| Soru-Cevap Sistemi |
| Forum |
| Yarışmalar |
| Bizi Tavsiye Edin |
| Ziyaretçi Defteri |
| Resim Galerisi |
| el-Hidaye - Hırsızlığın Cezası Bahsi |
|
| Yazar İmam Merginani | |
| 14 02 2010 | |
ŞER’İ CEZALAR BAHSİ
Şer'î ceza: Allah'ın bir hakkı olan ve mâhiyet ile miktarı şeriatta
belirtilmiş olan cezadır. Bunun için kısaca şer'î ceza denmez. Çünkü kısas kul
hakkıdır. Hâkimin takdirine bırakılmış olan cezalar da şer'i ceza değillerdir.
Çünkü bu tür cezalar da şeriatte mâhiyet ve miktarları belirtilmemiştir.
Şer'i cezalardan asıl gaye, insanları topluma zarar veren suç ve
kötülüklerden alıkoymaktır. Kişi şer'i cezayı giymekle, işlediği günahtan
temizlenmiş olmaz. Çünkü şer'i cezalar müslüman olmayan kimseler hakkında da
uygulanırlar.
Zina hâkimin huzurunda ya beyyine, ya da ikrar ile kanıtlanmış olur.
Çünkü beyyine de, ikrar da davanın doğru olduğu kanısını veren zahiri birer
belgedirler. Kesin bilgiye varmak ise mümkün olmadığı için zahiri belge ile
yetinilir.
Beyyine: dört kişinin bir erkek veya kadının zina ettiğine dâir
şahitlik etmeleridir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):
“Kadınlarınızdan zina edenlere,
bunu kanıtlayacak aranızdan dört şahit getirin” [1] ve;
“İffetli kadınlara zina isnâd edip de, sonra dört şahit getirmeyenlere
seksen değnek vurun” [2] buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) de karısına zina isnad eden adama;
“Senin doğru söylediğine şahitlik edecek dört kişiyi getir” [3] buyurmuştur. Hem de fuhuşun gizli kalıp,
toplum arasında yayılmamasını sağlamak müstahaptır. Şahit sayısının fazla
olması ise, bu gayenin gerçekleşmesine yardımcı olur.
Şahitler şahitlik ederlerken hâkim onlara zinanın ne olduğunu, nasıl
olduğunu, adamın nerede, ne zaman ve kiminle zina ettiğini sorar. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Maiz'dan zinanın ne
olduğunu, nasıl olduğunu ve kiminle zina ettiğini sormuştur. [4] Hem
de bu konuda çok titiz davranmak gerekir. Çünkü şahit zina olmayan bir
davranışı zina zannetmiş olabilir, ya da kişi dar-ül harpta, ya eski zamanda,
ya -oğlunun cariyesi gibi- kendisiyle cinsel ilişkide bulunmasının helâl olma
şüphesi bulunan bir kadınla zina etmiş olabilir. Bunun için hâkim bütün
bunları sorar, ki ona, yanlışlıkla, müstahak olmadığı cezayı vermiş olmasın.
Şahitler bütün bunları açıkladıktan ve: “Biz adamı, sürme çöpünü sürmeliğe
sokar gibi zina ederken gördük” dedikten sonra hâkim bu sefer şahitlerin gizli
ve açık hallerini araştırmaya koyulur ve şahitlerin hem görünürde, hem gerçekte
adaletli kimseler oldukları kanaati kendisinde hasıl olduktan sonra
şâhitlikleriyle hükmeder. Şahitlerin görünürde adaletli kimseler olmalarıyla
yetinilmemesinin sebebi de yine cezayı uygulamamak için yol aramaktır. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Yapabildiğiniz kadar şer'î
cezaları uyguIamayınız” [5]
buyurmuştur. Şahsi haklarda ise - İmam Ebû Hanife'ye gör- şahitlerin görünürde
adaletli olmalarıyla yetinilir, ki biz bunu -Allah izin verirse- şahitlikler
bahsinde anlatacağız.
İmam Muhammed, el-Mebsud'da: şahitler birisi hakkında şahitlik ettikten
sonra hâkim, şahitlerin durumunu araştırıncaya kadar -zina sanığı olduğu için-
o kimseyi hapseder. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir
hırsızlık sanığını durumun tahkiki sırasında hapsetmişti. [6] Şahsî
haklar ise öyle değildir. Çünkü şahsî haklar için şahitlerin adaletli olmaları
sabit olmadan kimse hapsedilemez” demiştir.
İkrar da: aklı başında ve ergin olan kimsenin, zina ettiğini dört kez
ve ayrı ayrı yerlerde ikrar etmesidir. Bu kimse her ikrar ettikçe hâkim onu
reddeder, ta ki dört defa:ikrar etmiş olur. îkrar eden kimsenin aklı başında ve
ergin olmasının şartı çünkü çocuk ile delinin ya sözü geçerli değildir, ya da
-eğer geçerli de olsa- onlara ceza lâzım gelmez. Dört kere ikrar etmesinin
şartı da bizim mezhebimizdir. İmam-ı Şafiî zinayı da başka şeylere kıyas
ederek: “Bir kere ikrar etmesi kâfidir. Çünkü ikrann doğru veya yalan olması
ihtimali bakımından bir kere ile dört kere arasında fark yoktur. Fakat şahit
sayısının fazla olması öyle değildir” demiştir. Biz ise, dayanağımız Maiz'in
hadîsidir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu -dört
kere ve ayrı ayrı yerlerde ikrar etmedikçe- cezalandırmaya geçmemiştir. [7] Oysa
eğer suçu, daha aşağı bir sayı ile sabit olsaydı. Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu cezalandırmayı dört kere ikrar edinceye kadar
ertelemezdi. Hem de her şey iki şahit ile sabit olurken, zinânm ancak dört
şahit ile sabit olması gösteriyor ki zinada bir özellik vardır. Bu özellik de,
şeriatın zinanın gizli kalıp sabit olmamasını istemesidir. Bunun için, zina
nasıl dörtten az bir şahit sayısı ile sabit olmuyorsa, dörtten az bir sayıda
ikrar ile de sabit
olamaz ve -yukarıda geçen hadise binâen- bu ikrarlar da ayrı ayrı yerlerde
olması gerekir. Çünkü eğer dört kere bir yerde olursa, bir kere ikrar edilmiş
sayılabilir. İmam Ebû Hanife' den rivayet olunduğuna göre ayrı ayrı yerlerde
ikrar etmek de, her defasında hâkimin onu kovması ve gidip kayıp olduktan
sonra bir daha gelip söylemesi şeklinde olur. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her defasında Maiz'e o derecede kızıp kovmuştu
ki, Maiz utancından gidip Medine hurmalıkları arasında gizlenmişti.
Zina eden kimsenin ikrarı dört defa tamam olunca hâkim bu sefer ona,
zinanın ne ve nasıl olduğunu, nerede ve kiminle zina ettiğini sorar. Kişi
bunları da söyleyince artık delil tamam olduğu için tona ceza lâzım gelir.
Hâkimin bu şeyleri ona sormasının nedenini yukarıda söyledik. Ancak burada
hâkim ona ne zaman zina ettiğini sormaz. Zira zaman aşımı şahitliğe mâni ise
de, ikrara mâni değildir. Kimisi demiştir ki: Hâkimin bunu da ona sorması caizdir.
Zira çocukken zina etmiş olabilir.
Eğer zina ettiğini İkrar eden kimse henüz cezalandırılmamışken veyahut
cezalandırılmakta iken ikrarından dönerse kabul olunur ve salıverilir. İmam-ı
Şafii: “İkrarından dönse de artık cezalandırılması gerekir. Zira ona ceza lâzım
geldikten sonra ikrarından dönüşü, şahitlerin ifadesiyle kendisine ceza lâzım
gelen kimsenin inkârı gibidir. Bu kimsenin inkârı nasıl ona bir yarar sağlamıyorsa,
bunun da ikrarından dönüşü ona bir yarar sağlayamaz. Nihayet bu kimse de,
ikrarı üzerine kendisine kısas veya zina isnadının cezası lâzım gelen kimse
gibidir. Bu kimsenin ikrarından dönüşü nasıl onu kısas veya zina isnadı
cezasından kurtaramıyorsa, bu da öyledir” demiştir, ki İbn-i Ebi Leylâ da bu
görüştedir.
Biz diyoruz ki: ikrarın kendisi nasıl doğru olabilen bir haber ise,
ikrardan dönüş de doğru olabilen bir haberdir. Kişiyi yalanlayan bir kimse de
bulunmadığı için ikrarın doğruluğuna şüphe düşmüş olur. Şahsî bir hak olan
kısas ile zina isnadının cezası ise öyle değildir. Zira bunlar şahsî birer hak
oldukları için, kişinin karşısında onu yalanlayan bir davacı bulunmaktadır.
Zina cezası ise tamamen şeriatın bir hakkıdır.
Hakime, zina ettiğini ikrar eden kimseye, İkrarından dönmesi için:
“Herhalde sen ona elinle dokundun veyahut öptün de bunu zina sanıyorsun” gibi
sözlerle yol göstermesi müstahaptır.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem), “Maiz'e onu öpmüşsün” [8]
demiştir. İmam Muhammed, el-Mebsut'da: “Hâkimin ona -Belki sen onu nikahlamışsın, yahut yanlışlıkla
onun yatağına girmişsin- demesi gerekir” demiştir, ki bu da, mânâ bakımından
önceki söze yakındır.[9]
Zina Cezasının
Uygulanma Şekli Hakkında Bir Fasıl
Kendisine zina cezası lâzım gelen kimse eğer evli ise, ölünceye kadar
taşlanır. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muaz'ı
taşlayarak öldürmüştür. [10]
Buhari ile Müs1im'de geçen bir hadiste de:
“Müslüman bir kimsenin kam -zina
etmesi, müslüman olduktan sonra dinden çıkması ve haksız yere herhangi bir
kimseyi öldürmesi olmak üzere- üç şeyden birisi dışında, hiç bir şeyle helâl
olamaz” [11] buyurulmuştur. Zina eden evli kimsenin
öldürülmesi vûcubunda ayrıca bütün Ashab'ın icmâı da vardır.
Taşlanacak olan kimse ıssız yere götürülüp önce şahitler, sonra hâkim,
sonra halk onu taşlamaya başlar. Böylece Hz. Ali (Radıyallâhü anh)dan rivayet
olunmuştur. Hem, de olabilir ki şahit, şahitliğe cesaret eder, fakat kendi
eliyle onu öldürmeyi büyük görür de yaptığı şahitlikten dönüş yapar ve böylece
adam ölümden kurtulmuş olur. İmam-ı Şafii: “Taşlamayı da değnekle vurmaya
kıyas olarak: “Taşlamayı önce şahidin yapması şart değildir.”demiştir.
Biz diyoruz ki: herkes dövme
usulünü bilmediği için eğer dövmeye önce şahidin başlaması şart olursa,
bakarsm yanlışlıkla adanu öldürmüş olur. Oysa, bu kimse ölüm cezasını
haketmemiştir. Taşlamak ise, öldürmek olduğu için öyle değildir.
Eğer şahitler kişiyi taşlamaktan sakınırlarsa, ceza düşer. Zira şahidin
onu taşlamaktan sakınması, aleyhinde yaptığı şahitlikten dönüş yaptığı
mânâsını taşır. Zahir olan rivayete göre, kişinin taşlanmasından önce şahidin
ölmesi veyahut ortadan kaybolması halinde hüküm böyledir.
Eğer taşlanacak olan kimse, kendi ikrarıyla cezayı haketmiş ise, önce
hâkim, sonra halk onu taşlamaya başlarlar. Böylece Hz. Ali (Radıyallâhü
anh)'dan rivayet olunmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
de Gamidoğullan kabilesinden olan kadına nohut büyüklüğünde bir çakıl atmıştı. [12]
Çünkü bu kadın, zina ettiğini kendisi itiraf etmişti.
Taşlanarak öldürülen kimse, yıkanır, kefenlenir ve namazı kılınır.
Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem), Maiz hakkında; “Diğer ölülerinize ne yapıyorsanız ona da öyle yapın”
dediği [13] gibi
[14]
Gadimoğulları kabilesinden olan kadının da namazını kılmıştır. Hem de bu kimse
ceza olarak öldürüldüğü için, kısas yoluyla öldürülen kimsenin yıkanması nasıl
gerekiyorsa, bununki de gerekir. Eğer zina ettiği sabit olan kimse evlenmemiş ve hür bir kimse ise
cezası yüz değnektir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):
“Zina eden kadın ve erkeğin her
birine yüzer değnek vurun” [15]
buyurmuştur. Ancak şu var ki bu âyet evli olan kimseler hakkında nesholup
yalnız evlenmemiş kimseler hakkında yürürlükte kalmıştır.
Hâkim ona, boğumlan bulunmayan düz bir değnekle ve orta bir güçle
vurmayı emreder. Zira Hz Ali (Radıyallâhü anh) bu cezayı uygulamak isterken
değneğin boğumlarını kesmiştir. Orta bir güçle vuruş da, ne çok inciten ve ne
de hiç incitmiyen vuruştur. Çünkü çok inciten vuruşlar kişiyi ölüme
götürebilir. Hiç incitmiyen vuruşlar da gayeyi sağlayamaz.
Kişiye değnek vurulurken üstü
çıkarılır. Yâni kilot veya robası dışında olan elbisesi soyulur. Zira Hz. Ali
(Radıyallâhü anh) bu cezayı uygularken kişinin soyulmasını emrederdi. [16] ve
vuruşlar vücudunun muhtelif yerleri üzerinde dağıtılır. Çünkü hep ayrıı vurmak,
kişiyi ölüme götürebilir. Oysa ceza kişiyi öldürmek için değil, terbiye etmek
içindir.
Ancak yüzüne, başına ve tenasül organına vurulmaz. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bunlara vurmaktan nehyetmiştir. [17] Hem
de tenasül organına vurmak öldürücüdür. Baş da bütün duyuların merkezidir. Yüz
de hem öyledir, hem de bütün güzelliklerin yeridir. Bunun için eğer vurulursa
bu güzelliklerden bir kısmı gidebilir. Bu da kişi için manen Ölümdür. İmam Ebû
Yûsuf: «başa da vurulur, fakat bir değnekten fazla vurulmaz” demiştir. İmam Ebû
Yûsuf buna sonradan dönmüştür. Zira Hz. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh): “Başa
vurun. Çünkü başta şeytan vardır” demiştir, [18]
Biz diyoruz ki: Hz. Ebû Bekir
bunu öldürülmesi caiz olan bir kimse hakkında söylemiştir. Kimisi de: “Hz, Ebû
Bekir bunu yakalanan düşmanların öldürülmeyi haketmiş bir elebaşısı hakkında
söylemiştir” demiştir.
Kişi ceza olarak dövülürken, yere yatırılmış olarak değil, ayakta
dövülür. Zira Hz. Ali (Radıyallâhü anh): “Cezalarda erkekler ayakta, kadınlar
da oturarak dövülürler” demiştir. [19] Hem
de suçluları cezalandırmanın bir gayesi de teşhirdir. Ayakta dövmede daha
fazla teşhir vardır. Eğer zina eden kimse köle ise, ona elli değnek vurulur. Zira Cenâb-ı
Hak (Azze ve Celle):
“Cariyeler evlendikleri zaman
eğer zina edecek olurlarsa onlara, hür kadınlara verilen azabın yansı verilir” [20] buyurmuştur. Hem de kölelik kişide dünya
nimetlerini azalttığı için, dünyanın ceza ve zorluklarını da azaltması
gerekir. Zira nimetler içinde yüzen kimsenin günah işlemesi daha çirkin olduğu
için cezasının da daha büyük olması lâzım gelir.
Cezada erkeklerle kadınlar ayrııdırlar. Zira nasslar ikisine de
şâmildirler. Ancak kadının -kürkü ile hırkası dışında- elbisesi çıkarılmaz.
Çünkü elbisesi çıkarılırsa avreti açılmış olur. Kürk ile hırka ise, kadın
dövülürken incinmesine engel oldukları gibi, çıkarılmaları ile kadının vücudu
açılmış olmaz. Yukarıda naklettiğimiz delile binâen (kadın oturarak dövülür.)
Hem de avretinin açılmaması için oturarak dövülmesi daha uygundur,
Eğer kadın taşlanırken ona bir çukur kazılsa caizdir. Zira Gamidoğullan
kabilesinden olan kadın taşlanırken Peygamber Efendimiz ona bir çukur
kazdırarak onu göğsüne kadar çukura koymuştu. [21] Hz.
Ali (Radıyallâhü anh) da Şureha adındaki Hamedanh kadına çukur kazdırmıştı. [22]
Fakat kadını çukura koymamak da caizdir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) onu çukura koymayı emretmemiştir. Hem de kadın elbisesiyle
örtündüğü için onu çukura koymaya gerek yoktur. Bununla beraber örtünmesine
yardımcı olduğu için onu çukura koymak daha iyidir.
Erkek için ise çukur kazılmaz.
Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Maiz için çukur
kazdırmamıştır. [23] Hem de -yukarıda da
söylediğimiz üzere- cezalandırmadan bir gaye de suçluyu teşhir etmektir.
Erkeğin çukura koyulmadan taşlanmasında ise, daha fazla teşhir vardır.
Zina eden kimseyi taşlamanın vâcib olması için o kimsenin mülüman
olması gerekir. Muhsan : hür, aklı başında, ergin, müslüman, sahih bir nikâh
akdiyle evli olan, evlendiği kadınla cinsel ilişkide bulunmuş olan ve cinsel
ilişkide bulunurken bu vasıflar hem kendisinde, hem kadında bulunan kimsedir.
Çünkü zina eden kimse çocuk veya deli olursa -mükellef olmadığı için- ona ceza
lâzım gelmez. Diğer vasıflar da şart olmuştur, ki işlenen suç ölüm cezasını
hakedecek kadar ağırlık kazansın. Zira bu vasıflar dünyanın en büyük nimetleridir
ve bu nimetlere sahip olan kimse ayrıı zamanda zinaya da muhtaç değildir.
Bunun için eğer bu kimse zina işlerse büyük bir nankörlük etmiş olur.
İmam-ı Şafiî ile -bir rivayete
göre- İmam Ebû Yûsuf, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zina
eden iki yahudiyi taşlattığına dâir hadise [24]
dayanarak taşlanma cezasının lâzım gelmesi için müslümanuk vasfının şart olmadığını
söylemişlerdir. Biz diyoruz
ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu iki yahudi hakkında
Tevrat'ın hükmü ile amel etmiştir, ki bu amel sonradan nesholunmuştur. “Allah'a
ortak koşan kimse muhsan olamaz” [25]
hadisi de bunu göstermektedir. Sonra, cinsel ilişkide de muteber olan, guslü gerektiren şekilde
yapılan cinsel ilişkidir. Ayrıca, kişi cinsel ilişkide bulunurken -yukarıda da
geçtiği üzere- hem kendisinin, hem kadının bu vasıflara sahip olmaları şarttır.
Hattâ eğer kişinin cinsel ilişkide bulunduğu karısı gayrimüslim, câriye, yahut
deli veya çocuk olursa, zina etmesi halinde ona taşlanma cezası lâzım gelmez.
Müslüman, hür, aklı başında ve
ergin olan kadın da, eğer kocasında bu vâsıflardan biri eksik olursa, zina
etmesi halinde ona taşlanma cezası lâzım gelmez. Çünkü nimet ancak kadın ile
kocanın ikisinde de bu vâsıfların hepsi bulununca tamam olur. Zira tabiat,
deli olan kadınla beraber kalmaktan nefret eder. Kadın küçük olduğu zaman da
erkeklere karşı isteksiz olduğu için ona olan istek zaif olur. Câriye de
doğurduğu çocuklar köle oldukları için ona rağbet az olur. Kadın ile koca
dinleri değişik olduğu zaman da birbirlerine ısınamazlar. İmam Ebû Yûsuf
-yukarıda da söylediğimiz gibi- gayrimüslim olan kadın hakkında İmam Ebû
Hanife ile tmam Muhammed'in görüşüne katılmamıştır. Oysa gerek yukarıda
naklettiğimiz hadis, gerek;
“Ne yahudî veya hristiyan olan
kadın müslüman olan kocasını, ne câriye olan kadın hür olan kocasını ve ne de
köle olan koca hür olan
karısını muhsan yapamaz” [26] hadisi onun bu görüşüne
karşıdırlar.
Taşlanması gereken kimseye ayrıca dayak cezası da verilemez.
Zira Peygamber Efencfimiz hiç kimseye her iki cezayı birlikte
uygulamanuştır. [27] Hem de eğer dayak
cezasından gaye zina eden kimsenin bir daha yapmaması ise, kişi öldükten sonra
zâten bir daha yapamaz ve eğer bu ceza başkalanna ibret olsun diye veriliyorsa
taşlanma cezası daha fazla ibret vericidir.
Kendisine dayak atılması gereken kimseye ayrıca sürgün cezası
verilemez. İmam-ı Şafiî: “Her iki ceza da verilir. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Bekâr, bekâr ile zina ettiği zaman cezalan yüz değnek ile
bir yıl sürgündür” [28]
buyurmuştur. Hem de sürgünle zina kapısı kapanır. Çünkü kişi sürgün edildiği
yabancı yerde dost ve tanıdıkları olmadığı için zina etmeye imkân bulamaz”
demiştir. Bizim ise dayanağımız yukarıda metni geçen “Zina eden kadın ile
erkeğin her birine yüzer değnek vurun” mealindeki âyet-i kerimedir. Çünkü eğer
onlara yüz değnek vurmaktan başka, bir de sürgün cezası lâzım gelseydi âyette
o da emrolunacaktı. Kaldı ki sürgünler, kişiye zina kapısının kapanması şöyle
dursun, bilâkis zina kapısı ona ardına kadar açılmış olur. Çünkü yabancı elde
artık utanacağı bir kimse de olmadığı için daha serbest yapar. Hele eğer kadın
geçim sıkıntısına düşerse, o zaman zinayı kendisi için bir geçim aracı yapar,
ki zinanın en kötüsü de budur. Hz. Ali (Radıyallâhü anh)'ın “Sürgün kadar kötü
bir şey yoktur” [29] sözü de buna işarettir.
Hadis de ön kısmı nasıl mensuh ise, son kısmı da mensuhtur. [30]
Ancak eğer hâkim sürgünde maslahat görürse, o zaman uygun gördüğü
kadar onu sürgün de. eder. Bu da ceza değil, hâkimin takdirine bırakılmış idâri bir tasarruftur.
Zira hâkim idâri yönden uygun gördüğü her çeşit tasarrufa yetkilidir. Ashab-ı
Kirâm'dan kiminin bâzı kimseleri sürgün ettikleri hakkındaki rivayetler de
buna mahmuldür. Eğer hasta
olan bir kimse zina eder ve cezası da taşlanmak ise iyileşmesi beklenmeden
cezası uygulanır. Zira ölümü hakkettiği için iyileşmesini beklemekte mânâ
yoktur. Fakat eğer cezası dayak ise iyileşmeden, cezası uygulanamaz. Zira hasta
iken ona dayak atmak ölümüne yol açabilir. Bunun içindir ki hırsızın eli de,
çok soğuk veya sıcak havalarda kesilemez.
Eğer gebe olan kadm zina ederse, doğum yapmadıkça cezası
uygulanamaz. Zira eğer
uygulanırsa bu yüzden günahsız olan yavrusu da helak olur. Eğer gebe olan
kadının cezası “dayak ise, loğusalık hâlinden de çıkmadıkça cezası
uygulanamaz. Çünkü lohusalık da bir hastalıktır. Bunun için kadm iyileşinceye
kadar ona dayak atılamaz. Taşlanmak cezası ise öyle değildir. Çünkü taşlanmak
cezası çocuk için tehir edilir. Kadm doğum yaptıktan sonra ise, tehiri için
sebep kalmaz. Fakat İmam Ebû Hanife'den: “Eğer çocuğa bakacak başka kimse
bulunmazsa, çocuk bakım ihtiyacından kurtuluncaya kadar annesinin cezası
uygulanamaz” diye söylediği de rivayet olunmuştur. Rivayet olunmaktadır ki:
“Gamidoğullan kabilesinden olan kadın doğum yaptıktan sonra Peygamber Efendimiz
(Sallallahâ Aleyhi ve Sellem) ona: “Dön, ne zaman çocuğunun bakıma ihtyiyacı
kalmazsa gel” [31] diye
buyurmuştur.Sonra gebe olan kadın, eğer zina ettiği, beyyine ile sabit ise
-kaçmaması için- doğum yapıncaya kadar hapsedilir. Fakat zina ettiği, ikrar ile
sabit olan kadın ise öyle değildir. Çünkü bu kadın ikrarından dönebildiği için
hapsedilmesinin bir yararı yoktur.[32]
Cezayı Gerektiren Ve Gerektirmeyen Cinsel İlişkiler
Cezayı gerektiren cinsel ilişki zinadır. Zina gerek şeriat ve gerek
dil örfünde kişinin ne karısı ve ne de cariyesi olmayan ve kendisine helâl
olduğu şüphesi bulunmayan bir kadınla ön tarafta cinsel ilişkide bulunmasıdır.
Çünkü zina haram olan bir fiildir. Mutlak haram da haram olduğunda şüphe
bulunmayan fiile denilir. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: “Şüpheli durumlarda şer'i cezaları uygulamayın”.
[33]
hadisi de bunu teyid etmektedir. Şüphe de iki çeşit olup biri. fiilin haram
olduğunda edilen şüphedir, ki buna yanılma şüphesi denilir. Biri de fiilin yeri
olan kadında edilen şüphedir. Buna da hükmi şüphe denilir.
Birincisi: işlediği fiili, haram olduğu halde helâl sayan kimse
hakkında gerçekleşir. Zira bunun mânâsı şudur ki bu kimse, işlediği fiilin
helâl olduğuna delâlet etmiyen bir şeyin delâlet ettiğini zannettiği için o
fiili işlemiştir.
İkincisi de: kişi işlediği fiilin helâl olduğunu sanmasa bile, haram
olmadığını gösteren bir delilin bulunması halinde gerçekleşir. Hadîs olduğu
için şer'î ceza şüphenin her iki çeşidi ile de sakıt olur. Fakat neseb -eğer
kişi çocuğun kendisinden olduğunu iddia ederse- ancak ikincisinde sabit olur.
Birincisinde ise, kişi bunu iddia etse bile sabit olamaz. Zira birincisinde her
ne kadar şer'i ceza -kişi yanlınarak fiili işlediği için- sakıt oluyorsa da,
fiil halis bir zinadır. İkincisinde halis zina değildir.
Yanılma şüphesi kişi:
1- Babasının
câriyesiyle,
2- Annesinin
câriyesiyle,
3- Karısının
câriyesiyle,
4- Üç talâk ile
boşadıgı ve fakat iddeti daha bitmeyen karısıyla,
5- ivaz karşılığında
ve kesin olarak boşadıgı ve daha iddeti bitmiyen karısıyla,
6- Azatladığı ve
daha iddeti bitmiyen ümmül veled câriyesiyle,
7- Efendisinin
câriyesiyle,
8- Şer'i cezalar
bahsindeki rivayete göre rehin olarak elinde bulunan borçlusunun câriyesiyle
cinsel ilişkide bulunması hallerinde olmak üzere- sekiz halde olur. Bu
hallerin hiçbirinde -eğer kişi: “Ben kendim için helâl biliyordum” dese- ona
şer'ı ceza uygulanmaz. Ancak eğer: “Bana haram olduğunu bildiğim halde yaptım”
dese o zaman ona ceza uygulanır.
Hükmi şüphe de kişi:
1- Oğlunun
câriyesiyle,
2- Kinaye
deyimleriyle ve kesin olarak boşadıgı karısıyla.
3- Başkasına satıp
da henüz teslim etmediği câriyesiyle,
4- Karışma mehir
olarak verdiği ve henüz ona teslim etme-diyi câriyesiyle,
5- Kendisiyle bir
başkası arasında müşterek bulunan câriye ile,
6- Rehinler
bahsindeki rivayete göre elinde bulunan borçlusunun câriyesiyle cinsel
ilişkide bulunması hallerinde olmak üzere- altı halde olur. Bu hallerin
hiçbirinde de -bana haram olduğunu biliyordum- dese bile- ona şer'i ceza
uygulanmaz. İmam Ebû
Hanife'ye göre, kişi herhangi bir kadınla nikâh akdini kıydığı zaman da -o
nikâh akdi hiç kimseye göre sahih olmasa ve kendisi de bunu bilse bile- şüphe
sabit olur. İmam Ebû Hanife'nin dışında kalan diğer İmamlar ise: “Eğer kişi,
kıyılan nikâh akdinin sahih olmadığını bilse şüphe sabit olamaz” demişlerdir.
Eğer bir kimse karısını üç talâk ile boşadıktan sonra ve kadın daha
iddette iken onunla cinsel ilişkide bulunur ve ondan sonra: “Bu kadınla cinsel
ilişkide bulunmanın bana haram olduğunu biliyordum” dese, ona şer'î ceza
uygulanır. Zira kadını ona helâi kılan bağ her yönüyle ortadan kalktığı için
kadın ona helâl olduğu şüphesi artık söz konusu değildir. Kur'an-ı Kerim de bu
kadının kocasına haram olduğunu açıkça buyurmuştur. Ayrıca bütün ulema da bu
kadının, kocasına haram olduğunda icmâ ettiklerinden buna
muhalif kalanların sözüne itibar
olunmaz. Zira bu hilaf, ihtilâf değil icmaa muhalefettir.
Eğer bu kimse: “Ben onu kendime
helâl sanıyordum” dese, ona şer'i ceza uygulanmaz. Çünkü aralarındaki bağın izi
tamamen çözülmüş olmadığı için onun bu zannı yerindedir. Nitekim kadın iddette
bulunduğu sürece evinden dışarı çıkamaması, nafakasının kocasına lâzım gelmesi
ve doğurduğu çocuğun nesebinin sabit olması bunu göstermektedir.
Eğer bir kimse karısına . “Sen benden uzaksın”, yahut “Senin boşanman
senin elindedir” der ve karısı da kendini boşadıktan sonra kadınla cinsel
ilişkide bulunur ve ondan sonra “Ben bu kadının bana haram olduğunu biliyordum”
dese ona zina cezası lâzım gelmez. Çünkü bu kadının boşanması hakkında Ashab-ı
Kiram değişik görüşlere sahiptirler. Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) bu kadınm bir
talâk ile boşandığı görüşündedir. Boşanma diğer kinâyet deyimleriyle de
yapıldığı zaman, yine hüküm höyledir. Hattâ eğer kinâyet deyimleriyle üç talâk
ile kasd edilse bile yine böyledir.
Oğlunun veya torununun câriyesiyle cinsel ilişkide bulunan kimseye
“Bana haram olduğunu biliyordum” dese bile- ceza lâzım gelmez. Çünkü buradaki
şüphe delilden İleri geldiği için hükmidir. Delil de Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in babasını şikâyet eden gence; “Sen
ve senin malın babanın malısınız” [34]
hadîsidir. Zira babalık vasfı dedede de mevcuttur.
Eğer bir kimse babasının, yahut annesinin, ya da karısının câriyesiyle
cinsel ilişkide bulunup da; “Bana helâl olduğunu sanıyordum” dese, ne ona ve
ne de ona zina isnad eden kimseye ceza lâzım gelmez. Fakat eğer: “Bana haram
olduğunu biliyordum” dese ona ceza lâzım gelir. Eğer köle de efendisinin
câriyesiyle cinsel ilişkide bulunsa yine böyledir. Zira bu kimseler arasmda
menfaatler müşterek olduğu için bu menfaatlerden birinin de câriye olduğu şüphesi
uyanır. Bunun için burada bir yanılma şüphesi vardır. Bununla beraber bu
cinsel ilişki gerçekte zina olduğu için bu kimseye zina isnad eden adama ceza
lâzım gelmez. Eğer kişi bir şey söylemeyip, yalnız câriye: ben onun bana helâl
olduğunu sanıyordum- dese, yine böyledir. Çünkü fiil, ikisi arasında müşterek
olan bir fiildir.
Eğer kişi kardeşinin veya amcasının câriyesiyle cinsel ilişkide
bulunduktan sonra: “Bana helâl olduğunu sanıyordum, dese, ona ceza lâzım gelir.
Çünkü kişi ile kardeşinin veya amcasının menfaatleri müşterek değildir. Ana
baba ile çocuklar dışında, diğer akrabalar da öyledir.
Eğer bir kimseye bir kadın gönderilir ve kadınlar da o kimseye: “Bu
kadın senin karındır” dedikten sonra o kimse kadınla cinsel ilişkide bulunursa
kadın gerçekte onun karısı olmasa bile ona ceza lâzım gelmez. Fakat mehir lâzım
gelir. Zira Hz. Ali (Radıyallâhü anh) böyle hükmetmiş ve kadına ayrıca iddet de
lâzım geldiğini söylemiştir. [35] Hem
de bu kimse, kadınların sözüne dayanarak bunu yaptığı için, şüpheye binâen
bunu yapmış sayılır. Zira insan ilk karşılaşmada kendi karısı ile yabancı
kadınları birbirinden ayırt edemez. Bunun için bu kimse bu işi yanlışlıkla yapmış
sayılır. Ancak kadın gerçekte onun karısı olmadığı için eğer bir kimse ona zina
isnad ederse bu kimseye ceza lâzım gelmez. Bir rivayete göre ise İmam Ebû
Yûsuf: “Bu kimseye ceza lâzım gelir” demiştir.
Eğer bir kimse kendi yatağında yabancı bir kadım bularak onunla cinsel
ilişkide bulunursa ona ceza lâzım gelir. Zira kendi karısı ile daha önce
beraber kaldığı için onu yabancı kadınlardan ayırt edememesi söz konusu
değildir. Bunun için burada yanılma yoktur. Çünkü ayrıı evde kalan başka nikâhı
düşmiyen kadınlar da çok kere kadının yatağına girip yatarlar. Yatağında
yabancı bir kadını bulan kimse, iki gözden kör de olsa hüküm böyledir. Çünkü
kişi kör de olsa karısını, sormak v.b. şeylerle tanıyabilir. Ancak kör olan
kimse kendi karısını çağırırken bir yabancı kadın gelip: “Ben senin karınım”
dese ve kör olan kimse de onunla cinsel ilişkide bulunsa o zaman ona ceza
lâzım gelmez. Çünkü yabancı kadının ona “Ben senin karınım” demesi onun için
bir delildir. Eğer bir
kimse, nikâhı düşmiyen bir kadınla evlenme akdini yaptıktan sonra cinsel
ilişkide bulunursa -İmam Ebû Hanife'ye göre- o kimseye şer'î ceza lâzım
gelmez. Fakat eğer haram olduğunu bildiği halde bunu yaparsa, ona en ağır bir
idâri ceza verilir. Diğer iki İmam ile İmam-ı Şafii ise: “Eğer haram olduğunu
bildiği halde bunu yaparsa ona şer'i ceza lâzım gelir. Zira kıyılan bu nikâh
akdi geçerli olmadığı için sanki bir erkekle evlenme akdi yapılmış gibi yok
hükmündedir” demişlerdir.
İmam Ebû Hanife'de: “Bu akit her ne kadar geçerli değilse de,
kendisiyle evlenme akdi yapılan kimse, kadın olduğu için evlenmeden güdülen
gayeye aykırı davramlmamıştır. Çünkü evlenmeden gaye çocuk yapmaktır, çocuk
yapmada ise bütün kadınlar eşittirler. Ancak bu kimseye -suç işlediği için-
idâri bir ceza vermek gerekir” demiştir. (Yabancı bir kadınla tenasül organı dışmda cinsel ilişkide bulunan
kimseye idâri ceza verilir.) Zira yabancı kadınla tenasül organı dışında
yapılan cinsel ilişki her ne kadar çirkin bir şey ise de, onun için şeriatta
belirtilmiş bir ceza yoktur.
Eğer bir kimse bir kadınla mekruh olan yolda cinsel ilişkide bulunur,
yahut Lût kavminin yaptıkları gibi yaparsa -İmam Ebü Hanife'ye göre- ona şer'i
ceza lâzım gelmez. Fakat ona idâri ceza verilir. El-cami-ül Sağir'de ise
-ayrıca hapis de edilir- diye bir ziyâde vardır. Diğer iki İmam ise: “Bu da
zina gibidir. Bunun için ona şer'î ceza lâzım gelir” demişlerdir. İmam-ı Şafiî
de iki kavlinden birinde böyle söylemiştir. İmam-ı Şafii diğer kavlinde ise:
“Her ikisi de öldürülür. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem);
“Yapanı da yapılanı da öldürün” [36] bir
rivayete göre de; “Üstekini de alttakini de
taşlayın” [37]
buyurmuştur” demiştir. İki İmam
da: “Çünkü bu fiil halis haram olan ve şehveti harekete getiren bir yere suyu
akıtmak yolu ile cinsel arzunun tatmini olduğu için, zinânm tâ kendisidir.”
demişlerdir.
İmam Ebû Hanif e ise: “Bu fiil zina değildir. Çünkü eğer zina olsaydı
Ashab-ı Kiram yapanına lâzım gelen ceza hakkında ihtilâf etmezlerdi. Oysa
Ashab'dan kimisi: “Onu yakmak”, kimisi “Bir duvarın dibinde bağlayıp üstüne
duvarı yıkmak”, kimisi “Yüksek bir yerden baş aşağı atıp arkasmdan da büyük
taşlar yuvarlamak”, kimisi “Bilmem onu ne yapmak gerekir” diye söylemişlerdir.
[38]
Doğan çocukların zayi olması ve soyların karışması gibi zinada bulunan
sakıncaların bu fiilde bulunmadığı için bu fiil zina
hükmünde de değildir. Hem de bu
fiilde cinsel istek yalnız bir taraftan olduğu için zinaya göre bu fiil daha
az işlenmiş olur. Zinada ise, istek her iki taraftandır.
İmam-ı Şafii'nin rivayet ettiği
hadis de ya idâri cezaya mahmuldür, ya da bu fiilde helâl diyen kimse
hakkındadır- demiştir. Ancak -yukarıda açıkladığımız nedene binâen- bu fiili
işliyene -İmam Ebû Hanife'ye göre de- idâri ceza lâzım gelir.
Eğer bir kimse bir hayvanla cinsel ilişkide bulunursa ona şer'î ceza
lâzım gelmez. Çünkü hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak ne suçun ağırlığı ve
ne de ona karşı olan istek bakımından zina gibi değildir. Zira mizacı sağlam
olan kimseler hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmaktan tiksinti duyarlar.
Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunanlar ya akıl, ya da ruh hastası olan
kimselerdir. Bunun içindir ki hayvanın tenasül organını örtmek vâcib değildir.
Bununla beraber -yukarıda geçen sebebe binâen- bu kimseyi de idâri yönden
cezalandırmak gerekir. Kendisiyle cinsel ilişkide bulunulan hayvanın kesilip
yakılması hakkındaki rivayet ise, olayı unutturmak için olup vâcib değildir. [39]
Dar-ül harpta yahut asilerin elinde bulunan bir yerde zina ettikten
sonra bize gelen kimseye şer'i ceza uygulanmaz. İmam-ı Şafii: “Uygulanır. Çünkü
kişi müslüman olduktan sonra -nerede olursa olsun- İslâmiyetin bütün
hükümlerini kabul etmiş demektir” demiştir. Biz ise Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: “Dar-ül harpta
şer'i cezâlar uygulanmaz” [40]
hadisine dayanıyoruz. Hem de şer'i cezalan uygulamaktan gaye, kişinin işlediği
suçu bir daha işlememesidir. Dar-ül harp veya asiler elinde bulunan yerde ise,
îslâm devleti hâkim olmadığı için şer'i cezaları uygulamanın vâcib olmasında
mânâ yoktur. Kişi bize geldikten sonra da uygulanmaz. Çünkü işlenirken cezayı
gerektirmiyen bir suçun sonradan gerektirmesine bir sebep yoktur.
Eğer -devlet reisi veya ülke valisi gibi- ülkenin idaresi kendisine
âit olan bir kimse, bizzat savaşı idare ederken askeri garnizonda biri zina
ederse -zina eden kimse onun idaresi altında olduğu için- devlet reisi veyahut
vali ona şer'i cezayı uygular. Ordu veya birlik komutanı ise öyle değildir.
Çünkü şer'i cezaları uygulama yetkisi askeri komutana verilmemiştir.
Eğer müslüman olmayan bir kimse, bizden aldığı müsaade ile bizim
ülkemize girdikten sonra, idaremiz altında yaşayan gayrimüslim bir kadınla,
yahut idaremiz altında yaşıyan bir gayrimüslim, idaremiz altında olmayan
gayrimüslim bir kadınla zina ederse -İmam Ebû Hanife'ye göre- idaremiz altında
yaşıyan gayrimüslim erkek ile kadına ise lâzım gelmez. İdaremiz altında yaşıyan
gayrimüslim erkek hakkında da İmam Muhammed aynı görüştedir. Yâni İmam
Muhammed'e göre, idaremiz altında yaşıyan gayrimüslim bir erkek, idaremiz
altında olmayan gayrimüslim kadmla zina ettiği zaman, gayrimüslim olan erkeğe
şer'î ceza lâzım gelmez. İdaremiz altında olmayan gayrimüslim erkeğin idaremiz
altında yaşıyan gayrimüslim kadınla zina ettiği zaman ise ikisine de şer'i ceza
lâzım gelmez, ki İmam Ebû Yûsuf da önce bu görüşte idi.
İmam Ebû Yûsuf ise: “Şer'i ceza hepsine lâzım gelir” demiştir. ki bu,
İmam Ebû Yûsuf'un sonraki görüşüdür. İmam Ebû Yûsuf: “Çünkü idaremiz altında
yaşıyan gayri müslimler nasıl ömürleri boyunca İslâmiyet'in muamelâta ilişkin
bütün hükümlerini kabul etmiş sayılıyorlarsa, idaremiz altında olmayıp da,
müsaademizle ülkemize giren gayri müslimler de, ülkemizde kaldiklan sürece
İslâmiyet'in muamelâta ilişkin bütün hükümlerini kabul etmiş olurlar. Bunun
için, eğer bu kimseler birine zina isnâd eder veyahut birini öldürürlerse
onlara iftira cezası veyahut kısas lâzım gelir. Fakat içki içmeleri halinde
içki onlara göre haram olmadığı için- onlara ceza lâzım gelmez” demiştir.
İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed ise: “Bizim ülkemize müsaademizle
giren gayrimüslim, ülkemizde oturmak için değil, ticâret gibi herhangi bir iş
için girdiğinden, ülkemiz halkından olmayıp misafir bulunur. Bunun içindir ki
istediği zaman tekrar dar-ül harba gidebilir ve bir müslüman veya idaremiz
altında bulunan bir gayrimüslim onu öldürdüğü zaman müslümana veya gayrimüslime
kısas lâzım gelmez. Bu kimse, ülkemize girerken yalnız işi için gerekli olan
hükümlerdir. Çünkü bu kimse ülkemize girerken kendisine haksızlık
etmiyeceğimizi bizden umduğu için kendisinin de başkalarına haksızlık
etmiyeceğine söz vermiş olur. Kısas ile iftira cezası da kul
haklarındandirlar. Zinânm cezası ise tamamen şeriatın bir hakkıdır”
demişlerdir.
İmam Muhammed, İmam Ebû Hanife' den ayrıldığı nokta hakkında da: “Çünkü
zina babında asıl, erkeğin fiilidir. Kadın ise -Allah izin verirse ileride
geleceği üzere- erkeğe tabidir. Bunun için erkeğe ceza lâzım gelmediği zaman
kadına da lâzım gelmez. Fakat kadına ceza lâzım gelmemesi erkeğe de lâzım
gelmemesini gerektirmez. Nitekim erginlik çağında olan bir kimse, yaşı küçük
veya deli olan bir kadınla zina ettiği zaman kadına ceza lâzım gelmediği halde
erkeğe lâzım gelir. Erginlik çağında olan bir kadın ise, kendini bir çocuk veya
deliye teslim ettiği zaman, erkeğe ceza lâzım gelmediği için kadına da lâzım
gelmez” demiştir.
İmam Ebû Hanife de: “Müslüman olmayan kimse her ne kadar şeriatın
hükümleriyle yükümlü değil ise de, bizim müsaademizle bizim ülkemize girince
ülkemizin yasaklarına uymayı kabul ettiği için onun yaptığı fiil, zinadır ve
zina olunca kendini ona teslim eden kadının fiili de zina olup, şer'î cezayı
gerektirir. Çocuk ile deli ise öyle değillerdir. Çünkü çocuk ile deli mükellef
olmadıkları için fiilleri zina sayılmaz, ki kendini onlara teslim eden kadına
şer'i ceza lâzım gelsin” demiştir. Aynı ihtilâf, bir erkeği kendisiyle zina
etmeye zorlayan kadın hakkmda da câridir, İmam Ebû Hanife'ye göre bu kadına
şer'i ceza lâzım gelir, İmam Muhammed'e göre lâzım gelmez.
Bir çocuk veya delinin bir kadınla zina ettiği zaman -kadının
isteğiyle dahi olsa- ne ona ve ne de kadına ceza lâzım gelmez.
İmam Züfer ile İmam-ı Şafiî:
“Kadına lâzım gelir. Çünkü deli veya çocuk olan kadınla zina eden erkeğe ceza
lâzım geldiğine göre, kendini deli veya çocuk olan erkeğe teslim eden kadına
da lâzım gelmesi gerekir. Zira herkes kendi yaptığından sorumludur”
demişlerdir, ki İmam Ebû Yûsuf tan da bu yolda bir rivayet vardır.
Biz diyoruz ki: zina ancak
erkeğin fiilidir. Kadın ise bu fiilin yeridir. Bunun içindir ki erkeğe “Zina
etmiş”, kadına da “Kendisiyle zina edilmiş” denilir. Şayet bir kadın hakkında
“Zina etmiş” dense bile, bu deyim mecazen “Kendisiyle zina edilmiş” mânâsında
kullanılmış olur. Bunun için kadına ceza lâzım geldiği zaman kadının,
kendisiyle zina edilmesine imkân verdiği içindir. Deli ile çocuk ise, mükellef
olmadıkları için fiilleri zina sayılmaz, ki kadınla zina ettikleri zaman
kadın, kendisiyle zina edilmeye imkân vermiş olsun. Bunun için bu kadına ceza
lâzım gelmez.
Eğer hükümdar, bir kimseyi zinaya zorlarsa o kimseye zina cezası lâzım
gelmez. İmam Ebû Hanife önce: “Bu kimseye ceza lâzım gelir. Çünkü zina ancak
erkeklik organının şişmesiyle mümkün olabilen bir şey olduğuna göre bu kimsenin
zina etmesi, kendi isteğiyle yapmış olduğunu gösterir” diyordu, ki İmam Züfer
de bu görüştedir. İmam Ebû Hanife sonra bu görüşünden dönerek: “Bu kimseyi
zinaya zorlayan sebep meydandadır. Erkeklik organının şişmesi ise, kişinin
kendi isteğiyle zina ettiğini gösteren kesin bir delil değildir. Zira -uykuda
olan kimse gibi- bazen kişinin isteği olmadan erkeklik organı şişer. Bunun
için erkeklik organının şişmesi mutlaka isteğe bağlı değildir” demiştir.
İmam Ebû Hanife'ye göre eğer kişiyi zinaya hükümdardan başkası
zorlarsa kişiye ceza lâzım gelir. Diğer iki İmam ise: “Kişiyi zinaya zorlayan
kimse, hükümdar olmasa bile kişiye ceza lâzım gelmez. Çünkü bir kimsenin bir
işi yapmaya zorlanması, o kimsenin o işi yapmadığı takdirde ölüm veya benzeri
bir şeyle tehdit edilmesi demek olduğuna göre, bu tehdidi herhangi bir kimse
de yapabilir” demişlerdir.
İmam Ebû Hanife ise: “Hükümdardan başkasının yapacağı tehdit ancak
nâdir olarak sürebilir. Çünkü kişi hükümete veyahut topluma baş vurmak
suretiyle bu kimsenin kendisine yaptığı tehdidi önleyebilir. Hattâ bazen kendi
silâhı ile dahi karşılık verebilir. Nâdir olan bir şey de, yok hükmünde olduğu
İçin onunla ceza sakıt olamaz. Fakat eğer tehdidi yapan kimse bizzat hükümdar
ise, hükümdara karşı gelinemediği için, hükümdar ile başka şahıslar arasında
fark vardır” demiştir.
Eğer bir kimse veya bir kadın dört değişik yerde: “Ben falan kadınla
zina ettim” veyahut “Falan kişi benimle zina etti” diye ikrar eder ve o kadm
veya kimse de: “Beni nikahlamış” veyahut “Onu nikahladım” diye kendini savunursa,
adama ceza lâzım gelmez ve kadına mehir lâzım gelir. Zira adamın kadını
nikahlamış olması gerçek olabilir ve eğer gerçek ise nikâh her iki tarafa da
taallûk ettiği için zina davası şüpheye düşer. Bunun için ceza lâzım gelmez ve
ceza lâzım gelmeyince, muhtemel olan nikâha hürmeten kadına mehir lâzım gelir.
Eğer bir kimse bir câriye ile zina ederken câriye ölürse, ona hem zina
cezası, hem de cariyenin kıymeti lâzım gelir. Yâni eğer câriye onun zina fiili
ile ölürse hüküm böyledir. Çünkü o zaman bu kimse, iki suç işlediği için ona
her iki suçun cezası ayrı ayrı lâzım gelir. Rivayet olunmaktadır ki İmam Ebû
Yûsuf: “Ona ceza lâzım gelmez. Çünkü cariyenin kıymeti ona lâzım gelince, câriye
ile zina ettikten sonra sanki cariyeyi satın almış olur. Oysa, eğer kişi zina
ettiği cariyeyi, henüz cezalandırılmamışken satın alırsa cezası sakıt olur.
Nasıl ki hırsız da henüz eli kesilmemişken eğer çaldığı malı satın alırsa artık
eli kesilmez” demiştir.
İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed ise: “Bu kimseye lâzım gelen şey her
ne kadar cariyenin kıymeti ise de, cariyenin ölümü ile ona lâzım geldiği için
esasında cariyenin kan bedelidir. Kan bedeli ise ölümden sonra kişiye lâzım
geldiği için, kişi onunla cariyeye mâlik olamaz. Zira kendisine lâzım gelirken
câriye sağ değildir ki onunla cariyeye mâlik olsun” demişlerdir.
Eğer İslâm devletinin en üstün yerini işgal eden kimse -kısas ve malî
alacaklar dışında- şer'î cezayı gerektiren bir suç işlerse ona ceza uygulanmaz.
Çünkü şer'î cezalar tamamen Allah'ın hakkı oldukları için, onları uygulamak
devletin büyüğüne aittir. Devlet büyüğünün bu cezalan kendine uygulaması ise
-yararı olmadığı için- mümkün değildir. Kula âit haklar ise öyle değildir.
Çünkü kula âit haklan, hak sahibi kim ise o alır. Kısas ile malî haklar da kul
hak-lanndandırlar. Başkasına zina isnad etme suçunun cezası ise -onda Allah
hakkı olma vasfı galib olduğu için- onun da hükmü diğer şer'i cezalarının
hükmü gibidir. [41]
Zinaya Şahitlik Etmenin
Ve Bu Şahitlikten Dönmenin Hükmü
Şahitler bir kimsenin geçmiş zamanda işlediği bir suça şahitlik
ettikleri zaman, eğer uzak bir yerde değil idilerse -zina İsnadından başka-
hiçbir suçun cezası hakkında şahitlikleri kabul olunmaz. El-cami-üs Sağir'de
-eğer şahitler bir zaman sonra bir kimsenin hırsızlık yaptığına, yahut içki
içtiğine, ya da zina işlediğine şahitlik ederlerse şahitlikleri ile adam
cezâlandınlmaz. Ancak çaldığı şey ona ödettirilir, diye geçmektedir. Bunun
sebebi de şudur: şer'i cezalar tamamen Allah'ın hakkı olduklan için, suç
işlenir işlenmez eğer şahitler o suçu hemen hâkime bildirmezlerse, sakıt
olurlar. Fakat suçu işleyen kimsenin ikrân için zaman aşımı yoktur. Suçu
işliyenin kendisi işlediği suçu ne zaman ikrar ederse ikrân ile cezalandırılır.
İmam-ı Şafii ise, şer'î cezalan da kul hakkına ve şahitlerin
şahitliklerini de suçlunun ikrânna kıyâs ederek bizim bu görüşümüze
katılmamıştır.
Biz diyoruz ki: şer'i cezayı gerektiren bir suçun işlendiğini gören
kimsenin o suçu örtüp kimseye söylememesi de, hâkime gidip bildirmesi de sevap
olduğuna göre, bu kimse, kendisine sevap kazandıran iki şey arasında
muhayyerdir. Eğer adamın suçunu örtmek için şimdiye kadar gelip şahitlik
etmemiş ise, şimdi gelip şahitlik etmesi herhalde adama karşı kendisinde yeni
doğan bir kin veya düşmanlıktan ötürüdür, ki o zaman onun bu şahitliği kuşku
uyandırdığı için kabul olunmaz. Eğer adamın suçunu örtmek için değil de, keyfî
olarak şimdiye kadar gelip şahitlik etmemiş ise, o zaman bu kimse bir dini
ödevini yerine getirmediği için fâsıktır ve dolayısıyla şahitliği kabul
olunmaz. Suçlunun ikrân ise öyle değildir. Çünkü kişi hiçbir zaman kendine
düşmanlık etmez. Zina, içki ve hırsızlık cezalan da tamamen Allah'ın
hakkıdırlar. Bunun içindir ki kişi bunlan ikrar ettikten sonra ikrarından
dönebilir. Bu itibarla bunlarda zaman aşımı, cezalarını uygulamaya mânidir.
Fakat başkasına zina isnâd etmek suçunun cezası öyle değildir. Çünkü bu suçu
işîiyen kimse bir kulu lekelediği için bu suçun cezasında kul hakkı vardır.
Bunun içindir ki bu suçu ikrar eden kimse ikrarından dönemez. Kul hakkında ise
zaman aşımı yoktur. Çünkü kul hakkında dava şart olduğu için hak sahibi dava
açmadıkça şahit şahitlik edemez. Bunun için şahitliğini tehir etmekle fâsık
olmaz. Hırsızlık cezası ise öyle değildir. Çünkü hırsızlık cezası tamamen Allah'ın
hakla olduğu için ona dava şart değildir. Dava ancak, çalınan malın tekrar
sahibine geri verilmesi için şart olmuştur.
Sonra zaman aşımı nasıl şahitliğin kabulüne mâni ise, cezanın
uygulanmasına da mânidir. Hattâ eğer kişi, cezası uygulanırken kaçar ve aradan
geçmesi manî olan zaman geçtikten sonra yakalanırsa ona artık ceza uygulanmaz.
Çünkü şer'i cezalarda, cezayı uygulamak da cezaya hükmetmek demektir. Fakat
İmam Züfer bu görüşe katılmamıştır.
Sonra, aradan geçmesi şahitliğin kabulüne mâni olan zaman miktarı
hakkında ihtilâf edilmiştir. El-CamiüsSağir'de “Bir zaman sonra” denildiği için
altı ay olduğuna işaret edilmiştir, ki Tahavî'de de buna işaret vardır. İmam
Ebû Hanife ise, bu zaman için miktar belirtmeyip bu miktarı her devirde hâkimin
takdirine bırakmıştır. İmam Muhammed' den ise, bir ay olduğunu, zira bir aydan
daha azının tehir sayılmadığını söylediği rivayet olunmaktadır, ki bu yolda
İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf dan da bir rivayet vardır ve en doğru olan
görüş de budur. Bu da eğer hâkim ile şahitlerin arasındaki uzaklık bir aydan
az ise böyledir. Eğer bu uzaklık bir ay veya daha fazla ise, aradan bir ay
geçmesi şahitliklerini kabule mâni değildir. Çünkü o zaman şahitler hâkimden
uzak oldukları için hâkime geç bildirmiş olurlar. Bunun için şahitliklerinde
kuşku bulunmaz, İmam Muhammed'e göre aradan geçmesi şahitliğin kabulüne mâni
olan zaman içki cezası hakkında da bu kadardır, İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû
Yûsuf ise “Allah izin verirse içki; cezası babında geleceği üzer: “Kişiden içki
kokusu gittikten sonra içki içtiğine dâir şahitlik artık kabul olunmaz”
demişlerdir.
Eğer şahitler bir kimse hakkında; “Falan kadınla zina etmiştir” diye
şahitlik ederlerse, kadın hazır olmasa bile o kimseye ceza lâzım gelir. Fakat:
“Falan kişinin malım çalmıştır” diye şahitlik ettikleri zaman, kişinin hazır
olmaması halinde o kimsenin eli kesilmez. îki mesele arasında fark şudur ki:
malı çalman kimse hazır olmadığı zaman dava açılmış değildir. Oysa ki,
hırsızlığın kanıtlanması için dava açmak şarttır. Zina ise öyle değildir.
Ancak zinada da, eğer kadın hazır olursa belki kişinin karısı olduğunu söyler.
Fakat hazır olsa da böyle söyleyip söylemiyeceği kesin olmadığı için bu
ihtimâl nazara alınmaz,
Eğer şahitler bir kimse hakkında, tanımadıkları bir kadınla zina
ettiğini söylerlerse o kimseye ceza lâzım gelmez. Zira kadını tanımadıkları
için kadının adamın ya karısı veya cariyesi olabilir, ki zahir olan da budur.
Fakat kendisi karısını veya cariyesini tanıdığı için eğer kendisi bunu ikrar
ederse ona ceza lâzım gelir.
Eğer iki şahit, bir kimsenin bir kadınla zorla zina ettiğini, iki şahit
de, kadının isteğiyle kadınla zina ettiğini söylerlerse -İmam Ebû Hanife'ye
göre- adama da, kadına da ceza lâzım gelmez. ki İmam Züfer de bu görüştedir.
Diğer iki İmam ise: “Yalnız adama ceza lâzım gelir. Çünkü her dört şahit de
adamın zina ettiğini söylemiş bulunmaktadırlar. Üstelik iki şahit ayrıca zor
kullandığını da sözlerine ilâve etmişlerdir. Kadın hakkındaki şahitlikleri ise
tam değildir. Çünkü kadına ceza lâzım gelmesi için kendi isteğiyle zina etmiş
olması şarttır. Oysa bu, sadece iki şahit tarafından söylendiği için sabit
değildir” demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise: “Şahitlerin ifâdeleri arasında
çelişki bulunduğu için ifâdeler birbirini bozmaktadırlar. Bunun için bu zina
sabit değildir. Kaldı ki şahitlerden iki tanesi kadının kendi isteğiyle zina
ettiğini söyledikleri için kadına zina isnad etmek suçundan fâsık oluyorlar.
Bunun için şahitlikleri makbul değildir ve makbul olmayınca geride iki şahit
kalır. İki kişinin şahitliği ile ise zina suçu sâbt olamaz: Bunun için ne
kadına ve ne de adama ceza lâzım gelmez” demiştir.
Eğer iki şahit, bir kimsenin bir kadınla Basra'da, iki şahit de ayrıı
kadınla Küfe'de zina ettiğine şahitlik ederlerse, hem kadın ile adama, hem de
şahitlere ceza lâzım gelmez. Çünkü Basra ile Küfe biribirinden uzak yerler
olduğu için, her iki şahidin söylediği fiilin diğer iki şahidin söylediği
fiilden ayrı olması lâzım gelir. Bunun için her bir fiile yalnız iki şahit
kalır. İki şahit ile ise zina sabit olamaz. Ancak, görünürde şahitlerin sayısı
dörtten aşağı olmadığı için şahitlere de iftira cezası lâzım gelmez.
Eğer şahitler bir odanın köşelerinde ihtilâf ederlerse, o zaman adam
ile kadına ceza lâzım gelir. Yâni eğer dört şahitten ikisi: “Odanın şu
köşesinde”, diğer ikisi de: “Şu köşesinde zina ettiler” diye şahitlik
ederlerse adam ile kadma ceza lâzım gelir. Bu da bir istihsandır. Kıyâs ise
-ifâdeler değişik olduğu için- ceza lâzım gelmemesini gerektirir. îstihsânın
dayanağı da şudur: Bu değişik ifâdeleri “Olabilir ki adam ile kadın odanın bir
köşesinde fiile başladıktan sonra birbirlerini gezdirerek tâ ki odanın diğer
köşesinde işi bitirmişlerdir” şeklinde uzlaştırmak mümkündür.
Eğer dört kişi adamın kadınla güneşin doğduğu sırada Nuhayle'de dört
kişi de güneşin doğduğu sırada Derhind'de zina ettiğine
şahitlik ederlerse, hem adam ve
kadına, hem şahitlere ceza lazım gelmez. Adam ile kadına ceza lâzım gelmez.
Çünkü şahitlerden bir partinin yalan söylediğini kesin olarak bildiğimiz halde
hangi parti olduğunu bilemiyoruz. Şahitlere de ceza lâzım gelmez. Çünkü iki
partiden her birinin doğru söylemiş olması muhtemeldir.
Eğer dört kişi bir kadın aleyhinde zina ile şahitlik ettikleri halde,
kadının kız olduğu anlaşılırsa, ne kadına ve ne de şahitlere ceza lâzım
gelmez. Zira kendisiyle zina edilen kadının kız kalması mümkün değildir. Bunun
mânâsı şudur ki Kadınlar kızı muayene etmiş ve kız olduğuna şahitlik etmişlerdir.
Kadınların şahitliği ise, cezanın düşmesinde hüccet ise de, lâzım gelmesinde
hüccet değildir. Bunun için ceza kızdan düşer ve şahitlere de lâzım gelmez.
Eğer dört kişi bir kimsenin zina ettiğine şahitlik eder, fakat
şahitlerin hepsi kör, yahut başkasına zina isnâd etmek suçundan ceza giymemiş
kimseler ise, ya da birisi köle veya ayrıı suçtan ceza giymiş ise hepsine ceza
lâzım gelir. Zina ettiğine şahitlik ettikleri kimseye ise ceza lâzım gelmez.
Çünkü bu şahitlerin şahitliğiyle malî davalar sabit olmazken, ceza davalarının
sabit olmaması evleviyetle lâzım gelir. Kaldı ki bu şahitler şahitlik etmeye
ehil değillerdir. Köle de ne şahit olmaya, ne de şahitlik etmeye ehil
değildir. Bunun için bunların şahitliğiyle zina sabit olamaz ve sabit
olmayınca şahitlikleri iftira kabul edilmiş olur.
Eğer bu dört kişi kör veya iftira cezasını giymiş olmayıp, ancak fâsık
iseler, yahut fâsık oldukları sonradan anlaşılırsa, onlara ceza lâzım gelmez.
Çünkü fâsık olan kimse, her ne kadar şahitlik etmesinde -fâsık olduğu için- bir
kusur varsa da, hem şahit olmaya, hem şahitlik etmeye ehildir. Bunun için eğer
hâkim bir fâ-sıkın şahitliğiyle hükmederse -biz Hanefilere göre- hükmü geçerlidir.
Ancak fâsık oldukları için şahitlikleri kusurludur. Bunun için şahitlikleri ile
adamın kesin olarak zina ettiğine hükmedilemez ve dolayısıyla ona zina cezası
lâzım gelmez. İmam-ı Şafiî'ye göre ise -geleceği üzere- fâsık olan kimse de
-köle gibi- şahitliğe ehil değildir.
Eğer zina şahitlerin sayısı dörtten aşağı olursa onlara ceza lâzım
gelir. Çünkü sayıları dörtten aşağı olduğu zaman ifâdeleri iftira kabul
olunur. Zira zina şahitlerinin sayısı eksik olduğu zaman, şahitlik yapmaları
şer'an matlûb değildir. Şahitliğin iftira olmaması da şer'an matlûb olmasına
bağlıdır.
Eğer dört kişinin şahitlik etmeleri üzerine bir kimseye dayak cezası
verildikten sonra o dört kişiden birinin köle veya başkasına zina isnâd etmek
suçundan ceza giymiş olduğu anlaşılırsa, şahitlerin dördüne de ceza lâzım
gelir. Çünkü sayıları üçe indiği için iftira etmiş kabul olunurlar. (Fakat
eğer dayak yüzünden adamın vücudunda bir yara meydana gelmiş ise -İmam Ebû
Hanife'ye göre- yaranın diyeti ne şahitlere ve ne de Beytülmala lâzım gelmez.
Ancak eğer taşlanmış ise, adamın diyeti Beytülmala lâzım gelir” demişlerdir.
Ben diyorum ki:”Adamın dayaktan ölmesi halinde de bu ihtilâf câridir.
Buna göre eğer adam dayaktan ölür ve şahitler de şahitliklerinden dönerlerse
-İmam Ebû Hanife'ye göre- adamın diyeti şahitlere lâzım gelmez. Diğer iki İmama
göre lâzım gelir. İki İmam: “Çünkü onların şahitliği üzerine adama dayak cezası
lâzım gelmişti. Dayak atarken de adamı yaralamamak elde olmayan bir şeydir.
Bunun için eğer şahitliklerinden dönüş yaparlarsa, adamın diyeti onlara, eğer
dönmezlerse Beytülmala âit olur. Çünkü adam cellâtın fiili ile ölmüştür.
Cellâtın fiili ise hâkime mal olur. Hâkim de nvüslümanların vekil-i umur'u
olduğu için, adamın diyeti müslümanlarm malı olan Beytülmale düşer.” demiştir.
İmam Ebû Hanife ise: “Şahitlerin
şahitliğiyle adamı öldürmek veya yaralamak değil, ona incinecek şekilde dayak
atmak vâcib olmuştu. Bu itibarla adamın ölmesi, şahitlerin şahitliği yüzünden
değil, ona dayak atan kimsenin acemiliği yüzündendir. Bunun için adamın diyeti
ona dayak atan kimseye lâzım gelmesi gerekir. Fakat bu görevi yapmaktan
çekinmemesi için -sahih olan görüşe göre- ona da lâzım gelmez, demiştir.
Eğer dört kişi, dört kişinin bir
kimse aleyhinde zina ile şahitlik ettiklerine şahitlik ederlerse, o kimseye
ceza lâzım gelmez. Çünkü şahitliğin doğruluğunda daha fazla şüphe vardır.
Kaldı ki bu şahitlik için bir zorunluk da yoktur. Eğer bundan sonra asıl olan
şahitler gelip ayrıı şahitliği yaparlarsa, yine adama ceza lâzım gelmez. Zira
onların şahitliği, kendilerinden nakleden şahitlerin şahitliği reddedilince
reddedilmiş olur. Zira kendilerinden nakledenlerin şahitliği onların şahitliği
yerine kaimdir. Şahitlere de -sayılan tamam olduğu için- ceza lâzım gelmez.
Eğer dört kişinin şahitliği üzerine bir kimse taşlandıktan sonra o
dört kişiden biri şahitliğinden dönerse, yalnız ona, hem ceza, hem de diyetin
dörtte biri lâzım gelir. Bu kimseye diyetin dörtte-biri lâzım gelir. Çünkü
adamın ölümüne dörttebir nisbetinde sebep olmuştur, İmam-ı Şafii burada da kısas şahitleri hakkındaki kaidesine
uyarak: «adama diyet lâzım gelmez. Onu kısasen öldürmek gerekir” demiştir. Bu
kimseye başkasına zina isnâd etmek cezasının lâzım gelmesi de, her üç
İmamımızın görüşüne göredir.
İmam Züfer ise: “Bu kimseye zina isnâd etmek cezası lâzım gelmez. Çünkü
eğer bu kimse sağ olan bir adama zina isnâd etmiş ise, adamın ölümü ile bu hak
düşmüştür. Eğer ölüye zina isnâd etmişse, bu ölü hâkimin kararı ile
öldürüldüğü için ona zina isnâd etmek cezayı gerektirmez” demiştir.
Biz diyoruz ki: bu kimsenin şahitliği, şahitliğinden dönmesiyle
iftiraya dönüşmüştür. Çünkü dönüş yapmasıyla şahitliği bozulduğu için, döndüğü
zaman şahitliği iftira olur.
Eğer zina ettiğine dört kişinin şahitlik ettiği bir kimse, henüz
taşlanmamışken şahitlerden biri şahitliğinden dönerse, şahitlerin hepsine
iftira cezası lâzım gelir ve o kimseye de artık zina cezası uygulanmaz. İmam
Muhammed: “İftira cezası, şahitliğinden dönen şahitten başkasına lâzım gelmez.
Çünkü bu şahitlik hâkimin karan ile kesinleştiği için ancak şahitliğinden dönen
kimsenin şahitliği bozulur. Nasıl ki ceza uygulandıktan sonra şahitlerden
biri dönüş yaparsa yalnız onun şahitliği bozulur” demiştir.
İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf ise: “Cezanın uygulanması da hâkimin
kararından bir parçadır, bunun için bu kimse, sanki hâkim daha karar vermeden
şahitliğinden dönmüştür. Bunun içindir ki adama artık zina cezası uygulanmaz.
Hâkim daha karar vermemişken bir şahidin dönmesi halinde ise, hepsine iftira
cezası lâzım gelir” demişlerdir.
Eğer zinanın şahitleri beş kişi olup onlardan biri şahitliğinden dönerse
ona bir şey lâzım gelmez. Çünkü onun, şahitliğinden dönmesiyle herhangi bir
şey değişmez. Fakat eğer ondan sonra bir başkası da dönerse, o zaman ikisine
de hem iftira cezası, hem diyetin dörtte biri lâzım gelir. Çünkü o zaman
şahitlerin sayısı dördün altına düştüğü için önemli olan, dönenlerin kaç kişi
olduğu değil, kalanların kaç kişi olduğudur,
Eğer dört şahit bir kimsenin zina ettiğine şahitlik ettikten sonra
tezkiye edilirler ve bunun üzerine o kimse de taşlanır, ondan sonra o dört
şahidin mecusî veya köle oldukları anlaşılırsa -İmam Ebû Hanife'ye göre- adamın
diyeti şahitleri tezkiye edenlere lâzım gelir. Diğer iki İmam ise:
“Beytülmal'a düşer. Çünkü şahitleri tezkiye edenler, kişinin zina ettiğini
söylemeyip, sadece şahitlerin iyi kimseler olduğunu söylemişlerdir. Bu
itibarla bunlar, zina eden kimsenin zina ettiğini değil de, evli olduğunu
söyliyen kimseler gibidirler. Zina eden kimsenin evli olduğunu söyliyenlere
nasıl diyet lâzım gelmiyorsa, bunlar da öyledir” demişlerdir.
İmam Ebû Hanife ise: “Eğer bunlar şahitleri tezkiye etmeselerdi hâkim
şahitlerin şahitliğiyle adamı taşlatmayacaktı. Bunun için zavallının ölümüne
bunlar sebep olmuşlardır. Zina edenin evli olduğunu söyleyenler ise bunlar
gibi değillerdir. Çünkü evlilik sadece bir şarttır” demiştir.
Şahitleri tezkiye eden kimseler,
şahitleri tezkiye ederken ister: -şahitlik ederiz- desinler, ister demesinler,
fark etmez.
İmam Ebû Hanife'ye göre, şahitleri tezkiye edenlere diyet de ancak
eğer şahitlerin hür veya müslüman olduklarını söylemişlerse lâzım gelir. Eğer
şahitlerin iyi kimseler olduğundan başka bir şey söylememişlerse ve şahitler
köle veya gayrimüslim çıkmışlarsa, onlara diyet lâzım gelmez. Çünkü kişi, köle
veya gayrimüslim olduğu halde iyi bir kimse olabilir- Bu durumda şahitlere de
diyet lâzım gelmez. Çünkü şahitlik evsafı kendilerinde bulunmadığı için
ifâdeleri şahitlik sayılmaz. Bu şahitlere ayrıca iftira cezası da lâzım
gelmez. Çünkü bunlar sağ olan bir kimseye zina isnâd ettikten sonra o kimse
ölmüştür.
Eğer dört şahidin, bir kimsenin zina ettiğine şahitlik etmeleri üzerine
hâkim o kimsenin taşlanmasını emreder ve orada hazır bulunan bir kimse de
adamın boynunu vurduktan sonra şahitlerin köle oldukları anlaşılırsa
istihsânen adamın diyeti onu öldürene lâzım gelir. Kıyâs ise -suçsuz olan bir
kimeyi öldürdüğü için- ona kısas lâzım gelmesini gerektirir.
Istihsânın dayanağı da şudur:
adam onu öldürürken, hâkimin görünürde sahih olan bir kararı bulunduğu için:
“Haksız yere onu öldürmüştür” denemez. Fakat eğer hâkim daha karar vermeden onu
öldürürse öyle değildir. Çünkü o zaman, edilen şahitlik daha hüccetleşmediği
için, adamı haksız yere öldürmüş sayılır. Adama lâzım gelen bu diyet de -kişiyi
bile bile öldürdüğü için- akilesine değil, kendisine lâzım gelir. Çünkü bile bile
öldürmelerde diyet akile-ye lâzım gelmez. Sonra bu diyet bizzat öldürme ile
lâzım geldiği için üç yılda ödenir.
Eğer kişi hâkimin emri üzerine adamı taşlar ve ondan sonra Şahitlerin
köle oldukları anlaşılırsa, o zaman adamın diyeti Beytülmal'a lâzım gelir.
Çünkü hâkimin emri üzerine adamı öldürdüğü için sanki hâkim adamı öldürmüştür.
Hâkimin adamı öldürmesi hâlinde ise. adamın diyeti Beytülmal'a lâzım gelir.
Fakat eğer adamın boynuna vurursa -hâkimin emrine uymadığı için- öyle değildir.
Eğer şahitler bir adamın zina
ettiğine şahitlik ederlerken: Adam zina ederken biz bile bile ona baktık”
deseler bile şahitlikleri kabul olunur. Çünkü bir şeye şahit olabilmek için o
şeye bakmak gerykir. Bunun için -doktora, ebeye, bakmak nasıl caiz ise-
şahitlere de bakmak caizdir.
Eğer dört kişi bir adamın zina ettiğine şahitlik ederlerken adam
-karılı çocuklu olduğu halde- -ben bekârım- dese, taşlanır. Çünkü karısı ve
karısından çocuğu olduğu halde “Ben bekârım” demesi -ben karımla cinsel
ilişkide bulunmadım” mânâsındadır. Kadından çocuğu olması ise onun yalan
söylediğini göstermektedir. Bunun içindir ki eğer bu kadını bir veya iki talâk
ile boşarsa, onunla cinsel ilişkide bulunmadığını söylese bile rec'i talâk
olur. Eğer adamın
kadmdan çocuğu bulunmaz, fakat bir erkek ile iki kadın onun evli olduğuna
şahitlik ederlerse, yine taşlanır. İmam Züfer ile İmam-ı Şafii ise: “Taşlanmaz”
demişlerdir, İmam-ı Şafii: “Çünkü mâli davalar dışında kadınların şahitliği
kabul olunmaz”, İmam Züfer de: “Evlilik taşlanmanın her ne kadar şartı ise de
-onunla zina suçu ağırlaştığı için- sebep mâhiyetinde olan bir şarttır. Bunun
için kadınların şahitliği nasıl cezalarda kabul olunmuyorsa -ceza lâzım
gelmemesi için- cezanın ağırlamasına sebep olan şeylerde de kabul olunmaz”
demiştir. Biz diyoruz ki: evlilik kişiyi zinadan alıkoyan iyi bir vâsıf olduğu
için cezaya değil, övgüye sebep olan bir şeydir. Bunun için bir kimsenin evli
olduğuna şahitlik eden kimse, o kimseye kötü bir vasıf vermiş olmuyor, ki
şahitliği kabul olunmasın.
Eğer evlilik şahitleri şahitliklerinden dönerlerse onlara bir şey lâzım
gelmez. İmam Züfer, yukarıda geçen sebebe binâen: “Onlara diyet lâzım gelir”
demiştir.[42]
İçki İçme Cezası
Eğer bir kimse içki içtiği için yakalanıp hâkime götürülürken henüz
kendisinden içki kokusu gitmemiş, yahut sarhoş ise ve şahitler de içki
içtiğine şahitlik ederlerse, o kimseye ceza lâzım gelir. Eğer içki içenin
kendisi de, henüz kendisinden içki kokusu gitmemişken
bunu ikrar ederse yine böyledir.
Çünkü bu her iki surette de adamın içki içtiği ve içki içmesi olayının da
henüz eskimediği, anlaşılmış olur. İçki içene ceza lâzım gelmesi. Peygamber
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'in: “İçki içeni dövün. Eğer bir daha
yaparsa bir daha dövün” [43]
hadisinden kaynaklanmaktadır.
Eğer kişi, kendisinden içki kokusu gittikten sonra içki içtiğini ikrar
ederse -İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre- ona ceza lâzım gelmez. İmam
Muhammed ise: “Lâzım gelir” demiştir. Kişiden içki kokusu gittikten sonra
şahitlerin şahitlik etmeleri hâlinde de İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a
göre- kişiye ceza lâzım gelmez. İmam Muhammed ise; “Lâzım gelir.” demiştir.
Buna göre içki içme olayının eskimesi -her üç İmam'a göre de- şahitlerin
şahitliğini kabule mânidir. Ancak İmam Muhammed, içki içmeyi de zinaya kıyas
ederek: “İçki içme olayının eskimesi aradan belirli bir zamanın geçmesiyle
olur” demiştir. Çünkü eskimek, aradan zaman geçmek demektir. Kokuya ise
güvenilmez. Zira koku başka şeylerden de olabilir. Nitekim şâir:
Bana: “Yanaş da ağzını koklayalun.
Sen içki içmişsin” derler.
Onlara: “Hayır, ben içki içmedim, ayva yedim” dedim” demiştir. İmam Ebû
Hanife ile İmam Ebû Yûsuf ise: kişinin içki içmiş olması, ağzından içki
kokusunun gitmesiyle eskimiş olur. Zira Abdullah ibn-i Mesud (Radıyallâhü anh): “İçki içeni yakalayın.
Eğer ondan İçki kokusunu duyuyorsanız onu dövün” demiştir. Hem de hiçbir şey,
kişiden içki kokusunun gelmesi kadar, o kişinin yeni içki içtiğini gösteremez.
Zamara ise ancak, kişiye, elbisesi soyulduktan sonra vurulur. İmam Muhammed'den
ise “İçki cezası hakkında bir nass
bulunmadığı için onda hiffet aranır. Bunun için adama vurulurken elbisesi çıkarılmaz”
diye söylediği rivayet olunmuştur. Eğer içki içen kimse köle olursa, cezası
kırk değnektir. Zira kölelik bilindiği üzere herşeyde cezayı yanya indirir.
Eğer bir kimse, içki içtiğini ve sarhoş olduğunu ikrar ettikten sonra
ikrarından dönerse ona ceza verilmez. Zira içki içme cezası Allah'ın halis bir
hakkıdır.
İçki içme suçu iki kişinin şahitliğiyle sabit olduğu gibi, kişinin bir
kez olsun ikrârı ile de sabit olur. İmam Ebû Yûsuf’dan ise: “Kişiye ceza lâzım
gelmesi için iki kez ikrar etmesi gerekir” diye söylediği mervidir, ki bu
ihtilaf hırsızlık hakkındaki ihtilâf gibidir. Allah izin verirse biz o
ihtilâfı hırsızlık bahsinde anlatacağız. İçki içme suçunda kadınların şahitliği kabul olunmaz. Çünkü kadınların
şahitliğinde, erkek şahit bulunmadığı zaman kabul olunduğu şüphesi vardır. Hem
de erkeğe nazaran kadın daha çok yanılıp olayları unutur.
Kendisine ceza lâzım gelen sarhoş da; ne konuştuğunu hiç bilemiyen ve
erkeği kadından ayıramıyan kimsedir. Ben diyorum ki: bu, İmam Ebü Hanife'ye
göredir. Diğer iki İmam ise: “Sarhoş; konuşurken saçmalayıp karıştıran
kimsedir” demişlerdir. Çünkü örfen de sarhoş bu kimseye denilir. Ulemânın çoğu
da buna meyletmişlerdir. İmam Ebû Hanife ise: “Cezayı gerektiren suçlarda
kişiye ceza lâzım gelmemesi için suçun en ağır aşaması nazara alınır.
Sarhoşluğun en son aşaması da, kişinin sevinçten aklını tamamen yitirip hiçbir
şeyi tanımamasıdır. Çünkü bundan daha aşağı olan derecede kişinin ayık olduğu
şüphesi vardır” demiştir. Fakat haram olmak bakımından sarhoşlukta muteber olan
ihtiyata daha uygun olduğu için iki İmamın görüşüdür.
İmam-ı Şafii ise: “Sarhoşluğun
belirtisi yürüyüş, davranış ve konuşmalarında görülen kimse sarhoştur”
demiştir. Fakat bu belirtinin belirli bir sınırı olmadığı için ona itibar
etmede mânâ yoktur.
Sarhoş olan kimseye, içki içtiğini ikrar da etse ona ceza lâzım gelmez.
Çünkü sarhoş olan kimsenin yalan söyleme ihtimali daha çoktur. İçki içme cezası
da Allah'ın halis hakkı olduğu için lâzım gelmemesine yol aranır. Başkasına
zina isnad etmek cezası ise onda kul hakkı da bulunduğu için öyle olmayıp,
kişi sarhoşken eğer eskimenin başka bir şeyle anlaşılması mümkün olmazsa baş
vurulur. İçki kokusuyla diğer şeylerin kokusunu biribirinden ayırd etmek de
bilen kimseler için kolaydır. Kokuları biribirinden ancak, ham ve zevki zayıf
olan kimseler ayıramaz.» demişlerdir. İkrara gelince İmam Muhammed'e göre, nasıl zina eden kimseye, zina
ettiğini ne zaman ikrar ederse ceza lâzım geliyorsa, içki içen kimseye de
yukarıda da geçtiği üzere ne zaman içki içtiğini ikrar ederse ceza lâzım gelir.
İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf ise: “İçki içene ceza ancak, eğer henüz
ağzından içki kokusu gitmemişken içtiğini ikrar ederse lâzım gelir. Çünkü içki
içmenin cezası Ashabın icması ile sabit olmuştur. Ashabın icması da ancak
Abdullah ibni Mesud'un da onlara katılmasıyla tamam olur. Abdullah İbni Mesud
ise yukanda da rivayet ettiğimiz üzere içene ceza lâzım gelmesi için ağzından
içki kokusunun duyulmasını şart koşmuştur.” demişlerdir.
Eğer içki içen kimse henüz sarhoşken veyahut ağzından içki kokusu
gitmemişken şahitler onu yakalar ve fakat onu yakaladıkları şehirden bir başka
şehire götürünceye kadar sarhoşluğu veyahut ağzının kokusu giderse -hicr üç
İmam'a göre de- ona ceza uygulanır. Zira mesafe uzaklığı nasıl zina cezasında
bir mazeret ise, burada da öyledir. Bunun için böyle durumlarda şahitlerden
şüphe etmeye mahal yoktur.
Nebiz içen kimseye de eğer sarhoş olursa ceza lâzım gelir. Zira
rivayete göre Hz. Ömer (Radıyallâhü anh), nebiz içmekten sarhoş olmuş bir
bedevi arabı cezalandırmıştır. Allah izin verirse cezayı gerektiren sarhoşluk
miktarını ve sarhoş olan kimseye lâzım gelen cezanın ne olduğunu anlatacağız.
Ağzından içki kokusu gelen veyahut içkiyi kusan kimseye ceza lâzım
gelmez. Zira kendisinden duyulan kokunun içkinin kokusu olmayabileceği gibi,
kustuğu içkiyi de kendi isteğiyle içmemiş olabilir.
Sarhoş olan kimseye de, içki içmekten sarhoş olduğu ve içkiyi kendi
isteğiyle içtiği, bilinmedikçe ceza lâzım gelmez. Zira yiyilmesi caiz olan
herhangi bir şeyden sarhoş olabildiği gibi. kendisine zorla içki içirilmiş
olabilir.
Kişiden sarhoşluk gitmedikçe ona ceza uygulanmaz. Çünkü cezadan gaye
kişinin bir daha suç işlememesi olduğuna göre, eğer kişi ayık değilken ona
ceza uygulanırsa, yediği cezadan haberi olmaz ki yediği ceza ona ders olsun.
İçki içmenin ve sarhoş olmanın
cezası seksen değnektir. Zira Ashab-ı Kiram bunda icma etmişlerdir.
Bu seksen değnek de -yukarıda geçtiği üzere- zina cezasında olduğu
gibi kişinin yalnız bir yerine değil, vücudunun değişik yerlerine vurulur.
Meşhur olan rivayete göre bile, eğer başkasına zina isnâd ettiğini ikrar
ederse ona ceza lâzım gelir. Sarhoş
olan kimse eğer dinden çıkarsa karısı boşanmaz. Çünkü dinden çıkmak
inançsızlık demek olduğu için, kişi sarhoşken inançlı veya inançsız olamaz.[44]
Başkasına Zina İsnâd Etmenin Cezası
Eğer bir kimse, hür, akıllı, ergin, müslüman ve namuslu olan bir erkek
veya kadını açık bir şekilde zina ile karalar ve o erkek veya kadın da davacı
olursa, -hâkim o kimseye eğer hür ise- seksen değnek vurdurur. Zira Cenâb-i
Hak (Azze ve Celle):
“Muhsan olan kadınları zina ile
karalayıp, sonra (davâlarını isbat için) dört şahit getirmiyenlere seksen
değnek vurun ve onlardan hiçbir şahitliği de kabul etmeyin” [45]
buyurmuştur. Muhsan ise: hür. akıllı, ergin, müslüman ve eteği temiz olan kimse
demektir. Çünkü kölenin zinası pek ayıp sayılmaz. Çocuk ile deli de mükellef
olmadıkları için zina onlara leke olmaz. Müslüman olmanın şartı da: Çünkü
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Allah'a ortak koşan kimse
muhsan olamaz” [46] buyurmuştur. Eteği temiz olmayan kimse de
hem bu suçun kendisine isnâd edilmesinden utanç duymaz, hem de ona bu suçu
isnâd eden kimse ona iftira etmiş olmaz. Sonra, bu karalamayı yapan kimseye
ceza lâzım gelmesi için ayrıca, karaladığı kimsenin ona davacı olması gerekir.
Çünkü kendisi lekelendiği için dava etmek onun hakkıdır.Bu ceza da
uygulanırken) zina cezasında olduğu gibi ve ayrıı neden için değnekler kişinin
vücudundan yalnız bir yere değil, değişik yerlerine vurulur ve ayrıca kişinin
sırtındaki elbisesi de çıkarılmaz. Zira müfteri olduğu kesin olarak bilinmediği
için cezasında şiddet aranmaz. Ancak eğer sırtında kürk v.b. gibi dövülürken
incinmesine mâni olan (bir şey bulunursa çıkarılır.
Eğer başkasına zina isnâd eden kimse köle ise ona kırk değnek vurulur.
Zira kölenin cezası hüro lâzım gelen cezanın yarısıdır. Eğer bir kimse bir başkasına: “Sen babandan değilsin” dese ona ceza lâzım gelir. Çünkü bu söz “Senin annen zina etmiştir” demektir. Bu da, eğer kişinin annesi hür ve müslüman ise öyledir.
Eğer kişi öfkelendiği bir kimseye: “Sen babanın oğlu değilsin” dese ona
ceza lâzım gelir. Eğer öfkeli değilken bu sözü söylerse ona ceza lâzım gelmez.
Çünkü kişi öfkeli iken bu sözü söylediği zaman hakiki mânâsını kasd eder ve
sövgü olarak söyler, öfkeli değilken söylediği zaman ise: “Sen insanlık ve
üstün kişilikte babana benlerdir” demişlerdir. (Muhsan olan ölünün gayri
müslîm, yahut köle olan oğlu, ona zina isnâd eden kimsenin cezalandırılmasını
istiyebilir.) İmam Züfer: “İstiyemez. Çünkü eğer istiyebilirse, baba veya
annesine sürülen lekenin kendisine de sürülmüş olduğu için istiyebilir. Oysa
bu leke bizzat kendisine sürüldüğü zaman -kendisi gayrimüslim, yahut köle
olduğu için- istiyemez” demiştir.
Biz diyoruz ki: kendisinin karalanmasıyla anne veya babasının
karalanması arasında fark vardır. Çünkü kendisi gayrimüslim veya köle olduğu
için kendisini karalayan kimseye ceza lâzım gelmez, ki bu cezayı istiyebilsin.
Baba, yahut annesi işe muhsan oldukları için onları karalayan kimseye ceza
lâzım gelir. O da, o anne veya babanın çocuğu olduğu için bu hakkı taleb eder.
Köle, hür olan annesine isnâd ettiği için efendisinin, çocuk da, hür ve
müslüman olan annesine zina isnâd ettiği için babasının cezalandırılmasını
istiyemez. Zira efendi kölesi için, baba da çocuğu için cezâlandınlamaz. Bunun
içindir ki baba oğlu yerine, efendi de kölesi yerine kısas olamazlar. Fakat
eğer annesinin bir başka kocadan bir oğlu daha olursa, annesinin o oğlu,
babasına yabancı olduğu için istiyebilir.
Eğer bir kimse bir başkasına zina isnâd ettikten sonra o başkası
ölürse, o kimseden ceza düşer. İmam-ı Şafii: “Düşmez” demiştir. Eğer o
başkası, cezanın bir kısmı uygulandıktan sonra ölürse bu sefer cezanın kalan
kısmı düşer. İmam-ı Şafii: “Dezanın kalan kısmı da düşmez” demiştir. Çünkü
İmam-ı Şâfii'ye göre bu cezayı isteme
hakkı ölüden vârislerine geçer.
Bize göre ise geçmez. Zira bu hak bir taraftan şeriatın, bir taraftan
da onun hakkıdır. Bu ceza ile, kişiye sürülen zina lekesinin silinmesi gayesine
bakılırsa kul hakkıdır, halkın birbirleri hakkında iftira ve dedikodu
yapmalarının önlenmesi gayesine bakılırsa şeriatın hakkıdır.
Biz Hanefiler şeriatın hakkı olduğu yönünü tercih etmişken, İmam-ı
Şafii kul hakkı olduğu yönünü daha güçlü bulmuştur. Bunun içindir ki bu hak
ona göre bağışlanabilir, onun yerine bir başka şey alınabilir ve suçun tekerrürü
halinde ceza tekerrür etmez. Bize göre ise bağışlanamaz, onun yerine bir başka
şey alınamaz ve suçun tekerrür halinde ceza da tekerür eder.
Eğer bir kimse, bir başkasına zina isnâd ettiğini ikrar ettikten sonra
ikrarından dönerse, kabul olunmaz. Çünkü ikrarında, zina isnâd ettiği kimsenin
de hakkı bulunduğu için dönüş yaptığı zaman o kimse kendi hakkını ister.
Şeriatın halis hakkı olan ikrarlarda ise -herhangi bir kimsenin hakkı
bulunmadığı için- dönüş caizdir.
Eğer bir kimse, arap olan birine: “Ey nabti” diye hitap ederse ona ceza
lâzım gelmez. Çünkü bu kimse bu sözü ile o kimseyi ahlâk ve davranışları
bakımından nabtilere benzetmiş olur.
Eğer bir kimse bir başkasını amcasına, yahut dayısına, ya da üvey
babasına isnâd ederse, onu karalamış olmaz. Çünkü bunların her üçüne de mecazen
-baba- denilir. Nitekim İsmai1 (Aley-hisselâm) Yâkûp (Aleyhisselâm)'in amcası
iken [47]
âyet-i kerimesinde adı, Yûsuf (Aleyhisselâm)'ın babalan arasında geçmektedir.
Dayı hakkında da Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ves-selâm);
“Ayı babadır” [48]
buyurmuştur. Üvey baba da çocuğa baktığı için ona baba denilir.
Eğer bir kimse birine “Zampara” dediği için öbürü de ona “Zampara
sensin” derse, ikisine de ceza lâzım gelir. Çünkü ikisi de birbirlerini zina
ile karalamış olurlar.
Eğer bir kimse karısının doğurduğu çocuğa: “Benimdir” dedikten sonra
“Benden değildir” dese, karısı ile mülaane etmesi gerekir.
Zira önce “Benimdir” dediği için çocuğun soyu sabit olur ve sabit olunca
“Benden değildir” demesiyle karısına zina isnâd etmiş olur. Bunun için kadınla
mülaane etmesi gerekir. Eğer önce: “Benden değildir”, sonra “Bendendir” dese, o
zaman mülaane değil, ona ceza lâzım gelir. Zira kendi kendini yalancı
çıkarınca artık mülaaneye gerek kalmaz. Çünkü mülaane birbirlerini yalanlamak için
vaz'edilmiş zaruri bir cezadır. Burada ise kendisi kendini yalancı çıkarmıştır.
Bunun için ona lâzım gelir. (Bununla beraber) her iki surette de (çocuk
kendisinindir. Çünkü birinci surette önce, ikinci surette de sonra “Çocuk
benimdir” diye ikrar etmiştir.
Eğer bir kimse, babalarının kim olduğu bilînmiyen bir kaç çocuğu
bulunan, yahut kocasının kendisiyle mülaane ederek çocuğunun kendisinden
olmadığını söylediği bir kadına zina isnâd ederse -çocuk ister sağ ister ölmüş
olsun- o kimseye ceza lâzım gelmez.
Çünkü çocukların kimin çocukları olduklarının bilinmemesi, yahut çocuk
babasının çocuğun kendisinden olmadığını söylemesi, kadının eteği temiz olmayan
bir kadın olduğu zannını verir. Herhangi bir kimseye zina isnâd etmenin cezayı
gerektirmesi ise, o kimsenin eteği temiz bir kimse olması şartına bağlıdır.
Kocası kendisiyle mülaane ettiği çocuksuz bir kadına ise, zina isnâd
eden kimseye ceza lâzım gelir. Zira bu kadında eteği temiz olmayan bir kadın
olduğunu gösteren bir alâmet yoktur.
Eğer bir kimse, ne karısı ve ne de cariyesi olmayan bîr kadınla haram
olan cinsel ilişkide bulunmuş ise, ona zina isnâd eden kimseye ceza lâzım
gelmez. Çünkü bu kimse zina etmiş olduğu için ona zina isnâd eden kimse iftira
etmiş olmuyor. Bunda kaide şudur ki; Eğer bir kimse, lizatihi haram olan bir
cinsel ilişkide bulunursa, ona zina isnâd eden kimseye ceza lâzım gelmez.
Çünkü zina lizatihi haram olan cinsel ilişkidir. Eğer kişinin bulunduğu cinsel
ilişki lizatihi değil de, başka bir sebepten dolayı haram ise ona zina isnâd
etmek cezayı gerektirir. Çünkü lizatihi haram olmayan cinsel ilişki zina
değildir.
Kişinin, karısı veya tamamen cariyesi olmayan bir kadınla cinsel
ilişkide bulunması ise lizatihi haramdır. Hattâ eğer cariyesi bile olsa, eğer
ona -onun süt kardeşi olması gibi- herhangi bir nedenle ebediyyen haram ise,
onunla cinsel ilişkide bulunması yine lizatihi haramdır. Fakat eğer geçici
olarak ona haram ise, onunla cinsel ilişkide bulunması lizatihi haram değildir.
Ancak İmam Ebü Hanife, ebediyyen haram olmanın ya icmâ veya meşhur bir hadîs
ile sabit olmasını şart koşmuştur. Bunun için eğer bir kimse, kendisiyle bir
başkası arasmda müşterek bulunan bir câriye ile cinsel ilişkide bulunan bir
kimseye zina isnâd ederse ona ceza lâzım gelmez. Zira bu câriye tamamen o
kimsenin cariyesi değildir. Eğer bir kimse hristiyanlığında zina eden bir
kadına da zina isnâd ederse, yine hüküm böyledir. Çünkü müslüman olmayan
kimsenin de zinası şer'an zinadır. Bunun içindir ki ona ceza lâzım gelir.
Eğer bir kimse, mecûsî olan câriyesiyle, yahut aybaşı hâlinde olan
karısıyla, ya da kendisiyle kitabet akdini yaptığı câriyesiyle cinsel ilişkide
bulunan bir kimseye zina isnâd ederse, ona ceza lâzım gelir. Çünkü bu her üç
surette de kadının erkeğe haram olması geçici olduğu için erkeğin kadınla
cinsel ilişkide bulunması züıâ değildir. Fakat, süt kardeşi bulunan
câriyesiyle cinsel ilişkide bulunan kimseye zina isnâd eden kimseye ceza lâzım
gelmez. Çünkü bu surette kadın erkeğin her ne kadar cariyesi ise de -kişiye süt
kardeşi ebediyyen haram olduğu için- sahih olan görüşe göre onunla cinsel
ilişkide bulunması lizatihi haramdır.
Eğer bir kimse, annesiyle evlendikten sonra müslümanhğı kabul eden bir
mecûsîye zina isnâd ederse -İmam Ebû Hanife'ye göre- bu kimseye ceza lâzım gelir.
Diğer iki İmam ise: “Lâzım gelmez” demişlerdir. Bu ihtilâf, mecûsînin, nikâhı
düşmiyen yakın akrabalarıyla evlendiği zaman onlar için bu nikâh akdi geçerli
midir, değil midir? diye edilen ihtilâfa dayamr. Evlenme bahsinde geçtiği üzere
İmam Ebû Hanife'ye göre geçerlidir, diğer iki İmama göre değildir.
Eğer müslüman olmayan bir kimse bizden aldığı müsaade İle bizim
ülkemize geldikten sonra bir müslümana zina isnâd ederse, ona ceza lâzım gelir.
Çünkü herhangi bir kimseye zina isnâd etmek o kimsenin hakkını çiğnemektir.
Oysa, bu kimse bizden aldığı müsaade ile ülkemize girerken kimsenin hakkma
tecâvüz etmiyeceğine söz vermiş olur. Hem de kendisi bizim ülkemize girerken
bizden zarar görmiyeceğinin umudu ile girmiş olduğu için kendisinin de bize
zarar vermemesi gerekir. Bunun için bize zarar verdiği zaman ona ceza lâzım
gelir. Başkasına zina isnâd etmek suçundan ceza giyen kimsenin şahitliği de
hiçbir zaman kabul olunmaz. Şahitlikler bahsinde geleceği üzere İmam-ı Şafii
ise: “Tevbe ettikten sonra şahitliği kabul olunur” demiştir.
Müslüman olmayan kimse de, eğer başkasına zina isnâd ettiği için ceza
giymiş ise, İslâm idaresi altında olan gayrimüslimler hakkında şahitliği kabul
olunmaz. Çünkü, müslüman olmayan kimse, her ne kadar kendisi gibi müslüman olmayan
kimseler hakkında şahitlik edebiliyorsa da, başkasına zina isnâd etmek suçundan
ceza giyen kimse için ayrıca şahitliğinin de kabul olunmaması tamamlayıcı bif
cezadır. Fakat bu kimse eğer müslüman olursa, hem gayrimüslimler, hem müslümanlar
hakkında şahitlik edebilir. Çünkü bu şahitlik edebilme yetkisini müslüman
olduktan sonra kazandığı için, kabul olunmaması gereken eski şahitliğin hükmü
altına girmez. Başkasına zina isnâd etmek suçundan ceza giydikten sonra
azatlanan köle ise öyle değildir. Çünkü köle köle bulunduğu sürece hiç kimse
hakkında şahitlik edemediği için, azatlandıktan sonra ancak, şahitliğinin
kabul olunmaması onun için tamamlayıcı ceza olur.
Eğer müslüman olmayan bir kimse başkasına zina isnâd etmek suçundan bir
değnek yedikten sonra müslüman olur da ondan sonra geri kalan değnekler ona
vurulursa, şahitliği kabul olunur. Zira şahitliğin kabul olunmaması zina isnadı
cezasının tamamlayıcı bir vasfıdır. Bu kimseye ise, müslüman olduktan sonra
cezadan bir kısmı uygulandığı için, şahitliğinin kabul olunmaması onun cezası
için vasıf olamaz. İmam Ebû Yûsuf dan: -şahitliği kabul olunmaz. Çünkü az, çoğa
tâbidir» diye söylediği de rivayet olunmuştur. Fakat birinci görüş daha
doğrudur.
Eğer bir kimse bir kaç kez zina işledikten, yahut bir kaç kez içki
içtikten, ya da bir kaç kişiye zina isnâd ettikten sonra cezâlandırılırsa,
giydiği ceza hepsinin yerine geçmiş olur. Çünkü zina ile içki cezalan Allah'ın
halis birer hakkı oldukları için bu cezalardan maksad kişinin bir.daha suç
işlememesidir. Bu maksad ise, kişiye bir kez ceza vermekle de hasıl olabildiği
için ona ikinci kez ceza vermenin lüzumunda şüphe bulunur. Şer'î cezalar ise
-yukarıda da geçtiği üzere- şüpheli durumlarda uygulanamaz. Fakat eğer kişi hem
zina işlemiş, hem başkasına zina isnâd etmiş, hem hırsızlık etmiş, hem içki
içmiş ise, öyle değildir. Çünkü bu suçların her biri ayrı bir cezayı
gerektirdiği için, birinin cezasıyla diğerlerinn cezasından güdülen maksad
hasıl olamaz. Bunun için bu cezalar birle-şemez. Başkasına zina isnâd etmek
cezası da -biz Hanefile'e göre- Allah'ın hakkı olma vasfı onda daha galip
olduğu için, zina ile içki cezalarına kıyas olunmuştur.
İmam-ı Şafii ise: “Eğer kişinin, kendilerine zina isnâd ettiği kimseler
ayrı ayrı kimseler ise, yahut bir kimseye isnâd ettiği zinalar ayrı ayrı
zinalar ise, cezalar birleşemez. Çünkü bu cezada kul hakkı olma vasfı daha
galiptir” demiştir.[49]
İdarî Cezalar Hakkında Bir Fasıl
Eğer bir kimse, bir köleye, bir cariyeye, yahut bir gayrimüslime zina
isnâd ederse, hâkim bu kimseye uygun gördüğü bir idâri ceza verir. Çünkü bu da,
başkasına zina isnâd etme suçudur. Fakat bu kimseler muhsan olmadıkları için
bunlara zina isnâd eden kimseye şer'i ceza vermek mümkün değildir. Bunun için
ona idâri bir ceza vermek gerekir.
Bîr kimsenin bir müslümana zina isnâd etmeyip, sadece ona “Fâsık”, “Kâfir”,
“Habis” yahut “Hırsız” demesi de idâri cezayı gerektirir. Zira kişi bu
sözlerle de lekelenip büyük ölçüde tedirgin olur. Ancak bu sözleri sarfetmek
suçunu, başkasına zina isnâd etmek suçuna kıyas etmeye yol bulunmadığı için,
bu sözleri sarfeden kimseye idâri ceza lâzım gelir. Fakat birinci meselede
işlendiği farzedı-len suç yine başkasına zina isnâd etmek olduğu için hâkimin
orada vereceği ceza idâri cezaların en ağırı olacaktır. İkinci misâlde ise,
hâkimin vereceği ceza hâkimin takdirine bırakılmıştır.
Eğer bir kimse bir başkasına “Eşek” veya “Domuz” dese, ona ceza lâzım
gelmez. Çünkü kişinin gerçekten eşek veya domuz olmadığı, herkesçe bilindiği
için ona bu sözlerden bir zarar gelmez. Kimisi: “Cezalandırılır. Çünkü
kendisine eşek veya domuz denilen kimseye örf en leke sürülmüş olur», kimisi
de : «eğer sövülen kimse -ulema sınıfı gibi- eşraf veya ileri gelenlerden ise
onu söven kimseye ceza lâzım gelir. Çünkü eşraf veya ulemadan olan kimse bu
sözden tedirgin olur. Eğer sıradan bir adam ise bir şey lâzım gelmez” demiştir,
ki en uygunu da budur.
idâri ceza da en çok otuz dokuz, en az da üç değnektir, İmam Ebü Yûsuf
ise: “İdâri ceza yetmişbeş değneğe kadar çıkarılabilir” demiştir. İdâri cezanın
şer'i cezalardan az olmasının sebebi. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'in; “Kim ki şer'i cezayı
gerektirmiyen bir suç için şer'î ceza kadar ceza verirse, zulmetmiş olur” [50]
hadisidir. Bunun için İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed: “Şer'i cezanın en azı
köleye lâzım gelen kırk değnektir” diyerek: “İdâri ceza otuz dokuz değnekten
fazla olamaz demişlerdir.
İmam Ebû Yûsuf ise hürlere lâzım gelen şer'î cezaların en azına
bakarak: “İdarî ceza yetmişbeş değneğe kadar çıkabilir. Çünkü asıl, hürlere
lâzım gelen cezadır.” demiştir. Bir rivayete göre İmam Ebû Yûsuf:”İdâri cezanın
en çoğu yetmiş dokuz değnektir” demiştir, ki İmam Züfer de buna kaildir ve
kıyâs da bunu gerektirir. Ancak birinci rivayet Hz. Ali’den geldiği için İmam Ebû Yûsuf bu görüşünde. Hz
AIi'ye uymuştur.
Sonra, idâri cezanın en azı, Kuduri'de -üç değnektir- diye takdir
edilmiştir. Çünkü üç değnekten daha az bir ceza ile hiçbir yarar sağlanamaz.
Bizim Mavera ün-Nehir ulemamız ise: “İdâri cezanın en azı hâkimin
takdirine göredir. Hâkim kişinin o suçtan ne kadar ceza ile vazgeçeceğini
tahmin ederse o kadar ceza verir. Zira insanların hepsi bir olmayıp herkesin
huyu, karakteri ayrıdır” demişlerdir, İmam Ebû Yûsuf dan ise: “Suçluya
verilecek ceza, işlediği suçun büyüklük ve küçüklüğü ile ölçülür” diye
söylediği rivayet olunmuştur. İmam Ebû Yûsuf dan: “Her çeşit suçun cezası, ayrıı
cinsten olan suçun cezasına yakındır. Meselâ yabana kadına dokunmak veya
öpmenin cezası zinanın cezasına, başkasına zinadan başka bir şeyi isnâd etmenin
cezası başkasına zina isnâd etmenin cezasına yakındır” diye söylediği de
rivayet olunmaktadır.
Hâkim eğer gerekli görürse, dayak atma cezasından başka, ayrıca hapis
cezasını da verebilir. Zira arzu edilen İslahat hapis ile de sağlanabilir
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in de -az da olsa- hapis
cezasını uyguladığı rivayet olunmuştur. [51]
Hattâ eğer hapis cezası yeterli görülürse onunla yetinmek de caizdir. Bunun
içindir ki şer'i cezayı gerektiren suç sanıklarını, suçları sabit olmadan hapsetmek
caizken, hapis cezasını gerektiren bir suç sanığını, suçu sabit olmadan
hapsetmek caiz değildir.
Vuruşların en şiddetlisi idâri cezalarda olur. Çünkü idâri cezalarda
vuruşların sayısı az olduğu için, eğer hafif de olsa gaye hasıl olamaz. Bunun
içindir ki idâri cezalarda vuruşların değişik organlara dağıtılması
emrolunmamıştır. İdâri cezalardan sonra zina cezası gelir. Zira zina cezası
Kur'an-ı Kerim bir sabittir, zina cezasından da sonra içki cezası gelir. Çünkü
içki cezasının sebebi kesindir, ondan da sonra başkasına zina isnâd etmek
cezası gelir. Zira kendisine zina edilen kimsenin gerçekte zina etmediğinin kesin
olarak bilinmediği için bu cezanın sebebi kesin değildir. Hem de bu ceza,
uygulandığı kimsenin şahitliğini de kabul etmemekle ağırlaştırılmışken,
keyfiyet bakımından da ağır olması uygun olamaz. Hâkimin bir kimseye verdiği şer'i veya idâri ceza uygulanırken eğer o kimse ölürse, kimse sorumlu olmaz. Zira bu kimsenin cezalandırılması şeriatın emridir. Emredilen herhangi bir şeyi yerine getirmede ise, selâmet şart değildir. [52]
[1] Nisa: 4/16
[2] Nur: 24/4
[3] Bu lafızla gariptir .Ancak ayrıı mânâda Buhâri (Nur
sûresinin tefsiri) c. 2 s. 695 ve Buhari, c. 2 s. 799 da hayıth bir hadis
mevcuttur. Nasb-ürraye c. 3 s. 306
[4] Ebû Davûd (Şer’i cezalar recim babı) s. 250
[5] Hz. Aise. Hz. Alî ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)dan rivayet
olunan bu hadis Tirmizi (Şer’i cezalar) c. 1 s. 183, el-Müstedrek (Şer'i
cezalar) c. 4 s. 183. Darekutni, (Şer'i cezalar) c. 2 s. 324 ve Îbn-i Mâce,
(Şer'i cezalar) c. 2 s. 186 da kayıtlıdır. Nasb-ürraye c. 3 s. 308
[6] Ebü Dâvûd, kaza c. 2 s. 155; Tirmizi, Diyetler c. 1 s.
182; Nesâi, hırsızlık c. 2 s. 254; el-Müstedrek, ahkâm c. 4 s. 102
[7] Ebû Dâvud (Şer'i cezalar - recim babı) s. 250
[8] el-Müstedrek (Şer'i cezalar) c. 4 s. 361
[9] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/207-211.
[10] Müslim (Zinanın şer'i cezası) c. 2 s. 66 ve Buhari Muharipler
bahsi c 2 s. 1002
[11] Buhari, Diyetler 6; Müslim, Kasame 25, 26; Ebû Davud,
Şer'i cezalar, Tirmizi (Şer'i cezalar) 15; Kesat, Tahrim 5, 11, 15; Darımi,
Siyer 11; Ahmed Müsnet’i 1/61, 63
[12] Ebû Davud (Şer'i cezalar) C. 2 S. 253
[13] îbn-i Ebi Şeybe “Müsennefnin’de, Cenâiz Büneyde (r.a.)'dan
rivayet etmiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 321
[14] Müslim (Zinanın cezası) c. 2 s. 68, Ebû Davud (Şer'i
cezalar) c. 2 s. 252,
[15] Nur: 24/2
[16] Gariptir. Hatta Abdurrezzak “Musannefin’de Hz. Alİ
(r.a.)'dan bunun aksini rivayet etmiştir
Nabs-ürraye c. 3 s. 323
[17] Merfu olarak gariptir, İbn-i Ebî Şeybe İle Abdurrezzak
“Musannefelerinde Hz. Ali (r.a.)'dan mevkuf olarak rivayet etmişlerdir. Ancak
Buhari ile Müslim Ebû Hüreyre (r.a.)'dan Peygamber Efendimizin kişinin hayvana
vururken yüzüne vurmamasını ve yüzünü dağlamamasını emrettiğini rivayet
etmişlerdir. Nasb-ürraye c. 3 s. 324
[18] îbn-i Ebi Şeybe bunu Mespudi yolu ile Hz. Ebû Bekr'in
oğlu Kasım'dan rivayet ettikten sonra “Mes"udi zaif bir kimsedir”
demiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 324
[19] Abdürrezzak ve Beyhaki, Nasb-ürraye c. 3 s. 325
[20] Maide: 5/25
[21] Ebû Dâvud, Şerfi cezalar c. 2 s. 253
[22] Beyhaki, Şer'i cezalar c. 1. s. 220 ve Ahmed Müsned'i
c. 1 s. 121. Nasb-ürraye c. 3 s. 319-320
[23] Müslim, Recim c. 2 s. 67
[24] Eimme-i Sitte'nin hepsi bu hadisi Abdullah İbn-i
Ömer'den hem unm, hem kısa olarak rivayet etmişlerdir. Müslim, Recim c. 2 s.
69, Buhari Yahudi ve Hıristiyanların zina ettikleri zaman hükümleri c. 2 s.
1011; Ebû Dâvud, iki Yahudi'nin recmi c. 2 s. 254
[25] Darekutni, Şer'i cezalar c.. 2 s. 350
[26] Gariptir, İbn-i Ebi Şeybe, Taberani, Darekutni ve
îbn-i Adiy (el-Kâmil’de) Kab b. Mâlik'ten §u hadisi rivayet etmişlerdir:
“Yahudi bir kadınla evlenmek istedim. Peygamber Efendimiz bana: “Onunla evlenme. Zira o seni muhsan kılamaz”
buyurdu.” Darekutnî (Şer'i Cezalar) c. 2 s. 350 Nasb-ürraye c. 3 s. 328
[27] Bu konuda -işçinin ve Maiz'in hadisleri oîmak üzere-
iki hadis vardır. Eimme-i Sitte'nin Ebû Hüreyre ile Zevci b. Halid'den rivayet
ettikleri işçinin hadisi şöyledir : «tki kişi Peygamber Efendimiz'in yanında
çekişerek birisi: “Ta Resulallah, aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet” dedi.
Diğeri de -ki en bilgilileri o idi.
“Evet ya Resûlallah,
aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet ve bana izin ver ki konuşayım” dedi.
Peygamber Efendimiz (Aleyhisselâm):
“Konuş” dedi.
Adam :
“Benim oğlum bu adamın
yanında işçi iken onun karısıyla zina etmişti. Bana, oğlumun taşlanması
gerektiğini söylediler. Bunun üzerine ben, oğlumun ölümüde kurtulması için ona
yüz tane koyun île bir cariye verdim. Sonra, bilenlere durumu sordum. Bana,
oğluma yüz değnek ile bir yıl sürçün cezası lâzım geldiğini, taşlanması
gerekenin ise onun kansi olduğunu söylediler” dedi. Peygamber Efendimiz:
“Hayatım kudret elinde
olan Allah'a yemin ederim ki aranızda Allah'ın kitabı İle hükmedeceğim. Senin
davarlarınla senin cariyenin sana geri verilmesi gerekir ve oğluna da yüz
değnek ile bir yıl sürgün.cezası lâzım gelir» dedikten sonra, “Enes İbn-i
Mâlik'e de:
“Enesciğim, bu adamın
karısı yanına git eğer zina ettiğini itiraf ederse onu taşlattır” boyarda. Enes
de adamın karısı yanına gitti ve kadın zina ettiğini itiraf etti. Bunun üzerine
Peygamber Efendimiz emretti de kadını taşladılar.” Buharl (Zina suçunu itiraf)
c. 2 s. 1008, Müslim (Şer'i cezalar) c. 2 s. 69
[28] Müslim, Şer'i cezalar 12-14; Ebû Dâvud, Şer'i cezalar
23; Tirmizî, Şer'i cezalar 8; İbn-i Mâce, Şer'i cezalar 7; Darimi, Şer'i
cezalar 19.
[29] Abdürrezzak “Musannef”înde, Muhammed b. Hasan da
“el-Asarû adlı kitabında kaydetmişlerdir. Nasb-ürraye c. 3 s, 330
[30] Hadisin tamamı “Dul dul ile zina ettiği zaman cezalan
onlara yüz değnek vurmak ve onlan taslamaktır. Bekâr bekâr île zina ettiği
zaman, cezaları yüz değnek ile bir yıl sürgündür” meâlindedir İmam-ı Şafiî
hadisin sadece ön kısmının mensuh olduğna kail olduğu için: “Zina suçundan
dolayı kendisine dayak cezası lâzım gelen kimseye ayrıca bir yıl sürgün cezası
da verilir» demiştir. Kendisine dayak cezası lâzım gelen kimseye ayrıca sürgün
cezasının lâzım gelmediğini söyleyen Hanefller ise. İmam-ı Şafiî'ye cevaben
hadisin son kısmının da mensuh olduğnu ileri sürmüşlerdir. Müellif” Hadis de
ön kısmı nasıl mensuh ise, son kısmı da mensuhtur” sözü ile işte bunu demek
İstemiştir.
[31] Bu lafızda, gariptir. Müslim (zinanın şer'i
cezası) c. 2 s. 681’de kayıtlı bulnan
bu hadîs şöyledir :
“Gamidoğulları
kabilesinden olan kadın:
“Yâ Resûlallah ben zina
ettim. Beni temizle, dediyse de Peygamber Efendimiz (Saİlallahü Aleyhi ve
Sellem) onu geri çevirdi. Ertesi gün kadın bir daha gelip:
“Ya Resûlallah, sen
Maiz'i geri çevirdiğin gibi her halde benî de geri çevirmek istiyorsun. Allah'a yemin ederim ki ben gebeyim, dedi. Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Madem kî ille olsun
diyorsun, git doğum yaptıktan sonra gel, dedi ve kadın doğum yaptıktan sonra
çocuğu alıp -elinde bir ekmek parçası olduğu halde- Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem)in yanıma getirerek :
“Ya Resûlallah işte çocuğum. Ben
onu sütten de kestim.Görüyorsun ki artık ekmek yiyor, dedi. Bunun üzerine
Peygamber Efendimiz (Saİlallahü Aleyhi ve Selem) çocuğu müslümanlardan birine
teslim etti ve bir çukur kazdırarak kadını göğsüne kadar içine gömdükten sonra
taşlanmasını emretti.”
[32] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/211-219.
[33] Bu lafızla gariptir. Derler ki: Bu lafızla,
Beyhaki'nin Hz. Ali (Radıyallâhü anh)'dan rivayet ettiği ihtilaflı hadisler
arasında yer almaktadır.
Nasfe-ürraye c. 3 s. 333
[34] İbn-i Mâce, Alım-Satımlar 64; Ahmed Müsned'i
2/179,204, 214.
[35] Tamamen gariptir.Nasb-ürraye c. 3 s. 339
[36] İbn-i Mâce, Şer'i cezalar c. 2 s. 187
[37] Ebû Dâvûd, Şer'i cezalar c. 2 s. 257; Tirmizi c. 1 s.
188; İbn-i Mace, Şer’i cezalar c. 2 s. 187; el-Müstedrek, Şer'i cezalar c, 4 s.
155
[38] Beyhaki (Sünen-i Mubra) C. 8 S. 232
[39] Kendisiyle cinsel ilişkide bulnulan hayvanın kesilip
yakılması hakkındaki rivayet gariptir. Ancak Sünen-i Arbaa'mn İkrime yolu ile
İbn-i Abbas (Radıyalâhü anh)dan Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)in meâlen akim kî bîr hayvanla cinsel ilişkide bulunursa hem onu, hem
hayvanı öldürün” diye buyurduğunu kaydetmişlerdir. İkrime: Aynca şunu da
demiştir: İbn-i Abbas'a:
“Hayvanın öldürülmesi
ne İçindir, onun ne günahı var?” diye sordum. İbn-i Abbas:
“Kanaatımca Peygamber
Efendimiz (Salallahü Aleyhi ve Sellem), hayvanla o iş yapılmışken ondan
yararlanmak ve etini yemekten tiksinti duyduğu için öyle buyurdu, dedi”
Ebû Dâvüd, Şer'i cezalar c 2. s. 157; İbn-i Mâce, c. 2 s. 187; Tirmizi,
Şer’i cezalar c. 1 s. 188
[40] Gariptir. Ancak Ebû Davud, Tirmizi ve Nesai’nin Büsür
b. Ertat'tan rivayetlerine göre Peygamber Efendimiz: “Yolculukta” Tirmizi'nin
rivayetine göre “Savaşta el kesilmez” diye buyurmuştur. Tirmizi, (Şer'i
cezalar) c. 1 s. 187; Ebû Davud (Şer'i cezalar) c. 2 s. 249
[41] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/219-228.
[42] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/229-236.
[43] Ebû Davud, Şer'i cezalar c. 2 s. 260; İlm-i Mâce,
Şer'i cezalar c. 2 s. 188; Nesai, Eşribe c. 2 s. 329; el-Müstedrek, Şefi
cezalar c. 4 s. 371
[44] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî,
Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/236-240.
[45] Nur: 24/4
[46] Zinanın şer'i cezası babında geçmiştir
[47] Bakara: 2/133
[48] Gariptir. Ancak Ebû Şüca-ı Deylemi'nin el-Pirdevs adlı
kitabında Abdullah İbn-i Ömer (r.a.)'dan “Dayı, babası bulunmayan kimsenin
babasıdır” mealinde roerfu olarak naklettiği bir hadis kayıtlı bulunmaktadır.
Nasb-ürraye c. 3 s. 363
[49] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/240—246.
[50] Beyhari (Şer’i cezalar) c. 8 s. 327
[51] Bu rivayet yukarıda geçmiştir
[52] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/246-248. |