Eğer bir
kimse: “Ben falanca kadın ile evlenirsem kadın benden boş olsun” dedikten
sonra dediği kadınla evlenir ve aradan tam altı ay geçtikten sonra kadın doğum
yaparsa, çocuk kendisinindir, ve kadına mehir lâzım gelir. Çocuğun kendisinden
olması, çünkü onun döşeğinde doğmuştur. Zira evlenmeden tam altı ay sonra çocuk
doğduğu için, boşanmadan altı aydan az bir zaman sonra doğmuş olur. Bunun için
annesinin kendisiyle, boşanmasından önce ve nikâh halinde iken gebe kaldığına
hükmedilir. Kadına mehir lâzım gelmesi de, çünkü doğan çocuğun kendisinin
olduğu kabul edilince, kadınla cinsel ilişkide bulunulduğuna hükmedilmiş olur.
Rec'i talâk
ile boşanan kadın, boşandıktan iki yıl veya daha fazla bir zaman sonra doğum
yaparsa -iddetinin bittiğini ikrar etmedikçe- doğurduğu çocuğun nesebi
sabittir. Zira -temizlik hâlinin uzun sürebildiği için- iddeti içinde çocukla
gebe kalmış olabilir. Eğer iki yıldan az bir zaman sonra doğum yaparsa,
iddetinin bitmesiyle kocasından kesin olarak boşanmış olur. Bu surette de çocuğun
nesebi sabittir. Çünkü kadın ya daha boşanmamışken, ya da boşandıktan sonra ve
daha iddeti bitmemişken çocukla gebe kalmıştır. Hangisi de olsa, çocuk
kocasındandır. Ancak bu durumda kocası onu tekrar nikâhı altına almış
sayılamaz. Çünkü iddeti esnasında kadınla cinsel ilişkide bulunduğu, kesin
değildir. Eğer kadın iki yıldan fazla bir zaman sonra doğum yaparsa, kocası onu
tekrar nikâhı altma almış olur. Zira bu durumda kadın boşandıktan sonra çocukla
gebe kalmıştır. Zahirde şudur ki bu gebelik kocasındandır. Çünkü müslüman bir
kimseden “Zina etmiştir” diye şüphe etmeye hakkımız yoktur.
Kesin olarak
boşanan kadın ise, boşandıktan sonra eğer iki yıl geçmeden doğum yaparsa
çocuğun nesebi sabittir. Zira iki yıldan az bir zaman sonra doğum yaptığı için
gebe iken boşanmış olabilir. Biz çocuğu ihtiyaten kadının kocasına veririz. Eğer
iki yıl geçtikten sonra doğum yaparsa, çocuğun nesebi sabit değildir. Çünkü bu
durumda kadın, boşandıktan sonra gebe kalmıştır. Boşandıktan sonra ise,
kocasının kendisi ile cinsel ilişkide bulunması zina olduğuna göre bu gebelik
kocasından değildir. Ancak eğer kocası çocuk benimdir diye iddia ederse o zaman
çocuk ona verilir. Çünkü çoğu kendisi benimsemiş olur ve benimsemesine -Ben
annesiyle iddette iken yanlışlıkla cinsel ilişkide bulundum- demek gibi bir yol
da bulabilir.
Eğer kesin
olarak boşanan kadın, erginlik çağma ermemiş, ancak onun yaşındakilerle cinsel
ilişkide bulunulur ve dokuz ay sonra doğum yaparsa -İmam Ebü Hanife ile İmam
Muhammed'e göre- çocuğun nesebi sabit değildir. Ancak dokuz aydan az bir zaman
sonra doğum yapması halinde çocuğun nesebi sabittir. İmam Ebû Yûsuf ise: “Eğer
iki yıla kadar da doğum yaparsa çocuğun nesebi sabittir. Çünkü bu da yaşı büyük
olan kadın gibi gebe iken boşanmış olabilen ve iddetinin bittiğini ikrar
etmeyen bir kadındır” demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf ise: “Bu
kadının iddeti aylarla olduğu İçin üç ay geçmesiyle, Şeriat iddetinin bittiğine
hükmeder. Şeriatın bu hükmü ise, kadının ikrarından daha güçlüdür. Zira kadının
ikrarı yalan olabilir, ayların geçmiş olması ise yalan olamaz” demişlerdir.
Kocası ölen
kadın eğer kocasının ölümünden sonra iki yıl geçmeden doğum yaparsa doğurduğu
çocuğun nesebi sabittir. İmam Züfer: “Eğer ölüm iddeti bittikten altı ay sonra
kadın doğum yaparsa çocuk kocasının değildir. Çünkü Şeriat, ölüm iddetinin dört
ay on gün olduğuna hükmettiği için, bu süre geçince kadın, iddetinin bittiğini
ikrar etmiş gibi olur” demiştir.Biz diyoruz ki: ölüm iddeti aylarla olduğu gibi kocası ölen kadın gebe
olduğu zaman iddeti doğum yapmaktır. Erginlik çağma er-miyen kadında ise, asıl
gebe kalmamaktır.
Eğer iddetini
beklemekte olan kadın, iddetinin bittiğini ikrar ettikten sonra altı ay
geçmeden doğum yaparsa, çocuğun nesebi sabittir. Zira kadının altı aydan az
bir zaman içinde doğum yapmasından, yalan söylediği, kesin olarak anlaşılmış
olur. Bunun için ikrarı geçersizdir. Eğer altı ay geçtikten sonra doğum
yaparsa çocuğun soyu sabit değildir. Zira bu durumda kadın, iddetinin
bittiğini söyledikten sonra gebe kalmış olabilir. Bunun için yalan söylediğini
kesin olarak bilemeyiz.
Eğer iddette
olan kadın doğum yaptığı zaman iki erkek veya bir erkek ile iki kadın, doğum
yaptığına şahitlik etmezlerse -İmam Ebû Hanife'ye göre- doğan çocuğun nesebi
sabit olmaz. Ancak eğer kadının gebe olduğu daha önce herkesçe bilinir veyahut
kadının kocası çocuğun kendisinden olduğunu söylerse o zaman şahitliğe gerek
yoktur. İki İmam ise: “Çocuğun nesebi bütün şekillerde bir kadının
şahitliğiyle sabit olur. Çünkü iddette olan kadın nikâh altında olan kadın
hükmündedir. Nikâh altında olan kadının doğum yapması ise, bir kadının
şahitliğiyle sabit olur” demişlerdir. İmam Ebû Hanife de: “Kadının, doğum
yaptığını söylemesiyle iddeti bitmiş olur. Biten iddet ise bittiği için nikâhın
yerine kaim olamaz. Bunun için bu doğuma tam bir delil gerekir, ki o da iki
şahittir” demiştir.
Eğer doğum
yapan kadın ölüm iddetinde ise ve mirasçılar doğum yaptığını doğrularlarsa
-hiç biri şahitlik etmese bile- her üç îmam'in ittifakıyla doğan çocuk ölenin
çocuğudur. Bunun böyle olması, miras hakkında zahirdir. Zira miras yalnız
mirasçıların hakkı olduğu için mirasçıların kadını doğrulaması makbuldür.
Fakat bununla çocuğun nesebi sabit olur mu, olmaz mı? ihtilâf etmişlerdir.
Kimisi: “Eğer
mirasçılar şahitliğe ehil iseler sabit olur. Çünkü delil mevcuttur” demiştir.
Bunun içindir ki kimisi: “Şahitlik ederiz” demeleri şarttır, demiştir.
Kimisi de; “Şahitlik
ederiz, demeleri şart değildir. Çünkü çocuğun nesebi onların hakkında sabit
olunca, başkaları hakkında da tab'en sabit olur. Tab'en sabit olan şeylerde ise
şartlar aranmaz” demiştir.
Eğer bir
kimse bir kadınla evlenir ve altı ay geçmeden kadındoğum yaparsa, doğan çocuğun
nesebi sabit olmaz. Zira kadın bu kimse ile evlenmezden önce gebe kaldığı için
doğurduğu çocuk kocasının değildir. Eğer kadın altı ay veya daha fazla bir
zaman geçtikten sonra doğum yaparsa kocası “Çocuk bendendir” desin, demesin kadın
onun nikâhı altında olduğu için çocuğun nesebi sabittir. Eğer kocası doğumu
inkâr ederse, çocuğun nesebi doğuma şahitlik eden bir kadının ifadesiyle sabit
olur. Hatta eğer: “Çocuk benden değildir” dese kadına zina isnad etmiş olduğu
için ona lian lâzım gelir. Çünkü çocuğun annesi onun nikâhı altında olduğu
için çocuğun nesebi sabittir.
Eğer kadın doğum
yaptıktan sonra kocası: “Ben seninle dört aydır evlenmiş bulunuyorum”, kadın
da: “Hayır altı aydır” dese, söz kadınındır ve çocuk kendisindendir. Zira
kadın, nikâhı altında olduğu için zahir şudur ki yaptığı doğum zinanın değil,
nikâhın mahsulüdür. Ancak kadına yemin teklif edilip edilmediği hususunda ihtilâf
vardır.
Eğer bir
kimse karısına: “Doğum yaparsan benden boşsun” der ve bir kadın da kadının
doğum yaptığına şahitlik ederse -İmam Ebü Hanife'ye göre- kadın boşanmaz. Diğer
iki İmam: “Boşanır.”Zira bu konuda bir kadının şahitliği hüccettir. Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Erkekğin bakamadığı şeylerde kadınların
şahitliği geçerlidir.” [1] buyurmuştur. Hem de kadınm doğum hakkında
şahitliği geçerli olunca, doğuma dayanan hükümlerde de doğuma tab'en geçerli
olması gerekir” (demişlerdir.) İmam Ebû Hanife ise: “Burada kadın boşandığını
iddia ettiği için ona tam bir hüccet lâzımdır. Doğumun bir kadının
şahitliğiyle sabit olması ise zarurete binâendir. Boşanmada ise zaruret yoktur”
demiştir. (Eğer kocası daha önce, gebe olduğunu ikrar etmiş ise -İmam Ebû
Hanife'ye göre- kadın şahitsiz olarak boşanır. Diğer iki İmam: “Ebenin şahitliği
şarttır.” Çünkü kadın boşandığını iddia ettiği için ona şahit gerekir. Ebenin
şahitliği de -yukarıda da söylediğimiz üzere- doğum hakkında geçerlidir”
demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise: “Gebeliği ikrar etmek gebeliğin sonucu olan
doğumu da ikrar etmek demektir. Hem de kadının kocası kadının gebe olduğunu
ikrar edince “Kadın doğum yaptığını söylediği zaman doğru söyler” demiş gibi
olur” demiştir.
Gebelik
süresinin en uzunu iki yıldır. Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ); “Çocuk, annesinin karnında iki yıldan fazla
-dönmekte olan iğir gölgesi kadar bile- kalamaz” demiştir. [2] Gebelik
süresinin en kısası da altı aydır. Zira Cenâb-ı Hak (Azze veCelle):
“Çocuğun, annesi karnında taşınması ve sürten
kesilmesi otuz ay sürer” [3] buyurduktan sonra: “Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur”[4]buyurmuştur. Buna göre çocuğun,
annesinin rahminde kalma süresi altı ay olur.İmam-ı Şafiî: “Gebelik süresinin en uzunu
dört yıldır.” demiş ise de, rivayet ettiğimiz Hz. Âişe'nin sözü onun görüşüne karşıdır.
Zira zahir şudur ki Hz. Âişe bunu Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve SelIem)
den işitmiştir. Yoksa böyle şeyler kafadan söylenemez.
Eğer bir
kimse, bir çocuk hakkında: “Bu benim oğhımdur” der ve öldükten sonra çocuğun
anı: esi gelip: “Ben falancanın karışıyım” derse kadın o kimsenin karısı, çocuk
da onun oğlu kabul olunur ve ona mirasçı olurlar. Nevadir'de “Bu bir
ihtihsandır. Yoksa kıyas, kadının o kimseye mirasçı olmasını gerektirmez. Zira
neseb nasıl sahin nikâh ile sabit oluyorsa, fasid nikâh ile de, yanlış olarak
yapılan cinsel ilişki ile de ve çocuğun annesini câriye olarak kullanmakla da
sabit olur. Bunun için, adamın çocuk hakkında “Bu benim oğlumdur” demesinden,
çocuğun annesinin de adamın karısı olması lâzım gelmez” diye geçmektedir.[5]
Çocuk Kimin Hakkıdır?
1- Karı ile koca birbirinden ayrıldıkları zaman, çocuk kadının hakkıdır.
Zira rivayet olunmaktadır ki kadının biri Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü
ve's-selâm)'e: “Yâ Resulallah, benim şu oğlum karnımda oluştu, eteğimde büyüdü,
sütümle beslendi. Şimdi de babası onu benden almak istiyor, diye yakınınca,
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Hayır, sen evlenmedikçe çocuksenin hakkındir.” [6] buyurmuştur. Hem de, babadan çok, anne daha
şefkatli olduğu ve çocuğa daha iyi bakabildiği için çocuğu ona vermede daha
maslahat vardır. Hz. Ebû Bekir de Hz. Ömer'e “Kadının tükürüğü çocuk için senin
balmdan, şekerinden daha iyidir” sözü ile buna işaret etmiştir. Hz. Ebû Bekir
bunu Hz. Ömer ile hanımı biribirinden ayrıldıkları zaman bir çok Ashab'ın
huzurunda söylemişti. [7]İleride söyliyeceğimiz üzere çocuğun
nafakası ise babaya aittir. Fakat eğer anne çocuğu almak istemezse almaya
zorlanamaz. Zira çocuğun annesi çocuğa bakmaya gücü yetmiyebilir.
2- Eğer çocuğun annesi yoksa anne anne -daha uzak da olsa- baba anneden
önce gelir. Zira anne bulunmadığı zaman annenin annesi annenin yerine geçer. Eğer
annenin annesi de yoksa, babanın annesi kızkardeşlerden önce gelir. Zira
babanın annesi annelerdendir. Bunun içindir ki yalnız olduğu zaman annelerin
mirashissesi olan
terekenin altıda biri tamamen ona kalır. Hem de babanın annesi anne olduğu
için kız kardeşlerden daha şefkatlidir. Eğer babanın annesi de yoksa, kızkardeşler
teyze ile halalardan önce gelirler.) Çünkü kız kardeşler baba ile annenin,
teyze ve halalar ise dede ile ninenin kızlarıdırlar. Bunun içindir ki mirasta
da kızkardeş, teyze ile halalardan önce gelir. Bir rivayete göre teyze, yalnız
baba bir kız kardeşten, öncedjr. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü
ve's-selâm); “Teyze de anne hükmündedir” [8] diye
buyurmuştur. Kimisi Yûsufsüresindeki;“Yûsuf ana babasını tahtın üzerine oturttu”[9]
âyetinde geçen ana Yûsuf (Aleyhisselâm)'in öz annesi olmayıp teyzesi idi”
demiştir.
3- Ana baba bir kızkardeş de yalnız baba veyahut yalnız ana bir
kızkardeşten önce gelir. Zira ana baba bir kızkardeş doğal olarak daha
şefkatlidir. Ana baba bir kızkardeşten sonra da yalnız ana bir, ondan sonra da
yalnız baba bir kızkardeş gelir. Zira bu hak kızkardeşe ana tarafından
gelmektedir. Bu sebebe binâen teyze de haladan önce gelir ve teyzeler kızkardeşler
arasındaki sıraya göredirler. Yâni önce ana baba bir, sonra yalnız ana bir ve
ondan sonra da yalnız baba bir teyze gelir.
Teyzelerden
sonra halalar da aynı sıraya göre gelirler.
Yukarıda
geçen hadise binâen bunlardan hangisi evli olursa onun hakkı sakıt olur. Çünkü
annenin kocası yabancı olduğu zaman çocuğun bakımında tabii olarak kusur
gösterir ve çocuğa kötü gözle bakar. Bunun için çocuğu evli olan kadına
vermede maslahat yoktur. Ancak nine evli olduğu zaman eğer kocası çocuğun dedesi
ise çocuk nineye verilir. Çünkü dede de baba yerine kaim olduğu için çocuğun
bakımında kusur göstermez. Çocuğun nikâhı düşryen her yakın akrabası da dedesi
gibidir. Zira yakın akrabalar hepsi doğal olarak şefkatlidirler. Meselâ
çocuğun halası evli olduğu zaman eğer halasının kocası çocuğun dayısı ise,
çocuğu halasına vermede bir sakınca yoktur. Evli olduğu için hakkı sakıt olan
kadın, eğer kocasından aynlırsa) engel ortadan kalktığı için (hakkı bir daha
geri döner.
4- Eğer çocuğun yakınları arasında kadın yoksa çocuk, babasının en yakın
akrabası olan erkeğe verilir. Zira velayet, sırası ile babanın en yakın
akrabaları olan erkeklerindir. Ancak eğer çocuk kız ise ve babasının en yakın
akrabası da -amca oğlu gibi- nikâhı düşen bir erkek ise, ileride vuku bulacağı
muhtemel olan kötülükten korunmak için çocuk ona verilmez.
5- Erkek çocuk -yiyip içmek, giyinmek ve dışarı çıkmak gibi- tabiî ihtiyaçlarını
tek başına göremediği sürece annesinin ve ninesinin hakkıdır. Bu ihtiyaçlarını
tek başına görebildiği çağdan itibaren ise babasına teslim edilir. Zira erkek
çocuk bundan sonra -eğitim, öğretim ve erkeklerin ahlâkı ile ahlâklanmak gibi-
bir takım yeni ihtiyaçları doğar ki, bunları anneden çok, baba yapabilir. Hassaf
(Allah rahmet eylesin) çoğunluğu göz önünde bulundurarak bu çağı yedi yaş diye
belirtmiştir.
6- Kız çocuğu ise, aybaşı halini görünceye kadar annesiyle ninesinin
hakkıdır. Zira kız çocuğu da belirli bir çağa geldikten sonra kadın işlerini,
huy ve geleneklerini öğrenmek ihtiyacında olur. Bunları da erkekten çok, kadın
sağhyabilir. Kız çocuğu erginlik çağma erdikten sonra ise, korunmaya muhtaç
olur, ki bunu da ancak erkek yapabilir.İmam Muhammed'den: “Kız çocuğu, cinsel arzu çağına vardıktan sonra
kesin olarak korunmaya muhtaç olduğu için babaya teslim edilir”diye söylediği
rivayet olunmuştur.
Anne ile nine
dışında kalan diğer kadın akrabalara gelince: kız çocuğu erkekler tarafından
arzu edildikleri çağa gelinceye kadar onların hakkıdır. Bu çağa vardıktan
sonra ise babasına teslim edilir. Zira diğer kadın akrabalar onu çalıştırmaya
yetkili olmadıkları için onlann yanında kalmasında onun için yarar yoktur.
Anne ile nine ise öyle değillerdir. Zira bunlar kızın anneleri oldukları için
onu çalıştırabilirler.
7- Müslüman olan çocuk, annesi müslüman olmasa da, dinleri anlayamadığı
ve küfre ısınacağından endişe edilmediği sürece annesinin hakkıdır. Zira çocuk
için maslahat, dinleri anlayamadığı sürece annesinin yanında kalmasmdadır.
Dinleri anladıktan sonra ise, annesinin yanında kalması inancının bozulmasına
yol açabilir.
Çocuk ister
erkek, ister kız olsun, yanında kalacağı kimseyi seçmede muhayyer değildir.
İmam-ı Şafii: “Muhayyerdir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) onu muhayyer kılmıştır” demiştir.
Biz diyoruz
ki: çocuk kârını zararım ayırt edemediği için eğer biz onu muhayyer kılarsak,
hakkında iyi olmayan kimseyi, sadece mizacına uygun davrandığı için seçebilir.
Sabittir ki Ashab-ı Kiram da hiç bir çocuğu muhayyer kılmamışlardır. Peygamber
Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ise, muhayyer kıldığı çocuğa“Allah'ım, ona başarı ve basiret ver”[10] diye duâ buyurduğu için
çocuk, hakkında iyi olanı seçmeye başarılı olmuştur. Yahut Peygamber
Efendimiz'in muhayyer kıldığı çocuk erginlik çağına ermişti.[11]
Bir Fasıl
Boşanan kadın
eğer şehirden dışarı çıkmak isterse çocuk babasından uzak düşeceği için çocuğu
beraberinde götüremez. Ancak eğer kadın çocuğu kendi memleketine götürüyor ve
çocuğun babasıyla da orada evlenmiş ise, o zaman çocuğu beraberinde götürebilir.
Zira bu durumda, çocuğun babası kadının memleketinde oturmaya hem örfen, hem
şer'en söz vermiş sayılır. Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)
“Bir beldede evlenen kimse o beldenin
halkından olur”.[12]
buyurmuştur.
Eğer kadın,
çocuğu memleketi olmayan bir şehire götürmek ister ve evlenmesi de o şehirde
olmuş ise, Ku du ri'de kadının, çocuğu götürmeye yetkili olmadığına işaret
edilmişse de, el-Cami-üs Sağir'de: “Götürebilir. Çünkü evlenme olayı nerede
olursa onun bütün hükümleri de orada olur. Nasıl ki satılan malın da satıldığı
yerde teslimi gerekir. Evlenmenin hükümlerinden biri de, çocukları, ana
babaları nerede evlenmişlerse orada tutmaktır” diye geçmektedir. Birinci
rivayetin dayanağı da, yabancı bir şehirde evlenmenin, örfen o şehirde
oturmaya söz vermek demek olmadığıdır, ki bu rivayet daha doğrudur.
Kısacası:
kadının, çocuğu beraberinde götürebilmesi iki şarta bağlıdır. Biri, çocuğu götürmek
istediği şehrin kendi memleketi olması, öbürü de çocuğun babası ile o şehirde
evlenmiş olmasıdır. Bu da eğer iki şehir biribirinden uzak olurlarsa böyledir.
Eğer şehirler, çocuğun babası her gün gidip çocuğunu görebilecek kadar biribirinden
yakın olurlarsa o zaman kadının, çocuğu beraberinde götürmesinde sakınca
yoktur. Bu konuda iki köy de iki şehir gibidir. Eğer kadın çocuğu şehrin
köyünden şehrin içine götürmek isterse yine sakıncası yoktur. Zira şehir
halkının ahlâk ve yaşayışları daha iyi olduğu için çocuk için şehir köyden daha
iyidir ve aynı zamanda çocuğun babası için de bir zararı yoktur. Bunun tersinde
ise, yâni çocuğu şehrin İçinden şehrin köyüne götürmede -köy halkının ahlâk ve
yaşayışları daha kaba olduğu için- çocuğun zararı vardır. Bunun için, köy
şehirden yakın da olsa kadın, çocuğu şehirden köye götüremez.[13]
[1] Gariptir. Ancak İbn-i Ebi
Şeybe Musannef'inde {Alım-satımlar bahsinde) Zühri'den: “Sünnette, kadınların
doğum yapması ve diğer örtülü halleri gibi kendilerinden başkasının göremediği
şeylerde şahitlikleri caiz görülegelmiştir. Doğumda yalnız olarak ebenin, diğer
şeylerde de iki kadının şahitlik etmesi caizdir” diye söylediğini rivayet
etmiştir. Bunu ayrıca Abdürrezzak da Musannef'inde Zühri'den naklederken,
Darekutni de Huzeyfe (r.a)dan, Peygamber Efendimiz'in ebenin şahitliğini kabul
buyurduğunu rivayet etmiştir, ki bu hadis (Şahitlikler bahsinde) gelecektir.
Darekutni, Akdıye s. 524. Nasbürraye c. 3 s. 264.
[2] Darekutnî (Nikâh bahsinin
sonları) c. 2 s. 425, Beyhaki (Gebelik süresinin en çoğu hakkında vârid
olanların babı) c. 7 s. 443
[6] Ebü Davud, Talâk c. 1. s.
310; el-Müstedrek (Hadanet: Çocuk bakımı) c. 2 s. 207
[7] Bu lafız ile gariptir. îbn-i
Ebi Şeybe'nin rivayetine göre Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer'e: “Çocuk büyüyüp kendine
bir yol seçinceye kadar, annesinin onu okşaması, annesinin eteği, annesinin
kokusu onun için senden iyidir” demiştir.
[8] Hz. Ali, Abdullah İbn-i
Mesud ve Ebû Hüreyre (r.a.)'dan rivayet olunan bu hadis, Buhari (Şahitlikler) c.
1 s. 371; (Umret-ülkada) c. 2 s. 610, Ebû Davud (Çocuk kimin hakidir) c. 1 s.
3111'de kayıtlıdır.