| Soru-Cevap Sistemi |
| Forum |
| Yarışmalar |
| Bizi Tavsiye Edin |
| Ziyaretçi Defteri |
| Resim Galerisi |
| el-Hidaye - İddet Bahsi |
|
| Yazar İmam Merginani | |
| 14 02 2010 | |
İDDET BABI
Kadımn kocası
onu kesin veya rec'i talâk ile boşadığı, ya da kan ile koca bir başka yol ile
birbirinden aynldüdarı zaman, eğer kadın hür ise iddeti üç kere aybaşı halini
görmektir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“Boşanan kadınlar üç ay bası hali beklerler” [1] diye
buyurmuştur. Boşanmadan başka bir yolla ayrılma da boşanma hükmündedir. Çünkü
iddet, kocasından ayrılan kadının gebe olup olmadığını öğrenmek için vâcib
olmuştur. Bu sebep ise kocasından ayrılan bütün kadınlarda mevcuttur.
İmam-ı Şafiî,
yukarıya aldığımız Âyet-i Kerime'de geçen Kuru kelimesini temizlik mânâsına
hamlederek: “Kocasından ayrılan kadının iddeti üç kere aybaşı halinden
temizlenmektir” demiştir. Fakat kuru kelimesini aybaşı mânâsına hamletmek daha
iyidir. Zira her ne kadar bu kelime bu her iki mânâ arasında müşterek ise de,
kadının gebe olmayışı, aybaşı halinden temizlenmekle değil, aybaşı haline
girmekle anlaşılır. Hem de Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Cariye olan kadinin iddeti iki kere aybaşı
haline girmektir”. [2]
buyurduğuna göre âyetteki “Kuru kelimesinden de murad aybaşı haline girmektir.
Çocuk, yahut
yaşlı olduğu için aybaşı halini göremeyen kadının iddeti de üç aydır. Zira
Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“Kadınlarınız içinde ay hâli görmekten
kesilenler ile henüz ay hâli görmemiş olanların iddetlerini tâyin edemezsiniz,
bilin ki onların iddet beklemesi üç aydır” [3]
buyurmuştur. Gebe olan
kadının iddeti de doğum yapmasıdır. Zira
Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“Gebe olan kadınlar da, doğum yapmakla iddet
süreleri biter” [4]
buyurmuştur.
Eğer
kocasından ayrılan kadın câriye olursa iddeti, iki kez aybaşı hâli görmektir.
Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Cariyenin talâk sayısı ikidir. İddeti de iki
kez aybaşı halini görmektir”
[5]
buyurmuştur. Şayet kocasından ayrılan câriye çocuk veya yaşlı olduğu için
aybaşı halini görmüyorsa, o zaman iddeti bir buçuk aydır.
Kocası ölen kadının, iddeti de,
eğer kadın hür olursa dört ay on gündür. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“İçinizde ölenlerin bıraktıkları eşler, dört
ay on gün beklerler” [6] buyurmuştur.
Eğer kocası
ölen kadın câriye olursa iddeti iki ay beş gündür ve eğer kocası ölen kadm gebe
olursa -ister hür, ister câriye olsun- İddeti doğum yapmasıdır. Zira yukarıda
metni geçen bu hüküm ile ilgili âyet-i kerime mutlaktır. Abdulllah İbn-i Mesud
(Radıyallâhü anh) da; “Kim isterse gelsin
de ben kendisine yemin etmeye hazınm. Kısa olan Nisa sûresi, Bakara süresindeki
âyetten sonra inmiştir. Yâni: Gebe olan kadınlar da doğum yapmakla iddet
süreleri biter” mealindeki âyeti içeren Talâk sûresi, Bakara süresindeki “İçinizde ölenlerin bıraktıkları eşler dört
ay on gün beklerler” [7]
mealindeki âyetten sonra nazil olup onu neshetmiştir” demiştir. Hz. Ömer
(Radıyallâhü anh)da: “Eğer kocası ölen
kadın, kocası daha teneşir tahtası üzerinde iken bile doğum yaparsa, iddeti
biter ve evlenebilir” demiştir. [8]
İmam Ebû Hanife
ile İmam Muhammed'e göre eğer kocası hasta iken boşanan kadın daha iddeti
bitmemişken kocası çlürse, boşanma iddeti ile ölüm iddetinden hangisi daha
uzunsa onu beklemesi gerekir. İmam Ebû Yûsuf ise: “İddeti üç kere aybaşı halini
görmektir” demiştir. Yâni eğer kadın kesin, ya da üç talâk ile boşanmış ise
böyledir. Rec'i talâk ile boşanan kadının iddeti ise her üç imamın ittifakıyla
ölüm iddetidir.
İmam Ebû
Yûsuf: “Çünkü kocası ile arasındaki nikâh kocasının ölümünden önce kesin
boşanma ile ortadan kalkmıştır, ölüm iddeti ise ancak nikâhın Ölüm ile
kalkması halinde lâzım gelir. Her ne kadar kocasının ölümünde nikâhın hükmü
duruyor İse de ancak miras bakımındandır. Rec'i talâk ise öyle değildir. Çünkü
rec'i talâk ile boşanan kadın ile kocası arasındaki nikâh, iddet bitmedikçe
her yönden bakidir” demiştir.
İmam Ebû
Hanife ile İmam Muhammed ise: “Nikâhın hükmü miras bakımından kalkmadığına
göre, ihtiyaten iddet bakımından da kalkmaması lâzım gelir. Bunun için her iki
iddeti de beklemek zorunda olur” demişlerdir. Kocasının dinden çıkması ile
boşanan ve iddeti daha bitmemişken kocası ölen kadının iddetinde de aynı
ihtilâf câridir. Kimisi: “Bu kadının iddeti ic-ma ile üç ay başı halidir. Çünkü
bu kadın kocasına mirasçı olmadığı için kocası ile arasındaki nikâhın hükmü
kocası öldüğü zaman baki değildir. Zira müslüman kimse gayri müslime mirasçı
olamaz” demiştir.
Eğer bir
kadın aybaşı halini görmediği için aylarla iddetini beklerken aybaşı halini
görürse, aylarla olan iddetînden beklediği günler boşa gidip yeniden aybaşı
iddetini beklemesi gerekir. Yâni eğer gördüğü kan normal aybaşı kanı olursa
-sahih olan kavle göre- hüküm böyledir. Çünkü aylarla olan iddetın aybaşı hali
iddeti yerine geçmesi kadının aybaşı halinden kesilmesi şartına bağlıdır. Kadının
normal olarak aybaşı halini görmesi ise, aybaşı kanından kesilmemiş olduğunu
gösterir. Nasıl ki oruç tutamayan kimsenin oruç yerine fidye verebilmesi de,
ölüme kadar oruç tutamaması şartına bağlıdır.
Eğer kadın
iki kez aybaşı halini gördükten sonra aybaşı halinden kesilirse aylarla olan
iddeti beklemesi gerekir. Zira asıl ile aslın bedeli bir arada olamaz.
Fasid nikâh
ile evlenen kadın ile, yanlışlıkla kendisiyle cinsel ilişkide bulunulan
kadının iddetleri, ayrılmada da, ölümde de aybaşı hali iddetidir. Çünkü bu iki
kadının iddet beklemeleri, meşru olan bir nikâha değer vermek için değil,
kadının gebe olup olmadığını öğrenmek içindir. Gebe olmadığı ise ayların
geçmesiyle değil, aybaşı kanını görmekle anlaşılır.
İmam Ebû
Hanife ile İmam Muhammed'e göre gebe olan kadının kocası çocuk da olsa, öldüğü
zaman kadının iddeti doğum yapmasıdır. İmam Ebû Yûsuf İse: “İddeti dört ay on
gündür. Çünkü kocası çocuk olduğu için bu gebelik ondan değildir. Bunun için
bu kadın sanki kocası öldükten sonra gebe kalmıştır” demiştir, ki İmam-ı Şafiî
de bu görüştedir, İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed ise, yukarıda metni geçen “Gebe
kadınlar doğum yapmakla iddet süreleri biter” mealindeki âyet-i kerimenin
itlakma dayanmışlardır. Hem de kocası ölen kadının iddet beklemesi, gebe olup
olmadığını öğrenmek için değil, meşru olan bir kocanın hakkına saygı göstermek
içindir. Nitekim aybaşı halini gördüğü halde aylarla iddet beklemesi de bunu
göstermektedir. Meşru kocalık vasfı ise -kadının gebeliği ondan değilse de-
çocukta da mevcuttur. Kocası öldükten sonra gebe kalan kadın ise öyle değildir.
Çünkü bu kadın kocası ölürken gebe olmadığı için iddeti aylarladır. Sonradan
gebe kalması iddetini değiştirmez. Bu kadın ise, kocası ölür ölmez iddeti
doğum yapmak olmuştur. Bu itibarla ikisi arasında fark vardır.
Her iki
surette de çocuk kadının kocasına verilemez. Yâni gebelik -ister kadının
kocası sağ iken, ister öldükten sonra kadında görülsün- kocasının değildir.
Çünkü çocuğun suyu bulunmadığı için gebeliğin ondan olması düşünülemez, ki
nikâh onun yerine kaim olsun.
Eğer kişi
karısını aybaşı halinde boşarsa, kadının, içinde bulunduğu aybaşı hali
iddetinden sayılmaz. Zira iddet üç kez tam aybaşı halini görmektir, kadının,
içinde bulunduğu aybaşı hali ise -bir kısmı daha önce geçtiği için- tam
değildir.
Eğer iddetini
beklemekte olan bir kadınla, yanlışlıkla cinsel ilişkide bulunulursa kadına
bir iddet daha lâzım gelir ve iki iddet birbirine girerler. Kadının gördüğü
aybaşı hali de her iki iddetten de sayılır. Birinci iddet bittiği zaman eğer
ikinci iddet bitmezse kadının o iddeti de tamamlaması gerekir. İmam-ı Şafii: “İki
iddet birbirine girmezler. Çünkü iddet beklemek, kadının bir zaman için
evlenmemesi ve evinden dışarı çıkmaması ibadetidir. Bunun için, iki günün orucu
nasıl bir günde tutulamıyorsa, iki iddet de bir arada beklenemez” demiştir.
Biz diyoruz
ki: iddetten gaye kadının gebe olup olmadığını öğrenmektir: Bu ise bir iddeti
beklemekle de hasıl olur. îddetin ibadet olması ise ikinci derecede gelir. Nitekim
kadın iddet beklemenin ibâdet olduğunu bilmediği halde beklerse iddet sayılır,
ibâdet ise niyetsiz geçerli olamaz.
Ölüm iddetinî
bekleyen kadın eğer kendisiyle yanlışlıkla cinsel ilişkide bulunulursa, aylarla
olan iddeti bekler ve iddetlerin birbirine girmelerini -mümkün olduğu kadar-
gerçekleştirmek için gördüğü aybaşı hallerini aylar iddetinûen sayar.
Boşanan kadının iddeti boşanma
tarihinden, kocası ölen kadının iddeti de ölüm tarihinden itibaren başlar.
Kadın, iddet süresi geçinceye kadar boşandığım, yahut kocasının Öldüğünü bilmese
de iddeti bitmiş olur. Zira iddeti gerektiren sebep ya boşanma, ya ölümdür.
Bunun için boşanma ile ölüm hangi tarihte vuku bulursa iddet o tarihten
itibaren başlamış olur.
Bizim Buhara
Ulemamız (Allah hepsine rahmet eylesin) gizli anlaşma şüphesine mahal
bırakmamak için “Boşanma iddeti boşanmanın ikrar edildiği tarihten itibaren
başlar” diye fetva vermişlerdir.
Fasid olan
nikâhta iddet, ya kan ile kocanın biribirinden ayrılmaları tarihinden, ya da
kocanın kan ile cinsel ilişkide bulunmamaya karar verdiği tarihten İtibaren
başlar. İmam Züfer: “İddet gerektiren sebep cinsel ilişki olduğu için iddetin
başlangıcı, kan ile kocanın bulundukları en son cinsel ilişkidir” demiştir.
Biz diyoruz
ki: Fasid olan nikâhta vuku bulan bütün cinsel ilişkiler -bir akdin hükmüne
dayandıkları için- bir cinsel ilişkinin hükmündedirler. Bunun içindir ki hepsi
!için bir mehir lâzım gelir. Bunun için kan ile koca birbirlerini terk
etmedikçe, yahut cinsel ilişkide bulunmamaya karar vermedikçe iddet başlamaz.
Çünkü en son cinsel ilişkiden sonra dahi bir daha cinsel ilişkide bulunacakları
ihtimali vardır.
Eğer kadın: “Benim
iddetim bitmiştir”, kocası da Bitmemiştir” dese, söz kadının yeminli sözüdür.
Zira kadın sözünde emindir. Ancak kendisinden şüphe edildiği için ona yemin
verilir. Nasıl ki yanına bir şey emanet bırakılan kimse de emin olduğu halde,
emaneti geri verdiğini söylediği zaman ona yemin verilir.
Eğer bir
kimse kesin bir talâk ile boşadığı karısıyla, iddeti daha bitmemişken bir daha
evlenir ve fakat onunla cinsel ilişkide bulunmadan bir daha boşarsa -İmam Ebû
Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a gör- kadına bir mehir daha düşer ve bir iddet daha
lâzım gelir. İmam Muhammed ise: “Kadınla ikinci evlenmede cinsel ilişkide
bulunmadan onu boşadığı için kadına yarım mehir düşer ve
yeni bir iddet lâzım gelmez.
Birinci iddet de birinci talâk ile vacip olmuştur. Ancak daha bitmeden eski
kocasıyla bir daha evlendiği için hükmü ortadan kalkmış ve fakat bir daha
boşanınca tekrar avdet etmiştir” demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf
da: “Her ne kadar ikinci evlenmede kadınla cinsel ilişkide bulunmamış ise de
birincide bulunduğu için onun eseri olan iddet daha bitmemişken kocasıyla bir
daha evlendiği için bir daha kendisiyle cinsel ilişkide bulunmuş gibi olur.
Nasıl ki bir kimse bir malı gasp ettiği zaman eğer o malı sahibine geri
vermeden satın alırsa, o kimsenin o malı satın alması malı yeniden teslim alması
yerine geçer” demişlerdir. İmam Züfer de: “Bu kadına hiç iddet lâzım gelmez.
Çünkü birinci iddet daha tamamlanmadan kadın eski kocası ile evlendiği için
iddet sakıt olmuş, ikinci evlenişte de kocası kendisiyle cinsel ilişkide
bulunmadan onu boşadığı için bu boşanma ile de ona iddet lâzım gelmemiştir”
demiştir.
Eğer İslâm
idaresi altında olan bir gayrimüslim, gayrimüslim olan karısını boşarsa kadına
iddet lâzım gelmez. İslâm idaresi altında olmayan gayrimüslim kadınlara da,
eğer müslüman olup İslâm ülkesine göç ederlerse iddet lâzım gelmez ve eğer gebe
değillerse evlenebilirler. Ancak gebe oldukları zaman doğum yapmadan evlenmeleri
caiz değildir. Bu da İmam Ebû Hanife'ye göredir. Diğer iki İmam ise: “Her iki
kadına da iddet lâzım gelir” demişlerdir. Bu ihtilâf da, gayrimüslim olan
kimsenin, kendileriyle evlenmesi caiz olmayan yakın akrabalarıyla evlenmesi
hakkındaki ihtilâf gibidir, ki biz bu ihtilâfı evlenme bahsinde anlattık. İmam
Ebû Hanife'nin bu görüşü de, gayrimüslim olan kadının iddeti vucubuna
inanmaması haline mahsustur. Eğer kadının dininde de iddet vâcib ise, İmam Ebû
Hanife'ye göre de kadana iddet lâzım gelir. İki İmam, müslüman olup İslâm ülkesine
göç eden kadın hakkında: “Çünkü başka bir nedenle kocasından ayrılması halinde
ona iddet lâzım geldiğine göre, müslümanlığı kabul edip İslâm ülkesine göç etmesi
halinde de ona iddet lâzım gelmesi gerekir. Fakat eğer kocası müslüman olup
İslâm ülkesine göç eder de, kendisi Darül Harb'ta kalırsa o zaman -İslâm
ahkâmma muhatab olmadığı için- ona iddet lâzım gelmez” demişlerdir. İmam Ebû
Hanife de:
“Müslümanlığı kabul edip yanınıza göç eden
kadınlarla evlenmenizde sîzin için bir engel yoktur” [9]
âyet-i kerîmesine dayanmistir. Hem de iddet nerede lâzım gelirse bir kul hakkı
için lâzım gelir. İslâm idaresi altında olmayan gayrimüslimin ise bir hakkı yoktur.
Ancak eğer kadın gebe olursa -karnında soyu belli olan çocuk bulunduğu için-
doğum yapmadıkça onunla evlenilemez. İmam Ebû Hanife'den -gebe de olsa, onunla
evlenilebilir. Ancak -zinadan gebe olan kadın gibi- doğum yapmadıkça onunla
cinsel ilişkide bulunulamaz” diye söylediği de rivayet olunmuştur. Fakat
birinci rivayet daha doğrudur.[10]
Bir Fasıl
Kesin olarak
boşanan kadın ile kocası ölen kadına -eğer erginlik çağına ermiş ve müslüman
iseler- yas tutmak vâcibtir. Kocası ölen kadına yas tutmanın vâcib olması,
çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Allah'a ve âhiret gününa İnanan hiç bir
kadına her hangi bir ölü için üç günden fazla yas tutmak caiz değildir. Kadın
ancak ölen için dört ay on gün yas tutar” [11] diye buyurmuştur. Kesin
olarak boşanan kadına yas tutmanm vâcib olması ise bizim mezhebimizdir. İmam-ı
Şafiî: “Boşanan kadına yas tutmak vâcib değildir. Çünkü yas tutmak Kadının,
ölünceye kadar kendisine iyi davranan kocasını yitirmekten duyduğu üzüntüyü
göstermek içindir. Boşanan kadın ise, kocası onu boşamakla kötülük ettiği için
kocasını yitirmekten üzüntü duymaz, ki onun için yas tutsun” demiştir. Biz
ise, Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in;
“Kına güzel kokudur” diyerek iddetini beklemekte olan boşanmış kadını
kına ile boyanmaktan nehyettiğine dair hadise [12]
dayanıyoruz. Hem de yas tutmak duyulan üzüntüyü göstermek olduğuna göre,
boşanan kadının üzüntüsü, kocası ölen kadının üzüntüsünden daha çoktur. Zira
kadın boşanma ile ölümden daha çok kocasından uzaklaşmış olur. Nitekim kadın
ölen kocasını yıkayabilir de kendisini boşayan kocasını yıkayamaz.
Kadının yas
tutması, iddetini beklemekte iken güzel koku kullanmaması, süslenmemesi ve
eğer bir zorunluğu yoksa gözlerine sürme çekmemesi, saçına yüzüne -kokulu olsun
olmasın- yağ sürmemesidir. El-Cami-ül-Sağir'de “Ancak eğer kadının gözleri
ağrıyorsa, o zaman gözlerine sürme çekebilir” diye geçmektedir. Yas tutmakta
olan kadının bunları yapamamasının iki nedeni vardır: biri -yukarıda
söylediğimiz üzere- üzüntüsünü göstermektir. Biri de, bunları yapan kadına
karşı erkeklerde istek uyanır. İddetini beklemekte olan kadın ise, evlenmekten
men edildiği için eğer bunları yaparsa haram bir iş yapmak tehlikesine düşmüş
olur. Sabit olmuştur ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleytii ve Sellem)
iddetini beklemekte olan bir kadmı gözlerine sürme çekmekten alıkoymuştur. [13]
Yağda da çoğunlukla güzel koku bulunduğu gibi, yağlanma saç için bir süstür.
Bunun içindir ki ihramda olan kimse kendine yağ sürmekten men edilmiştir.
Ancak eğer
kadının mazereti bulunursa o zaman yağlanabilir ve gözlerine sürme çekebilir.
Çünkü o zaman onlar kendisi için bir zorunluk olur. Eğer kadın gözlerine' sürme
çekmeyi âdet haline getirdiği için göz ağrısından kaygı duyarsa ve duyduğu
kaygı da kuvvetle muhtemel ise, o zaman .yine gözlerine sürme çekebilir. Bunun
gibi ipekli elbise giymek de, eğer kadın mazur olduğu için ona muhtaç olursa
caizdir. Aym sebebe binâen kadın kına ile de boyanamaz, safran veya aspur ile
boyanmış elbiseleri giyemez. Çünkü safran ile aspur güzel kokulardandır.
Gayrimüslim
olan kadına yas tutmak vâcib değildir. Çünkü gayrimüslim, Şeriat ahkâmına
muhatab değildir. Yaşı küçük olan kadına da yas tutmak vâcib değildir. Zira
erginlik çağında olmayan kimse de Şeriat ahkâmına muhatab değildir.
Fasid olan nikâhın iddetinde yas
tutmak yoktur. Zira nikâhı fasid olan kadın, kocasının onu boşaması veyahut
ölümü ile bir şey yitirmiş olmuyor ki, duyduğu üzüntüyü yas tutmakla göstersin.
îddetim beklemekte olan kadına
açık olarak evlenmek teklifinde bulunulamaz. Fakat kapalı bir şekilde teklif
etmenin sakıncası yoktur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“İddette olan kadınlara kapalı bir şekilde
evlenme teklif etmenizde veya içinizde onlarla evlenmeye karar vermenizde size
bir sorumluluk yoktur. Allah onlardan söz edeceğinizi bilir. Sakın -meşru sözler
dışında- onlarla gizlice sözleşmeyin” [14] buyurmuştur. Abdullah
İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh): “Kadına kapalı bir şekilde evlenme teklifini
yapmak, ona “Evlenmek istiyorum” gibi bir şey söylemektir” demiştir.
Boşanan kadın
-ister rec'i, ister kesin olarak boşanmış olsun- iddeti bitmedikçe ne gece ve
ne de gündüz evinden dışan çıkamaz. Kocası ölen kadın ise, gündüzleri her
zaman, gecenin de bir kısmında dışan çıkabilir. Fakat kendi evinden başka bir
yerde yatamaz. Boşanan kadının evinden dışan çıkamaması; Çünkü Cenâb-ı Hak
(Azze ve Celle);
“Boşadığıniz kadınları-apaçık bir hayasızlık
yapmadıkça- evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar” [15] diye
buyurmuştur. Kocası ölen kadına gelince: ona kocasının terekesinden nafaka düşmediği
için gündüzleri dışan çıkıp geçimini sağlamak zorunda olur ve bazen dişanda
kalması gece karanlığı basıncaya kadar uzar. Boşanan kadın ise ona kocasının
malından nafaka düştüğü için kocası ölen kadın gibi değildir. Ancak eğer
nafakadan vaz geçmesi şartıyla kendisiyle hulü' edilirse, o zaman kimisi: “Gündüzleri
dışan çıkabilir”,
kimisi: “yine çıkamaz. Çünkü nafakasının sakıt olmasına kendisi razı olduğu
için kendisine vâcib olan bir hak sakıt olmaz demiştir.
(îddetini beklemekte olan kadın,
kocası öldüğü veyahut onu boşadığı zaman nerede kalıyor idiyse orada iddetini
beklemek zorunda olur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“Onlan evlerinden çıkarmayın- buyurmuştur.
Evleri ise oturduklan yerdir. Bunun içindir ki eğer kadın babası evine gittiği
sırada kocası onu boşarsa, oturduğu eve dönüp orada iddetini beklemek zorunda
olur. Peygamber Efendimiz tSallallahü Aleyhi ve Sellem), kocası öldürülen
kadına; İddetinin
süresi bitinceye kadar evinde otur” [16] buyurmuştur.
Eğer kadına
kocasının evinden düşen miktar kâfi gelmediği için diğer mirasçılar onu
oturduğu yerden çıkarırlarsa, o zaman başka yerlere taşınabilir. Çünkü bu
taşınma mazeretten dolayıdır. Mazeret ise ibâdetlerde etki yapar. Nitekim,
eşyasının çalınmasından, yahut altında oturduğu damın, üstüne yıkılmasından
kaygı duyduğu veyahut oturduğu yerde kira ile oturduğu için kira vermeye gücü
yetmediği hallerde de başka yerlere taşınabilir. Sonra, eğer kadın kesin veyahut üç talâk ile
boşanmış ise, kocası ile arasında perde gerilmesi gerekir. Eğer aralarında
perde bulunursa bir arada kalmalan sakmcalı değildir. Ancak eğer kadın,
kocasının fâsık olup kendisine sarkıntılık yapacağından kaygı duyarsa, o zaman
mazur olduğu için başka yere taşınır. Fakat taşındığı yerden dışan çıkamaz.
Bununla beraber, kocasının çıkıp da onu evde bırakması daha iyidir. Eğer
yanlarına, güvenilir ve birbirlerine yaklaşmalarına engel olabilecek bir kadım
alırlarsa iyi olur. Eğer ev kadına dar gelirse kadın çıksın. Fakat erken
çıkması daha iyidir.
Eğer kadın
kocası ile birlikte Mekke'ye giderken kocası yolda ölür, yahut onu boşar ve
kadının bulunduğu yer ile oturduğu yer arasındaki uzaklık üç günden az olursa,
kadın oturduğu yere döner. Çünkü bu durumda kadın, kocası onu boşadığı veya öldüğü zaman kendi
evinde imiş gibi sayılır. Eğer aradaki uzaklık üç günden çok olursa -kadının
beraberinde bir kimsesi bulunsun, bulunmasın- isterse oturduğu yere döner,
isterse yoluna devam eder. Yâni eğer gitmek istediği yer ile bulunduğu yer
arasındaki uzaklık üç gün olursa öyledir. Zira bu durumda kendisi için
bulunduğu yerde durmak, yola çıkmaktan daha tehlikelidir. Ancak iddetini
kocasının, evinde beklemesi için dönmesi daha iyidir.
[1] Bakara: 2/227
[2] Ebû Dâvud, Talâk 6; Tirmizi,
Talâk 7; İbn-i Mâce, Talâk 30; Darımi, Talâk 17.
[3] Talâk: 65/4
[4] Talâk: 65/4
[5] Yukarıda geçen “Cariyenin
iddeti iki kez aybaşı hali görmektir” mealindeki hadisin tamamıdır.
[6] Bakara: 2/234
[7] Buhâri (Bakara sûresinin
tefsiri) c. 2 s. 650 ve (Talâk sûresinin tefsiri) c. 2 s. 729, Ebû Dâvud
(Talâk-Gebe Kadının İddeti) c. 1 s. 316, İbn-i Mâce (Kocası ölen Gebe Kadın
Doğum Yapınca Evlenebilir Babı) s. 147, Nesai (Kocası ölen Gebe Kadının îddeti)
c. 2 s. 115
[8] el-Muvatta' (Kocası Ölen
Kadının Gebe Olduğu Zaman İddeti) s. 216
[9] Mümtehine: 60/10
[10] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/135-142.
[11] Bu hadis Ümmi Atiyye, Ümmi
Hatibe, Zeyneb binti Cahş, Hz. Hafsa ve Hz. Alşe (r.a)'dan rivayet olunmuştur.
Buhari, Cenâiz 31; Hayz 12; Talâk 46-49; Müslim, Emzirme 125, 129, 123; Ebû
Dâvud, Talâk 43, 46; Timizi, Talâk 18; Nesai, Talâk 58. 59; İbn-i Mâce, Talâk
35; Darımi, Talâk 12, 13; Muvatta, Talâk, 101, 102; Ahmed' Müsned'i 6/27, 184,
249, 281, 288
[12] Ebû Dâvud (İddette oIan kadınm
sakınması gereken şeyler babı) c. 1 s. 315
[13] Sünme-i Sitte"nin
rivayet ettikleri bu hadisi Buhari (Yas tutmakta olan kadının gözlerine sürme
çekmesi) c 2 s. 804, Müslim (Yas tutmanın vûcubu babı) c. 1 s. 487'de
kaydetmişlerdir.
[14] Bakara: 2/235
[15] Talâk: 65/1
[16] Sünen-i Erbaa'nın rivayet
ettikleri bu hadis, Ebû Dâvud (Kocası ölen kadının meskeni babı) c. 1 s. 314 ve
Tirmizi (Kocası ölen kadının nerede kalması gerekir? babı) c. 1 s. 156'da
kayıtlıdır.
[17] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/142-146.
|