|
Üye Girişi/Menüsü
Kapat

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

En Verimli Şekilde Mücadele E-Posta
 

Yazan: Mustafa Refik, Tarih: 04.02.2008 - 05:38

Okunma Sayısı : 690

İnsanların inatçı, münakaşacı, mücadeleci mizaçtakilerini doğruya iletmek için Kur'ân-ı Kerîm'in gösterdiği bu metodun münâkaşa ve münazaraya mahsus olduğu belirtilmektedir. Böyle olmakla birlikte, "netice veren mücâdele" şeklinde tefsiri, me-tod'un genelleşmesine ve zamanın îcâbına göre netice alınabile­cek mücâdele, hangi vasıta ile yapılması gerekiyorsa, onu kullan­maya sevkeder bizi. Bu ise, bu metodun sürekli geçerliliğini sağlar. Zîrâ "en güzel mücâdele", "devrin îcâbettirdiği mücâdeie"dir. Bu da bize dâima en yeni metod ve vasıtaları kuüanma mükellefi­yetini yükleyecektir.

Eskilerin "i!m-i cedel" dedikleri münazara ve münâkaşa âdabı, âyetten ilk anlaşılacak olan husustur. Ancak kanatimizce, bu âyet, günlerin getireceği mücâdele usûlündeki yeniliklere İslâm'ın kapısının açık olduğunu göstermektedir. Zaten Allah'ın rızâsına en lâyık cihad da devrin gereklerine göre islâm'ın "i'iâ-yi kelimetullah" umdesini tahakkuk ettirecek cihaddır. Meselâ; bu vasıta, dün kılıç idiyse, bugün kalemse ve yarın teknik üstünlük olacaksa, bütün bunlar ve daha da doğacak olan yeni şartlar ve du­rumlar cihad ve hakkı tavsiye'nin vasıtası olacaktır.

Aslında, mücâdeledeki usûl, âdab ve nizam; gayenin yüce­liğini veya süfliliğini gösterir. Müslümanlığın birinci hedefi cemiyeti ıslahtır. Bizzat ibâdetler bile bu ıslâhın vesileleridir. Bu yüzden İsSâmî mücâdele; "Öldürmez, diriltir; dağıtmaz, toplar; yıkmaz, ya­par; söndürmez, yakar. Amaç; iğfal değil, irşaddır. Onun için de bu gayeye hizmet etme yeteneği görülen her yol ve vasıta "en gü­zel, en tesirli yolla mücâdele" metodu uyarınca çekinmeden uygu­lanabilir...

Bundan başka mücâdelinin "güze!, verimli" oluşu bâzı şart­lara daha ihtiyaç gösterir ki bu şartları da şöyle sıralayabiliriz:

 

 

a. Zaman Seçimi

Bugün propaganda'nın en tesirli oiduğu saatler araştırma konusudur. Hitler; "akşam saatlerinin" en müsait ortam oiduğu-nu kaydeder.28 Biz, her ne kadar tesir'i, tavsiyeci'nin samimiyet de­recesine ve Allah'a bırakırsak da konuşacak veya yazacak zamanı İyi ayarlamanın fevkalâde ehemmiyetini inkâr edemeyiz. Aksi hal­de, "vakitsiz öten horozun boynunu keserler." Kaldı ki İslâm, em­rettiği bütün ibâdetler için birer vakit tâyin etmiştir. İbâdetlerin böyle birer vakitle tahdit edilmeleri, tavsiyede zaman seçimi'nin önemini göstermekte yeter belgedir.

Abdullah b. Mes'ud (r.a.)

"Rasûlullah (s.a..) va'z ve nasihat konusunda bize bık­kınlık gelmesin dîye halimize bakıp ona göre gün ve saat kol­lardı"29 diye konunun sünnetteki yerini çok açık biçimde ortaya koymuş bulunmaktadır.

İlk olarak gözönünde bulundurulacak zaman; muhatabın, öğüde ihtiyacı olduğunu söyleyerek, nasihat istediği andır. Zaten böylesi durumlarda tavsiyede bulunmak, vazife olmaktan çıkar. İs­teyenin, kendisinden nasîhat istenen kimse üzerinde, ödenmesi şart, bir hakkı30 olur.

Millî vicdanda yeri olan hâdiselerin yıldönümleri de umûmî tavsiye yönünden ihmâl edilmemesi gerekli en elverişli zamanlar­dır.

b. Mekân Seçimi

Zaman ve zemin aramakla vakit geçirmek aslında hakkı tav-siye'nin zararına olmakla beraber, yerinde ve deminde yapılan bir tavsiye, rastgele bir yerde yapılacak tavsiyeden çok daha etkili ve faydalı olacaktır. Yeri iyi tâyin edilemeyen tavsiye, "fitneyi uyandır­mamak" ana ilkemize aykırı düşecektir. Bugün, reklâm ve propa­ganda afişleri bile rastgele yerlere asılmamaktadır.

Atasözlerimiz de bizi, mekân seçimi hususunda uyarmakta­dırlar Ezcümle; "Ölüye giden ağlar, düğüne giden oynar", "Gittiğin yer lekiler) topalsa, sek. Korse, kırp!" Bu sözler, körükörüne ce­miye veya amiyane tabiriyle "araziye" uymayı değil, gerçekleri söyle. ibiimek için çevredekiler gibi görünme ve davranmanın lü­zumu  j öğütlemektedirler.

Mekan seçimi konusunda şu iki âyet'in gösterdiği taktik de daima hatırda tutulmalıdır.

"Ayetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gör­düğün vakit, başka bir bahse geçmelerine kadar onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, hatırladıktan sonra ar­tık o zâlimler güruhu ile beraber oturma.

"... Allah'ın âyetlerinin inkar edildiğini ve alaya alındığı­nı işittiğinizde, başka bir söze geçmekdikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz..."

c. Aktarma Kaidesi

Unutulmamalıdır ki, halk kitlesinin arzularına hiçbir zaman doğrudan doğruya karşı gelinmez. Önce onunla aynı fikirde imiş gibi konuşulmak gerektir. Varsa, itirazları sabır ve olgunlukla dinle-nilmelidir. Bu husus, en az, tavsiye etmesini bilmek kadar önemli­dir. Yanlış ve hatalı da olsa düşüncelerinin önemsenmediğini gö­ren muhatab, kendisine yapılmak istenen tavsiyeyi de aynı önem­semezlikle karşılayacaktır. Bunun için, önemli olan, sonradan söylenecek fikirleri, başlangıca sağlam bir münasebetle bağlaya-bilmektir. Yâni, sonraki gaye fikri, başlangıçtaki zemine aktarabil­mektir.

Bunun en güzel misâli Hz. İbrahim'in, milletinin Allah inancı­nın yanlışlığını isbat etmek için söylediği sözlerdir.

Şayet muhatabın kalbi başlangıçta tam manâsıyla kazanı-labilmişse, sondaki bağ zayıf da olsa, artık o, kabullenmek zorun-■uluğunu duyacaktır.

d. Tekrarlama Kaidesi

Tavsiye'nin "güzelliği" yönünden önemli olan bir husus da, temel konuyu muhafaza edip, onu her defasında, çeşitli şekil ve ka­lıplarla tekrarlamaktır. Tekrarın bıktırıcı olmamasına azamî dikkat göstermek zarurîdir. Tekrarlama metodunu en güze! ve faydalı şekliyle Kur'an-ı Kerîm kullanmıştır. Ezcümle; "insanın bir sıkıntıya uğradığı zaman, Yaratan'ını hatırladığı fakat o sıkıntı giderilince hemen eski haline döndüğü" gerçeği değişik ifadelerle (Yûnus: 12, İsrâ: 83, Hud: 9-10, Meâric: 19-20) dört yerde" dile getirilmiştir.34 Peygamber Efendimiz (s.a.) de "tekrar" metodunu uygulamıştır. Binâenaleyh sık sık tekrarlara başvurmalıdır. Fakat hiçbir zaman tavsiye ve telkinden bıkıp usanmarnalıdır. "Tutulmuyor", "dinlenil­miyor" gibi bahaneler îcâdı ile ümitsizliğe düşülmemelidir. İşin bize âit tarafı, gerekli gördüğümüz yerde gerçeği, hakkı söylemektir. Çünkü "Nasihat etmek, nasihati terketmekten yeğdir. Nasîhatı bü­tün bütün bırakmakta hiçbir ümid yoktur. Fakat nasîhatta devamın hiç olmazsa birazcık olsun sakındırmağa sebep olması umulur. Hiçbir mukavemete mâruz kalmayan fenalık, daha seri ve daha kolaylıkla meydan alır. Herhangi bir fenalığın asimi olamazsa, sür'at ve şiddetini olsun tahfife çalışmaktan sarf-ı nazar etmemeli­dir. Felâket mukadder ise, nasihat edenler Ailah katında ma'zur olurlar"35...

e. Açıklama (Tarif) Kaidesi

Anlatılacak veya tavsiye edilecek konu iki durum arzeder:

1. Toplumca bilinir,

2. Toplum tarafından bilinmez, yeni bir konudur.

Birinci halde tavsiye, herhangi bir tepkiyle karşılaşmaz. Karşılaşsa da bu, geçici ve zayıf bir mukavemet olmaktan ileri gide­mez. Fıtraten itiraf edilebilecek bir husus daha çok ve kolayca kabul görür. Onun içindir ki, Allah Teâiâ, "Ma'ruf'u (toplumca biline­ni) emret!" (A'raf: 190) buyurmuştur.

Hz. Ali [r.a) de; İnsanlarla bildikleriyle konuşun, anlayabil­diklerini söyleyin" der. (Bakınız Buhari ilim, Aynî Umdetu'l-Kâri, II, 204)

İkinci halde ise, önce umumî bir tarif yapılmalıdır. Daha son­ra tavsiye ve telkinde bulunulmalıdır. "Halkın havsala-i ma'rifetine girmeyen ve girmek ihtimali bulunmayan şeyler emredümemelidir. Nitekim, Kur'ân-ı Kerîmin başında Fatiha ve Sûre-i Bakara'nın ev­veli ile en mühim genei tarifler yapıldıktan sonradır ki. ilk emir; "Ey insanlar, Rabbınıza kulluk edin!" hitabiyla verilmiştir. Hâsı!) bir emir (veya tavsiye) esasen bir hüsnü (güzelliği) munta-zammın veya müstelzim olmalıdır. Emrolunan fiil ne derece ma'ruf olursa o emir zahir ve bâtnda o derece nafiz olur. Umûmî olan emir­ler de umûmun bilgi seviyesine göre olmalıdır ki, sû-i telâkkiye uğ­ramasın, suhûletie kabil-i kabûi olsun da redd-ü inkâra ve tazyîk-ü teşdîd'e sebep olmasın"36

f. Öncelikli Anlatım

Muaz b. Cebel radiyailahu anh'den nakledildiğine göre o de­miştir ki, Resûiullah salieliahu aleyhi ve sellem beni (Yemen'e vali olarak) gönderdi. Şöyle buyurdu:

"- (Ey Muaz,) şimdi sen kitap ehli bir topluluğa görevli olarak gidiyorsun. (Oraya vardığında) onları Allah'tan başka ilah olmadığına benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehadet getirmeye davet et. Eğer (sana itaat ile) bunu itiraf ederlerse, Allah'ın onlara günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bu-nuda kabul ile itaat ederlerse, Allah'ın kendilerine, zenginle­rinden alınıp fakirlerine verilecek zekatı farz kıldığını bildir. Buna da itaat ederlerse, sakın mallarının en kıymetlilerini al­ma. Mazlumun bedduasını almaktan sakın. Çünkü bu dua ile Allah'ın arasında herhangi bir perde yoktur."

Hz. Peygamber, hicretin dokuzuncu yılında Muaz(radıyalla-hu anh)'ı Yemen'in Cened bölgesindeki yahûdî ve Hristiyanlara vali ve zekat âmili olarak gönderirken, önce ona görevlendiriidiği yöre insanlarının en bariz vasıflarını hatırlatmış ve sonra da onlara yapacağı tebliğin sırasını çok net bir şekilde açıklamıştır. Hz. Pey­gamberin "şimdi sen kitap ehli bir topluluğa görevli olarak gidiyorsun"'buyurması, İslâm'ı tebliğde muhatab ve çevreyi ta­nıma gereğine işarettir" Onları Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Allah'ın elçisi olduğuma şehadet getirmeye davet et" bu­yurması veya hadisimizin Buhârî'nin Tevhid Bölümündeki rivayetinde pek açık olarak görüldüğü gibi; "onları davet edece­ğin ilk esas, Allah'ı birlemeleri olsun" talimatını vermiş olması, muhatabîann itikadına göre tebliğde öncelikler tesbit etmek ve ona göre bir program uygulamak lazım geldiğini göstermektedir. Çün­kü bilindiği gibi Yahudi ve Hristiyaniar Allah ve peygamber inancı­na sahiptiler. Ancak onlardan Yahudiler, tanrıyı sadece kendileri­ne tahsis ediyor, hristiyanlarda üçlü bir Allah inancına sahip bulu­nuyorlardı. Kur'an-ı Kerim, Yahudilerin, "Üzeyr Allah'ın oğlu­dur"38 dediklerini; hristiyanların da "İsa Allah'ın oğludur” iddiasında bulunarak şirke düştüklerini bildirmektedir. Yani Allah ve Peygamber inancına sahip bulunmalarına rağmen onlardaki has­talık bunların algılanmasında idi. İşin aslına aid bir inkâr söz konu­su değildi. Bu sebeple de kendilerine götürülecek İslâm daveti, on­ların yanıldıkları noktadan başlamak gibi bir öncelik taşımalıydı. İşte Hz. Peygamber Hz. Muaz'a bu talimatı vermiş bulunmaktadır. Nitekim Kur'an-ı Kerimde bizzat Hz. Peygamber'e ehl-i kitaba yö­nelik olarak şöyle bir davette.bulunmasını emretmekteydi: "De kî," ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye ge­lin. Yalnız Allah'a kulluk edelim.O'na hiç bir şeyi ortak koşma­yalım: Allah'ı bırakıp birimiz diğerini rab edinmesin..." Bilin­diği gibi Peygamber salleüahu aleyhi ve seliem efendimiz, ehl-i kitaptan olan kabile ve devlet başkanlarına yazdığı davet mektupla­rında bu âyete hep yer vermiş ve böylece âyetin verdiği talimata uymuş ve bu istikâmette uygulamada bulunulmasını hem fiili hem de kavli sünnet olarak ortaya koymuştur.

İslâm tebliğinin ilk yıllarına döndüğümüzde de gördüğümüz yine aynı uygulamadır. Allah teâiâ Hz. Peygambere, "önce en ya­kın hısımlarını uyar" talimatını vermişti. İslam'ın açıktan daveti bu noktadan başlayarak, yani bir öncelik fikrine ve uygulamasına dayalı olarak yürütülmüştü. Peygamber sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin hicretin dokuzuncu yılında gönderdiği bir valisine, mu-hatablarını tanıma ve ona göre öncelikli tebliğde bulunmasını tav­siye buyurması ve hatta duyuracağı İslâm esasları arasında bile bir sıralama bulunması gereğini belirtmesi, günümüzdeki din hizmeti ve tebliği açısından fekalâde önem arzetmektedir. İnanç noktasında henüz islamî çizgide olmayan insanlara İslâm esasla­rından bahsetmek ne kadar yersiz ise, Allah ve Peygamber inancına sahip kişi ve topluluklara da Allah'a ve Peygamber'e inanmayı telkin ile işe başiamak o kadar isabetsiz olacaktır, O halde önce, muhatabın ne durumda olduğu dikkate alınacak ve onun bulundu­ğu noktadan itibaren tebliğ işine başlanacaktır. Bu, hem vakit kay­bına hem de muhatabı sıfırlamak gibi bir hizmet kusuruna mani olacaktır.

Yine Hz. Peygamberin islâm imanını ikrar etmeleri halinde onlara önce beş vakit namaz farzını, onu da kabullenmeleri halin­de zekat farizasını duyurmasını Hz. Muaz'a emretmesi, İslâm esasiarının tebliğinde bile bir sıra yani önceiik uygulamasının bu­lunması gerektiğine işarettir. Bu sıra ve önceiik, İslâm m sistemleş-mesindeki öncelik ve sıra olabilir. Bunun için de İslâm Teşri Tari-hi'nin yani İslâm'ın Hz. Peygamber zamanında hangi sıra ile bü-tünlendiğinin, hükümler arasındaki öncelik-sonraîık irtibatının bi­linmesi gerekecektir. Hadisteki sıra(şehâdet-namaz-zekât), sis­temleşme ^«ki sırayı da yansıtmaktadır. Keiime-i şehâdeti benim­seyenlerin beş '<rt namazı kılmaları sonra da zekâtı vermelerinin istenmesi, kaib-nefts-mal üçlüsü arasındaki etkilenme ve alaka çizgisini dikkate sunmaktadır, islâm'a inanmayan insanın, İslâm esaslarıyla yükümlü olmaması ne kadar tabii ise, İslâm'ı kabul etti­ğini söyleyen kişinin öncelikle İslâm'ın be! kemiği ve baş ibadeti olan namazı bizzat icra etmesi, yani bütün varlığıyla o inancına evet dediğin: kendisine analtaması daha sonrda bu hazırlık üzeri­ne mali mükellefiyetlerini yerine getirme iradesi kazanması o kadar tabii ve kolaylaşacaktır. Namaz kılmamasına rağmen zekâtını ve­ren kaç müslüman vardır? Ama -doğru olmamakla beraber- bunun tersi, yani, namazını kıldığı halde zekatını vermekte kusurlu davra­nan müslümanlar bulunmaktadır. O halde tekrar edelim ki, İslâm bir öncelikler sistemidir. O'nun tebiiğcileri de bu öncelikleri dikkate almak zorundadırlar.

Burada şuna da işaret edelim ki, hadiste İslâm esaslarının tamamının sayılmamış olması/onların bu tebliğde yerlerinin olma­dığı anlamına gelmez. Hz. Peygamber bu esasların duyurulma-sında, aralarında bir öncelik sırası bulunduğu fikrini Muaz'a hatırla­tacak kadarıyla iktifa etmiş bir başka ifadeyle, muhatablar (Yemen­liler) açısından daha önemli ve acil olanları saymak istemiş olabilir. Zaten Hz. Peygamberin sürekti uygulaması da bu yönde idi. Muha-tabları için öncelik ve İvedilik arzeden hususları kendilerine duyu­rurdu. Nitekim kendisine sorulan aynı konudaki sorulara verdiği değişik cevaplar, hep "muhatab unsuru"nu dikkate almasından ileri geliyordu.

Unutulmamalıdır ki, öncelikli tebliğ, bizzat ve başlı başı­na bir tebliğdir. Ancak tebliğci; kendi önceliklerine değil, muha­taplarının önceliklerini esas almalıdır. Bu anlamda öncelikleri ol­mayan bir tebliğ faaliyeti etki ve başarıyı aramayan bir girişimdir. Oysa tebliğ, bünyesinde taşıdığı ciddiyet sebebiyle, böylesi bir rastgeleliğe asla tahammül edemez.

Âlimlerimizin "tertib" dediği, halkımızın ise "farzdan evvel farz var" diye işaret ettiği bu öncelik fikri ve uygulaması, memleke­timizdeki tebliğ hizmetlerine eğer bir "tebliğ haritası" kazandırır-sa, etki ve başarı açısından büyük bir adım atılmış olacaktır.

"En güzel", yâni "netice veren" mücâdele'nin ihtiva etmesi gerekli vasıflan ve uygulamak mecburiyetinde bulunduğu usulle­rin bir kısımını böylece özetlemiş olduk. Şimdi, konumuzun en önemli yönünü teşkil eden "kadro", yâni tebliğ ve tavsiyecilerin ta­şıması gerekli vasıfları, tesbite çalışalım.

 

Son Güncelleme : 04.02.2008 - 05:39

   
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın
Derlemeye Ekle
Yazdır
E-mail olarak gönder
Benzer Konular

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayıtlı üyeler bir konuyu yorumlayabilir. Lütfen üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2008 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
< Önceki   Sonraki >
Kapat