20.
Yüzyılda İslam ümmetinin sömürge dönemini yaşamasıyla birlikte başlayan
İslami uyanış, oluşum ve hareketler, maalesef zaman zaman menfi bazı
siyasi ve fikri sorunlarla karşı karşıya kalmıştır ve kalmaya da devam
etmektedir. Bu gibi menfi sorunlar suni olarak yaratıldığı gibi, bazen
de bunun genel İslami kültürün düzeysiz ve düzensizliğinden
kaynaklandığı düşünülebilir. Çünkü İslami kültürün tekamül sürecinin
biyolojik ve psikolojik tekamül sürecine bir benzerliği vardır.
Olgunluk devresini tamamlamadan bir kısım menfiliklerle karşılaşması
tabii olsa gerek.
İşte
İslami ümmetin şuurunun oluşumunu engelleyen ve ictimai bir kanser
haline gelen ulusçuluk mefkuresi gibi, mezhepçilikten sonra hizipsel
taassup da aynı durum arz etmektedir. Hatta İslami cemaatler, ümmet
bünyesinde ilk nüve ve hücreleri teşkil ettikleri için hizipçilik ve
hizipsel taassup mikrobuna yakalanmaları ciddi bir tehlikeyi
çıkarabilmektedir. Bu hizipsel taassubun bir çok sebep ve yanlış
kavramlardan kaynaklandığı gibi metod eksenli kavramların yanlış
kullanılmasından ve değerlendirmesinden de kaynaklandığı
kanaatindeyim. Yani nasıl mezhep eksenli bazı kelami kavramların,
özellikle sözde bazı akidevi kavramların yanlış, dar veya tartışmasız
bir asıl (ilke) olarak düşünülmesi, karşıt fırkaları, karşıt akidevi
mezhepleri doğurup İslam ümmetini parçalanmaya sürüklemişse, aynı
zamanda İslami cemaatlerin de siyasi bazı kavramları yanlış, dar veya
tartışmasız ilke ve düşünce bakışı ile değerlendirmesi karşıt
cemaatleri, karşıt hareketler, hizipçi mütaasıp siyasi mezheplerin
doğuşunun zemini hazırlamış ve tekrar İslam ümmetini ciddi bir
parçalanma ile karşı karşıya bırakmıştır. Bunun için ben acizane bu
makaleyi metodun ‘Usulü’l fıkıh’ açısından tahlili çerçevesinde
sürdüreceğim. Çünkü İslami cemaatler arasındaki farlı metod
anlayışları, farklı değerlendirmeler, kendilerini birbirinden
uzaklaştırmaya bir birini batıllık ve sapıklıkla tavsif ve tevhim
etmeye kadar sevketmiştir. Dolayısıyla değil Müslüman halk kitlesine
açılmak, kendi aralarında bile birbirilerine açılamıyorlar. Bu çok
tehlikeli ve üzücü bir olaydır. Müslümanların bütün hizmetlerini heder
edebilir. Halbuki tüm cemaatler açılımından bahsediyor, ama kendileri
kendilerine açılamıyorlar. Eğer dava şeriatçılık olup aşiretçilik değilse bence ilk açılımın buradan başlatılması gerekir. Cenab-ı Allah, Resulü’ne (s.a.v) "En yakın aşiretini uyar!" (1)
buyurmakla aşiretçilik mefkuresini hatırlatarak onları aşiretçilik
duygusundan alıp şeriatçılık bilincine doğru yön vermek istemesine
işaret etmektedir.
Cay-ı
ibretir ki, Afganistan mücahitleri 1979’dan 1989’a kadar Ruslar’a karşı
ortak mücadeleyi şeriat bilinciyle sürdürüp dünya Müslümanlarını
sevindirirken 1992’den şimdiye kadar şeriat bilinciyle değil, aşiret ve
hizipçilik mantığıyla hareket ederek 15 binden fazla müslümanın can
vermesine neden oldular. Bu durum dünya Müslümanlarını ciddi manada
üzmekte, dünya emperyalizmini de oldukça sevindirmektedir. Bizim hem
tarihten hem yaşanan vakıadan ders almamız gerekir.
İslami
mücadele, aşiret saltanatı kurmak veya iktidar koltuğunu ele geçirmek
için değil, belki İslami mükellefiyet ve şer’i sorumluluğunu yerine
getirmek ve rıza-i İlahiyye’nin tecellisine mahzar olabilmek içindir.
Onun için Resulullah’ın (s.a.v) şöyle dediği sahih rivayetlerde
variddir: “Biz imareti (iktidarı) ne talep eden kimseye veririz, ne de imarete göz diken bir kimseye…”(2)
İslami
mücadele kişisel menfaati, mücerred cemaatsel maslahatı değil, İslam ve
İslam ümmetinin menfaat ve maslahatını gözetmeliyiz.
Bu makalede hareket metodunun fıkıh usulu açısından tahlilini bazı sorular çerçevesinde işleyeceğiz.
1-İslam’da
davet ve hareket metodu var mıdır? Varsa zemin, zaman ve vakıaları
gözetmeksizin dondurulup kalıplaşmış muayyen tek bir metod mu var?
Yoksa bunun zemin, zaman ve vakıalara göre takip edilen bir çok
çeşitleri mi var?
2-
Metodun şer’i kaynağı nedir? Kitab mı, sünnet mi, icma mı, kıyas mı? Ve
şer’i hükmü nedir? Yani ona göre hareket etmek vacib mi, sünnet mi,
mubah mı?
3- Hareketin metodunu kim belirleyecek? Hareketin mes’ulleri mi, yoksa müctehid fakihler mi?
4- Demokratik metodun şer’i durumu nedir, nasıl değerlendirilir?
Cevap:1-
Elbette İslam’da davet ve hareket metodu vardır. Çünkü Müslümanlar
cahili hayat içinde kıvranan, yolunu şaşırmış şaşkın vaziyette kalan
insanları kurtarmak, onları İslam’ın nuruyla nurlandırmak ve İslam’ın
hayat sistemine kazandırmakla mükelleftirler. Bu mükellefiyet ve
sorumluluğu ifa etmeye çalışırken, gerek davet ve tebliğ üslubuyla ve
gerekse hareket ve eylemler ile nasıl bir netice verebileceğinin ve ne
gibi mahsul elde edebileceğini düşünülmesi ve araştırılması gerekir. O
zaman en güzel usul ve üslubu kullanmak lazımdır. Çünkü davet ve
hareket çalışmasında akılları ikna etmek, kalpleri ıslah etmek,
ruhlara hidayet yolunu göstermek birinci amaçtır.
Usul
ve üslup, sadece davet, tebliği ve harekette müessir değil,
mütefekkirlerin belirttiğine göre aynı zamanda tabii ve maddi eşyalarda
da müessirdir. Mesela iki oda düşünelim ki, ikisi de aynı eşyalarla
düşenmiş ama, birinin eşyaları gayet cazib bir tertip ve düzen
içindeyken diğeri böyle bir tertip ve usule sahip değil. Acaba hangisi
insanları daha çok cezb eder? Hangisi şayan-i kabul olacak? Şüphesiz
tertipli ve düzenli olan müessir olacaktır. Davet ve hareket metodu ve
üslubu da aynı özelliği arz etmektedir.
Evet…
İslami hareket metodunun her ne kadar İmam Hasan el Benna ve Mevdudi
gibi büyük İslam mütefekkirleri konu etmişlerse de bunu en fazla
işleyen ve üzerinde duran Şehid Seyyid Kutub olmuştur. Hatta hareket
metodunu büyük gündem haline getirip şu ana kadar gündemde tutulmasını
sağlayan da odur. Bu konuya gerek Fi Zilali’l Kur’an’da ve gerekse
yoldaki işaretler adlı eserinde oldukça işlemiştir. Hatta Şehid’in
hayatının sonunda (1964) yayınlanan yoldaki işaretler, İslami hareket
metodunun beyanı ve tevzihi için te’lif edilmiştir.
Şehid,
metod üzerinde dururken, Rabbani metodu savunmuş; milliyetçi metodu,
sosyalist devrimci metodu ve ıslahatçı metodu reddetmiştir. Yani bu
çağda ulusalcıların, sosyalistçilerin ve ıslahatçıların ayrı ayrı
savundukları devrim metodlarının gerektirdiği şartlar, ortam ve zeminin
Resulullah’ın (s.a.v) asrında da bulmakla beraber, Resulullah (s.a.v)
tüm bu metodları cahili metod olarak değerlendirmiş, cihanşümul ve
geniş kapsamlı bir İslam devletinin iskeletini kurabilecek inançlı bir
İslam toplumunun çekirdeğini oluşturabilecek Rabbani metodu seçmiştir,
diyor. Çünkü tüm Peygamberler ilk önce ümmetlerini tevhide çağırmış,
merhum Seyyid’in tabiriyle bu rabbani tevhid metoduyla tevhidi bir
toplum oluşturmak istemişler.
A’raf
suresi’ne baktığımız zaman gelen peygamberlerin hep tevhidi metoda
eğildiklerini görmekteyiz. Bu metod hem geçmiş peygamberlerin
pratikleri ile ve hem de son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v) pratiği
ile ispat edilmiştir. İşte sıhhatli, istikrarlı ve ideolojik bir
toplumun oluşturulup ortaya çıkarılması da böyle bir metodu
gerektiriyor. Bunlar, Seyyid’in üzerinde durduğu ve bazılarını
reddettiği metodlardır. Bunun dışında diğer metodlara pek temas
etmemiştir. Kendisi, Rabbani metod tabirini kullandığı zaman
yukarıdaki Rabbani metodu vurgulamak, onu kasdetmek ve diğer üç metodun
da cahili metod olduğunu ifade etmek istemiştir.
Çünkü bu konu ‘Mealimu fi’t-Terq’in ‘Tabiatü’l Menheci’l Kur’anı’
bölümünde işlemektedir. Seyyid, metoda büyük bir önem vererek metodun
gerekliliğini, onunla hareket edilmesinin gerektiğini söylemektedir.
İfadesinin siyak ve sibakına dikkat edildiği zaman vücubiyet dahi
anlaşılmaktadır. Tabii ki bu konuda, metodun şer’i kaynağı nedir ve
şer’i hükmü nedir; vacib mi, sünnet mi, mübah mı?... bunları ele alıp
işleyeceğiz.
Birinci
soruyu cevaplamaya başlarken, İslam’da davet ve hareket metodunun
olduğunu söylemiştik. Ama metod, genel hatları çerçevesinde vardır.
Dolaylı, tafsili, kurallı ve tekniği olmadığı gibi muayyen de değildir.
Yani gerek Kur’an’da’ belirlenen güzel öğüt, hikmet ve güzel mücadele
biçimi olsun ve gerekse Resulullah’ın (s.a.v) hayatındaki gizlilik,
alaniyyet, putları kınama, sabır, direnç, saldırılara cevap verme ve
hicret gibi pratikler olsun tüm bunlar birer pratik metodudur. Ancak
bu gibi pratik metodları her zaman ve her yerde ve vakıanın
gerçekleştiği ortamları göz önüne almadan tıpa tıp bir fotokopi
nüshası gibi ele alıp uygulamalı mıyız? Veyahut fotokopi gibi değil de
zaman, mekan ve vakıanın gerçekleştiği ortamları dikkate alarak bir de
geçmiş tecrübelerden istifade ederek mezkur metodlardan herhangi
birini veya gerekirse hakkında açık İslami hüküm olmayan her hangi
faydalı bir metodu da uygulayabiliriz miyiz?
Daha önce yayınlanan ‘İslami Cemaat Çerçevesinde’ başlıklı
makalemde. “Örfi, siyasi, içtimai hükümler zaman ve mekana göre
değişir.” Şeklinde fıkhı bir kaide zikretmiştim. Yeri gelmişken bu
kaideyi biraz açmak istiyorum.
İmam
Ebu Hanife, Ebu Yusuf, ve Ebu Muhammed, ücretle Kur’an’ın taliminin
caiz olmadığına hüküm vermişlerken aynı mezhebin sonra gelen fakihleri
ise caiz olduğuna dair muhalif hüküm vermişlerdir. Ulema, bu değişik
hükümlerin zaman ve şartların değişikliğinden ileri geldiğini
söylemektedir.(3) ayrıca bu değişik hükmün hikmet ve
illetini şöyle izah ediyor: Ebu Hanife ile ashabı, maddi ücretle Kur’an
muallimlerindeki ihlası zedelemek istememişlerdir. Ama sonraki asır ve
zamanlarda ihlas kalmayınca, Kur’an taliminin muattal kalmaması için
diğer fakihler ücret alınmasının caiz olduğunu söylemişlerdir.
Bu çerçevede, yani bir hükmün zaman ve mekana göre değişebileceği hususunda aydınlatıcı sahih bir rivayet de var: “Siz daha hacetinizi (küçük ve büyük abdestinizi) yaparken güneye yönelmeyin, sırtınızı da dönmeyin; ancak, ya doğuya, ya batıya yönelin!”
Şafii fukahasından meşhur İbn-i Dekiki’l İd bu hükümle alakalı şöyle
diyor: “ bu hüküm mutlak değil, mekanlara göre değişir. Nehy (yasak),
güney çizgisine bakan mekanlar için geçerlidir. Çünkü onlar o zaman
doğrudan Kabeye yönelmiş oluyorlar. Doğu ve Batı mekanları için
geçerli değildir.”(4)
Bediü’z-Zaman
Said-i Nursi de, İşaratü’l İcaz adlı tefsirinde, mevsimlerin değişmesi
ile birlikte giyecek, yiyecek ve ilaçların değişebileceği gibi, hikmet
ve maslahatın iktizasına, sosyal hayatın gelişmesine göre fer’i ahkamın
da değişebileceğini, tebeddül edebileceğini vurgulayarak şöyle diyor:
“Kur’an,
bütün Kütüb-i Salife’nin güzelliklerini ve eski şeriatlarının kevaid-i
esasiyyelirini cem’ etmiş olduğundan usulde, akaidde muaddil ve
mükemmeldir. Yani ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız zaman ve mekanın
tağayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle ma’ruz olan füru’’at
kısmında müessistir. Bunda akli ve mantiki olmayan bir cihet yoktur.
Evet,
mevasim-i erbaada giyecek, yiyecek ve sair ilaçların tebaddülüne lüzum
ve ihtiyaç olduğu gibi bir şahsın yaşayış devrelerinde ta’lim ve
terbiye keyfiyeti ve tebaddül eder. Kezalik hikmet ve maslahatın
iktizası üzerine ömr-i beşerin mertebelerine göre ahkam-ı fer’iyyede
tebeddül vardır. Çünkü fer’i hükümlerden biri bir zamanlarda maslahat
iken diğer bir zamana göre mazeret olur. Veya bir ilaç bir şahsa deva
iken şahs-ı ahere da’ olur. Bu sırdandır ki, kur’an fer’i hükümlerden
bir kısmını neshetmiştir. Yani vakitleri bitti, nöbet başka hükümlere
geldi diye hükmetmiştir.(5)
Aynı
konuyla alakalı olarak Allame Fadlullah özet olarak şöyle diyor:
“şartların, ortamların doğurduğu ihtiyaca binaen Rasulullah’ın (s.a.v)
metodu şekilleniyordu. Çünkü metod, vakiaya göre değişir. Gerek davet
çizgisinde ve gerekse siyasi çalışma hareketinde, metod donmuş çizgiler
değil, hayatın akışı gibi hareket halinde olup değişebilmektedir. Tıpkı
giyim, tabir ve ifadeler gibi… Ama metodun genel hatları göz ardı
edilmemelidir. İnsan, vakıa ortamının doğurduğu ihtiyaca binaen
metodlardan herhangi birine göre hareket etme hürriyetindedir.”(6)
Diğer
bir eserinde, “Hareketin çalışma sisteminde metodların değişikliği,
davetteki ifade metodlarının değişikliğine benzetilmektedir. Muayyen
bir metod üzerinde durulmaz. Hayatın değişim sürecine tabi olmaktadır.
Ama şeriat hükümlerinin belirlediği sınır ve genel çizgiler
çerçevesinde hareket edilmelidir.(7)
Allame
Fadlullah, daha sonra şöyle diyor: “işte anlaşılıyor ki, gerek davet
düzeyine olsun ve gerekse hareket düzeyinde olsun, İslami çalışma
sisteminde herhangi muayen bir metod belirlenmemiştir. Ancak vakanın
ihtiyacına göre seçilebilir.”(8)
Muhammed Salih Ca’fer de ‘Mine’l Fikhi’s-Siyasi fi’l İslam’ adlı
eserinde metodla ilgili olarak şöyle diyor: “Biz ayetler, peygamber ve
imamların siretine göz attığımız ve incelediğimiz zaman, ne itibarı
vacib olan muayyen bir metodu görüyoruz ve ne de boyutları belli,
çizgileri belli bir yol görüyoruz. Ancak takip edilecek metodun
şeriatın temel kurallarına münsecim olması, temel İslam hükümlerine,
öğretilerine muhalif olmaması ve hedef gerçekleştirebilen bir metod
olması gerekir.”(9)
Yukarıdaki
alıntılardan anlaşılıyor ki, İslam’da metod vardır; ancak tahdid edilip
sınırlandırılmış muayyen bir metod değildir. Belki vakıa şartlarından
doğan bir çok metod bulunmaktadır. Bunların da Resulullah’ın (s.a.v)
siret hareketinde tezahür ettiğini görmekteyiz. Müslümanlar, mezkur
metodlardan herhangi birisiyle veya şer’i hükümlere münsecim (uyumlu)
olup İslam’ın genel çizgilerine muhalif olmayan, yeni bir metod ile
hareket etme hürriyetine sahiptirler. Çünkü metod, vakıadan uzak, donuk
bir metod değil. Yukarıda belirtildiği gibi hayatın değişim sürecine
tabi olmaktadır. Resulullah’ın siretindeki metodlar dahi değişik
vakıalardan ve değişik aşamalardan doğmaktadır. Resulullah’ın siyası,
askeri fiiller olarak değerlendirilmeyeceğini, ağırlıklı olarak ibahe
hükmü verilebileceğini ileride göreceğiz.
Onun
için Resulullah’ın bu mevzulara yönelik hareket metodları kesin,
muayyen bir teşrii hükmü vermez. Ancak vucub, istihbab ve ibahe
hükümleri arasında dönmektedir.
Cevap:2-metodun
şer’i kaynağına ve hükmüne gelince şöyle diyebilirim: İslami davet
metodu, detaylı olarak ve tekniğiyle değil, ancak genel çizgileriyle
Kur’an’da sabittir. Yani Nahl Suresi’nin 125. ayeti ile hikmet, güzel
öğüt ve güzel biçiminde mücadele metodu belirlenmiştir. Resulullah da
belirlenen genel çizgiler çerçevesinde ferdleri, toplumları İslam’a
çağırıp pratiğini göstermiştir. Dolayısıyla davet metodunun genel
çizgileri, Resulullah’ın pratiği ile sabit olduğu gibi Kur’an’ın emir
siğasi ile de sabittir. Metodolojiye göre siğay-ı emir, vücubu
gerektirir. Davetçilerin vakıa şartlarını gözönüne alarak genel
çizgiler çerçevesinde davet etmelerinin vücubiyeti düşünülebilir. Ama
muhatab olan ferdler ve kitlelerin durumuna göre biçimlendirilmektedir.
Biçim
tespiti de davetçilerin görevidir.İslami hareket metodu ise davet
metodundan farklıdır. Çünkü davet kavramı kavli bir olayken, hareket
metodu fiili bir olaydır. Usulü’l Fıkh’a göre Resulullah’ın kavli ve
fili, teşri açısından birbirinden farklı teşrii hükümlere sahiptir.
Yani kavli (sözü), vücub, nedb veya ibahe hükmünü ifade ebilecek bir
siğaya (lafız şekline) sahip iken, fiili (Peygamberin pratiği) ise
böyle bir siğaya sahip değildir. Onun için bu konu fıkıh usulünde
farklı bir tartışma konusudur. Yani Resulullah’ın fili, kavli gibi
(emri gibi) vucubu ifade etmesinde mi esastır, yoksa nedb (istihbab) ve
ibahe hükmünde mi esastır? Bu konuyu ileride izaha çalışacağım.
İslami
hareket metodu, esasen Resulullah’ın fiili, ameli metodudur. Yani bir
sünnet-i fiiliyedir ki, siret hayatında tecelli etmiştir. Nübuvvet
devresi ile vefatı arasında yaşanan fili hareketine dayanmaktadır. Bu
fiili hareketi de siyer kitablarından öğrenmekteyiz. Böylece İslami
hareket metodu, Resulullah’ın sünnetine, diğer bir ibareyle fiili
sünnetine dayanmaktadır. Bu sünnet-i fiiliye İslami hareket metodunun
ana kaynağını teşkil etmektedir. Peki bu sünnet-i fiili, bize ne gibi
bir hüküm teşri edebilir? Yani ona göre hareket etmemiz vacib mi,
sünnet mi, mübah mı?
Usulü’l
Fıkıh alimleri konuya büyük bir ehemmiyet vermişler ve her biri kendi
ictihadına göre bir takım ilmi mesnedler getirerek birbirinden farklı
hükmi görüşler belirtmişlerdir. Hatta bazıları konuyla ilgili müstakil
eserler yazmıştır. Allame Ebi Şame ve İmam Eş’ari bunlardan ikisidir.
Bu arada Resulullah’ın değişik fiillerinin olduğunu belirtelim:
1-Hem
kendisi, hem de ümmeti tarafından yerine getirilmesi gereken fiiller;
vacib ve farz olan namaz, zekat ve hacc gibi ameller…
2-İbahe niteliği taşıyan fıtri, beşeri bazı fiiller; yeme, içme, yatma gibi…
3-Resulullah’a has olan bazı fiiller; dörtten fazla kadınla evlenme gibi…
4-Mücmel (keyfiyeti belli olmayan) bir hükmün keyfiyetini, şeklini beyan eden fiil ve ameller; namaz ve haccın keyfiyeti gibi..(10)
Bu fiiller dışında farklı özelliğe sahip olan iki fiil daha var ki, konumuzun eksenini de bunlar oluşturuyor:
1-Kurbet (sevap kazanma amaçlı) fiiler…
2-Herhangi bir kurbeti irad etmeyen mücerred fiiler…
Her
iki kısmın teşri hükmü konusunda usul alimlerinin farklı görüşleri var.
Birinci kısım fiiler hakkında kimi usuliler vücubu savunmuştur. Kimisi
nedbi (müstehab), kimisi de ibaheyi
(serbestiyet-mubahlık)savunmuşlardır. Bir kısmı da tevakkufu
(belirsizliği) savunmuşlardır.(11) malumdur ki bu fiiller ‘kurbet’
özelliği ve hatta teabbüdi denilebilecek bir özelliği taşıyan
fiillerdir. Bununla beraber teşrii hüküm tartışmasında ibahe hükmünü
hatta tevakkuf görüşünü savunanlar olmuştur.
Birinci
kısımdaki ihtilaflı görüş, ikinci kısımda da cereyan etmektedir.
Birinci kısımda olduğu gibi ikinci kısımda davücubiyet görüşünü İbn-i
Şurayh, İstehari, İbn-i Ebi Hureyre, İbn-i Heyzem, Hambeliler ve bir
kısım mu’tezililer savunmuştur. Hanefiler, mu’tezililerin çoğu,
Es-Seyrefi, El Kefalü’l Kebir ve İbn-i Kuşeyri’ye göre de İmam Şafii
gibi alimler istihbab görüşünü savunuyorlar. İbahi görüşünü ise
Ebibekir er-Razi savunuyor. E’d-Debusi de bu görüşü sahih bir görüş
olarak nitelendiriyor. İmam Cüveyni ve Hanbeli uleması da ibahe
görüşünü tercih ediyorlar, Eş’arilerin çoğu, ashab-ı Şafii’nin cumhuru
–ki bunlar arasında İmam Gazali, İmam Razi, İbn-i Kasım İbn-i Keç ve
E’d-Dekkak var-tevakkuf görüşünü savunmuşlardır. İbn-i Fevrek ve El
Kadi Ebi Teyyib de tevakkuf görüşünü sahih bir görüş olarak kabul
ediyorlar.(12) İmam Eş’ari’nin kendisi de “Resulullah’ın
mücerred fiili, ne vucubiyeti, ne istihbabı ve ne de ibaheyi ifade
edebilir.”diyor. Bu konuda müstakil bir eser yazmış ve bu eserde diğer
alimler gibi tevakkuf görüşünü savunmaktadır.(13)
Meşhur
eski usul alimlerinden E’s-Seyfuddin El Amedi de bu ikinci kısım için
tevakkuf görüşünü ve ibahe görüşünü en yakın ve ma’kul bir görüş
olarak vurgulamaktadır.(14) Şia’nın cumhuru da ibahe
hükmünü savunuyor. Bu konuda şöyle diyorlar: “Gerek Resulullah’ın fiili
ve gerekse imamların fiili vucub ve istihbabı değil, ancak o fiilin
meşruiyyetini ifade eder.”(15) başka bir ifade ile masumun fiili ibahe ötesini ifade etmez.(16)
Şia’nın
meşhur usulilerinden E’s-Seyyidü’l Hakim de, ElUsulü’l Ammetu li’l
Fıkhi’l Mukarrin adlı eserinde şöyle bir izahat veriyor: “Resulullah’ın
hayat ve dünya işleri ile ilgili fiileri ve hatta bu çerçevedeki
sözleri, eğer kendi tecrübelerine, şartlar ve ortama, ticaret ve ziraat
işlerinin değerlendirmesine, savaş taktiği ve tedbirlerine
dayanıyorsa, İslami bir teşri sayılmaz ve vahye dayalı olarak da
düşünülmez. Çünkü bu olay vahye dayalı bir olay olmayıp tecrubi bir
olaydır.(17)
E’s-Seyyidü’l
Hakim’in bu görüşlerine Ehl-i Sünnet de katılıyor. İmam Müslim’in
rivayetine göre Resulullah Medine’ye varırken hurma ağaçlarını
aşılayanları görüyor. Onlara seslenerek o işi bırakmalarını söylüyor.
Sonra ağaçlar verimsiz kalınca tekrar şöyle buyuruyor: “Bende bir
beşerim. Dininizle ilgili size herhangi bir emir verdiğim zaman ona
sarılın, ama re’yim (kendi görüşüm) ile size bir emir verdiğim zaman
biliniz ki, bende bir beşerim.” Başka bir rivayette de, “Siz dünya
işlerini benden daha iyi bilirsiniz.”diyor. Bir başka rivayette ise
“ancak ben, iyi olacağını zannetmiştim.”(18) şeklinde geçiyor.
Ulema,
bu rivayetlerin şerhinde ayrıca Bedir Savaşı’nda Hübbab bin Münzir’in
Resulullah’a arzettiği taktik ile Hendek Savaşı’nda Medine ürününün
üçte birinin müşriklere verilmesi teklifini de örnek olarak
göstermektedirler.(19)
Burada
bir noktaya özellikle dikkat etmek gerekir. Hayat ve dünya işleri
derken İslam’ın iktisadi, sosyal ve siyasal temel esasları
kastedilmemektedir. Çünkü İslam sadece akidevi ve ibadi bir din
olmayıp aynı zamanda sosyal bir dindir ve bir hayat nizamıdır. Hayat ve
dünya işleri derken teşri sahasına girmeyen dünya işleri
kasdedilmektedir.(20
Allame
Fadlullah, metodun şer’i dayanağını belirlemek isterken, metodu, şer’i
hükümlerden biri olan ibahe hükmüne dayandırmaktadır. Ancak takip
edilen metodun İslam’ın genel çizgisine münsecim olmasını ve haram bir
unsuru içermemesini de şart koşuyor.(21)
Allame
Fadlullah yine bu konuyla ilgili, “Davet ve hareket metodunun değişik
şekil ve biçimleri vakıanın gerçekleştiği merhalenin değişik hallerine
göre biçimlenmektedir. Mekke ile Medine arasındaki metod farklılığı, en
çarpıcı bir örnek olarak önümüze çıkmaktadır. Metod olayı tevkifi
teşrii ve teabbüdi bir olay değil, ancak vakıanın yaşandığı ortamlardan
doğan bir olaydır.”diyor. (22)
Allame
Fadlullah’ın bakışına göre, davet düzeyinde olsun, İslam, herhangi
muayyen bir metodu belirlememiştir. Metod, vakıa ihtiyacından doğan bir
olaydır. (23)
Tüm
bu nakillerden şu anlaşılıyor: Resulullah’ın siretinden, fiilerinden
çıkardığımız metod, teabüdi ve tevkif-şer’iyye değildir. Siyasi, askeri
taktik, plan, strateji olup aynı zamanda bir kısmı da siyaset-i
şer’iyyedir. Tüm bunlar, zemin, zaman, vakıa ve değişik ortam ve toplum
şartlarına göre şekillenmektedir. Eğer metod teabüd-i şer’iyye veya
tevkif-i şer’iyye olsaydı, her zaman, her mekan ve her toplumdaki
İslami çalışmamızda metodun alfabetik sırası ile bir metod fotokopisi
ile hareket etmemiz gerekirdi. Yani İslami çalışmalarımızı akıl ve
mantık mihengine vurmadan mutlak bir teslimiyet içinde hareket ederek,
ihtiyaç ve zaruret iktiza etsin veya etmesin bir gizliliğe
başvurmamız, cehriyyetten sonra hicret etmemiz, İslam devletinin
oluşumunu da hicret diyarında kurmamız lazım gelirdi. Halbuki bu
durumlar o asrın, vakıa ortamının ve o günkü toplumsal şartların
doğurduğu metodlardır; teabbüdi ve tevkifi değildir. Konuyla ilgili
Yusuf El Kardavi güzel bir noktayı dile getirerek, “İslami çalışmamızda
eğer alaniyyet mümkün ve müeyesser ise, Resulullah’a tabi olmak
gayesiyle gizli bir çalışma yapmak gerekmez. Eğer memleketimizde
çalışabiliyorsak hicret etmek zorunda değiliz.”(24) diyor.
Hz.
Ebubekir Hz. Halid’i mürtedlere karşı savaşa gönderirken ağaçlarnı da
tahrib etmeyi, yakmayı emretmiştir. Ama Şam savaşında ise bu fiil
yasaklamıştır. İmam Şafii bu olaya şöyle bir açıklık getiriyor: “Hz.
Ebubekir, Şam beldelerinin ileride Müslümanların ellerine geçeceğine
dair bir hadis rivayeti duymuştu. Müslümanların menfaatini gözeterek
ağaçların yakılmasını yasaklamıştır.”(25) Halbuki Resulullah Ben-i Nadir’in bahçelerini yakmıştı.
Metod,
asırdan asıra, toplumdan topluma değişir; hatta değişmesi gerekir. Bir
şey üzerine varid olan bir nas dahi mevcud bir vakıayı gösterir. Yani
muayyen bir zaman ile zemine münasib bir vesile üzerine nas varid olsa
dahi, bu, ona bağlanıp onu donduracağımız, zaman ve mekanın
değişmesiyle değişen vesileleri değerlendirmeyeceğiz demek değildir.
Mesela Cenab-ı Allah: <>
buyuruyor. Akıl ve mantık sahibi olan herkes, attan maksadın güçlü
vesile olduğunu anlar. Zamanla gelişen her türlü yeni araç bu kapsama
girer. Bu ayet, bugünkü savaş araçlarından olan top, zırhlı araç ve
hatta nükleer silahları kapsadığı gibi bundan sonra çıkacak silahları
da kapsar.(26)
Burada
dikkat edilmesi gereken bir noktayı hatırlatalım: Resulullah’ın
fiilerini içeren ve aynı zamanda İslami hareket metodunun kültürünü ve
ana kaynağını teşkil eden siyer kitablarını kısaca değerlendirmemiz
gerekir. Acaba bu kaynakların bize takdim ettikleri metod ne kadar
sıhhatlıdır? Hareket metodu olarak istifade ettiğimiz, inandığımız bir
sünnet-i fiiliye sahih bir isnadla mı, yoksa zayıf bir isnadla varıd
olmuş? Yoksa mevzu bir isnadla mı? Ya da isnadsız olarak mı varıd
olmuş? Eğer zayıf veya mevzu veyahut da isnadsız olarak varid olmuşsa,
o rivayetten kültür olarak istifade edilebilir. Ama bir delil-i
şer’iyye, bir hüccet-i şer’iyye olarak istifade edilemez. Eğer böyle
bir rivayet başka yollarla sahih olarak varid olmuş veya diğer yollarla
takviye edilmişse, o zaman delil-i şer’iyye yerine geçer. Malum olduğu
üzere bir çok siyer kitabı tarih kitabları gibi isnadlara ve senedlere
önem vermeden olayları nakledip geçiyorlar. Ama İmam Taberi, Beyhaki ve
İbn-i Sa’d gibi muhaddisler, bazı zayıf rivayetleri içermekle beraber
olayları senedleriyle zikrediyorlar. Eğer Resulullah’ın sahih bir
sünnet-i fiiliyyesi öğrenilmek ve ondan istifade edilmek isteniyorsa
başka… Buhari, Müslim ve diğer kutub-i sitte ile beraber diğer muteber
hadis kaynaklarından geçen Kitabü’l Cihad, Kitabü’l Meğazi
bölümlerinden istifade edilmesi gerekmektedir. Çünkü sünnet-i
kavliyyede olduğu gibi sünnet-i fiiliye de isnad, cerh ve ta’dil ilmine
tabi tutulmaktadır.(27)
Mezkur
ikazdan siyer kitabları okunmasın şeklinde bir mana çıkarılmasın. Siyer
kitabları okunurken orada geçen her rivayeti mutlak delil kabul edip
mutaassıblaşmanın ve statikleşmenin zararına dikkat çekiyoruz.
Davetçilerin
siyer kitablarından öğrendikleri bir metod üzerinde dururken veya onu
kaynak göstermek isterken, hem yukarıda belirtilen çerçevede ve hem de
toplumsal bir vakıa çerçevesinde değerlendirme yapmaları gerekir.
Netice
itibariyle İslami hareket metodunun şer’i kaynağı olan Resulullah’ın
sünnet-i fiiliyyesine ittiba etmek –usul alimlerinin ihtilaflarına
binaen- vacib olsun, sünnet veya mübah olsun, her hal ü karda bir şer’i
hüküm olup vakıa ve toplumsal şartlar çerçevesinde değerlendirilip
düşünülmesi ve şekillendirilmesi gerekmektedir. O zaman İslami hareket
kendi süreci içinde farklı metodla ortaya çıkabilir ve herhangi bir
tenakuz, istikrarsızlık ve metodsuzluk da söz konusu olmaz.
Cevap:3-
İslami hareket metodunun hükmünü belirlemek –ki bu hüküm ister vacib,
ister sünnet veya mübah olsun- şari’in görevidir. Ama metodu tayin
etmek, taktir veya değerlendirmek, muayyen bir metodla yola çıkmak,
davetle mükellef olan konusunda uzman hareket mensublarının görevidir.
Müctehid ve mercilerin görevi dahi değildir. Çünkü mesail-i hükmiyyeden
değil; tecrübe, uzmanlık ve siyasi bir değerlendirme olayıdır. Daha
doğrusu ferdi ve hareki ictihad ve değerlendirmenin bir mesail-i
mevzuiyyesidir. Şöyle bir misal verelim: seferde olan bir kişinin
yanında iki kab su var. Birisi tahir, diğeri ise necis… Adam ikisinden
birisinin necis olduğunu kesin biliyor; ama hangisinin necis,
hangisinin tahir olduğunu birbirinden ayırt edemiyor. İslam fukahası bu
tayin ve belirleme olayının, o kişinin nihai ictihad ve zann-ı
galibinin değerlendirmesine bağlı bir olay olduğunu söylemektedirler.(28) Bu misalde necis suyun hükmü bellidir, ki o da haramdır. Buna ‘mes’ele-i hükmiyye’ denir.
Hüküm verme olayı da şari’in ve müctehid fakihin görevdir. Ama hangi
suyun necis, hangisinin tahir olduğunu belirlemek, ne şari’in ne de
müctehid fakihin görevidir. Ancak direkt o kişinin ve kişilerin
görevidir. Yani onların ictihat kanaat ve değerlendirmelerine bağlı bir
olaydır. Buna usul ilminde ‘mes’ele-i mevzuiyye’ denir.
Mes’eley-i mevzui ise bireysel ve cemaatsal değerlendirmelere, örf ve
uzmanlık takdirine bağlı bir olay olarak bilinmektedir.(29)
Mes’ele-i
mevzui ile ilgili olarak İmam Şafii daha aydınlatıcı bir misal veriyor:
Mekke dışında olan bazı fertler kıbleyi belirlemek için ictihad
ederlerse ve ictihadları birbirine muhalif olursa, onlardan hiç birinin
diğerinin ictihadına tabi olması caiz değildir. Vakta ki birisi,
ictihadi noktada diğerini kendisinden daha alim bilse bile… Her ferd
kendi ictihadına göre kıbleye yönelecektir. Birbirilerine tabi olmaları
caiz değildir. Eğer biri sonra kendi hatasını fark ederse o zaman
diğerinin ictihadına tabi olacaktır.(30)
İmam Şafii’nin ibaresinde geçen ‘ictihad’
kelimesi, fıkhi terminolojide geçen ictihad mertebesi anlamında
değildir. Kişisel akli değerlendirme gayreti kastedilmektedir. İşte bu
gibi mes’eley-i mevzuiyyelerde ferdi ve cemaatsel mükellefiyet
sözkonusu değldir.
İslami hareket metodu da teşri (yasama) noktasında ‘mes’ele-i hükmiyye’dir. Vücub, sünnet, veya ibahe hükmüne tabidir. Ama tayin ve değerlendirme noktasında ‘mes’ele-i mevzuiyye’ dir.
Metodun tayin ve belirlenmesi, belirtildiği gibi ne şari’in ve ne de
müctehid fakihin görevidir. Davet ve hareket metodunun tayin ve
değerlendirmesi mükellef davetçilerin ictihad ve değerlendirmesine
bağlı bir olaydır.
Hatta
her cemaat, kendi cemaatsel ictihad ve değerlendirmesinde içinde
bulunduğu vakiayı, karşılaştığı toplumsal şartları, hakim güçlerin
menfi ve müsbet durumlarını gözününe alarak İslam esasına uygun olarak
herhangi bir metodu seçebilir. Şer’i bir mahzuriyet de söz konusu
olmaz. Farklı ictihad ve değerlendirmeler sonucu birçok metodun ortaya
çıkması, İslam toplumu için garip bir olay değildir. Çünkü İslam
toplumu bir çok ictihadi mezhebleri ve her mıntıkasına atanmış müctehid
kadıların birbirinden farklı verdikleri hükümleri ve aynı zamanda her
bir kadının diğerine müdahale edememesi gibi farklı ictihad ve
durumları ihtiva etmektedir. Bu farklılıkların herhangi bir mahzuriyeti
yoktur. Mahzuriyeti olan şey hizipsel taassuptur. Bu da farklı
ictihattan doğan bir hastalık değil, belki cemaatlerin derin bir İslami
kültüre sahip olmamalarından doğan arızi bir hastalıktır.Mezhebi taasup
gibi bu taasup da ictihadi bir hastalık değil, cahili ve arızı bir
hastalıktır.
Şia
ulemasının bazı mercileri de metod mes’elesinin bir mes’ele-i hükmiyye
değil, bir mes’ele-i mevzuiyye olduğunu ve fakih-i adil ile alakası
olmadığını vurgulamaktadırlar.(31)
Şia
ulemasının E’s-Seyyidü-‘l Hakim ve E’s-Seyyid’ül-Hoi gibi eski
mercileri de özellikle mes’ele-i mevzuiyyede taklidin dahi gerekli
olmadığını söylemektedirler.(32
Allame
Fadlullah da metod mes’elesinin bir mes’el-i mevzuiyye olduğunu,
davetçilerin o konuda hür olduğunu, müctehid fakihle alakasının
olmadığını, ancak uzmanlık işinin olduğunu kendi eserinde sarih bir
şekilde belirtmektedir.(33)
Allame
Fadlullah, aynı eserin bir başka yerinde de şöyle diyor: “Müslümanlar,
veliyy-i fakihin vilayet sahasına girmeyen bölgelerde veya hakkında
vilayeti bir hüküm sadır olmayan mes’ele-i mevzuiyyede metodu seçme
hürriyetine sahiptir.”(34)
Cevap:4- Demokratik
metodun şer’i durumuna gelince şöyle düşünüyorum: Acaba İslam, kendi
nizamını hakim kılmak isterken tüm şiddet hareketlerinden uzak kalarak,
bozulmuş, çürümüş ictimai bir binanın bir kısım yerlerini tamir etmek
suretiyle ıslahatçı bir metodla mı yola çıkıyor? Yoksa bu tür ıslah
olayına önem vermeden her şeyi altüst ederek yepyeni bir binayı inşa
etmek suretiyle köklü bir çözüm ve devrimci bir metodla mı yola
çıkıyor? Tıpkı marksizmde olduğu gibi… Bu soru, sosyopolitik ve
sosyoekonomik felsefenin de tartışma konusudur. Ayrıca doğu marksisleri
devrimci anlayışı savunurken şu anki Batı marksistleri ise demokratik
ıslahatçı metodu savunmaktadırlar. PKK dışında Batıcı diğer
sosyalistler devrimci şiddet anlayışına pek sıcak bakmıyorlar. Çünkü
devrim anlayışının yegane dinamiği olarak bilinen işçi sorununu, Batı
kapitalizmi aşamalı olarak, taviz vererek ve biraz da sosyalist
ekonomiye yaklaşarak büyük ölçüde halletmeye çalışmıştır. Devrimci
şiddet anlayışının önünü alabilmiş, yerine demokratik ıslahatçı
anlayışı kabul ettirebilmiştir. Amerika ve Batı, gerek Türkiye
laiklerine ve gerekse İslam coğrafyalardaki diğer laiklere bugün
sunmakta olduğu raporlarda benzeri bir planı düşünmektedir. Bazı
ılımlı ve İslami faaliyet ve hareketlere göz yumulması ve hatta
bazılarının gerekirse desteklenmesi suretiyle radikal devrimci
anlayışın önünü almak istiyorlar. Halbuki İslam, marksizmde olduğu gibi
sadece ekonomik boyutlu tek yönlü bir çözüm peşinde değil. İslam,
bireysel ve toplumsal hayat alanlarının tümü üzerinde “Yegane hüküm Allah’ındır.” bayrağını
dalgalandırıncaya kadar mücadele ve mukavemeti sürdürmek amacı ile
yola çıkıyor. Şartların ve ortamların muktezası olarak bazı merhaleleri
yaşarken veya yaşamayı isterken o kutsal nihai hedefini terk etmiş
anlamı çıkmaz.
Yukarıdaki
paragraflarda zaman zaman belirtmiş olduğumuz üzere, İslam muayyen bir
metod getirmemiştir. Belki vakıa, durumlarına toplumsal şartlara göre
belirlenmektedir. Bu noktayı tekrar izaha gerek yok. Ama baştaki
sorunun cevabını Allame Fadlullah’ın cevabı ile cevaplamayı uygun
buluyorum: “En doğru cevap, İslami çalışma sisteminde her iki metodun
serbestiyetidir. İslam, köklü bir çözümü getirmek isterken Marksizm
gibi sadece devrimci şiddet anlayışını savunmamaktadır. Hatta
Kur’an’daki güzel öğüt, hikmet ve en güzel mücadele biçimindeki
metodları ön planda tutmaktadır. Ancak bunu ön planda tutmak isterken
güç kullanımını da tamamen reddetmemektedir.” diyor. Eğer İslam yoluna,
davet yoluna güç oluşturarak engel oluyorlarsa, elbete İslam o
engellere karşı en azından kendini savunmasını yapar. Hatta komplo
hazırlığı içinde olanlara veya muhtemel saldırılara karşı savunma
amacıyla güç kullanarak komplo hazırlığı içinde olanlara müdahale
gereği duyabilir. Velev komplocular, emellerini pratiğe dökmeseler
bile!..(35)
Bireysel ve toplumsal bozukluğun durumunda ise yapabildiğimiz kadarıyla bazen ıslahı çalışma metodunu zaruret görmekteyiz.(36) Bununla
beraber ıslahı çalışmanın da devrimci çalışma ile beraber
yapabildiğini, devrimci çalışma hazırlığında da büyük rol
oynayabileceğini söylemektedir.(37)
Parlamento
ve siyasi parti metoduna gelince, İslam, bu metod hakkında nefyen ve
isabeten herhangi bir açık hüküm getirmemiştir. Bu metod hakkında şer’i
bir hüküm vermek gerekirse ibahe (mubah kılma) hükmü verilir. Yani
onunla da amel edilebilir, terk de edilebilir. Mükelleflerin ihtiyar
ve değerlendirmelerine kalan bir durumdur. Ama bu ibahe hükmü, herhangi
şer’i bir mahzuriyeti içermeyen soyut metod hakkındadır. Eğer bir takım
gayr-i meşru’ şeyleri içermekle beraber birtakım şer’i maslahatları da
içeriyorsa, o zaman şer’i kaidelerden ‘maslahat ve mefsedet’ kaidesinden
hareket etmek suretiyle ikisinden hangisinin galip olduğunu dakik ve
sıhhatli bir şekilde değerlendirerek galip unsura göre hüküm vermek
gerekir. Ayrıca eğer bir mahzur-i şer’iyye varsa ve onu işlemekle daha
büyük bir şerr ve mahzuriyyet def’ edilebiliyorsa veya ehemiyetli büyük
bir maksud-i şer’iyye elde edebiliyorsa ‘el ğayetu tuberriru’l vesilete (gaye vesileyi meşrulaştırır)’ kaidesinden hareket ederek o vesile ve metod kullanılabilir.
İslam
fukahası şöyle bir kaide-i şer’iyye beyan etmişlerdir: “İki mefsedet
karşılaştığı zaman en hafifin irtikabı (işlenmesi) ile en büyüğünün
önlenmesi gerekir.”(38)
Mesela
iki kişinin arasını bulmak için veya bir kişinin hayatını kurtarmak
için yalan söylemek gibi… Veyahut kafirler, savaş cephesinde Müslüman
esirleri Müslümanlara karşı saldırılarını sürdürebilmek için cephe
önünde kullanıyorlar ve bu vesileyle de müslümanların savaşmasını
önleyip onları yok etmek istiyorlarsa, o zaman kafirlere karşı
savaşmak esir müslümanların canına da mal olsa caizdir.(39)
Bu konu, usul kitaplarında ‘kaidetu tezahüm’ bülümünde işlenmektedir. Muhammed Bakır e’s-Sadr’ın takriratından ibaret olan ‘Tearüdü’l Edille li’ş-Şer’iyye’ adlı eserde, bu konu epeyce işlenmektedir. Özellikle de tezahüm kaidesinin üzerinde durulmaktadır. Allame Fadlullah, bu konuyu ‘Mefahimu İslamiyyetün Ammetün (el-Halkat:8)’ adlı risalenin bir faslında, el ğayetu tuberrirü’l vesilete faslında, detaylı olarak izah etmektedir.
Yıllardır
bazı davetçi Müslümanlar, yazarlar, parlamento ve siyasi parti
metodunun İslami bir metod olmadığına dair delil ve gerekçe gösterirken
siyer kitaplarında geçen şu ibareyi göstermektedirler: Kureyş
müşrikleri Resulullah’a şöyle bir teklif getirmişler: Eğer sen şeref ve
makam peşindeysen, seni o konuma getirelim. Eger melik olmak
istiyorsan, seni o konuma getirelim, üzerimize melik kılalım.(40)
İşte
bazı davetçiler, bu ibareden Resulullah’a bir iktidar teklifi geldiğini
kabul ediyorlar. Resulullah ise o iktidar teklifini reddederek karşı
çıkmıştır, diyorlar. Dolayısıyla parti metodunun da bir iktidar metodu
olduğu için caiz olmadığını belirtiyorlar.
Halbuki
Kureyş muşrikleri bu iktidar teklifini sunarken soyut bir teklif olarak
sunmamışlar. Belki taviz ve pazarlık şartı olarak sunmuşlardır. Yani
Resulullah’ın kendi davasını, özellikle dile getirdiği bazı müşrik
ayıplarını bırakması şartıyla sunmuşlardır. Çünkü İbn-i Hişam bu
ibarenin hemen öncesinde aydınlatıcı bir ibare getirmektedir.
Şöyle
ki: “Utbe b. Rebia Kureyş topluluğuna seslenerek şöyle demişti: Acaba
ben Muhamed’e gidip onunla konuşmayayım mı? Tekliflerimizi arz
etmeyeyim mi? Umarım ki, bazılarını kabul eder, biz de istediğini
veririz, ta ki bizden vazgeçsin!”(41)
İbn-i
Hişam ve diğer bazı siyer kitapları müşriklerin Resulullah’ı
vazgeçirmek istedikleri ve şart koşmak istedikleri şeyler arasında
Kureyş’in atalarını eleştirmek, onları akılsızlık ve mantıksızlıkla
suçlamak, putlarına dil uzatmak gibi konuları saymışlar.(42)
Tabii
ki bu gibi tavizli iktidaların kabullenilmesi mümkün değildi. Tavizsiz
ve şartsız bir iktidar da onlardan beklenmezdi. Dolayısıyla bu
çerçevede yürütülen iddialar hep düşünsel yorumlardır. Metodun kaynağı
ve gerekçesi noktasında nefyen ve isbaten herhangi bir şeyi ifade
edemez. Hatta bazı davetçilerin iddia ettiği gibi Resulullah’a sunulmuş
teklif şayet soyut bir iktidar teklifi olarak değerlendirilirse dahi,
yine de haram olduğu için veya gayr-i meşru bir metod olduğu için
terkedilmiş değildir. Yani Resulullah’ın bir şeyi terk etmesi o şeyin
mutlaka gayr-i meşru’ olduğu anlamına gelmemektedir. Nasıl ki,
Resulullah’ın fiili kesin vacip anlamına gelmiyor ve sünnet ve mubah
anlamına da gelebiliyorsa; Resulullah’ın bir şeyi terk etmesi de,kesin
gayr-i meşru ve haram anlamına gelmiyor. Bakınız Allame Serahsi kendi
usulünde şöyle diyor: “Resulullah’ın fiillerinden bir kısmı da bir şeyi
terk etmesidir. Bu terk etme, ayrıca bir delil-i şer’i olmadan soyut
olarak vucübi bir ittiba’ doğurmaz.” Allame Serahsi devamında şöyle bir
gerekçe gösteriyor: “Çünkü içki mübah olduğu merhalede de Resulullah
terketmişti (yani hiç içmemişti). Bu terketme olayı, içilmesi mubah
olan bir şeyin vücub-i terkine delil olmaz.”(43)
Sonuç
itibariyle demokratik metod konusu şer’i hükümlerden ibahe çerçevesinde
değerlendirilebilir. Bu değerlendirme ise davetçi ve hareki mes’ullerin
görevidir. Ancak dakik ve sıhhatli bir değerlendirme yapmak gerekir.
Son
olarak Allame Fadlullah’tan bir iktibasla makaleye son verelim. Allame
Fadlullah demokratik metod üzerinde konuşurken özet olarak şöyle
diyor: “Matlub neticeye ulaşmak veya idari mekanizmayı ele geçirmek
veyahut ta devrimci hareketin ileriye doğru bazı adımlar atması için
kullanılan vakıa metodları gibi, demokratik metodun kullanılmasında da
ilke olarak herhangi bir mani görmüyoruz.”(44)
Demokratik
metod çok hassas bir metoddur. Ülke ve hakim rejimin şartlarına göre
uygulanabilir. Türkiye’nin şu anki şartlarında (1995) bu metodu
ihtiyatla karşılamak lazımdır. Bu metodla çalışan bazı Müslümanlara
karşı da hasmane bir tutum içinde olmak gerekmez. Bilakis ümmet bilinci
içersinde hareket etmek lazım ve elzemdir.
Dipnotlar:
1-Şura Suresi:214
2-El Buhari bi Fethu’l Bari, c:13, s:156, Darü’l Kutubi’l ilmiye
3-Neşrü’l Ürfi fi Bina-i Ba’zi’l Ahkami ale’l ürf. C:2, s:123-124, Beyrut
4-El İhkamu şerhu Umdeti’l Ahkam, c:1, s:154-Fethü’l Bari, c:1, s:326, Darü’l Kutubi’l İlmiye
5-İşareta’ İcaz, Said Nursi, s:4, Sözler Yay.
6-Meccelletü’l Alem, 8 Eylül 1990, sayı:343
7-El Hareketü’l İslamiyye, s:81, Allame Fadlullah, Kum
8-Age, s:89
9-Mine’l Fıkhi’s-Siyasi fi’l İslam, Muhammed Salih Ca’feri, s:154-155, Beyrut
10-El Muhakkak fi’l İlmi’l Usul, E’ş-Şeyh Ebi Şami, s:41-42, Darü’r Raye
11-İhkamü’l Ahkam, Siyfüddin el Amedi, c:1, s:229, Darü’l Kutubi’l Arabi
12-İrşadü’l Fühul, Şevkani, s:60-61, Darü’l Kutubi’l İlmiye
13-Mücerredu Makalati’l Eş’ari, İbn-i Fevrek, s:24-192, Darü’ş-Şüruk
14-İhkamü’l Ahkam, c:1, s:229
15-Usulü’l Muzaffer, c:2, s:163, Kum
16-Age, c:2, s:165
17-El Usulü’l Amme, E’s-Seyyid Hakim, s:229-230
18-Müslim bi Şerh-i Nevevi, c:15, s:116-İrşadü’l Fühul, s:378
19-E’ş-Şifa, Kadi İyaz, c:2, s:162, Mısır
20-Keyfe Neteamelu Ma’a-s-Sünneti’n-Nebeviyye, Kardavi, s:126, Tahran
21-El Hareketü’l İslamiyye, s:83
22-Age, s:86-87
23- Age, s:86-87
24-Mecelletü’l Alem, 8 Eylül 1990, sayı:343
25-El Ümm, İmam Şafii, c:7 s:324, Darü’l Fikr (Diğer nüsha-c:7, s:377)-Fıkhu’s-Sire, Ramazan El Boti, s:204
26-Keyfe Neteamelu Ma’a-s-Sünneti’n-Nebeviyye, s:140
27-El Muhakkak fi İlmi’l Usul, s:40
28-El Ümm. c:1, s:24-Mine’l Fıkhi’s-Siyasi fi’l İslam, s:105
29- Mine’l Fıkhi’s-Siyasi fi’l İslam, s:104-105- İlmu Usuli’l Fıkhi fi Sevbi’l Cedid, s:267, Darü’r-Raye
30-El Ümm, c:2, s:114, ayrıca c:7, s:317
31-Mine’l Fıkhi’s-Siyasi fi’l İslam, s:155-157
32-Age, s:83
33- El Hareketü’l İslamiyye, s:233
34- Age, s:83
35-Mefhimu İslamiyyetün: Ammetün (el Halka:9-10), s:22-27, Kum
36- Age, s:36
37- Age, s:8
38-El İşbahu ve’n-Nezair, Suyuti, s:87
39-El Ümm, c:7, s:370- Mefahimu İslamiyetün: Ammetün (el Halka:8),s:94- El İşbahu ve’n-Nezair,s:88-89
40-Tehzibu Siret-i İbn-i Hişam, s:60, Mektebü’r-Risale
41- Age, s:60
42- Age, s:56
43-usulu’s-Serahsi, c:2 s:88, Mısır
44-El Hareketü’l İslamiyye, s:47