| Soru-Cevap Sistemi |
| Forum |
| Yarışmalar |
| Bizi Tavsiye Edin |
| Ziyaretçi Defteri |
| Resim Galerisi |
| En Verimli Şekilde Mücadele |
|
| Yazar Mustafa Refik | |
| 04 02 2008 | |
|
İnsanların
inatçı, münakaşacı, mücadeleci mizaçtakilerini doğruya iletmek için Kur'ân-ı
Kerîm'in gösterdiği bu metodun münâkaşa ve münazaraya mahsus olduğu
belirtilmektedir. Böyle olmakla birlikte, "netice veren mücâdele"
şeklinde tefsiri, me-tod'un genelleşmesine ve zamanın îcâbına göre netice
alınabilecek mücâdele, hangi vasıta ile yapılması gerekiyorsa, onu kullanmaya
sevkeder bizi. Bu ise, bu metodun sürekli geçerliliğini sağlar. Zîrâ "en
güzel mücâdele", "devrin îcâbettirdiği mücâdeie"dir. Bu da bize
dâima en yeni metod ve vasıtaları kuüanma mükellefiyetini yükleyecektir.
Eskilerin
"i!m-i cedel" dedikleri münazara ve münâkaşa âdabı, âyetten ilk
anlaşılacak olan husustur. Ancak kanatimizce, bu âyet, günlerin getireceği
mücâdele usûlündeki yeniliklere İslâm'ın kapısının açık olduğunu
göstermektedir. Zaten Allah'ın rızâsına en lâyık cihad da devrin gereklerine
göre islâm'ın "i'iâ-yi kelimetullah" umdesini tahakkuk ettirecek
cihaddır. Meselâ; bu vasıta, dün kılıç idiyse, bugün kalemse ve yarın teknik
üstünlük olacaksa, bütün bunlar ve daha da doğacak olan yeni şartlar ve durumlar
cihad ve hakkı tavsiye'nin vasıtası olacaktır.
Aslında,
mücâdeledeki usûl, âdab ve nizam; gayenin yüceliğini veya süfliliğini
gösterir. Müslümanlığın birinci hedefi cemiyeti ıslahtır. Bizzat ibâdetler bile
bu ıslâhın vesileleridir. Bu yüzden İsSâmî mücâdele; "Öldürmez, diriltir;
dağıtmaz, toplar; yıkmaz, yapar; söndürmez, yakar. Amaç; iğfal değil,
irşaddır. Onun için de bu gayeye hizmet etme yeteneği görülen her yol ve vasıta
"en güzel, en tesirli yolla mücâdele" metodu uyarınca çekinmeden
uygulanabilir...
Bundan
başka mücâdelinin "güze!, verimli" oluşu bâzı şartlara daha ihtiyaç
gösterir ki bu şartları da şöyle sıralayabiliriz:
a.
Zaman Seçimi
Bugün
propaganda'nın en tesirli oiduğu saatler araştırma konusudur. Hitler;
"akşam saatlerinin" en müsait ortam oiduğu-nu kaydeder.28 Biz, her ne
kadar tesir'i, tavsiyeci'nin samimiyet derecesine ve Allah'a bırakırsak da
konuşacak veya yazacak zamanı İyi ayarlamanın fevkalâde ehemmiyetini inkâr
edemeyiz. Aksi halde, "vakitsiz öten horozun boynunu keserler."
Kaldı ki İslâm, emrettiği bütün ibâdetler için birer vakit tâyin etmiştir.
İbâdetlerin böyle birer vakitle tahdit edilmeleri, tavsiyede zaman seçimi'nin
önemini göstermekte yeter belgedir.
Abdullah
b. Mes'ud (r.a.)
"Rasûlullah
(s.a..) va'z ve nasihat konusunda bize bıkkınlık gelmesin dîye halimize bakıp
ona göre gün ve saat kollardı"29 diye konunun sünnetteki yerini çok açık
biçimde ortaya koymuş bulunmaktadır.
İlk
olarak gözönünde bulundurulacak zaman; muhatabın, öğüde ihtiyacı olduğunu
söyleyerek, nasihat istediği andır. Zaten böylesi durumlarda tavsiyede bulunmak,
vazife olmaktan çıkar. İsteyenin, kendisinden nasîhat istenen kimse üzerinde,
ödenmesi şart, bir hakkı30 olur.
Millî
vicdanda yeri olan hâdiselerin yıldönümleri de umûmî tavsiye yönünden ihmâl
edilmemesi gerekli en elverişli zamanlardır.
b.
Mekân Seçimi
Zaman
ve zemin aramakla vakit geçirmek aslında hakkı tav-siye'nin zararına olmakla
beraber, yerinde ve deminde yapılan bir tavsiye, rastgele bir yerde yapılacak
tavsiyeden çok daha etkili ve faydalı olacaktır. Yeri iyi tâyin edilemeyen
tavsiye, "fitneyi uyandırmamak" ana ilkemize aykırı düşecektir.
Bugün, reklâm ve propaganda afişleri bile rastgele yerlere asılmamaktadır.
Atasözlerimiz
de bizi, mekân seçimi hususunda uyarmaktadırlar Ezcümle; "Ölüye giden
ağlar, düğüne giden oynar", "Gittiğin yer lekiler) topalsa, sek.
Korse, kırp!" Bu sözler, körükörüne cemiye veya amiyane tabiriyle
"araziye" uymayı değil, gerçekleri söyle. ibiimek için çevredekiler
gibi görünme ve davranmanın lüzumu j
öğütlemektedirler.
Mekan
seçimi konusunda şu iki âyet'in gösterdiği taktik de daima hatırda
tutulmalıdır.
"Ayetlerimiz
hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün vakit, başka bir bahse
geçmelerine kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa,
hatırladıktan sonra artık o zâlimler güruhu ile beraber oturma.
"...
Allah'ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka
bir söze geçmekdikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi
olursunuz..."
c.
Aktarma Kaidesi
Unutulmamalıdır
ki, halk kitlesinin arzularına hiçbir zaman doğrudan doğruya karşı gelinmez.
Önce onunla aynı fikirde imiş gibi konuşulmak gerektir. Varsa, itirazları sabır
ve olgunlukla dinle-nilmelidir. Bu husus, en az, tavsiye etmesini bilmek kadar
önemlidir. Yanlış ve hatalı da olsa düşüncelerinin önemsenmediğini gören
muhatab, kendisine yapılmak istenen tavsiyeyi de aynı önemsemezlikle
karşılayacaktır. Bunun için, önemli olan, sonradan söylenecek fikirleri,
başlangıca sağlam bir münasebetle bağlaya-bilmektir. Yâni, sonraki gaye fikri,
başlangıçtaki zemine aktarabilmektir.
Bunun
en güzel misâli Hz. İbrahim'in, milletinin Allah inancının yanlışlığını isbat
etmek için söylediği sözlerdir.
Şayet
muhatabın kalbi başlangıçta tam manâsıyla kazanı-labilmişse, sondaki bağ zayıf
da olsa, artık o, kabullenmek zorun-■uluğunu duyacaktır.
d.
Tekrarlama Kaidesi
Tavsiye'nin
"güzelliği" yönünden önemli olan bir husus da, temel konuyu muhafaza
edip, onu her defasında, çeşitli şekil ve kalıplarla tekrarlamaktır. Tekrarın
bıktırıcı olmamasına azamî dikkat göstermek zarurîdir. Tekrarlama metodunu en
güze! ve faydalı şekliyle Kur'an-ı Kerîm kullanmıştır. Ezcümle; "insanın
bir sıkıntıya uğradığı zaman, Yaratan'ını hatırladığı fakat o sıkıntı
giderilince hemen eski haline döndüğü" gerçeği değişik ifadelerle (Yûnus:
12, İsrâ: 83, Hud: 9-10, Meâric: 19-20) dört yerde" dile getirilmiştir.34
Peygamber Efendimiz (s.a.) de "tekrar" metodunu uygulamıştır.
Binâenaleyh sık sık tekrarlara başvurmalıdır. Fakat hiçbir zaman tavsiye ve
telkinden bıkıp usanmarnalıdır. "Tutulmuyor", "dinlenilmiyor"
gibi bahaneler îcâdı ile ümitsizliğe düşülmemelidir. İşin bize âit tarafı,
gerekli gördüğümüz yerde gerçeği, hakkı söylemektir. Çünkü "Nasihat etmek,
nasihati terketmekten yeğdir. Nasîhatı bütün bütün bırakmakta hiçbir ümid
yoktur. Fakat nasîhatta devamın hiç olmazsa birazcık olsun sakındırmağa sebep
olması umulur. Hiçbir mukavemete mâruz kalmayan fenalık, daha seri ve daha
kolaylıkla meydan alır. Herhangi bir fenalığın asimi olamazsa, sür'at ve
şiddetini olsun tahfife çalışmaktan sarf-ı nazar etmemelidir. Felâket mukadder
ise, nasihat edenler Ailah katında ma'zur olurlar"35...
e.
Açıklama (Tarif) Kaidesi
Anlatılacak
veya tavsiye edilecek konu iki durum arzeder:
1.
Toplumca bilinir,
2.
Toplum tarafından bilinmez, yeni bir konudur.
Birinci
halde tavsiye, herhangi bir tepkiyle karşılaşmaz. Karşılaşsa da bu, geçici ve
zayıf bir mukavemet olmaktan ileri gidemez. Fıtraten itiraf edilebilecek bir
husus daha çok ve kolayca kabul görür. Onun içindir ki, Allah Teâiâ,
"Ma'ruf'u (toplumca bilineni) emret!" (A'raf: 190) buyurmuştur.
Hz.
Ali [r.a) de; İnsanlarla bildikleriyle konuşun, anlayabildiklerini
söyleyin" der. (Bakınız Buhari ilim, Aynî Umdetu'l-Kâri, II, 204)
İkinci
halde ise, önce umumî bir tarif yapılmalıdır. Daha sonra tavsiye ve telkinde
bulunulmalıdır. "Halkın havsala-i ma'rifetine girmeyen ve girmek ihtimali
bulunmayan şeyler emredümemelidir. Nitekim, Kur'ân-ı Kerîmin başında Fatiha ve
Sûre-i Bakara'nın evveli ile en mühim genei tarifler yapıldıktan sonradır ki.
ilk emir; "Ey insanlar, Rabbınıza kulluk edin!" hitabiyla
verilmiştir. Hâsı!) bir emir (veya tavsiye) esasen bir hüsnü (güzelliği)
munta-zammın veya müstelzim olmalıdır. Emrolunan fiil ne derece ma'ruf olursa o
emir zahir ve bâtnda o derece nafiz olur. Umûmî olan emirler de umûmun bilgi seviyesine
göre olmalıdır ki, sû-i telâkkiye uğramasın, suhûletie kabil-i kabûi olsun da
redd-ü inkâra ve tazyîk-ü teşdîd'e sebep olmasın"36
f.
Öncelikli Anlatım
Muaz
b. Cebel radiyailahu anh'den nakledildiğine göre o demiştir ki, Resûiullah
salieliahu aleyhi ve sellem beni (Yemen'e vali olarak) gönderdi. Şöyle buyurdu:
"-
(Ey Muaz,) şimdi sen kitap ehli bir topluluğa görevli olarak gidiyorsun. (Oraya
vardığında) onları Allah'tan başka ilah olmadığına benim de Allah'ın elçisi
olduğuma şehadet getirmeye davet et. Eğer (sana itaat ile) bunu itiraf
ederlerse, Allah'ın onlara günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir.
Bu-nuda kabul ile itaat ederlerse, Allah'ın kendilerine, zenginlerinden alınıp
fakirlerine verilecek zekatı farz kıldığını bildir. Buna da itaat ederlerse,
sakın mallarının en kıymetlilerini alma. Mazlumun bedduasını almaktan sakın.
Çünkü bu dua ile Allah'ın arasında herhangi bir perde yoktur."
Hz.
Peygamber, hicretin dokuzuncu yılında Muaz(radıyalla-hu anh)'ı Yemen'in Cened
bölgesindeki yahûdî ve Hristiyanlara vali ve zekat âmili olarak gönderirken,
önce ona görevlendiriidiği yöre insanlarının en bariz vasıflarını hatırlatmış
ve sonra da onlara yapacağı tebliğin sırasını çok net bir şekilde açıklamıştır.
Hz. Peygamberin "şimdi sen kitap ehli bir topluluğa görevli olarak
gidiyorsun"'buyurması, İslâm'ı tebliğde muhatab ve çevreyi tanıma
gereğine işarettir" Onları Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim
Allah'ın elçisi olduğuma şehadet getirmeye davet et" buyurması veya
hadisimizin Buhârî'nin Tevhid Bölümündeki rivayetinde pek açık olarak görüldüğü
gibi; "onları davet edeceğin ilk esas, Allah'ı birlemeleri olsun"
talimatını vermiş olması, muhatabîann itikadına göre tebliğde öncelikler tesbit
etmek ve ona göre bir program uygulamak lazım geldiğini göstermektedir. Çünkü
bilindiği gibi Yahudi ve Hristiyaniar Allah ve peygamber inancına sahiptiler.
Ancak onlardan Yahudiler, tanrıyı sadece kendilerine tahsis ediyor,
hristiyanlarda üçlü bir Allah inancına sahip bulunuyorlardı. Kur'an-ı Kerim,
Yahudilerin, "Üzeyr Allah'ın oğludur"38 dediklerini; hristiyanların
da "İsa Allah'ın oğludur” iddiasında bulunarak şirke düştüklerini
bildirmektedir. Yani Allah ve Peygamber inancına sahip bulunmalarına rağmen
onlardaki hastalık bunların algılanmasında idi. İşin aslına aid bir inkâr söz
konusu değildi. Bu sebeple de kendilerine götürülecek İslâm daveti, onların
yanıldıkları noktadan başlamak gibi bir öncelik taşımalıydı. İşte Hz. Peygamber
Hz. Muaz'a bu talimatı vermiş bulunmaktadır. Nitekim Kur'an-ı Kerimde bizzat
Hz. Peygamber'e ehl-i kitaba yönelik olarak şöyle bir davette.bulunmasını
emretmekteydi: "De kî," ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit
olan bir kelimeye gelin. Yalnız Allah'a kulluk edelim.O'na hiç bir şeyi ortak
koşmayalım: Allah'ı bırakıp birimiz diğerini rab edinmesin..." Bilindiği
gibi Peygamber salleüahu aleyhi ve seliem efendimiz, ehl-i kitaptan olan kabile
ve devlet başkanlarına yazdığı davet mektuplarında bu âyete hep yer vermiş ve
böylece âyetin verdiği talimata uymuş ve bu istikâmette uygulamada
bulunulmasını hem fiili hem de kavli sünnet olarak ortaya koymuştur.
İslâm
tebliğinin ilk yıllarına döndüğümüzde de gördüğümüz yine aynı uygulamadır.
Allah teâiâ Hz. Peygambere, "önce en yakın hısımlarını uyar"
talimatını vermişti. İslam'ın açıktan daveti bu noktadan başlayarak, yani bir
öncelik fikrine ve uygulamasına dayalı olarak yürütülmüştü. Peygamber
sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin hicretin dokuzuncu yılında gönderdiği
bir valisine, mu-hatablarını tanıma ve ona göre öncelikli tebliğde bulunmasını
tavsiye buyurması ve hatta duyuracağı İslâm esasları arasında bile bir
sıralama bulunması gereğini belirtmesi, günümüzdeki din hizmeti ve tebliği
açısından fekalâde önem arzetmektedir. İnanç noktasında henüz islamî çizgide
olmayan insanlara İslâm esaslarından bahsetmek ne kadar yersiz ise, Allah ve
Peygamber inancına sahip kişi ve topluluklara da Allah'a ve Peygamber'e
inanmayı telkin ile işe başiamak o kadar isabetsiz olacaktır, O halde önce,
muhatabın ne durumda olduğu dikkate alınacak ve onun bulunduğu noktadan
itibaren tebliğ işine başlanacaktır. Bu, hem vakit kaybına hem de muhatabı
sıfırlamak gibi bir hizmet kusuruna mani olacaktır.
Yine
Hz. Peygamberin islâm imanını ikrar etmeleri halinde onlara önce beş vakit
namaz farzını, onu da kabullenmeleri halinde zekat farizasını duyurmasını Hz.
Muaz'a emretmesi, İslâm esasiarının tebliğinde bile bir sıra yani önceiik
uygulamasının bulunması gerektiğine işarettir. Bu sıra ve önceiik, İslâm m
sistemleş-mesindeki öncelik ve sıra olabilir. Bunun için de İslâm Teşri
Tari-hi'nin yani İslâm'ın Hz. Peygamber zamanında hangi sıra ile
bü-tünlendiğinin, hükümler arasındaki öncelik-sonraîık irtibatının bilinmesi
gerekecektir. Hadisteki sıra(şehâdet-namaz-zekât), sistemleşme ^«ki sırayı da yansıtmaktadır.
Keiime-i şehâdeti benimseyenlerin beş '<rt namazı kılmaları sonra da zekâtı
vermelerinin istenmesi, kaib-nefts-mal üçlüsü arasındaki etkilenme ve alaka
çizgisini dikkate sunmaktadır, islâm'a inanmayan insanın, İslâm esaslarıyla
yükümlü olmaması ne kadar tabii ise, İslâm'ı kabul ettiğini söyleyen kişinin
öncelikle İslâm'ın be! kemiği ve baş ibadeti olan namazı bizzat icra etmesi,
yani bütün varlığıyla o inancına evet dediğin: kendisine analtaması daha sonrda
bu hazırlık üzerine mali mükellefiyetlerini yerine getirme iradesi kazanması o
kadar tabii ve kolaylaşacaktır. Namaz kılmamasına rağmen zekâtını veren kaç
müslüman vardır? Ama -doğru olmamakla beraber- bunun tersi, yani, namazını
kıldığı halde zekatını vermekte kusurlu davranan müslümanlar bulunmaktadır. O
halde tekrar edelim ki, İslâm bir öncelikler sistemidir. O'nun tebiiğcileri de
bu öncelikleri dikkate almak zorundadırlar.
Burada
şuna da işaret edelim ki, hadiste İslâm esaslarının tamamının sayılmamış
olması/onların bu tebliğde yerlerinin olmadığı anlamına gelmez. Hz. Peygamber
bu esasların duyurulma-sında, aralarında bir öncelik sırası bulunduğu fikrini
Muaz'a hatırlatacak kadarıyla iktifa etmiş bir başka ifadeyle, muhatablar
(Yemenliler) açısından daha önemli ve acil olanları saymak istemiş olabilir.
Zaten Hz. Peygamberin sürekti uygulaması da bu yönde idi. Muha-tabları için
öncelik ve İvedilik arzeden hususları kendilerine duyururdu. Nitekim kendisine
sorulan aynı konudaki sorulara verdiği değişik cevaplar, hep "muhatab
unsuru"nu dikkate almasından ileri geliyordu.
Unutulmamalıdır
ki, öncelikli tebliğ, bizzat ve başlı başına bir tebliğdir. Ancak tebliğci;
kendi önceliklerine değil, muhataplarının önceliklerini esas almalıdır. Bu
anlamda öncelikleri olmayan bir tebliğ faaliyeti etki ve başarıyı aramayan bir
girişimdir. Oysa tebliğ, bünyesinde taşıdığı ciddiyet sebebiyle, böylesi bir
rastgeleliğe asla tahammül edemez.
Âlimlerimizin
"tertib" dediği, halkımızın ise "farzdan evvel farz var"
diye işaret ettiği bu öncelik fikri ve uygulaması, memleketimizdeki tebliğ
hizmetlerine eğer bir "tebliğ haritası" kazandırır-sa, etki ve başarı
açısından büyük bir adım atılmış olacaktır.
"En
güzel", yâni "netice veren" mücâdele'nin ihtiva etmesi gerekli
vasıflan ve uygulamak mecburiyetinde bulunduğu usullerin bir kısımını böylece
özetlemiş olduk. Şimdi, konumuzun en önemli yönünü teşkil eden
"kadro", yâni tebliğ ve tavsiyecilerin taşıması gerekli vasıfları,
tesbite çalışalım.
|
|
| Son Güncelleme ( 04 02 2008 ) |