| Soru-Cevap Sistemi |
| Forum |
| Yarışmalar |
| Bizi Tavsiye Edin |
| Ziyaretçi Defteri |
| Resim Galerisi |
| Diğer Deliller |
|
| Yazar Mustafa Refik | |
| 04 01 2008 | |
|
Müctehidler arasında hüccet
olmaları kamilen veya kısmen
ksbul edilip edilmeyen bir kısım esaslar vardır ki, bunlar şer'i hükümleri isbat hususunda tali
derecede birer delil sayılır veya muteber sayılmazlar. Bunların başİıcaları
şerayii salife, istishab, taklid, istidlal biademilmedarik, örf ve adet,
maslahat vesairedir. Bunları sirasile kaydediyoruz:
Önceki Şeraitler: bizden evvelki milletlerin peygamberleri vasıtasile kendilerine tebliğ
edilmiş olan şeriatler; Bu hususta ihtilaf vardır. Bazı zatlara göre bu geçmiş
ümmetlerin ahkamı şer'iyyesi, bir delil bulunmadıkça bizce şer'i delillerden
sayılamaz. Bu ümmetlerden her birinin şeriati kendisine mahsus bulunmuştur.
Nitekim Kur'amm mübinde = sizden her
birisi için bir şeriat, bir açık yol yaptık) buyumlmuştur. Ve her milletin
şeriati kendi zamanına has bulunmuştur. Şeriatı islamiyyenin salif şeriatleri
nasih olduğu hakkında da icma vardır.
Bazı zatlara göre de nesh edildiği sabit
olmadıkça sabık şeriat-lerin hükümleri de bizim için mutlaka
lazım gelir. = artık onların hidayetlerine
artık müslim. hakka müteveccih olarak İbrahimin milletine tabi
olunuz.) gibi kuranı naslar buna delalet
eder.
Sahih olan üçüncü kavle göre ise sabık şeriatler, bizim de
şeri-atimiz olmak üzere bize lazım gelir, bizim için de ediileden sayılır. Fakat
mutlaka lazım gelmez. Belki Allahüteala veya Resulüekrem efendimiz onu zem ve
inkar etmeksizin hikaye buyurmuş olmak şartile lazım gelir. Bu halde onlar da
bizim kitabımıza ve sünneti nebeviyyeye raci olur. Yoksa ümemi saiifenin şer'i
hükümleri hakkında «Abdullah ibni Selam» gibi müslümanlığı kabul eden ehli
kitabın rivayetlerine, nakillerine itibar olunamaz. Çünkü onların kitablari
tahrif edilmiş, hakikaten ortadan gaib olmuştur.
(Istishab) : Mazide sabit olup
bilahare zail olduğu bilinmiyen
bir şeyin hala berdevam sayılmasıdır.
Mesela : Hayatı mazide sabit olup vefatı bilinmiyen bir
mefkudun hala berhayat sayılması bu cümledendir.
istishab, İmam Şafiiye
göre nefyen ve isbaten
bir hüccettir. Binaenaleyh bir mefkudun malına başkası
varis olamaz. Çünkü vefatı malum olmadığından hayati istishaben sabittir.
Kendisi ise başkasına vans olur. Zira vefatı bilinmediğinden istishaben
berhayattır.
istishabın böyle dafi ve müsbit bir hüccet olması, Şafiilerden
bazılarına göre bir emri zaruridir. Madem ki bir şeyin vücudu evvelce
mi'ı-tehakkik, bilahare zevali ise gayri maznun bulunmuştur, artık onun bekasım
zan etmenin lüzumu zaruri olmuş olur. Bunun içindir ki başka yerlerde bulunan
ehibbaya mektuplar yazılır, hediyeler gönderilir. Ve onlar ile ticari muameleler yapılarak siparişler verilir.
Şafiilerden bazılarına göre ise bu babda ihtilaf bulunduğundan
bu zaruret iddiası müstebaddir. Bunlar, istishabın bir hüccet olduğunu
şe-riatlerin bekasile ve istishabın bir çok fer'i meselelerde muteber
bulun-masile isbata kalkışmışlardır.
Bu zatlara göre evvelki peygamberlerden her birinin şeriatı,
diğer bir şeriatin zuhuruna kadar devam etmiş, mesela : «Hazreti tsanın
şe-riati, hatemülenbiya efendimizin zamanına kadar muteber bulunmuş, bunlara
nesh arız olmamıştır» denilmesi, istishaba dayanmaktadır.
Kezalik : evvelce sabit olup sonra bekasında şek edilen bir abdestin
veya bir malikiyyetin veyahut bir zevciyyetin devamına istishab ile hüknı
edilmektedir. Eğer istishab, bir hüccet olmasaydı, bunların böyle devamına hükm edilemezdi.
Hanefilere göre istishab,
yalnız def, istihkakı men
hususunda bir hüccettir, yoksa bir hakkı isbat hususunda hüccet
değildir. Yani: bir «hücceti
dafia»dır, bir «hücceti
müsbite» değildir. Bunun içindir ki, mefkudun malına başkası
hemen varis olamaz, kendisi de başkasına derhal varis olamaz. Belki onun adına
berhayat olduğu takdirdeki hisse, ihtiyaten tevkif edilir. (Mefkud bahsine
müracaat!)
Bu, böyledir. Çünkü bir şeyin bir zamanda mevcudiyeti başka, o
mevcudiyetin devamı başkadır. Artık bu mevcudiyet, istimrarı iktiza etmez.
Şeriatlerin denildiği vecihle bekası ise istishab ile değil,
başka delillere müstenittir. Abdest, mülkiyet gibi şeylerin bekası da istishab
ile değil belki bunların kendilerine mütenakız hadiselerin zuhuruna kadar
im-tidat eden bir takım hükümleri icab eder olmalarındandır.
Mesela : bir abdest ile, onu bozacak bir hadisenin zuhuruna
kadar müteaddit namazlar kıhnabilir.
Velhasıl Hanefilerce istishab, bir şeyi -hilafı bilinmedikçe
-olduğu hal üzere ibka için hüccettir, yoksa vaktile mevcut olmıyan bir şeyi,,
bir hakkı isbat ve o hususda naşı ilzam için bir hüccet değildir, tşte bu isbat
ve ilzam bakımından istishab, bir «hücceti faside» dir.
(Taklid) de bir hücceti fasidedir. Şöyle ki: taklid, kendisine tabi olmanın vücudüne delil kaim
olmiyan bir kimseye, -sözünde muhik olduğuna itikad edilerek -ittihada
bulunmaktan ibarettir. Bu, fasid bir hüccettir. Çünkü bu, iki nakizin içtimaına
kail olmayı icab eder. Madameki ittibaa delil yoktur, artık ittibaı caiz
görüldüğü gibi ademi ittibaı da caiz görülmek lazım gelir. Bu ise iki nakizin
içtimaına kail olmaktan başka değildir. Binaenaleyh bir kimseyi.bila delil
taklid etmek, bir fasid hüccettir.
Müctehidini kirama müctehid olmıyanların tabi olmaları lüzumu
ise bir delile müstenittir. Nitekim ictihad bahsinde görülecektir.
(istidlal biademilmedarik) yani İdrak edilemeynle istidrak de bir
hücceti fasidedir. Bu, vücudüne
delil' bulunmıyan bir şeyin ademine hüküm etmektir ki, asla doğru olamaz.
Çiinkü bu da iki nakizin içtimaim müstelzim olur. Vücudüne delil buiunmıyan
şeyin ademine de delil bulunmayınca ne yapılacaktır? Hem vücudüne, hem de
ademine mi hükm edilecek?. Böyle bir hüküm ise iki nakizin içtimaına kail
olmaktan başka birşey değildir.
Bir çok şeyler vardır ki, vaktile vücutlerine delil bulunmadığı
için inkar edilmişlerdi. Halbuki muahharan keşf edilmişlerdir.
Binaenaleyh vücudüne, ademine delil bulunmıyan bir şey hakkında
tevakkuf etmek lazım gelir. Yoksa her görülmeyen, hakkında delil bulunmıyan
şeyi inkar etmek, doğru değildir.
(Örf ve adet) denilen şeyler, bazı hususlarda birer hüccet olup hükme medar
bulunur. Şöyle ki:
Örf; nas arasında tanınmış, güzel.görülmüş, red ve inkar edilmeyip
mükerreren yapıla gelmiş olan şeydir ki, buna«maruf» da denir.
Örf; fukaha arasında: «aklen ve şer'an müstahsen olan, selim
akıl sahipleri yanında münker olmayan şey» diye tarif edilmiştir.
Adete gelince: «Nas arasında itiyat edilen her hangi bir işden
ibarettir. Buna «teamül» de denir.
Fukaha arasında örf ile adet bir telakki edilerek adet bu
vecihle tarif edilmiştir: «Nüfusta takarrür eden ve selim tabiatler indinde makbul
bulunan herhangi mütekerrir şey.)
Binaenaleyh bir şey, tekrar tekrar yapılmış olmadıkça adet mahiyetini
almış olamaz.
Maamafih adetler, «adeti hasene», «adeti kabiha» kısımlarına ayrılır.
Şöyle ki : şer'a akla muhalif olmıyan, faidesi zahir bulunan bir adet, güzel ve
iyi adettir. İşte fukahanın kabul ettikleri adet de budur. Bilakis şer'i
şerife, selim akla muhalif olan bir adet de çirkin, fena bir adettir. Bunun
şer'an bir kıymeti yoktur, belki izalesi lazımdır.
Örf, kavli olacağı gibi ameli de olur. Şöyle ki:
Örfi kavli; bir cemaatin bir lafzı lugavi manasından alarak
başka bir manada mükerrerem istimal etmelidir.
Mesela: bir kimse : «Filan haneye ayağımı basmam» diye yemin
etse bu «ayağımı basmam» sözü, örfen «o haneye herhangi bir suretle girmem» manasında
bulunmuş olur. Binaenaleyh o haneye rakiben de girse yemininde şer'an hanis
olur. Fakat dışarıdan içerisine mücerred ayağım basmakla hanis olmaz. Çünkü bu
halde maksut olan, manayı örfidir. Artık manayı lugaviye tercih edilir.
Bir lafız, şer'i bir manada İstimal edilince «örfi şer'i» adım
alır: selat, zekat, hac kelimelerinin istimali gibi.
Örfi ameliye gelince: bu da «bir yerde amele dair bir işin nas
arasında maruf ve mutad olmasıdır.» Bir yerde yalnız koyun etinin veya buğday
ekmeğinin yiyilmesinin mutad olması gibi
Binaenaleyh böyle bir yerde bir kimse, .birisini et veya ekmek
almaya vekil etse bu vekalet, örfen koyun etine, buğday ekmeğine münhasır olur.
Artık vekil, keçi eti veya arpa ekmeği alsa müekkili hakkında nafiz olamaz.
Örfi ameliye ;<adet» de denir.
Örf ve adet, amm olacağı gibi has da olabilir.
Şöyle ki: Örfi amm, vazıı muayyen ve bir beldeye, bir cemaate
mahsus olmayan bir çok beldelerin, cemiyetlerin örfüdür. Filiyat kabilinden
olunca adeti amme diye yad olunur.
Örfi has da muayyen bir beldenin veya cemaatin aralarında
müker-reren istimal edegeldikleri şeydir.
Amm olan bir örf ve adet ile hükmi anı, sabit olur. O hüküm, o
uruf ve adetin cari olduğu her yerde muteber bulunur. Hatta deniliyor ki: sa~
habeı kiramın zamanlarından asrımıza kadar ümmet arasında müteamil olup
hakkında nas bulunmıyan ve müctehidler tarafından takrir edilerek kendisile
amel edilmiş bulunan bir örf, icma menzilesindedir. Kıyasa muhalif olsa bile
onunla amel olunur.
Has olan bir örf ve adet ile de hükmi has sabit olur. .Bu hüküm
yai-niz o örf ve adetin cari olduğu yerde, cemiyet arasında muteber bulunur.
Mesela: bir nevi menkulün vakf edilmesi, bir beldede mütearef olup diğer bir
beldede mütearef olmasa o menkulün vakfiyeti, ancak mutad olan beldede sahih
olur, diğerinde olmaz.
Örfi hasın asla muteber olmadığına kail olanlar da vardır.
Şer'i naslar ile örf ve adet
arasında tearuz vaki olunca Imam-ı Azam ile İmam Muhammede göre mutlaka şer'i
naslar tercih edilir, Örf ve adete itibar olunamaz. Çünkü nas, örften daha kavidir Örf ve adet, mütehavvü, batıl üzerine
müesses olabilir. Nas ise böyle değildir. Maamafih nassın hüccet olması, umumidir,
örf ve adet ise müteamil oldukları yerlere münhasırdır. Artık naslara muarız
olamazlar.
Ancak İmam Ebu Yusuf den bir rivayete göre bakılır: Eğer bir
nas, Örf ve adete müstenid olmaksızın bir hükmü isbat İçin şarii mübin
tarafından re'sen ve iptidaen varid olmuş ise bu nas ile amel olunur. bu nas;
örf ve adete tercih edilir, bunun hilafına teessüs eden bir Örf ve adete itibar
olunamaz, belki bunları izale lazım gelir. Dini islamdaki ibadetlere, bir takım
şeylerin haram olmasına, münakehat, vasiyet, veraset gibi hususlara dair olan
naslar bu kabildendir.
Fakat bir nassı şer'i, vürudu zamanında cari olan bir örf ve adetin
hükmünü tesbit için varid olmuş ise o zaman bu örf ve adetin tebdili halinde
yeni teessüs eden müstahsen örf ve adete itibar olunur, nassı şer'iye göre
hüküm verilmez. Zira şarii hakimin muradı, o hususta mücerred örf ve adete
riayetin lüzumunu beyandan ibaret olmuş olur. Binaenaleyh ikinci örf ve adet,
birincinin yerine kaim olduğundan bu da şarii mübinin muradına münafi olmamış
olur.
İşte Mecelledeki (zamanın tağayyürile ahkamın tağayyüri inkar
o-lunamaz.) kaidei fıkhiyyesi de bu esasa dayanmaktadır. Yani: böyle bir örf ve
adete müstenid olan hükümler, tebeddül edebilir. Yoksa zamanın tebeddülile
alelıtlak hükümler tebeddül edemez. Şarii mübinin muradına, tasrihine münafi
olan bir örf ve adet, gayri meşru olacağımdan onunla nasıl amel edilerek şer'i
naslar terk edilebilir?. O halde nususun mahiyeti kudsiyesi mahfuz kalmış
olabilir mi?. (Kavaidi fıkhiyye kısmına da müracaat!)
Fakat şeriati islamiye, bir çok muamelatta örf ve adete büyük
bir kıymet vermiş ve meşru bir örf ve adetin cereyanına tabi olmamızı tecviz
buyurmuş olduğundan islam hukuku bakımından büyük bir faaliyet ve tatbik sahası
açık bulunmuştur. Bu cihetle zaman zaman tebeddül edecek bir kısım örflere, adetlere
göre yeni yeni hükümler verilebilmesi imkanı, islam hukukunda mevcut
bulunmaktadır. |
|
| Son Güncelleme ( 04 01 2008 ) |