|
Üye Girişi/Menüsü
Kapat

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

Dille / Sözlü Mücadele E-Posta
 

Yazan: Mustafa Refik, Tarih: 04.02.2008 - 22:06

Okunma Sayısı : 2296

Yukarıda sayılan vasıtaların «el» ile tedvirine, kötülüklerin böylece tağyirine imkan bulamayan müslüman için ikinci bir vasıta, « dil»i kullanmak düşüyor.

Söz'ün İslâm'daki ana vasfı «leyyin-yumuşak» olmasıdır. Hattâ Kur'an-ı Kerim'de şu âyeti okumaktayız:

«Fir'avn'a gidin. Çünkü o, hakîkaten azdı. (gidin de) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki, nasihat dinler, yahut iiçine korku gelir.»

«Propaganda dâîma bir ebe gibidir, zihinlerde bir takım dü­şünceler, hükümler, endişeler doğurtur.» Günümüzde bu cümle ile tespit edilen gerçek, âyette «olur ki, içine korku gelir» şeklinde ifadeye konmaktadır. Hem «ikna etmek ve sürüklemek istediği za­man, propagandanın meydan okuyan ve husumet uyandıran bir ifade tarzı ku!lanmaması» gereklidir. Hakkı tavsiye, hislere değil, akıl ve idrâke hitâbettiğine göre o her zaman, ikna etmek isteğinde demektir. Öyle olunca da her zaman «kavi-i !eyyin»i kullanacaktır.

İnsan sesinin; gazete veya herhangi bir basılı beyanda bu­lunmayan inandırıcı bir kuvvete sahip olduğu tespit edilmiştir. Hattâ Amerika Birleşik Devletlerinde radyo spikerlerinin sesleri, «ikna kabiliyeti" bakımından incelenmiştir.

Söz ve konuşma yoluyla tavsiye, herkes için mümkün oldu­ğu cihetle aynca bir önem taşımaktadır. Halbuki, «el»in kullanılma­sı herkes için imkân dâhilinde değildir. Bu hususu M. Vehbi efendi şöyle özetlemektedir:

«Emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker'in üç kısmı vardır. Birincisi; el ile olur ki, bu kısım hükümdar olan kimse üzerine vaciptir. Zîrâ insanları gereği gibi terbiye ve te'dip, onların vazifesi­dir.

İkincisi; lisanla olur; bu kısım şeriat ulemâsı (din adamia-rı)nın vazifesidir.

Üçüncüsü; kalble buğzetmekten ibarettir. Bu kısım âcizlere mahsustur. Zîrâ ellerinden ve dillerinden birşey gelmez.

Fakat dinî ve dünyevî salâh'a, eğer delalet edemezlerse, kalbleriyle buğzetmek, mümkün olduğu kadar bir zulmün kaldırıl­masına çalışmak ve sözünü dinleyene akıilan erdiği kadar hayr'la nasihat etmek mânâsınca emr'i bi'l-ma'ruf ümmetin her ferdi üzeri­ne vaciptir. Binâenaleyh, Bu kabil nasihati zaman ve zemin icâbeder de bu kadara muktedir olan kimse vazife edinmezse el­bette sorumludur.»

Şimdi, söz'ün kullandığı vasıtaları bu ön bilgilerin ışığı altın da incelemeye çalışalım.

a. Kürsi

Bugün, kürsi, ders kürsisi, vaaz kürsisi, olmak üzere ikiye ayrılmış vaziyettedir. Başlangıçta ikisi birdi. Mektep kürsisi ayrıca muayyen programla çalıştığı ve ilmî eğitim, şimdilik konumuz hari­ci kaldığı için burada daha çok cami yani vaaz kürsisini ele alaca­ğız.

İbâdetten sonra cami faaliyetlerinin ikinci sırasını teşkil eden va'z, hakkı tavsiyenin en etraflıca yapıldığı dînî bir müesse­sedir. Bunun yönetici ve sorumluiuları da vaizlerdir.

Vaizlik, mürşidlik edecek adamın yalnız hak yolu tanıması kâfi değildir; o caddeye çıkan yolların nerelerden sapmak ihtimali olduğunu da iyice bilmelidir. Sadece dîni vicdanı coşturmak yet­mez, şayet dâvetçi bütün gücünü dînî vicdanı coşturmak için har­carsa, sonunda hususiyle gençlikte hiçbir tamire elverişli olmayan dînî kırıntılar elde edecektir. Yine inancın sırf ilmî yönden araştır­ması da yeterli birşey sayılmaz. Şayet dâvetçi bütün gayretini bu yönde toplayacak olursa netice itibariyle bu araştırmalara tazelik veren, ona ısısını ve esnekliğini kazandıran ruhî pınarları kuruta­caktır. Aynı şekilde vicdanî ve ilmî araştırmayı bir arada yetiştir­mek de kişinin takatini karşılayacak değerde olamaz.Çünkü geri­de, kazanmak, eğlenmek, şöhrete erişmek, iş yapmak, döğüşmek isteyen fıtrî, amelî ve kaslara bağlı bir enerji kaynağı açıkta kala­caktır.»

Selâtin ve ulu camilerdeki vaizler dînî bilgisi ve yetkisi res­men ve imtihanla tebeyyün eden, ameli İimine uygun, umûmi kültü­rü münevver denen zümreden farksız ve haikın hissinden ziyâde, fikrine hitabeden, onları din ve dünya İşlerinde istikamet içinde daimî harekete sevk edecek bir natıka ve kemâl ile mücehhez kişi­ler olmalıdırlar. Yoksa ferdî ibâdetin tarifini ilmihâl kitablarından nakleden ve halkı kendi köşesine çekilip nafilelerle «mâlik'i yev-mi'd-dîn»in huzurunda mes'uliyetten kurtulacağını zan ve telkin eden vaiz efendileri, aldıkları maaşlarla ve şfmdiye kadar yaptıkları hizmetlere teşekkürle emekliye sevketmek lâzımdır.»

Vâiz'in, halkın camide en kesif bulunduğu, Cum'a ve Bay­ram namazları ile tatil günleri herkesi ilgilendiren en umûmi ve en lüzumlu mevzuları seçmesi gereklidir.

Ke!âm-ı kibar, hükemâ ve felâsifenin Kur'an ve hadis-i şerif­leri te'yid eden sözleri kürsiden va'zda veya sohbet toplantılarında, konferanslarda söylenebilir veya mecmualarda yazılabilir.

Minberde ve kürside ancak mü'minlerin birbirleriyle olan münasebetleri, kötülüklerin salgın haline gelmemesi için yapıla­cak telkinler üzerinde durulur, ancak ve ancak karşımızda bulunan halka hitâbedilir. Yoksa cami dışına yumruk sallamak, hatib ve vaizi vazifesinden uzaklaştırır. Hiçbir zaman dışarıdaki adam hatip ve vaizi ilgilendirmez. Bir kere, dışarıdakinin inanıp inanmadığı vaizin meçhulüdür, inanç bakımından hüviyetini tanımadığı kim­seye ne maksatla söz söyler? O, inanıyorsa esasen, camiye gelir. İnanmıyorsa «Sizin dininiz size, benim dinim bana!» hükmü câridir.

Kürsinin bir ilim mahalli olduğu hiçbir zaman unutulmamalı-

dır.

b.  Minber

Minber, hutbe mahallidir. Hutbe, bir hafta içinde muhitte, ce­miyette görülen fesadın, yolsuzlukların, haksızlıkların nelerden ibaret olduğu ve bunun önüne nasıl geçileceğini anlatmaya vesile­dir.

Hatib'in minberde işgal ettiği mevki, makâm-ı Ahmedî'dir. Orada ancak mevzu İle ilgili âyetler ve hadîs-i şerifler okunur ve açıklanır. Bunun dışında hikmetâmiz dahi olsa şiirler ve beyitler okumak veya yerli ve yabancı hükemâ ve feylesofların vecizelerin­den bahsetmek makama hürmetsizliktir, yersizdir ve bid'attir.

Cum'a ve bayram hutbeleri müstakil ve ehemmiyetli birer vazifedir. Her camide bu vazifeyi hakkiyle yerine getirecek imam

buSmak müşküldür.

Kürsi ve minber "ilim" makamıdır. İlim ve ciddiyetle ilgisi ol­mayan dedi-kodunun bu yüce makamlarda işi oimamak gerektir.

c.  Meviid Kıraati

Bid'at-i hasene kabul edilen meviid kırâti, bugünkü tatbika­tıyla bir kazanç vesilesidir ve ibâdet ruhundan uzaktır. Gerçi camide okunan meviidlerde, mevlidin metni ile Kur'ân-ı Kerîmin dışında halkı heyecanlandırmak için ayrıca kaside ve tevşihlerin okunması müreccahtır.^Fakat edebî bir kıymeti olmayan parçala­ra mevlidhanın nazar-ı dikkatini çekmek yerinde bir hareket olur.

Meviid asiında propaganda gayesiyle yazılmış bir eserdir. Ama bugün mânâsı anlaşılamayan, sâdece musikîsinin hatırı için okunan dinlenen bir manzume hâline gelmiştir. Milletin rağbet etti­ği meviid, cami içinde olsun, evierde olsun en güzei hakkı tavsiye vasıtasıdır. Özellikle evlerde okunan meviidlerde kadın cemâatin kılık kıyafetine dikkat edilmelidir. Normal İslâmî tesettür temin edil­medikçe mevlid'e başlanmamalıdır. Bunun için de meviid merasiminin mahiyetinin, dinleyenlerin durumlarının nasıl olması gerektiği uygun bir ifade ile anlatılmalıdır.

Hâsılı, din adamı, gittiği yerde dînî havanın teşekkülünü te­min edebilmelidir. Bu yapılmadıkça din adamı sorumludur. Mevlid kırâetinde ve duada "ma'bed artisliği" ne hiç lüzum yoktur. Edebi dairesinde büyük bir ihlâsla icra edilmelidir.

d- Konferanslar ve Sohbetler

Mikrofonun îcâdı, insan sesinin muazzam salonlarda, mey­danlarda, stadlarda dinlenmesini mümkün kılmıştır. Vaaz ve hut­be sınırlarının rahatlıkla aşıldığı, daha serbest konuşma imkânı, tertipli, cemâatin, cami cemâatinin dışında kişilerden meydana gelişi gibi yönleriyle konferans ve sohbetler, hakkı tavsiye'ye elve­rişlidir.

Temel konularda, plânlı şekilde hazırlanmış konferanslarla Anadolu'nun gezilmesi, Müslüman Türk milletinin yararına, İslâmî uyanışın lehine olacaktır. Şuurlu bir dînî yaşayış ve diriliş, köylere kadar uzanacak bu tip faaliyetlerle gelişecektir. Din adamlarının münevver tabakayla karşı karşıya gelme vasatı konferanslardır. Bu nokta her an gözönünde bulundurulmalıdır. Camiye gelmeyen veya gelemeyeneiere, konferans salonlarında hak duyurulmalıdır.

e- Cenaze ye Nikâh Törenleri

İnsanoğlunun iki zaaf ani, sevinç ve kederli bulunduğu za­manıdır. Saadet hülyası veya ölümün soğuk yüzü, telkine karşı di­renç gücünü kırmışken insanları bu anlarında yakalayıp hakkı tav­siye etmek, plânlı ve şuurlu bir çalışma olur. Müsbet tesirleri de gö­rülür. Yeter ki, tavsiyeci durumunda bulunan din adamaları, düğün veya cenaze sahiplerinin bu nâzik aniarından keseleri adına değil de "Hak" adına yararlanmayı gaye edinsinler...

Tebrik ve ta'ziye müesseseleri mânâsız şeyler haline getiril­memelidir.

"El" ve "dilin müştereken kullanabilecekleri, çağımızda ge­çerli olan bir İki vasıta üzerinde de duralım.

■ Sinema

Mevcut durumuyla İslâm'ın olduğu kadar insanî duyguların, yâni ahlâkın da aleyhinde işlemekte olan bu müessese, korkunç derecede tesir gücüne sahiptir. Hitab kabiliyetinin genişliği ve te­sir gücünün çok yüksek olduğunu gözönüne alan ideolojiler sine­mayı, kendi yararlarına kullanmaktadırlar. Birçok muhitlerde sos­yal hayâtın zarureti olarak kabul edilmeye başlanılan sinemadan şimdiye kadar müslümanların tam anlamıyla faydalandığı söyle­nemez, ama gördükleri zarar ortadır. Her gün milyonlarca insanın film seyrettiğini düşünmek mes'elenin ehemmiyetini ifadeye kâfidir.

Sinemanın bugün artık bir kuvvet olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. O halde "düşmanlarınıza karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın" emr-i ilâhîsi bu yönde de müslümanSarı vazifeye çağırmaktadır. Hayâtın akışına seyirci kalmak, ölüm sa­bahında uyanmayı beklemek olur.

Sinemada söz, resim, ışık, renk ve hareket bir arada bulun­ması, sinemanın eğitim değil de "eğlence" vasıtası kabul edilmesi, "farkına vardırmadan tavsiye" işini en güzel şekilde başarmaya imkân sağlamaktadır. Zaten bugünün insanı kendisine tesir ve tel­kin edildiğini bilmek istememektedir. O, hürriyete inanmıştır. "Do­laylı telkin", bugün çok daha tesir icra etmektedir. Bu da etraflıca si­nema vasıtasıyla mümkün olmaktadır.

O halde, bu müthiş silâhı, düşmana bırakmamalıyız. Mutlak surette ıslah ederek kendi cephemizde kullanmalıyız. Aksi halde kendimizi enkazlar altında ezilmiş görmemiz mümkündür. Müslü­man zenginlerin kulakları çınlasın...

Tiyatro

Tiyatro da sinema gibi dînî çevrelerce şüphe ile karşılan­maktadır. Ancak propaganda bakımından gün geçtikçe artan bir önem taşımaktadır tiyatro. "Eğitim" gayesi tiyatrodan da kalkmak üzeredir. Gerçi, memleketimizde tiyatro, şimdilik büyük şehirlere ve muayyen bir zümreye has bir durum arzetmektedir. Fakat son yıllarda sol eğilimli eserlerin sahnelenmesi ve özel tiyatro ekipleri­nin Anadolu'yu dolaşmaları "tiyatro" tehlikesini büyütmektedir.

İslâmî açıdan, İslâm'ın esaslarını dile getiren eserler sahne­lenip, halka gerçekler gösterilmezse kayıp çok büyük olacağa benzemektedir. Son yıllarda "Hz. Ömer", "Onlar Böyleydi", "Vefakâr Dim Adamları", "Çakıl Taşlan", "Abdülhamid" ve "Yunus Emre" gibi amatör gruplarca temsil edilen eserlerin Anadolu'da geliştirdiği bir uyanakhğı hiç kimse inkâr edemez.

Bugün, halk efkârına yön verme durumunda bulutlan camiye uğramaz aydınlara tiyatro yoluyla gerçeklerimizi duyur­makta fayda vardır. Onun İçin de kültür derecelerine göre yazılmış çeşitli kalitede tiyatro eserlerine ihtiyacımız vardır.

Eser, eleman gibi hususların ötesinde, bu iki asrî silâha yâni sinema ve tiyatroya yatırım yapacak zenginlere daha çok muhtaç durumdayız. Günümüzde san'atçı geçinenlerin hemen hepsi, emri midelerinden alırlar. Bu husus iyi kulîanılabilirse, seyirci tarafından alkışlanan her san'atkârtn dâva lehine çalıştırılması mümkündür.

Radyo-Teyp, Televizyon ve Video

Radyo ve teyb sesin; televizyon sözle birlikte resmin yayıl­ma alanını; video ise, görüntüyü kaydedip istendiğinde kullanma imkânlarını çok büyük ölçüde geliştirmiş ve genişletmiştir. Günü­müz insanının çoğu saatleri radyo-teyb dinlemek, televizyon veya

video seyretmekle geçmektedir.

Radyo-teyb ve televizyon gibi, bunlara seksenli yıllarda ka­tılan video da artık çoğu aileler için bir lüks değil, ihtiyaçtır. Toplu­mun her kesiminde aşırı derecede bir video tutkusu gözlemlen­mektedir. Bunda, bir anlamda" kişiye özel" veya "aileye mahsus" bir özelliğin bulunması da etkili olmaktadır.

Matbaa karşısında teksir makinasinın nasıl bir karşı pro-ganda aracı olma vasfı varsa, Televziyon ve sinema karşısında da videonun karşı propaganda vasıtası olma özelliği bulunmaktadır.

Memleketimizde, mer'i kanunlar ve mes'ul kişilerin tutumları neticesi TRT'den; müsiüman sermayedarların çağa ayak uydura­mamaları sonucu sesli ve görüntülü yayın imkânlarından İslâm ye­terince faydalanamamaktadır. Gördüğü zararı tesbit İçin elde imkân yoktur. Müslüman evlerinin en mutena köşelerine kurulmuş radyo-teyb, televizyon ve video gibi aletler, asırlardır düşmanların giremediği harîm-i ismet'e girmiş ve aile düzenini ve huzurunu pa­ramparça etme imkânına kavuşmuşlardır. Bu yıkım görevi her ge­çen gün giderek artan bir şiddetle sürdürülmektedir. Bunun içinde özel radyo-televizyon istasyonları kurmak, uydu aracılığı ile İslâm davetine muhtaç her millete kendi düiyie hakkı tavsiyede bulunmak yolları aranmalıdır.

Bu vasıtaları hakkı tavsiyede kullanmanın yollarını bulmak mecburiyetindeyiz. Bir taraftan imkân nisbetinde TRT'den fayda­lanmanın yolların! ararken, öte yandan özel radyo ve televizyon is­tasyonları kurma cihetine gitmeliyiz.

Bazı video kulübü sahiplerinin ve bir çok müşterinin İslâm ahlâk ve kültürünü işleyen video bantları bulamadıklarından ya­kındıkları günlük gazete sütunlarına kadar yansımaktadır. Teyb bantları konusunda da durum aynîdir. Bu sebeple vakit kaybetme­den ve çok yoğun şekilde teyb bantı ve video kaseti üretecek stüdyoların faaliyete geçirilmesi gerekmektedir. Fevkalâde etkili çağdaş hakkı tavsiye vasıtaları demek olan bu sesli ve görüntülü yayınlardan yararlanmamız mutlak şarttır.

Henüz ortada bulunan halk efkârının gün geçtikçe bizim ta­rafımızdan kaybedildiğini sadece klasik tebliğ ve telkin vasıtalarıy­la halkı tutmanın artık mümkün olmayacağını unutmamak gerekir.

d. Plâk Şirketleri ve Musiki

Memleketimizde ahlâk sukutunu çabukiaştıran en büyük âfet musikî yolundan gelmektedir. İnsan sesinin ikna gücüne, musikî makamlarının ahengi de katılınca tesir ve yıkım çok daha kolaylaşmaktadır. Kazanç için her şeyi göze almış plâk şirketleri­nin şirretlikleri ayyuka çıkmaktadır. Değişen besteier yanında, in­sanın ikinci yarısını konu edinen güfteler millî zevk ve musikî anla­yışını rencide etmektedirler. Sokaklardan geçerken duyulan bu can sıkıcı sesler, karşılarında, insanın asalet duygularına hitabeden temiz nağmeleri bulmadıkları müddetçe (dinlemeyin) nâsîhatları kâr etmeyecek ve onlar dinlenecektir.

Madem ki musîki hastalığına kapılanlar elinde avucunda ne varsa bu yola koyanlar var, onların bu ihtiyaçlarını iyi yönde değer­lendirmek veya -caizse- hak adına istismar etmek gerekir.

Bu, son kısım vasıtalar hakkında söylediklerimiz belki cü'retkâr ifadeler gibi gelecektir. Ne yapalım ki mevcut durum bun­ların söylenmesini ve yazılmasını zorunlu kılmıştır. "Bükemediği­miz bileği öpmek" zilletini göstermeyecek, onu hizmetimizde kul­lanmanın yollarını arayacağız.

Ancak yukarıdan beri sıraladığımız vasıtalar her şeye, bü­tün gayretlere rağmen kullanılamaz, kötülüklerin değiştirilmesine, hakkı tavsiyeye imkân bulunamazsa o takdirde müslüman için üçüncü bir vasıta kalmaktadır O da kalb...

Son Güncelleme : 04.02.2008 - 22:06

   
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın
Derlemeye Ekle
Yazdır
E-mail olarak gönder
Benzer Konular

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayıtlı üyeler bir konuyu yorumlayabilir. Lütfen üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2010 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >
Kapat