve eğer
müddeinin delilini, velev ki, ona takrir, tefsir tarikile bazı şeyler ilave-sile
olsun müddeinin aleyhine bir delil olarak kullanılırsa bu da kendisinde
münakaza manası bulunan bir muaraza adını alır. Ve eğer muarız, müddeinin ayni
delilini onun iddia ettiği hükmün tam nakizine bir delil olarak ikame ederse
bu vecihle muarazaya da «kalb» adı verilir.
Mesela: bir Şafii: «Başa mesh etmek abdestte bir rükündür, binaenaleyh
abdestte bir rükün olan yüzü yıkamak gibi bunun da teslisi mesnundur» diyip bir
Hanefi de: «Evet., başa mesh etmek bir rükündür. Fakat bir rükünde badelikmal
teslis cari değildir. Şöyle ki: yüz, üç kere yıkanırsa yıkanması ikmal edilmiş
olur. Artık bu ikmalden sonra teslis, mesnun değildir. Başı da farz mikdardan
ziyade olarak istiab -kablama suretiyle bir kere mesh edilince mestti ikmal
edilmiş olur. Artık bu ikmalden sonra teslisi mesnun olmaz.
Ve eğer muarız, müddetinin delilini onun beyan ettiği hükmün
tam nakizine delil olarak değil de, o hükmün nakizini müstelzira olan başka bir
hükme delil olarak ikame ederse buna da
«aks» adı verilir.
Mesela: Şafillere göre nafile namaz bir ibadettir. Bu namaz
fasid olunca İtmamı icab etmez. Binaenaleyh başlanıldıktan sonra terk
edil-mesile de kazası lazım gelmez, abdestte olduğu gibi.
Buna karşı Hanefiler tarafından deniliyor ki: nafile namaz,
abdest gibi olunca bu namaz da nezr ile suru, yani: buna başlamak, abdestte
olduğu gibi müsavi olmak lazım gelir. Şöyle ki: ya her ikisi de nezr ile ve
şüru ile vacib olmalı, veya vacib olmamalı. Halbuki namazın vacib olmaması batıldır.
Çünkü namaz nezr ile bilittifak vacib olur. O halde namazın nezr ile olduğu
gibi şuru ile de vacib olması taayyün etmiş olur.
tşte Hanefiler, bu meselede Şafiilerin bu babdaki deliline
istinaden nezr ile şuru hakkında müsavatın vücubunu isbat etmişlerdir. Bu ise
vakıa başka bir hükümdür, fakat, Şafiilerin iltizam ettikleri hükmün nakizini
müstelzim bulunmuştur.
Kezalik: Şafiilere göre bir zimmi, bikr olduğu halde zinada
bulunsa hakkında had olarak yüz celde lazım gelir. Artık zina eden bir zimmi,
seyyib olunca da müslümanlar gibi zinadan dolayı reem olunur. Çünkü yüz celde,
bikr hakkındaki haddin gayesidir. Recm de seyyib hakkındaki haddin gayesidir.
Bikrde haddin son derecesi vacib olunca seyyib hakkında da bu haddin son
mertebesi vacib olur.
Hanefiler ise bu delili aks ederek diyorlar ki: müslüman bir
bikrin hakkında yüz celdenin vücubu, müslüman olan bir seyyibin hakkında reemin
vücubünden dolayıdır. Çünkü seyyib olmak, cezanın teşdidini, bikr hali de tahfifini
müstelzimdir.
Görülüyor ki, Şafiiler, bikr hakkındaki celdeyi se-yyib
hakkındaki recine illet ittihaz ettikleri halde Hanefiler, bilakis seyyib
hakkındaki recmi bikr hakkındaki celdeye illet göstermektedirler.
«Velhasıl: muarızın delili, muallilin delilinin hem sureten hem
de maddeten ayni olursa «muaraza bilkalb» olur. Bilakis hem sureten hem de
maddeten gayri olursa «muaraza bilgayr» olur. Yalnız sureten ayni olursa
«muaraza bilmişi» olur.
«Mantıkta beyan olunduğu üzere iki delil arasında sureten ayniy-yet,
kıyası iktiranilerde şekillerinin bir olmasile, yani: her birinin ayni
şekilden'olmasile; kıyası istisnailerde de her birinin müstakim veya gayri
müstakim buhmmasüe olur. Maddeten ayniyyet de kıyası iktiraniler-de haddi
vasatların, kıyası istisnailerde de mükerrer cüzlerin müttehid bulunmasile husule
gelir.
Kıyasa itiraz vecihlerinden biri de «mucebi illete kail olmamak»
tarikidir. Şöyle ki: muteriz, muallilin talilile isbat ettiği hükmü iltizam
eder, bununla beraber asl münazeün fih olan hükümde hilaf baki bulunmuş olur. Yani:
muteriz der ki: «Evet., bu isbat ettiğin hüküm, doğrudur. Fakat bizim
münazaada bulunduğumuz asl hükmi kıyas bu değildir. Bu mucebi illete kail
olmamak, üç vecihle vaki olabilir.
(1) : MuaJlil, talilile mahalli
niza veya mahalli nizaın mülazimi olduğunu zan ettiği bir hükmü isbat eder.
Halbuki o hükm, mahalli niza veya onun mülazimi bulunmamış olur.
(2) : Muallil, talilile hasmının
me'hazi olduğunu tevehhüm ettiği bir'|eyi ibtal eder. Halbuki o şey,
hasmının me'hazi, medarı hükmü bulunmaz.
Mesela: Sirkatten dolayı Şafülerce hem had, hem de zaman lazım
gelir. Hanefilerce ise had yapılınca artık zaman lazım gelmez.
Bu mesele hakkında Şafiiler, diyorlar ki: «Sirkat başkasının
malım ibahe itikadı ve te'vil bulunmaksızın ahz etmektir. Binaenaleyh gasb gibi
tazmini lazım gelir. Madem ki gasb zamanı mucibdir, Hanefiyye de buna kaildir,
artık onun gibi olan sirkat de zamanı mucib olur.»
Hanefiler de buna cevaben diyorlar ki: «Evet., gasb zamanı
mucibdir. Fakat gasbdan ibra, zamanı iskat edeceği gibi sirkatten dolayı had
istifası da ibra mesabesinde olup zamanı iskat eder. Artık had ile zaman içtima
edemez. Yoksa niza mahalli, zamanın lüzumu veya ademi lüzumu meselesi değildir.
(3) : Muallil, irad ettiği
delilde bir mukaddimeyi zikr ettiği halde diğer bir mukaddimeyi şöhretine mebni
zikr etmeyip ondan sükut eder. Saii ise zikr edilen mukaddimeyi teslim edip
meskutün anha olan mukaddimeyi teslim etmemekle aralarında niza baki kalır.
490 -: Bir kıyas hakkında
-yukarıda yazıldığı üzere -yedi ve-cihden birile defi, vaki olunca kıyası
iltizam eden tarafın başka bir kelama intikali taayyün eder. Şöyle ki:
(1) : Ya- evvelki illeti isbat
için bir illetten diğer bir illete
intikal eder.
(2) : Veya evvelki hükmü isbat
için bir illetten = delilden diğer bir illete, delile intikal eder.
(3) : Veya evvelki hükmün muhtaç
olduğu diğer bir hükmü ispat için bir illetten diğer bir illete intikal eder.
(4) : Veyahut ilk illet ile
evvelki hükmü isbat için bu hükümden onun muhtaç olduğu diğer bir hükme intikal
eder.
Bu dört vecihten üçü bilittifak sahihtir. Yalnız ikinci
vecihte, yani: bir hükmü isbat için bir illetten, bir delilden diğer bir
illete, diğer bir delile intikalin sıhhatinde ihtilaf vardır. Bazıları bunu
caiz görmemişlerdir. Evvelki delil, müddeayi isbata kafi iken ba§ka delile
intikale ne lüzum var?.
Bu hüküm, birinci delil ile isbat edilmeyince bu, münazara
il-mince «inkıta» sayılır.
Fakat diğer zatlara göre maksat, davayı isbattır. Herhangi deiil
ile olursa olsun zarar vermez, bahusus ikinci bir delil daha vazıh olursa.
Bunun sıhhatine, memduhiyetine Hazreti İbrahim (aleyhisselam) in Kur'anıkerimde
zikr edilen tarzı istidlali de şahadet eder.
Şöyle ki: Hazreti İbrahim, Firavuna karşı vahdaniyeti ilahiyeyi
iddia etmiş ve delil olarak : Rabbim o zattır ki diriltir, ve öldürür)
demiştir. Firavun ise mugalata yoluna saparak : ben de diriltir ve öldürürüm)
diye muaraza edince Hazreti Halil, diğer bir delile intikal ederek : = şüphe
yok ki Allahüteala güneşi şarktan getirir..) demiş, Firavun da mebhut
kalmıştır. Halbuki Hazreti İbrahimin, birinci deliline Firavun hakiki bir
mukabelede bulunmuş değildi. Haiilullahın ayni delili ayni müddeasım isbata kafi
idi. Fakat Hazreti İbrahim, davasını her tür-. iü iştibahdan beri, parlak bir
delil ile isbat için bu ikinci delile intikal etmişti. Hakteala hazretleri de
bu hadiseyi Hazreti Ibrahimden temeddün tarikile hikaye buyuruyor. Binaenaleyh
bu intikalin de sahih olacağı aşikardır. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|