Üye Girişi
Close

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

el-Hidaye - Nesebin İspatı Bahsi E-Posta
 

Yazan: İmam Merginani, Tarih: 14.02.2010 - 21:45

Okunma Sayısı : 2379


NESEBİN SABİT OLMASI BABI

 

Eğer bir kimse: “Ben falanca kadın ile evlenirsem kadın ben­den boş olsun” dedikten sonra dediği kadınla evlenir ve aradan tam altı ay geçtikten sonra kadın doğum yaparsa, çocuk kendisinindir, ve kadına mehir lâzım gelir. Çocuğun kendisinden olması, çünkü onun döşeğinde doğmuştur. Zira evlenmeden tam altı ay sonra ço­cuk doğduğu için, boşanmadan altı aydan az bir zaman sonra doğ­muş olur. Bunun için annesinin kendisiyle, boşanmasından önce ve nikâh halinde iken gebe kaldığına hükmedilir. Kadına mehir lâzım gelmesi de, çünkü doğan çocuğun kendisinin olduğu kabul edilince, kadınla cinsel ilişkide bulunulduğuna hükmedilmiş olur.

Rec'i talâk ile boşanan kadın, boşandıktan iki yıl veya daha fazla bir zaman sonra doğum yaparsa -iddetinin bittiğini ikrar et­medikçe- doğurduğu çocuğun nesebi sabittir. Zira -temizlik hâ­linin uzun sürebildiği için- iddeti içinde çocukla gebe kalmış ola­bilir. Eğer iki yıldan az bir zaman sonra doğum yaparsa, iddetinin bitmesiyle kocasından kesin olarak boşanmış olur. Bu surette de ço­cuğun nesebi sabittir. Çünkü kadın ya daha boşanmamışken, ya da boşandıktan sonra ve daha iddeti bitmemişken çocukla gebe kalmış­tır. Hangisi de olsa, çocuk kocasındandır. Ancak bu durumda koca­sı onu tekrar nikâhı altına almış sayılamaz. Çünkü iddeti esnasın­da kadınla cinsel ilişkide bulunduğu, kesin değildir. Eğer kadın iki yıldan fazla bir zaman sonra doğum yaparsa, kocası onu tekrar ni­kâhı altma almış olur. Zira bu durumda kadın boşandıktan sonra çocukla gebe kalmıştır. Zahirde şudur ki bu gebelik kocasındandır. Çünkü müslüman bir kimseden “Zina etmiştir” diye şüphe etmeye hakkımız yoktur.

Kesin olarak boşanan kadın ise, boşandıktan sonra eğer iki yıl geçmeden doğum yaparsa çocuğun nesebi sabittir. Zira iki yıldan az bir zaman sonra doğum yaptığı için gebe iken boşanmış olabi­lir. Biz çocuğu ihtiyaten kadının kocasına veririz. Eğer iki yıl geç­tikten sonra doğum yaparsa, çocuğun nesebi sabit değildir. Çünkü bu durumda kadın, boşandıktan sonra gebe kalmıştır. Boşandıktan sonra ise, kocasının kendisi ile cinsel ilişkide bulunması zina oldu­ğuna göre bu gebelik kocasından değildir. Ancak eğer kocası çocuk benimdir diye iddia ederse o zaman çocuk ona verilir. Çünkü ço­ğu kendisi benimsemiş olur ve benimsemesine -Ben annesiyle iddette iken yanlışlıkla cinsel ilişkide bulundum- demek gibi bir yol da bulabilir.

Eğer kesin olarak boşanan kadın, erginlik çağma ermemiş, an­cak onun yaşındakilerle cinsel ilişkide bulunulur ve dokuz ay son­ra doğum yaparsa -İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed'e gö­re- çocuğun nesebi sabit değildir. Ancak dokuz aydan az bir za­man sonra doğum yapması halinde çocuğun nesebi sabittir. İmam Ebû Yûsuf ise: “Eğer iki yıla kadar da doğum yaparsa çocuğun ne­sebi sabittir. Çünkü bu da yaşı büyük olan kadın gibi gebe iken boşanmış olabilen ve iddetinin bittiğini ikrar etmeyen bir kadındır” demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yû­suf ise: “Bu kadının iddeti aylarla olduğu İçin üç ay geçmesiyle, Şeriat iddetinin bittiğine hükmeder. Şeriatın bu hükmü ise, kadının ikrarından daha güçlüdür. Zira kadının ikrarı yalan olabilir, ayla­rın geçmiş olması ise yalan olamaz” demişlerdir.

Kocası ölen kadın eğer kocasının ölümünden sonra iki yıl geç­meden doğum yaparsa doğurduğu çocuğun nesebi sabittir. İmam Züfer: “Eğer ölüm iddeti bittikten altı ay sonra kadın doğum yaparsa çocuk kocasının değildir. Çünkü Şeriat, ölüm iddetinin dört ay on gün olduğuna hükmettiği için, bu süre geçince kadın, iddeti­nin bittiğini ikrar etmiş gibi olur” demiştir. Biz diyoruz ki: ölüm iddeti aylarla olduğu gibi kocası ölen ka­dın gebe olduğu zaman iddeti doğum yapmaktır. Erginlik çağma er-miyen kadında ise, asıl gebe kalmamaktır.

Eğer iddetini beklemekte olan kadın, iddetinin bittiğini ikrar ettikten sonra altı ay geçmeden doğum yaparsa, çocuğun nesebi sa­bittir. Zira kadının altı aydan az bir zaman içinde doğum yapma­sından, yalan söylediği, kesin olarak anlaşılmış olur. Bunun için ik­rarı geçersizdir. Eğer altı ay geçtikten sonra doğum yaparsa çocu­ğun soyu sabit değildir. Zira bu durumda kadın, iddetinin bittiğini söyledikten sonra gebe kalmış olabilir. Bunun için yalan söylediği­ni kesin olarak bilemeyiz.

Eğer iddette olan kadın doğum yaptığı zaman iki erkek veya bir erkek ile iki kadın, doğum yaptığına şahitlik etmezlerse -İmam Ebû Hanife'ye göre- doğan çocuğun nesebi sabit olmaz. Ancak eğer kadının gebe olduğu daha önce herkesçe bilinir veyahut kadının ko­cası çocuğun kendisinden olduğunu söylerse o zaman şahitliğe ge­rek yoktur. İki İmam ise: “Çocuğun nesebi bütün şekillerde bir ka­dının şahitliğiyle sabit olur. Çünkü iddette olan kadın nikâh altın­da olan kadın hükmündedir. Nikâh altında olan kadının doğum yap­ması ise, bir kadının şahitliğiyle sabit olur” demişlerdir. İmam Ebû Hanife de: “Kadının, doğum yaptığını söylemesiyle iddeti bitmiş olur. Biten iddet ise bittiği için nikâhın yerine kaim olamaz. Bunun için bu doğuma tam bir delil gerekir, ki o da iki şahittir” demiştir.

Eğer doğum yapan kadın ölüm iddetinde ise ve mirasçılar do­ğum yaptığını doğrularlarsa -hiç biri şahitlik etmese bile- her üç îmam'in ittifakıyla doğan çocuk ölenin çocuğudur. Bunun böyle ol­ması, miras hakkında zahirdir. Zira miras yalnız mirasçıların hak­kı olduğu için mirasçıların kadını doğrulaması makbuldür. Fakat bununla çocuğun nesebi sabit olur mu, olmaz mı? ihtilâf etmişlerdir.

Kimisi: “Eğer mirasçılar şahitliğe ehil iseler sabit olur. Çünkü delil mevcuttur” demiştir. Bunun içindir ki kimisi: “Şahitlik ederiz” demeleri şarttır, demiştir.

Kimisi de; “Şahitlik ederiz, demeleri şart değildir. Çünkü çocu­ğun nesebi onların hakkında sabit olunca, başkaları hakkında da tab'en sabit olur. Tab'en sabit olan şeylerde ise şartlar aranmaz” demiştir.

Eğer bir kimse bir kadınla evlenir ve altı ay geçmeden kadın doğum yaparsa, doğan çocuğun nesebi sabit olmaz. Zira kadın bu kimse ile evlenmezden önce gebe kaldığı için doğurduğu çocuk ko­casının değildir. Eğer kadın altı ay veya daha fazla bir zaman geç­tikten sonra doğum yaparsa kocası “Çocuk bendendir” desin, deme­sin kadın onun nikâhı altında olduğu için çocuğun nesebi sabit­tir. Eğer kocası doğumu inkâr ederse, çocuğun nesebi doğuma şa­hitlik eden bir kadının ifadesiyle sabit olur. Hatta eğer: “Ço­cuk benden değildir” dese kadına zina isnad etmiş olduğu için ona lian lâzım gelir. Çünkü çocuğun annesi onun nikâhı altında oldu­ğu için çocuğun nesebi sabittir.

Eğer kadın doğum yaptıktan sonra kocası: “Ben seninle dört aydır evlenmiş bulunuyorum”, kadın da: “Hayır altı aydır” dese, söz kadınındır ve çocuk kendisindendir. Zira kadın, nikâhı altında ol­duğu için zahir şudur ki yaptığı doğum zinanın değil, nikâhın mah­sulüdür. Ancak kadına yemin teklif edilip edilmediği hususunda ih­tilâf vardır.

Eğer bir kimse karısına: “Doğum yaparsan benden boşsun” der ve bir kadın da kadının doğum yaptığına şahitlik ederse -İmam Ebü Hanife'ye göre- kadın boşanmaz. Diğer iki İmam: “Boşanır.” Zira bu konuda bir kadının şahitliği hüccettir. Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

“Erkekğin bakamadığı şeylerde kadınların şahitliği geçerlidir.” [1] buyurmuştur. Hem de kadınm doğum hakkında şahitliği geçerli olunca, doğuma dayanan hükümlerde de doğuma tab'en geçerli olması gerekir” (demişlerdir.) İmam Ebû Hanife ise: “Burada kadın boşandığını iddia ettiği için ona tam bir hüccet lâzımdır. Do­ğumun bir kadının şahitliğiyle sabit olması ise zarurete binâendir. Boşanmada ise zaruret yoktur” demiştir. (Eğer kocası daha önce, gebe olduğunu ikrar etmiş ise -İmam Ebû Hanife'ye göre- kadın şahitsiz olarak boşanır. Diğer iki İmam: “Ebenin şahitliği şarttır.” Çünkü kadın boşandığını iddia ettiği için ona şahit gerekir. Ebenin şahitliği de -yukarıda da söylediğimiz üzere- doğum hakkında ge­çerlidir” demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise: “Gebeli­ği ikrar etmek gebeliğin sonucu olan doğumu da ikrar etmek de­mektir. Hem de kadının kocası kadının gebe olduğunu ikrar edince “Kadın doğum yaptığını söylediği zaman doğru söyler” demiş gibi olur” demiştir.

Gebelik süresinin en uzunu iki yıldır. Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ); “Çocuk, annesinin karnında iki yıldan fazla -dön­mekte olan iğir gölgesi kadar bile- kalamaz” demiştir. [2] Gebe­lik süresinin en kısası da altı aydır. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):

“Çocuğun, annesi karnında taşınması ve sürten kesilmesi otuz ay sürer” [3] buyurduktan sonra: “Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur” [4] buyurmuştur. Buna göre çocuğun, annesinin rahminde kalma süre­si altı ay olur. İmam-ı Şafiî: “Gebelik süresinin en uzunu dört yıldır.” demiş ise de, rivayet ettiğimiz Hz. Âişe'nin sözü onun görü­şüne karşıdır. Zira zahir şudur ki Hz. Âişe bunu Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve SelIem) den işitmiştir. Yoksa böyle şeyler kafadan söylenemez.

Eğer bir kimse, bir çocuk hakkında: “Bu benim oğhımdur” der ve öldükten sonra çocuğun anı: esi gelip: “Ben falancanın karışıyım” derse kadın o kimsenin karısı, çocuk da onun oğlu kabul olunur ve ona mirasçı olurlar. Nevadir'de “Bu bir ihtihsandır. Yoksa kıyas, kadının o kimseye mirasçı olmasını gerektirmez. Zira neseb nasıl sahin nikâh ile sabit oluyorsa, fasid nikâh ile de, yanlış olarak yapı­lan cinsel ilişki ile de ve çocuğun annesini câriye olarak kullanmak­la da sabit olur. Bunun için, adamın çocuk hakkında “Bu benim oğlumdur” demesinden, çocuğun annesinin de adamın karısı olması lâ­zım gelmez” diye geçmektedir.[5]

 

Çocuk Kimin Hakkıdır?

 

1- Karı ile koca birbirinden ayrıldıkları zaman, çocuk kadının hak­kıdır. Zira rivayet olunmaktadır ki kadının biri Peygamber Efen­dimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e: “Yâ Resulallah, benim şu oğlum karnımda oluştu, eteğimde büyüdü, sütümle beslendi. Şimdi de babası onu benden almak isti­yor, diye yakınınca, Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-se­lâm):

“Hayır, sen evlenmedikçe çocuk senin hakkındir.” [6] buyurmuştur. Hem de, babadan çok, anne da­ha şefkatli olduğu ve çocuğa daha iyi bakabildiği için çocuğu ona vermede daha maslahat vardır. Hz. Ebû Bekir de Hz. Ömer'e “Kadının tükürüğü çocuk için senin balmdan, şekerin­den daha iyidir” sözü ile buna işaret etmiştir. Hz. Ebû Bekir bunu Hz. Ömer ile hanımı biribirinden ayrıldıkları za­man bir çok Ashab'ın huzurunda söylemişti. [7] İleride söyliyeceğimiz üzere çocuğun nafakası ise babaya aittir. Fakat eğer anne çocuğu almak istemezse almaya zorlanamaz. Zira çocuğun annesi çocuğa bakmaya gücü yetmiyebilir.

2- Eğer çocuğun annesi yoksa anne anne -daha uzak da olsa- baba anneden önce gelir. Zira anne bulunmadığı zaman annenin annesi annenin yerine geçer. Eğer annenin annesi de yoksa, baba­nın annesi kızkardeşlerden önce gelir. Zira babanın annesi anne­lerdendir. Bunun içindir ki yalnız olduğu zaman annelerin miras hissesi olan terekenin altıda biri tamamen ona kalır. Hem de baba­nın annesi anne olduğu için kız kardeşlerden daha şefkatlidir. Eğer babanın annesi de yoksa, kızkardeşler teyze ile halalardan önce ge­lirler.) Çünkü kız kardeşler baba ile annenin, teyze ve halalar ise dede ile ninenin kızlarıdırlar. Bunun içindir ki mirasta da kızkardeş, teyze ile halalardan önce gelir. Bir rivayete göre teyze, yalnız baba bir kız kardeşten, öncedjr. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm); “Teyze de anne hükmündedir” [8] diye buyurmuştur. Kimisi Yûsuf   süresindeki; “Yûsuf ana babasını tahtın üzerine oturt­tu” [9] âyetinde geçen ana Yûsuf (Aleyhisselâm)'in öz an­nesi olmayıp teyzesi idi” demiştir.

3- Ana baba bir kızkardeş de yalnız baba veyahut yalnız ana bir kızkardeşten önce gelir. Zira ana baba bir kızkardeş doğal olarak daha şefkatlidir. Ana baba bir kızkardeşten sonra da yalnız ana bir, ondan sonra da yalnız baba bir kızkardeş gelir. Zira bu hak kızkardeşe ana tarafından gelmektedir. Bu sebebe binâen teyze de haladan önce gelir ve teyzeler kızkardeşler arasındaki sıraya göredirler. Yâni önce ana baba bir, sonra yalnız ana bir ve ondan sonra da yalnız baba bir teyze gelir.

Teyzelerden sonra halalar da aynı sıraya göre gelirler.

Yukarıda geçen hadise binâen bunlardan hangisi evli olursa onun hakkı sakıt olur. Çünkü annenin kocası yabancı olduğu za­man çocuğun bakımında tabii olarak kusur gösterir ve çocuğa kö­tü gözle bakar. Bunun için çocuğu evli olan kadına vermede mas­lahat yoktur. Ancak nine evli olduğu zaman eğer kocası çocuğun dedesi ise çocuk nineye verilir. Çünkü dede de baba yerine kaim olduğu için çocuğun bakımında kusur göstermez. Çocuğun nikâhı düşryen her yakın akrabası da dedesi gibidir. Zira yakın akra­balar hepsi doğal olarak şefkatlidirler. Meselâ çocuğun halası ev­li olduğu zaman eğer halasının kocası çocuğun dayısı ise, çocuğu halasına vermede bir sakınca yoktur. Evli olduğu için hakkı sakıt olan kadın, eğer kocasından aynlırsa) engel ortadan kalktığı için (hakkı bir daha geri döner.

4- Eğer çocuğun yakınları arasında kadın yoksa çocuk, babasının en yakın akrabası olan erkeğe verilir. Zira velayet, sırası ile baba­nın en yakın akrabaları olan erkeklerindir. Ancak eğer çocuk kız ise ve babasının en yakın akrabası da -amca oğlu gibi- nikâhı düşen bir erkek ise, ileride vuku bulacağı muhtemel olan kötülük­ten korunmak için çocuk ona verilmez.

5- Erkek çocuk -yiyip içmek, giyinmek ve dışarı çıkmak gibi- tabiî ihtiyaçlarını tek başına göremediği sürece annesinin ve nine­sinin hakkıdır. Bu ihtiyaçlarını tek başına görebildiği çağdan itiba­ren ise babasına teslim edilir. Zira erkek çocuk bundan sonra -eği­tim, öğretim ve erkeklerin ahlâkı ile ahlâklanmak gibi- bir takım yeni ihtiyaçları doğar ki, bunları anneden çok, baba yapabilir. Hassaf (Allah rahmet eylesin) çoğunluğu göz önünde bulundurarak bu çağı yedi yaş diye belirtmiştir.

6- Kız çocuğu ise, aybaşı halini görünceye kadar annesiyle nine­sinin hakkıdır. Zira kız çocuğu da belirli bir çağa geldikten sonra kadın işlerini, huy ve geleneklerini öğrenmek ihtiyacında olur. Bun­ları da erkekten çok, kadın sağhyabilir. Kız çocuğu erginlik çağma erdikten sonra ise, korunmaya muhtaç olur, ki bunu da ancak er­kek yapabilir. İmam Muhammed'den: “Kız çocuğu, cinsel arzu ça­ğına vardıktan sonra kesin olarak korunmaya muhtaç olduğu için babaya teslim edilir”diye söylediği rivayet olunmuştur.

Anne ile nine dışında kalan diğer kadın akrabalara gelince: kız çocuğu erkekler tarafından arzu edildikleri çağa gelinceye ka­dar onların hakkıdır. Bu çağa vardıktan sonra ise babasına teslim edilir. Zira diğer kadın akrabalar onu çalıştırmaya yetkili olmadık­ları için onlann yanında kalmasında onun için yarar yoktur. Anne ile nine ise öyle değillerdir. Zira bunlar kızın anneleri oldukları için onu çalıştırabilirler.

7- Müslüman olan çocuk, annesi müslüman olmasa da, dinleri an­layamadığı ve küfre ısınacağından endişe edilmediği sürece annesi­nin hakkıdır. Zira çocuk için maslahat, dinleri anlayamadığı süre­ce annesinin yanında kalmasmdadır. Dinleri anladıktan sonra ise, annesinin yanında kalması inancının bozulmasına yol açabilir.

Çocuk ister erkek, ister kız olsun, yanında kalacağı kimseyi seç­mede muhayyer değildir. İmam-ı Şafii: “Muhayyerdir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onu mu­hayyer kılmıştır” demiştir.

Biz diyoruz ki: çocuk kârını zararım ayırt edemediği için eğer biz onu muhayyer kılarsak, hakkında iyi olmayan kimseyi, sadece mizacına uygun davrandığı için seçebilir. Sabittir ki Ashab-ı Kiram da hiç bir çocuğu muhayyer kılmamışlardır. Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ise, muhayyer kıldığı çocuğa “Allah'ım, ona başarı ve basiret ver” [10] diye duâ buyurduğu için çocuk, hakkında iyi olanı seçmeye başarılı olmuştur. Yahut Peygam­ber Efendimiz'in muhayyer kıldığı çocuk erginlik çağına ermişti.[11]

 

Bir Fasıl

 

Boşanan kadın eğer şehirden dışarı çıkmak isterse çocuk ba­basından uzak düşeceği için çocuğu beraberinde götüremez. An­cak eğer kadın çocuğu kendi memleketine götürüyor ve çocuğun ba­basıyla da orada evlenmiş ise, o zaman çocuğu beraberinde götüre­bilir. Zira bu durumda, çocuğun babası kadının memleketinde otur­maya hem örfen, hem şer'en söz vermiş sayılır. Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)

“Bir bel­dede evlenen kimse o beldenin halkından olur”. [12] buyurmuştur.

Eğer kadın, çocuğu memleketi olmayan bir şehire götürmek is­ter ve evlenmesi de o şehirde olmuş ise, Ku du ri'de kadının, çocuğu götürmeye yetkili olmadığına işaret edilmişse de, el-Cami-üs Sağir'de: “Götürebilir. Çünkü evlenme olayı nerede olursa onun bü­tün hükümleri de orada olur. Nasıl ki satılan malın da satıldığı yer­de teslimi gerekir. Evlenmenin hükümlerinden biri de, çocukları, ana babaları nerede evlenmişlerse orada tutmaktır” diye geçmektedir. Birinci rivayetin dayanağı da, yabancı bir şehirde evlenmenin, ör­fen o şehirde oturmaya söz vermek demek olmadığıdır, ki bu riva­yet daha doğrudur.

Kısacası: kadının, çocuğu beraberinde götürebilmesi iki şarta bağlıdır. Biri, çocuğu götürmek istediği şehrin kendi memleketi ol­ması, öbürü de çocuğun babası ile o şehirde evlenmiş olmasıdır. Bu da eğer iki şehir biribirinden uzak olurlarsa böyledir. Eğer şehirler, çocuğun babası her gün gidip çocuğunu görebilecek kadar biri­birinden yakın olurlarsa o zaman kadının, çocuğu beraberinde götür­mesinde sakınca yoktur. Bu konuda iki köy de iki şehir gibidir. Eğer kadın çocuğu şehrin köyünden şehrin içine götürmek isterse yine sakıncası yoktur. Zira şehir halkının ahlâk ve yaşayışları daha iyi olduğu için çocuk için şehir köyden daha iyidir ve aynı zamanda çocuğun babası için de bir zararı yoktur. Bunun tersinde ise, yâni çocuğu şehrin İçinden şehrin köyüne götürmede -köy halkının ah­lâk ve yaşayışları daha kaba olduğu için- çocuğun zararı vardır. Bunun için, köy şehirden yakın da olsa kadın, çocuğu şehirden kö­ye götüremez.[13]



[1] Gariptir. Ancak İbn-i Ebi Şeybe Musannef'inde {Alım-satımlar bahsin­de) Zühri'den: “Sünnette, kadınların doğum yapması ve diğer örtülü halleri gi­bi kendilerinden başkasının göremediği şeylerde şahitlikleri caiz görülegelmiştir. Doğumda yalnız olarak ebenin, diğer şeylerde de iki kadının şahitlik etmesi caizdir” diye söylediğini rivayet etmiştir. Bunu ayrıca Abdürrezzak da Musannef'inde Züh­ri'den naklederken, Darekutni de Huzeyfe (r.a)dan, Peygamber Efendimiz'in ebe­nin şahitliğini kabul buyurduğunu rivayet etmiştir, ki bu hadis (Şahitlikler bahsinde) gelecektir. Darekutni, Akdıye s. 524. Nasbürraye c. 3 s. 264.

[2] Darekutnî (Nikâh bahsinin sonları) c. 2 s. 425, Beyhaki (Gebelik süre­sinin en çoğu hakkında vârid olanların babı) c. 7 s. 443

[3] Ahkâf: 46/15

[4] Lokman: 31/14

[5] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/146-151.

[6] Ebü Davud, Talâk c. 1. s. 310; el-Müstedrek (Hadanet: Çocuk bakımı) c. 2 s. 207

[7] Bu lafız ile gariptir. îbn-i Ebi Şeybe'nin rivayetine göre Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer'e: “Çocuk büyüyüp kendine bir yol seçinceye kadar, annesinin onu ok­şaması, annesinin eteği, annesinin kokusu onun için senden iyidir” demiştir.

[8] Hz. Ali, Abdullah İbn-i Mesud ve Ebû Hüreyre (r.a.)'dan rivayet olunan bu hadis, Buhari (Şahitlikler) c. 1 s. 371; (Umret-ülkada) c. 2 s. 610, Ebû Davud (Çocuk kimin hakidir) c. 1 s. 3111'de kayıtlıdır.

[9] Yûsuf: 12/100.

[10] Ebû Dâvud, Talâk s. 305; İbn-i Mâce, Ahkâm c. 1 s. 171; Nesai, Talik c. 2 s. 112

[11] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/151-154.

[12] Mecmaüzzevaid (Yolculuğa çıkıp da bir yerde evlenen kimseler babı)' c. 2 s. 156

[13] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/154-155.

 


Son Güncelleme : 14.02.2010 - 21:45

   
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın
Derlemeye Ekle
Yazdır
E-mail olarak gönder
Benzer Konular

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayıtlı üyeler bir konuyu yorumlayabilir. Lütfen üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2012 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
Sonraki >
Kapa