| Soru-Cevap Sistemi |
| Forum |
| Yarışmalar |
| Bizi Tavsiye Edin |
| Ziyaretçi Defteri |
| Resim Galerisi |
| İslam Açısından Ceninin Yaratılış Safhaları ve Kürtaj |
|
| Yazar Prof. Dr. Faruk Beşer | |
| 23 11 2007 | |
|
Müspet
ilimler geliştikçe Kurânı Kerimin ve onun beyanı olan Sünnetin daha iyi
anlaşılacağı bir gerçektir. Kurânı Kerim her şeye işaret etmiştir ve
Sünnet işaret edilen bu manaların birini ya da bir kaçını açıklamıştır.
Kurânı Kerim´in manaları sonsuz olduğu gibi Sünnetin her beyanı da
doğrudur. Ancak Kurânı Kerim´le ilgili olarak anlama problemi olduğu
gibi, Sünnetle ilgili olarak da hem onu olduğu gibi tespit, hem de
anlama problemleri vardır. Yani hadis sahih midir? Tamı tamına râvinin
anlattığı sözlerle mi sâdır olmuştur? Eğer öyleyse ondan anlaşılan
nedir?
Görüldüğü
gibi hadis Kurânı Kerim´in beyanı olmakla beraber, hadisten elde
edilen bilgileri ayıklama ve tespit etme o kadar kolay değildir.
Öncelikle hadisin sahih olup olmadığını öğrenmek gerekir. Bunu
muhaddisler büyük ölçüde belirlemişlerdir. Ancak sahih bir hadisin
farklı rivayetleri çoğu zaman onu duyan râvilerin kendi anladıkları
mana ve kendi seçtikleri kelimelerle nakletmiş olabilecekleri gerçeğini
gösterir. Çünkü bazen hiç değişmeyecek bir durum, ya da bir defa vaki
olan bir olay, farklı ve manayı bir ölçüde değiştiren ifadelerle
nakledilmişse, bunu ravilerin tasarrufundan başka bir şeyle izah etmek
mümkün değildir. Bu konu hadis ilmi metodolojisinin önemli bir
meselesini teşkil eder ve “Hadislerin mânâ ile rivayeti” adıyla ele
alınır.
Bizim
üzerinde duracağımız “Yaratılış” konusu da bu açıdan bakıldığında
farklı anlamalara sebep teşkil eden ve bazen yanlış bilgilenme ve
bilgilendirmeye konu olan bir husustur. Bu konuda birden çok “sahih”
hadis vardır ve bunlar Buhâri ve Müslim gibi en sahih kaynaklarda da
mevcuttur. Öyleyse:
1. Meselenin özünde şüphe yoktur ve konu Allah Rasulü (sa) tarafından açıklanmıştır.
2.
Yaratılış konusu, değişmeyecek bir “haber” olduğu için farklı
anlatımlar, bu konudaki farklı durum ve olayları anlatıyor olamaz.
Çünkü sözkonusu olan mesele, işaret ettiğimiz gibi, bir olayın
tespitidir. Yani konu ya öyledir, ya da böyledir.
3.
Böyle bir olay farklı ifadelerle veriliyorsa, bu farklılık onu nakleden
râvilerden kaynaklanmaktadır ve vakıaya en uygun olan rivayet hangisi
ise o asıldır.
Bu
usûl ve metot bilgilerinden sonra “Yaratılışın safhaları” konusuna önce
Kurânı Kerim´e, sonra da onun beyanı olan Sünnette bakacak olursak şu
bilgilerle karşılaşırız:
Kurânı Kerim´de şöyle buyurulur:
“Andolsun
ki, biz insanı süzülmüş özlü balçıktan yarattık. (İlk yaratılış, yani
Adem´in (as) yaratılışı budur). Sonra onu nutfe (meni, sperm) olarak
elverişli bir karargâha (rahme) koyduk. Sonra bu nutfeyi bir çengel
haline getirdik. Ardından bu çengeli bir “çiğnemlik vücut” kıldık.
Ardından bu bir çiğnemlik vücudu kemik yaptık ve kemiğe et giydirdik.
Sonra onu bir başka yaratışla inşa ettik. Gördünüz mü, yaratanların en
güzeli olan Allah ne yücedir! Sonra siz, bunların ardından
ölümcüllersiniz. Sonra da Kıyamet Günü tekrar diriltileceksiniz...”
(Mü´minûn 12-16)
Hac Suresi 5. ayet-i kerimesi de ufak ayrıntılarla aynı olayı, aynı safhalarla anlatır.
Bu ayetlerde dikkat çeken hususlar şunlardır:
1.Yaratılış
safhaları şu sıra ile verilmiştir: 1. Sperm. 2. Spermin rahme ulaşıp
yerleşmesi. 3. Spermin çengelli bir yapı kazanması. 4. Bu çengelin
belli belirsiz bir şekil alması. (Hac Suresindeki ayrıntı:
“muhallakaten ve ğayra muhallakatin” yani bu, bir şeye benziyor ama tam
onun şeklini almamış, diye anlatabileceğimiz bir ifadedir. Bu yüzden
biz ona “belli belirsiz” dedik.) 5. Kemiklerin oluşması. 6. Kemiklerin
etle giydirilmesi. 7. Ardından “Bir başka yaratış” in inşası. 8.
Ölümcüllük vasfının bu “Başka Yaratış” tan sonra kazanılması.
2. Görüldüğü gibi, bu safhaların süresi Kurânı Kerim tarafından açıklanmamıştır. Biz bunu ancak Sünnetten öğrenebileceğiz.
3.
Ölümcüllük, yani ölme özelliğine sahip olma, 7. safhadan sonra olan bir
keyfiyettir. Ölmek için canlı olmak gerektiğine göre, ceninin
canlanması işte bu “Bir başka yaratış” ile birlikte olmaktadır.
Konunun Sünnet tarafından beyanına gelince:
Bu
konuda Buhâri ve Müslim başta olmak üzere hemen bütün hadis
külliyatında üslupları açısından ilginç hadis-i şerifler vardır. Önce
bunları verecek, sonra da üzerindeki değerlendirmemizi yapacağız:
Buharî´de “Yaratılışın Başlangıcı” (Bed´ul-halk) bölümünde şu hadis-i şerif yer almaktadır:
“Abdullah‘tan:
Sizin her birinizin yaratılışı annesinin karnında 40 günde derlenip
toparlanır. (yücma´u). Sonra böylece alaka (çengel) olur. Sonra böylece
mudğa (belli belirsiz cisim) olur. Sonra Allah (cc) bir melek gönderir
ve ona dört sözle emreder: Amelini yaz! Ecelini yaz! Said mi, şaki mi
olduğunu yaz! Sonra da ona ruh üflenir...”[1[1
Aynı
hadis, aynı râviden alınarak Müslim´de şu iki basit, ama önemli
farklılıkla verilir: “Sizin her birinizin yaratılışı annesinin karnında
40 günde derlenip toparlanır. Sonra bu sürede, böylece alaka olur.
Sonra bu sürede, böylece mudğa olur. Sonra melek gönderilir ve ona ruh
üfler ve dört şeyle emrolunur...”[2[2
Görüleceği
üzere, Müslim´in rivayetine göre meleğin gelip ruh üflemesi olayı, onun
dört hususla emrolunmasından öncedir ve bütün bu safhalar “bu sürede,
böylece” ifadesiyle anlatılmıştır.
Şİmdi,
“Bu sürede, böylece...” demek, bir bu kadar daha sürede, yani ikinci,
üçüncü kırk günde... demek midir? Yoksa “Bu ilk kırk günde, yani aynı
süre içerisinde” demek midir? Bu hususu anlamak için önce şu bilgileri
yenilemeliyiz:
Müslim´in
verdiği ayrıntılar önemlidir. Zira onun hadis lafızlarına özen
gösterdiği ve bu yönüyle Buhâri´den önde olduğu bilinmektedir. Bu
yüzden aynı hadisi her ikisi de rivayet etmiş iseler Müslim´in verdiği
lafzın tercih edileceği söylenmiştir. Bu, bilinen bir Hadis İlmi
kuralıdır. İmdi:
İslam
tarihi boyunca bu hadisteki: “Bu sürede, böylece...” ifadesi: İkinci,
üçüncü kırk günde diye anlaşılmış ve bu yüzden de canlanmanın üçüncü
kırk günün sonunda, yani 120. günde olduğu anlaşıla gelmiştir.
Fıkıhçılar da verdikleri hükümleri hep bu bilgiler üzerine oturtmuş ve
ona göre fetvâ vermişlerdir. Bu fetvâlara daha sonra temas edeceğiz.
Doğrusu,
ilk bakışta hadisin bu anlayışa da ihtimali yok değildir. Kaldı ki,
bir de İbnü´l-Esir´in Razîn´den bulup aldığı bir rivayette bu anlayışı
biraz daha açan bir ifade vardır: “Nutfe (sperm) rahme düşünce, orada
kırk gün dolaşır. Sonra kırkta alaka olur. Sonra kırkta mudğa
olur...”[3[3
Ancak
Razîn´den alınan bu hadisin ifadelerinin çok açık ve fasih olmaması bir
yana, onun verdiği hadislerin kaynakları konusunda tereddütlerin
bulunduğu da bilinmektedir. Gerçi sahih ve ihticaca elverişli sayılsa
dahi yine de bu hadisteki ifadeler, bu safhaların üç ayrı kırk gün
olduğunu göstermez. Dolayısıyla naslardan hareketle, ceninin canlanma
süresinin açık bir şekilde 120. gün olduğu hükmüne varmak imkânsızdır.
Aksine
Müslim´in Kader bölümüne aldığı bu birinci hadisten sonra zikrettiği,
ikinci ve üçüncü hadisler ve de bu birinci hadisin ilk cümlesi
meselenin aslını çok açık olarak ortaya koymaktadır. Dikkat edildi ise,
gerek Buharî hadisindeki, gerekse Müslim hadisindeki ilk cümle: “Sizden
her birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk günde derlenip
toparlanır (Yücma´u)” şeklinde idi. Bir şeyin derlenip toparlanması,
onun aşağı yukarı tamamlanması demektir. Demek ki ilk kırk günde
yaratılış büyük ölçüde tamamlanmıştır. Bunu hadislerden açıkça
anlayabiliyoruz. Müslim´in ikinci ve üçüncü hadislerine gelecek olursak:
“Nutfe (sperm), rahimde kırk ya da 45
Görüleceği
gibi, meleğin gelmesi ve zikredilenlerin yazılıp bitirilmesi ilk 40-45
gün içerisinde olduğu bu hadiste açıkça zikredilmektedir.
Üçüncü hadis-i şerifte “...42
Bunu
şöyle de ifade edebiliriz: En baştaki hadisler bir yönüyle, ikinci ve
üçüncü kırk günün de anlaşılmasına ihtimal verir gibidir. Ancak hem
onlardaki “yücma´u” (derlenip toparlanır) ifadesi, hem de diğer
hadisler bu ihtimali ortadan kaldırarak, bütün bu olup bitenlerin ilk
kırk gün civarında olup bittiğini kesin olarak ortaya koyar. Kaldı ki,
ilk hadiste meleğin ilk üç safhadan sonra gelip ruh üfürdüğü, üçüncü,
dördüncü hadislerde ise 40. günde geldiği açıkça zikredilmektedir.
Demek ki, oradaki ilk üç safhanın hepsi de ilk kırk günün içindedir.
Zira bunların birlikte düşünülmesi, zorunlu olarak bütün bu safhaların
ilk kırk gün civarında olduğunu anlatır.
Bu
anlayış, mealleri verilen ayette geçen safhalarla da aynen uyumludur.
Çünkü orada süre zaten zikredilmemiştir. 1. Nutfenin elverişli bir
karargaha yerleşmesi. 2. Bir çengel (alaka) haline gelmesi. 3. Belli
belirsiz bir hacme ulaşması. 4. Kemik oluşması ve ona et giydirilmesi.
5. Derken bir başka yaratılışla inşa edilmesi... İşte bunların hepsi o
ilk kırk gün içerisinde olmaktadır. (Bunu Kurân´ın beyanı olan
sünnetten öğreniyoruz. Zira Kurân´da safhalar zikredilmiş, süre
zikredilmemiştir.) Yine Kurân ifadesiyle, ölme özelliği de bu
safhalardan sonra olacağına göre, canlanma (yani bir başka yaratılış)
da yine kırk gün civarında olacaktır. Dolayısıyla, ceninle ilgili
olarak kırk güne kadar ki hükümlerle, ondan sonraki hükümler farklı
farklı olacaktır.
Öyleyse bu yanlış anlayışa nereden gidilmiştir?
Açık
bir şekilde görülmektedir ki, Kurânı Kerim bu safhalardan sözetmekle
beraber, sürelerini bildirmemektedir. Buharî ve Müslim gibi sahih
kaynaklardaki hadisler ise kırk günü telaffuz ederler ancak, ikinci,
üçüncü kırk günden açıkça söz etmezler. Hatta bütün olup bitenlerin o
ilk kırk günde olduğunu gösteren işaretler taşırlar ve değindiğimiz
gibi, bu anlam onlarda daha da ağırlıklıdır. Buna rağmen onlara göre
üçüncü dördüncü değerdeki bir hadis üç ayrı kırk günden söz eder. İşte
açık olan şey, o hadisi râvinin, kendi anladığı ifadelerle rivâyet
etmiş olduğu, diğer hadisleri de ulemanın ona göre anlamış
bulunduklarıdır. Oysa gerçekten de Buhârî ve Müslim hadislerine
dikkatlice bakıldığında canlanmanın, yani, ruh üflenmesinin ilk kırk
gün civarında olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır.
Durum
böyle olunca elbette ceninin canlanmasını üçüncü kırk günden sonra
gösteren bilgilere bina edilen fıkhî hükümler de değişmiş olacaktır.
Yani değişen din değil, dini anlama çabasından kaynaklanan mevcut
bilgilere göre verilen hükümlerdir.
İnsan
ruh ile cesedin toplamıdır. Sadece cesede insan denemeyeceği gibi,
yalnız ruha da insan demek mümkün değildir. Öyleyse kırk günden önceki
cenin ile, kırk günden sonraki cenin farklı farklı şeyler olmalıdır.
Kurân ifadesi ile, “Başka bir yaratış ile inşa etmek” de buna tekabül
etmelidir. Bundan ötürü Hz. Ali (r.a.) ruh üflenmedikçe cenine
müdahalenin “ve´d” (Çocuğunu diri diri gömme) olmayacağını
söylemiştir.[4[4. Ama elbette bu onun sakıncasız olduğunu da göstermez.
Çünkü mesele fıtri bir mesele olduğu kadar da tıbbî bir meseledir de.
Binaenaleyh, bir şey fıtrata aykırı olduğu ve tıbbın uygun görmediği
ölçüde dinen de mahzurlu sayılır. Buna haram denmese de, belki, mekruh
ya da tahrîmen mekruh denir. Öyleyse cenine kırk günden önce sebepsiz
olarak yapılan müdahale mekruh, ya da tahrimen mekruh anlamında
günahtır, ancak, “bir nefsi öldürmek” değildir.
Ama
kırk günden sonra cenin, ruh artı bedendir, yani insandır, nefistir ve
ona tecavüz de, “bir nefse haksız yere tecavüzdür. Bir nefsi haksız
yere öldüren ise bütün insanları öldürmüş gibidir”.
Fıkıh
kitaplarımıza bakıldığında, özellikle Hanefî kaynaklarının 120 güne
kadar cenine müdahaleyi çok büyük bir suç görmedikleri ve hatta hiç
sebep yokken bile onu düşürmenin caiz olduğunu söyleyenlerinin
bulunduğu göze çarpar.[5[5 Bu görüşte olan Hanefîlerin gerekçeleri
şudur: Canlı olmayan, yani ruh üflenmeyen bir cenin insan değildir,
öyleyse ona olan tecavüz de bir insana olan tecavüz değildir. Ama
canlandıktan sonra o artık bir insan küçüğüdür ve müdahale ile onu
düşüren (ya da kürtajla alan), canlı düşmesi halinde velisine bir tam
diyet öder ve bir de kefaret tutar. Dışarıya ölü olarak çıkması halinde
ise, duruma göre, yirmide, ya da onda bir diyet (Ğurra) öder.
Görüldüğü
gibi, canlı bir insanı öldürmenin hükmü bellidir ve nasla sabittir.
Ceninin ne zaman canlanacağı bilgisi ise zannidir. (Ya da eskiden öyle
idi) Böyle durumlarda fakîh, kendisine ulaşan ve edindiği bilimsel
bilgiye göre hükmünü verir. Ona ceninin 120 günde canlandığı söylenmiş,
o da nasla sabit olan hükmü oradan başlatmıştır. Hükmün illeti, yani
müessir sebebi, ceninin canlı olması halinde ona olan tecavüzdür. İmdi
canlanmanın 120 günde değil de, 40 günde olduğu anlaşılmış olunca
(çünkü 120 günü nas söylememişti) ve hüküm de canlı olmaya bağlı
bulununca, hükmün süresi 120 günden 40 güne inmiş olacaktır.
Değişen anlayıştır ve bu anlayışa bina edilen fetvadır. Naslar hep aynı şeyi söylemektedir.
(Hanımlara Özel Fetvalar Adlı kitabımızdan alınmıştır)
DİPNOT
[1. Buharî, bed´ul-halk, no 3036; Buharî değişik münasebetlerle bu hadisi ayrıca 3154,6221 ve 7016 numaralarda da verir.
[2. Müslim, kader 1
[3. İbnü´l-Esîr, Cami´ul-usûl X/114
[4. İbnü´l-Cevzi, Zâdü´l-mesir V/462 |
|
| Son Güncelleme ( 23 11 2007 ) |