Üye Girişi
Close

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

HEPSI - 0-9 - A - B - C - Ç - D - E - F - G - Ğ - H - I - İ - J - K - L - M - N - O - Ö - P - R - S - Ş - T - U - Ü - V - Y - Z


İslami Cemaat Çevresinde E-Posta
Yazar Molla Mansur Güzelsoy   
21 11 2007

İslami cemaat, biri ‘İslami’ ve diğeri de ‘cemaat’ olmak üzere ayrı iki kelime olarak düşünül­düğünde, her bir kelimenin tek başına anlamı açıktır.ancak, bu kelimelerin anlamları ayrı ayrı izah edilmeye kalkışıldığında, anlamın daralması veya belirsiz hale gelmesi mümkündür. Çünkü, şu veya bu durumun İslami olduğu söylendiğinde, bu, o durumun İslam’a nispet edildiğini ifade eder.Cemaat sözcüğü ise, ictima (bir araya gelme) kökünden gelmektedir. Sonuç olarak da, bir araya gelmiş insanlar topluluğuna isim olmuştur.

 

Cemaatin zıddı ise, genel olarak ayrılık veya ayrılmış birim anlamlarına gelen ‘firket (fırka) sözcüğüdür. Cemaat toplumsal bir nitelik göste­rirken, fırka ise bireysel bir nitelik arz eder.

 

‘İslami ve ‘cemaat’ kelimelerin, bir araya gelmiş şekli olan ‘İslami cemaat’ kavramı ise ‘İslam’ı eksen alarak organize olmuş topluluk’ anlamına gelir.

 

Ama şu hususu özellikle belirtmek gerekir ki, bu kavram ve bu kavramı oluşturan kelimelerin sözlük anlamları veya mecazi anlamları bizi pek ilgilendirmiyor. Asıl önemli olan, bu kavramın, İslami-şer’i terminolojideki karşılığıdır; ki, bu makalenin konusu da bu eksende olacaktır inşaal­lah…

 

‘İslami cemaat’ veya ‘El Cemaatü’l İslamiyye’ hakkındaki anlayış ve düşüncemizin ortaya çık­masıyla, gerek Türkiye’de ve gerekse diğer coğrafyalarda varlığını sürdüren, çeşitli kültürel ve siyasal İslami cemaatler ve hareketler hakkında kanaatimiz, bakış açımız ve değerlendirmemiz de netleşmiş olacaktır.

Bilindiği gibi ‘cemaat’ sözcüğü, Kur’an’da geçmiyor. Bunun yerine ‘ümmet’ sözcüğü kulla­nılıyor ki, ümmet, lügat manası açısından cemaat anlamına gelmektedir. Müfessir Alusi, ümmeti ‘‘Herhangi bir hedefi olan cemaat (topluluk)’’ olarak tanımlamaktadır.(1)

 

Sünnet’e ise cemaat sözcüğü geçmektedir. Gerek Kur’an’da  cemaat sözcüğü yerine kulla­nılan ‘ümmet’ kavramından ve gerekse sünnette ‘cemaat , ‘el cemaat’ veya ‘cemaatü’l müslimin’ olarak kullanılan kavramlardan, ‘tevhidi ideoloji etrafında bir araya gelmiş insanlardan oluşan or­ganizasyon’ kastedilmektedir. Bu tevhidi topluluk tek parçadır ve birbirinden ayrılması düşünülemez. Birbirinden ayrıldığında, ayrılan parça, -ister İslam dairesinde kalsın ve ister kal­masın- ümmet ve cemaat vasfını kaybeder; firket (ayrılmış birim-fırka) veya taife (grup)niteliği kazanır. Bu sebeple, Mekke’de nazil olan Enbiya ve Mü’minün surelerindeki bazı ayetler, tevhidi topluluğun tek parça olduğunu özellikle vurgulamaktadır:

‘’Gerçek şu ki, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir.’’ (2)

 

Hicretin ilk dönemlerinde Medine’de nazil olan Al-i İmran suresinin bazı ayetleri de, tevhidi cemaatin, ümmetin görevlerini, açık bir şekilde beyan etmektedir:

 

''Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun!'' (3)

 

''Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet (topluluk) oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz''  (4)

 

İşte Resulullah (s.a.v), bu tevhidi ideolojik topluluğun tek bir parça olduğunu, hiçbir ferd veya kitlenin o tevhidi topluluktan ayrılamayacağını, ayrıldığı zaman da mürted olacağını, dolayısıyla ka­nının da helal olacağını, bazı sahih hadis rivayetlerinde açık bir şekilde ifade etmiştir.

 

“Allah’tan başka ilah olmadığını ve benim o’nun Resulü olduğumu kabul edip şahadet eden herhangi bir Müslüman kişinin kanı helal olmaz; ancak şu üç şeyle helal olur: 1-Bir kişinin bir kişiyi öldürmesiyle, 2-Evli bir kişinin zina etmesiyle, 3-Dininden ayrılıp cemaati terk etme­siyle…” (5)

 

Burada, cemaatten ayrılmak, tevhidi ümmetin, cemaatin temel ideolojisinden vazgeçip irtidat etmek anlamında kullanılmıştır. Çünkü, buradaki cemaat, tek ideolojik ümmet manasıyla özdeş­tir. Cemaat halindeki organizasyon içersinde çalışmamak anlamında değildir. Aynı ideolojiye inandığı halde, aynı organizasyon içersinde yer almayan kişi kafir olmaz, belki şer’i sorumluluk altına girer.

 

Çeşitli İslam coğrafyalarında, İslami hizmetlerde bulunmak veya İslam nizamını hakim kılmak üzere oluşturulan değişik organizasyonlar, şer’i terminolojideki İslami cemaat değil, İslami gruplardır; başka bir değişle ‘örfi İslami cemaatler’dir (Çünkü gerçek İslami cemaat, tek bir parça halinde, ümmettir.) ve her biri hadd-i zatında ümmetin bir parçası sayılır.

 

Siyasal, sosyal ve kültürel bir organizasyon olarak ümmetin olmadığı dönemlerde İslam da­vasını üstlenecek İslami gruplar, mutlaka olacaktır ve her bir coğrafyada bir veya birden fazla İslami grup çıkıp İslami vazifelerini yerine getireceklerdir. Bu Resulullah’ın verdiği müjde haberi­dir ki, bu konuda sahih rivayetler vardır. Buhari, Müslim, Tirmizi, İmam Ahmed gibi hadis imamları şöyle rivayet etmişlerdir (Hadis metni Buhari’ye aittir.):

 

“Ümmetimden bir grup (taife), kıyamet kopuncaya kadar Hakk mücadelesinde sürekli üstün olacaktır.”(6)

 

İmam Nevevi, bu grupla ilgili olarak ‘çeşitli Müslümanlardan oluşmuş sayısız cemaat olabileceğini ve bunun deği­şik coğrafyalarda görülebileceğini’ söylemektedir.(7)

 

Hadis metnine dikkat edilirse, “Ümmetimden bir grup (taife)…diyor; yani ümmetten bir parça… Hatta, ahir zamanda, yani İmam Mehdi zamanında, kendileriyle bey’at yapılmış yedi grup başkanının (yedi şart değil; çünkü, sayı delil değil) çıkacağı, bunların bulut parçaları gibi ayrı ayrı görüleceği, sonra İmam Mehdi ile bey’at yapacakları, sahabe İbn-i Mes’ud tarafından rivayet ediliyor. Bu rivayet Hakim’in Müstedrek’inde ve İmam Suyuti’nin El Havi adlı eserinde açıklamalı olarak geçmektedir.(8)   

 

Organizeli ümmetin olmadığı dönemlerde oluşturulan İslami taifeler (gruplar), şer’i terminolo­jideki İslami cemaat anlamında fonksiyon görmez. Ancak, örfi terminolojideki anlamıyla kullanı­labilir ve kullanılmaktadır da… Dikkat edilmesi gereken husus, bu durumu birbirine karıştırma­mak ve başka grupları tekfir ve tahkir etmemektir.

 

Yukarıda geçen Buhari rivayetindeki ‘cemaati terk etme’ ifadesinin, irtidat manasında oldu­ğunu; ortak organize içerisinde çalışmamak anlamına gelmediğini belirtmiştik. Çünkü değişik yollarla rivayet edilen diğer sahih rivayetler, bunu göstermektedir. Hadiste geçen “Dininden ayrı­lıp cemaati terk etmesiyle…”ifadesi yerine İmam Nesai, şu ifadeyi rivayet etmiştir: “müslüman ol­duktan sonra kafir olursa…” veya “müslüman olduktan sonra mürted olursa…”(9)

 

İşte burada görüyoruz ki, ‘İslami cemaat’ten kastedilen, tevhidi ideoloji ekseninde organize olmuş ümmettir. Elbette ki, bu anlamda ondan ayrılan, onu terk eden ona karşı savaşan, mürted olur, kafir olur. Ümmete karşı olmadığı halde, ümmetin başındaki şahsiyyete karşı olan bir kişi, mürted veya kafir olmaz; belki baği (asi) olur. İmam Ali’nin şahsına karşı takınılan tavır gibi… Şunu da eklemek gerekir ki, ümmetin tevhidi ideolojisini benimsediği halde, bu topluluğa iltihak edip ortak organizasyon içersinde çalışmayan kişi, yine kafir veya mürted olmaz.

 

Şu var ki, ümmet, ortak organizasyon içersinde olmayanlara karşı, bazı hukuki sorumlulukla­rını yerine getirmeyebilir. Bu hususta sünnetten açık örnek vardır: Daru’l Harb diyarı olan Mekke’de, bazı fertler iman etmelerine rağmen, oradan hicret edip Medine’deki tevhidi toplu­luğa güç ve destek vermek, organizasyon içerisinde yer almak ve entegre olmak yerine, Mekke’de bağımsız bir şekilde ikamet etmeyi tercih etmişlerdi. Allah-u Teala da onlarla ilgili şu ayeti nazil etmiştir:

 

''…İman edip hicret etmeyenler; onlar hicret edinceye kadar sizin onlarla hiçbir velayetiniz (dostluğunuz) yoktur. Ama din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım, üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde de­ğil!..''(10)

 

Dikkat edilirse Müslümanlar birbirilerin velisi (dostu) ve yardımcısı olduğu halde, küfür diya­rında ğadre ma’ruz kalabilecek mü’minler, ümmet organizasyonu içersinde yer almadıkları için, kendilerinden herhangi bir talep gelmeyinceye kadar tevhidi ümmet de onlara yardım etme yükümlülüğünü taşımıyor. Ancak talep olduğunda, yardım etme yükümlülüğü doğuyor. Bu du­rum, organizasyonun ne kadar ehemmiyet taşıdığının açık bir ifadesidir. Karşılıklı sorumluluk ve teklif altına girmenin ana unsurlarından biridir.

 

Bu konuyla ilgili olarak Şehid Seyyid Kutub, kısaca şöyle diyor: “…sonra, bazı ferdler de, ideolo­jik (akidevi) olarak bu dini kabul ettiler. Fakat fiilen Müslüman toplumuna katılmadılar. Allah şeri’atının hüküm sürdüğü ve Müslüman önderliğin yönettiği Medine İslam diyarına hicret etme­diler. Medine’de Resulullah’ın önderliğinde oluşan organizasyon içerisine girip Müslüman top­luma entegre olmadılar. İşte bunlar, Müslüman toplumunun organik üyeleri sayılmazlar. Allah, bu Müslümanlarla her türlü dostluk ilişkilerini yasaklayıp tanımadığını ilan etmiştir. Çünkü bunlar, İslam toplumunun fiili organik üyeleri değildir.

 

İşte bunlar hakkında bu hüküm nazil olmuştur:  ''İman edip hicret etmeyenler….”

 

İşte İslam’ın harekete dayalı bir tanzim ve disipline ne kadar önem verdiği ortadadır.

 

Evet… Buraya kadar irdelediğimiz konu, tevhidi ideoloji ekseni etrafında organize olmuş üm­met bağlamındaki İslami cemaat kavramıydı. Bundan başka, yine aynı ümmet kapsamı içerisinde her biri ümmetin bir parçası sayılan değişik niteliklerde ve ihtiyaca binaen oluşmuş küçük ce­maatler de vardır. İster idari ister askeri alanda emir (başkan) tayin edilmiş kişilere bağlı olarak kurdurulan topluluklar örnek gösterilebilir. Her hal u karda bu gibi başkanlara, bağlı olan toplu­luğun şer’i ölçüler çerçevesinde itaat etmesi vaciptir. Çünkü bu, disiplin kurallarının bir gereği­dir. İmam Buhari’nin rivayetine göre, "Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de…"(11)  ayeti, bir seriyyenin komutanı olan Abdullah bin Huzeyfe hakkında nazil olmuştur.(12)

 

“Cemaatten bir karış kadar ayrılan herhangi bir kimse ölürse, cahiliye ölümü üzerine ölmüş olur.” Veya “Boynunda herhangi bir bey’ati taşımadan ölen bir kimse, cahiliyye ölümüyle ölmüş olur.” Şeklinde varid olan sahih rivayetler de emir sahipleri hakkındadır.

 

İmam Buhari şöyle diyor : “Herhangi bir kimse, başındaki emirinden nahoş bir durumla karşı­laşırsa, sabırla karşılasın. Çünkü cemaatten bir karış bile ayrılıp ölen kimse, cahiliyye ölümüyle ölmüş olur.” Rivayetin bir başka şeklinde geçen“…sultandan bir karış çıkan…” ifadesinde baştaki siyasi otorite kastedilmektedir. Maliki mezhebinin değerli alimlerinden İbn-i Cemre, bu rivayet şerhinde, ‘ayrılmaktan kastın, emire yapılan bey’atten vazgeçmek olduğunu’ belirtiyor.(13)

 

Nisa suresinde geçen ‘emir sahipleri’ ifadesi hakkındaki yorumlar farklıdır. Kimi ulemaya göre bundan kasıt, ilim ehlidir; kimine göre sahabelerdir, kimine göre ise, ümera (emirler)dir. Ama imam Taberi, her ne kadar ayetin nuzul sebebi hass olsa da, genel manayı tercih edip kabulle­niyor. İmam Şaf’i ise, kasdın ümera (emirler) olduğu yolunda ictihad ediyor. Buhari de bu görüşü tey’id etmektedir. İmam Şaf’i bu görüşünü şu gerekçeye dayandırıyor: Özelde Kureyşiler, genelde de Araplar, emirlik sistemine ve emire itaat disiplinine yabancıydılar. Sosyal yaşantıları, başı boş bir vaziyetteydi. Allah (c.c) da Arap halkını, başında ki emir sahiplerine itaat ettirmeye, emir ve ko­muta disiplinini öğretmeye çalışmış ve "Benim görevlendirdiğim emir sahibine itaat eden, bana itaat etmiş olur" şeklinde bir prensip koymuştur.(14)

 

Sahabeler de yukarıda geçen hadisleri, aynı mana çerçevesinde anlayıp bu prensiplere göre hareket etmişlerdir. Abdullah Bin Hanzale ile Abdullah Bin Muti, Yezid ile aralarındaki bey’atlerini bozup ayrıldıktan sonra, ibn-i Ömer, Abdullah Bin Muti’e gelerek, İmam müslim’in rivayet ettiği hadisle nasihat etmiştir:

 

“Bey’atını bozup itaatten elini çeken herhangi bir kimse, lehinde hiçbir delil olmadan Allah huzurunda yargılanacaklardır. Boynunda herhangi bir bey’at taşımadan ölen bir kimse de cahiliye ölümü üzerine ölür.”(15)

 

Bu rivayette bizi ilgilendiren, hadis anlama ve onu kavramaktır. Olayın detayı ve Yezid’e bey’atın caiz olup olmadığı hususunu burada gündeme getirmek, konunun dışına çıkmak olur.

 

Anlaşılıyor ki, İslami çaba ve gayretlerin belli bir komuta altında ve disiplinle olması gerek­mekte ve bu da cemaat gibi tevhidi bir  organizasyon içerisinde mümkün olabilmektedir. Her cemaa­tin fertleri de birbirilerine karşı şer’i bir takım mükellefiyyetler taşımaktadır. Bu organizasyon içerisinde yer alan fertler arasındaki ‘hukuki disiplin’, şer’i bir hüküm olarak ‘bey’at sözleş­mesi’nden doğmaktadır. Nasıl ki, alışverişte düzenlenen satış sözleşmesi, mülkiyet hakkı gibi şer’i bir hükmü beraberinde getiriyorsa, siyasi bey’at sözleşmesi de, cemaati oluşturan fertler arasında karşılıklı şer’i sorumluluğu ve hukuki disiplini getirmektedir.

 

Şu da var ki, sözleşmeli organizasyon olan bir cemaatin fertlerinin birbirilerine karşı taşıdıkları şer’i sorumluluk ve teklif­ler, aynı cemaatin dışındaki fertleri bağlamaz. Çünkü bu cemaat dışındaki fertler, bu sözleşme­nin dışındadırlar. Sadece İslam bağının bağlayıcılığı yeterli değildir. Mekke ve Medine çevresindeki bazı fertlerin, iman ettikten sonra hiçbir mazerete dayanmaksızın hicret etmeyip tevhidi İslam cemaatinden uzak kalmalarından ötürü yalnız bırakılmaları ve bu sebeple İslami cemaatin onlara destek verme görevlerinin olmayışı, konumuza en çarpıcı bir örnektir. Resulullah, Müslümanlar arasında bir peygamber olarak bulunmasına, Müslümanlar arasında İslam bağı olmasına rağmen zaman zaman bey’at sözleşmesinin tekrarlanması, Müslümanlara siyasi organizasyon disiplinin kazandırmaktan başka bir şey için değildir. Doğal olarak da, sözleşme dışında kalan diğer fertler, sözleşme hükümlerine tabi kılınmamaktadır.

 

Başka bir örnek olarak, savaş sırasında belirli bir askeri birliğe komuta eden komutanları ve­rebiliriz.

Herhangi bir birlik komutanı, kendi birliğine taaruz emrini verdiği zaman, bu birlik, imkan dahilinde, zaman geçirmeden kendi komutanlarının emrine itaat edip, görevi ifa etmek zorundadırlar. Kendisine görev emri gelen birlik dışındaki Müslümanlar, bu görevi yerine getir­mek zorunda değildir. Ancak şu var ki, tüm Müslümanları bağlayıcı konumuna sahip ümmetin başındaki meşru halife (veya imam) den gelen herhangi bir emir ve direktifle birlik dışındaki Müslümanlar da harekete geçip şer’i vecibeyi yerine getirmek zorundadırlar. Çünkü meşru halife (imam) tüm ümmetin halifesidir. Halifenin emri de meşru sınırlar çerçevesinde bağlayıcıdır. Ancak merkezi ümmetin olmadığı dönemlerde, her biri ümmetin bir parçası olan kültürel veya siyasi yapılanmalar şeklinde teşekkül eden İslami fırkalarda, bağlayıcılık sınırlıdır. Hiçbirinin emri veya kararı, bir diğerini bağlamamaktadır.

 

Hatta, eğer geniş İslam coğrafyalarının sevk ve kontrolünün tek merkezden yapılmasının zorluğuna dayanarak, birçok imama bağlı çok sayıda devletlerin varlığının mümkün olmasına dair verilen cevaz söz konusu edildiğinde,-ki bu görüş, imam Harameyn(16) Ebu İshak İsferayi(17) Abdülkadir-i Bağdadi(18) , çağdaş alimlerden Abdülkadir Udeh(19), Allame Tabatabai(20) ve Ayetullah Müntaziri(21)  gibi alimler tarafından savunulmaktadır-Hatta tek bir devlet bünyesinde oluşturulan bazı yapılar, ister özerk olsun, ister federasyon şeklinde olsun, ortak kararlar dı­şında kalan diğer ferdi kararlar, ancak kendisi için geçerlidir.

 

Bilindiği gibi, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan sonra, tüm İslam coğrafyaları istilaya uğ­ramış ve gayr-i İslami hükümetler tarafından yönetilmeye başlanmışlardır. Ancak bu istiladan sonra hemen hemen tüm İslam coğrafyalarında, Müslüman halklar kendi kabiliyet, gelişme düzeyi ve sahip oldukları İslami kültür ölçüsünde bilinçlenme dönemine girmiş ve sonra da, kültürel veya siyasi organizasyonlar şeklinde bir takım İslami taifeler (gruplar) ortaya çıkmıştır. Mısır’da İhvanu’l Müslimin, Cemiyyetu’l Şubbani’l Müslimin ve Mısru’l Fetat; Pakistan’da Cemaat-i İslami, Cemaatu’t Tebliğ; Türkiye’de Nur Cemaati; İran’da Fedaiyyan-i İslam gibi cemaatler örnek gösterilebilir. Daha sonraları İslami gruplar çoğalmış ve her bir ülkede çok sayıda grup ortaya çıkmıştır.

 

Tüm bu gruplar, sahip oldukları İslami bilinç, kültür, ihlas ve fedakarlık ölçü­sünde İslami değerlere sahip çıkıp hizmet edebilmektedirler. Yönetim şekli olarak gerek şura sistemine ve gerekse tek emirlik sistemine bağlı bu gruplardan her birinin kendi içinde aldığı kararlar, bir diğerini bağlamaz. Çünkü bunların tümü aynı İslami statüye sahiptir. Bir kısmı Rab­bani metod, diğer bir kısmı Rabbani olmayan metotlarla hareket etse de, her grup, takip ettiği yolun İslami çerçevede olduğunu kabul ederek çalışmaktadır. İhlas ve sadakat içinde bulunmak şartıyla, tüm gruplar İslami çerçevede kabul edilir.

 

Çünkü, İslam davasının çağdaş öncüleri ve seçkin mütefekkirleri, İmam Hasan el-Benna, Mevdudi, Seyyid Kutub, Allame Fadlullah gibi şahsiyetler, İslami hareket metodunun varlığı ve İslami çalışmaların bu metotla yapılmasının vacib olduğu görüşünde birleşmişlerdir.Ancak me­todun tayin edilmesine gelince, bu konuda ittifak sağlanamamıştır. Her bir şahsiyyet, kendine özgü metodlarla hareket edip İslami çalışmaları sürdürmüştür ki, bunlardan Seyyid Kutub ile Mevdudi, sosyo-politik alanda sahip oldukları üstün kabiliyetleriyle Kur’an’ı anlama noktasında büyük mesai harcayan ihlas sahibi müfessirlerdir.

 

Üstad Mevdudi, ‘Minhacu’l İnkilabi’l İslami (İslam İnkilabı’nın Metodu)adlı bir eser yazmış olmasına rağmen, parti ve parlemento yönte­miyle çalışmayı uygun görüp buna göre hareket etmiştir. Seyyid Kutub, hem parti yöntemini ve hem de gayr-i İslami devlet mekanizmasında çalışmayı reddetmiş ve kendi ifadesiyle tam müfasele (cahiliye toplumundan ayrılma-ayrışma) düşüncesini geliştirmiştir. İmam Hasan El Benna ise, ilk önceleri parti ve parlamentoya girme yönetimini reddetmiş ama daha sonra 1942 yılında İsmailliye kentinde adaylığını koymuştur.

 

Allame Fadlullah da, ‘Üslubu’d-Daveti fi’l Kur’an (Kur’an’da Da’vet Metodu)adlı eserinde, felsefi bir ifade kullanarak, ‘madde ile suretin birbirinden ayrılmayacağı gibi İslam ile metodun da birbirinden ayrılmayacağı’nı belirtiyor.(22) Ama hatırlanacağı üzere, yakın zamanda parti yo­luyla parlamentoya girmeyi uygun görmüştür.

 

Ancak burada, Hizbullah’ın Lübnan’da ulaştığı aşama ve Lübnan şartları göz ardı edilmemelidir. Çünkü, “Örfi, siyasi, içtimai hükümler, zaman ve mekana göre değişir.” Şeklinde bir fıkhı kaide mevcuttur.(23)

 

Yani her grup, İslami hizmetlerini, fıkhi ilkeler ve bulundukları ortamın şartlarına göre de­ğerlendirerek yürütüyor. Bu, doğru da olabilir, yanlış da… Ama mesele çok önemli olduğu için, büyük bir hassasiyetle değerlendirmek gerekiyor. Cezayir örneği unutulmamalıdır. TC’nin bir üst düzey yetkilisinin, ‘şeri’at sandıktan çıksa bile buna müsaade edilmeyeceği’ni açıkça beyan etmesi, sözde demokrasi havariliğine soyunmuş olanların ana felsefesinin bir ifadesidir ve aynı zamanda Türkiye’ye demokrasinin gelmeyeceğinin de bir delilidir.

 

İslami, gruplar birbirlerine karşı önyargılı olmaktan uzak durmalı, kendine tanıdığı hakları ve biçtiği İslami değer ve vasıfları, diğerlerine de tanımalıdırlar. Ayrıca hak ve hakikatin yalnızca kendilerinde olduğu şeklindeki yanlış düşüncelerden uzaklaşmalıdırlar. Örneğin İmam Hasan el Benna’nın, yalnızca ihvanu’l Müslimin’i tek cemaat olarak kabul ettiğine ve diğer İslami cemaat­leri reddettiğine rastlanmamıştır. Üstad Mevdudi de hiçbir zaman, Cemmat-i islamiyye dışındaki cemaatlere karşı cephe almamıştır. Yine Üstad Bediuzzaman için de aynı şey söz konusudur. Bu zatlar, böyle yapmak yerine, kendi cemaatlerinin tek İslami cemaat olmadığını ve ümmet bağla­mındaki İslam cemaatinin bir parçası olduğunu vurgulamışlardır.(24) Üstad Mevdudi şöyle diyor:

 

 “Partimizin Allah Resulü’nün kurduğu cemaat ile özdeş olmadığı hususu, sizler için açık olmalı­dır. O halde partimizin tüm üyelerinin, partinin ve kendi liderinin statüsünü abartmaktan kaçın­maları gerekir. Her hal ü karda, İslam dinini, bir mezhebe dönüştürmemeli ve İslam’a verilen zararla hedefimizi yok etmemeliyiz. Cemaatten ayrılmak, kuşkusuz, kişinin, sırtını İslam’a dön­mesi demek değildir.” (25)

 

''Şahadetü’l Hakk'' adlı eserinde de şöyle diyor: “Benim cemaatimden çı­kan bir kimse kafir olmaz, kendisi başka bir cemaate katılabileceği gibi, ayrı bir cemaat de kura­bilir.” (26)

 

 Bediuzzaman Said-i Nursi de, ‘Nur cemaati’nin Hizbullah olan Hizbu’l Kur’an’nın hizbi olduğunu, ancak ma’nay-i külliyyenin (genel ma’nanın) bir cüz’iyyesi (parçası) olduğu’nu vurguluyor. Yani, ‘Risale-i Nur şakirdlerinin de, sınırsız Hizbullah topluluğunun hususi parçaları olduğu’nu söylüyor.(27)

 

Bediuzzaman, tevhid inancına inanan, iman sahibi olan herkesi, Hizbullah olan Hizbu’l Kur’an’dan saymakta ve Nur Cemaati’ni de Hizbullah’ın ehemmiyetli bir parçası olduğunu vur­gulamak istemektedir. ‘Nur Cemaati Hizbullah’tır, diğer cemaatler hizbuşşeytandır’ şeklinde düşünmemektedir.

 

Şehid Hasan el Benna da, kendi Cemaatine İhvanü’l Müslimin derken, diğerlerini İhvanu’ş-Şeyatin olarak kabul etmemektedir. Yine Mevdudi’nin kurduğu cemaat, Cemaat-i İslami olarak isimlendirilirken, diğer cemaatler Cemaatler Cemaatü’l Kafirin veya Cemaatü’l Fasikin olarak isimlendirilmemişlerdir.

 

Evet tüm bu cemaatler, gerçek İslami vasıfları kazanabildikleri ölçüde isimlerine layık olurlar. Cemaatler arasındaki tekfircilik, grupsal taassup ve grupçuluk düşüncesinden kaynaklanma­maktadır. Hakimiyet ve cemaat sözcüklerine yüklenen yanlış anlamlar da, tekfirciliği doğurmuş; hadis rivayetlerinde geçen cemaat sözcüğünün bugün varlığını sürdüren İslami gruplar anla­mında ele alınması, grup taassubunu beraberinde getirmiştir. Tüm bu hastalıklar, genel İslami kültür eksikliğinden ileri gelmektedir. Bu sebeple, bu hastalıkların tedavisi de ancak illeti orta­dan kaldırmakla mümkündür; yani, genel İslami kültüre büyük önem vermek gerekmektedir.

 

Dipnotlar:

1-Ruhu’l Me’ani, c:4, s:21

2-Enbiya Suresi:92, Mü’minun:52

3-Al-i İmran Suresi:104

4- Al-i İmran Suresi:110

5-Buhari, bişerhi Fethu’l Bari:, c:12, s:201

6-Buhari, Hadis No:7311

7- Fethu’l Bari, c:13, s:295

8-Müstedrek, c:4, S:554,; El Havi, c:2, s:145

9- Fethu’l Bari, c:2, S:212

10-Enfal Suresi:72

11-Nisa Suresi:59

12- Buhari, bişerhi Fethu’l Bari:, c:8, s:253

13- Fethu’l Bari, c:13, s:7

14- Fethu’l Bari, c:8, s:254 ve Ahkamu’l Kur’an li’ş-Şafi’i c:1, s:29

15-Müslim bi şerh-i Nevevi, c:12, s:240

*-Bu cümle Molla Mansur tarafından yeniden yazılmıştır

16-El İrşad, s:358

17-El Ravdatu li’s-Suva, c:10, s:47

18-Uslu’d-Din, s:374

19-Teşri’u-lCinaiyi’l İslami, c:1, s:290-291

20-Nezeriyyetü-s Siyaseti ve’l Hükm, s:71

21-Velayet-i Fekih, c:1, s:420

22-Üslubu’d-Daveti fi’l Kur’an, s:3

23-Reşimu’l Müfti, c:1, s:47

24-el Medxel, Said Havva, s:21

25-Mevdudi’nin Hutbesi, Girişim Dergisi, 9-10/1988

26-El Hükmu ve Kedayetu Tekfiru’l Müslim, s:90

27-Sikke-i Tesdik-i Gaybi, s:74

 
Kapa