Bir
toplum veya ümmetin, birlik ve beraberlik içersinde olduğu müddetçe
hiçbir emperyalist güç tarafından mahkum ve mağlup edilmesi söz konusu
olamaz. Çünkü en güçlü silahla donatılmış. Birlik silahı, vahdet
silahı…
Emperyalist
gücün gerek yerlisi, ve gerekse yabancısının, bir toplum ve ümmete
galip olabilmek için ilk düşündüğü plan; Tefrika, ve bölme ve
birbirine düşürme planıdır. Bunu iyice sağladıktan sonra egemenliğini
kurar, emperyalist emelini gerçekleştirir. Söz konusu olan bu yöntem ne
ilktir ne de son, belki tarihsel süreç içersinde egemen olan tüm
emperyalist tağuti güçlerin değişmeyen tuzak ve planlarındandır.
Kitab-ı Kerim’de Kasas Süresi’nin dördüncü ayetinde Allah-u Teala, o
tağuti plana işaretten şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki, Firavun yeryüzünde büyüklenmiş ve oranın halkını bir takım fırkalara ayırıp bölmüştü…” İşte
bugünkü emperyalist, kapitalist, bölücü sınıfçı ve Allah’ın
hakimiyetini gasp eden Firavun taklitçileri; kendi hakimiyetlerini
iddia etmekle, uluhiyetini ve Rububiyetini ilan eden eski önderleri;
Mısır Firavunu’na tabi olmaktadırlar. Çağın, günün, toplumun ve ümmetin
hassasiyetlerine göre tefrika unsurunu seçip sahneye koymaktadırlar.
Tefrika konusu ulus meselesi ise ulusal mesele, mezhep meselesi ise
mezhebi mesele olarak gündeme getirmektedirler. Neticede toplumun
sosyal hayatını alt-üst ederler. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Yakın tarihte Osmanlı Devleti bünyesinde Arapçılık ve Turancılık gibi
ulusalcı akımların sonucunda emperyalist emellerin gerçekleşmiş olması
zihinlerden daha silinmemiştir.
Bugün
İslam dünyasında konumuz açısından tahlil ettiğimizde vaziyet oldukça
vahimdir. İslami nizamda, İlahi şeriattan uzaklaşmış cahili devletler
ve cahili hükümetlerle karşılaşıyoruz. Sosyalizm, Kapitalizm ve
Demokratik-Laik kültür sistemleriyle idare ediliyoruz. Yönetim ve
ideoloji açısından İslam dünyasıyla ve Avrupa dünyasının aynileştiği
bir süreci yaşıyoruz. Ancak bu olumsuz sürece rağmen İslam dünyasında
Müslüman halklar arasında İslam’ı iyi kavramış ve küfür sistemlerini
iyi tanımış İslami güçler tezahür etmiş bulunuyor. Bu yeni İslami
doğuş, mezhebi farklılıklara ve ulusal özelliklere takılmaksızın
İslami ümmetiyle dayanışma içersinde olup İslam’ın hakimiyetini kendine
hedef seçmiştir, ümmeti hedef seçmiştir. Çünkü bugün Müslümanlarla
emperyalistler arasında savaş İslam ile küfür savaşıdır. Küfür dünyası
kendine hedef olarak mezhebi değil, İslam’ı hedef seçmiştir, ümmeti
hedef seçmiştir. Hedeflerine ulaşmak için İslam ümmeti arasında mezhep
taassubunu taktik olarak kullanmayı da unutmamıştır. Emperyalistler
şartlara göre, gah Sünni, gah Şii kesilirler. Örneğin anti-emperyalist
olan İran İslam İnkılabı’na karşı, yapay Sünni olarak ortaya çıkarlar.
Şimdi
İslam nedir, mezhep nedir? Soruları üzerinde biraz duralım. Cibril-i
Emin insan suretinde Resulullah’a (s.a.v) gelerek imanı, İslam’ı ve
ihsanı sorar. Resulullah (s.a.v) da bu soruları cevaplandırır. İslam
sorusuna şöyle cevap verir. “Allah’ın varlığına, birliğine inanacaksın.
Muhammed’i Resul kabul edeceksin. Namaz kılacaksın, oruç tutacaksın,
zekat vereceksin, gücün varsa hacca gideceksin.”
Hz.
Muhammed’e (s.a.v) inanmak, Kitab-ı Kerim’e de inanmayı zorunlu kılar.
Çünkü Kitab-ı Kerim beşeri hayatın ve toplumsal düzenin kurtuluş
reçetesidir. Küfür dünyası ve emperyalizminin İslam’ı ve Kuran’ı
yeryüzünden kaldırmak için çırpınmaları İslam’ın bu fonksiyonuna
binaen olsa gerek. Müsteşrik emperyalist Glatson Kur’an’ı Kerim’i
eline alarak şöyle diyor: “Bu Kur’an var oldukça Avrupa şark üzerinde
kendi egemenliğini kuramaz. Gördüğümüz kadarıyla emniyet ve güvenlik
içinde de kalamaz.” Öte yandan Lozan antlaşmasın’da Türkiye’nın
bağımsızlığı kabul edilirken İngiltere Dışişleri Bakanı Cruzon
parlamentoda Türkiye’ye bağımsızlık verildiği için sert eleştirilere
tabi tutulur. Cruzon, eleştirileri şöyle cevaplandırır: “Artık Türkiye
diye bir şey yok, bundan sonra da olamaz. Çünkü onun kuvvet kaynağını
teşkil eden ana unsurunu öldürdük. (İslam ve hilafeti)”
Dikkat
ediniz, bizce İslam’ın ruhuna tam uymayan o hilafet, emperyalistler
tarafından tehlikeli bulunuyordu. Zira İslam’ın bir yönetim şekliydi,
birlik ve vahdet sembolüydü, emperyalist saldırılara karşı direnç
gücüydü. İşte kısaca İslam budur, Kur’an’ın açık, net ahkamlarıdır. Bu
İslam küfür dünyası tarafından hedef seçilmiştir.
Mezhep
meselesine gelince. Mezhep, bir müçtehidin kitap ve sünnet ışığı
altında fikir yürüterek benimsediği yorumlardır. Daha açık bir ifade
ile müctehidin benimsediği zanni görüşlerdir. Yani kat’i olmayan zanni
düşüncelerdir. İsabet de etmiş olabilir, hataya da düşmüş olabilir.
Bununla beraber yine de bir ecir kazanır.
Çünkü
ilmi güç ve takatini sarf etmiştir. İçtihat seviyesine yükselen her
bir müçtehid için özel bir mezheb vardır. Kendi içtihadını, mezhebini
reddeden şer’i bir hüccet eline geçmezse kendi içtihadıyla amel etmek
zorundadır, başka bir müçtehidi taklid etmesi haramdır. Ama içtihad
seviyesinde olmayan herhangi bir Müslüman istediği bir müçtehidi taklid
edebilir. İşte mezheb ve içtihad kavramı budur. Sahabe’i kiram’a ait
mezhepler var, tabiinlere ait mezhepler var ve diğer meşhur imamlara
ait mezhepler var. Hatta bir mezhep içersinde dahi ehli tahriç olan ‘müçtehid fi’l-mezheb’ vardır.
Bağlı bulunduğu mezheb imamının usul ve kaidelerine muvafık veya
muhalif içtihadları, mezhebleri vardır. Kuvvetli görüşe göre o mezheb
asıl mezhebden sayılmaz,(1) mustakil mezheb olur. Yani her ne kadar ehl-i tahriç olan ‘müçtehid fi’l-mezheb’
bağlı bulunduğu mezhebe intisab edilse de, mezheb imamın usul ve
kaideleri ışığı altında içtihad ederse de-Şafii mezhebinde Müzenni,
Rabi, Buveyti İmamı Haremeyn, İmam-ı Gazali, İbni Dakik Eliydi; Hanefi
mezhebinde, Ebu Yusuf, Ebu Muhammed ve Zufer gibi zatlar- yine onların
içtihadları en sahih görüşe göre asıl mezheb sayılmaz ve asıl mezhebe
intisab edilmez. Belki o ‘müçtehid fi’l-mezheb’ alimlerin
mezhebleri olur. Örneğin Şafii mezhebinde alimler tarafından çok
itina gösterilen Minhac ismiyle İmam Nevevi’nin fıkha ilişkin bir
kitabı vardır. O kitapta bazı fıkhı istilahlar var.
Örneğin ‘Ezher’, ‘Meşhur’, ‘Kadim’, ‘Cedid’, ‘Nas’ gibi
tabirler var. Bu tabirler adı altında geçen tüm fıkhı meseleler İmam
Şafii’nin kendi görüşleridir. Oysa İmam Şafii’nin görüşleri bu kitabın
% 30’unu teşkil ediyor. Geriye kalan % 70 ise Şafii mezhebinde ehl-i
tahriç olan ashabinin görüşleridir, yani müçtehid fi’l-mezheblerindir.
Demek ki Şafii olduğumuz halde Şafii mezhebi adı altında tabi olduğumuz
mezhebin %30’unda İmam Şafii’ye uymuş oluyoruz. Bu mezhebin %70’inde
ise assah, sahih, evceh gibi fıkhi istilahlar adı altında ehl-i
tahriçten olan mezhebte müçtehid alimlerin görüşleri ile amel
etmekteyiz.(2) Hanefi mezhebinde de durum böyledir. İmam
Gazali, (El menhul) adıyla bilinen usul-i fıkıh kitabında; Ebu Yusuf ve
Muhammed’in mezhebinin üçte ikisinde Ebu Hanife’ye muhalefet ettikleri
belirtilmektedir.(3) Yani Hanefi mezhebi olarak bilinen
mezhebin %70’i Ebu Yusuf ve Muhammed’e geriye kalan %30 ise Ebu
Hanife’ye ait görüşlerden oluşmaktadır. Sonuçta dört mezheb de kalmıyor
farkında olmadan bir çok mezheble amel etmiş oluyoruz. Verdiğimiz
bilgilerden anlaşılıyor ki kendini Şafii veya Hanefi olarak gösteren
bir mukallid, mezhebinin ancak %25-30’unda Şafii veya Hanefi’ye
uymakta, %70-75’inde ise Muzeni, Rabi, Gazali, Ebu Yusuf, Muhammed ve
Zufer gibi alimlerin görüşlerine tabi olmaktadır. Ashab, Tabiin, İmam
Davut, Evzai, Sufyan-i Servi, Taberi gibi alimlerin mezheplerini göz
ardı etsek bile; “yalnız dört mezheb ve dört büyük imam vardır,
başkalarının mezhebleriyle amel edilemez,” diyenler yine de ilmi
geerçeklerden uzaktırlar ve gaflettedirler. Çünkü hangi müçtehidi
taklid ettiklerinin ve başka mezheblerle amel ettiklerinin şuurunda
değildirler. “ehl-i tahriçten olup mezhebde müçtehid olanlar da belli
bir mezhebe mensupturlar, farklı görüşleri de aynı mezhebe nisbet
edilir,”şeklinde bir gerekçe öne sürseler bile bu gerekçeleri kabul
edilmez. Zira yukarıda verdiğimiz bilgiler ışığında ve en sahih görüşe
göre bu müçtehidlerin görüşleri kendilerine nisbet edilir ve farklı bir
mezheb olarak kabul edilir.
Asıl
konuya girmeden önce ashab, tabiin ve diğer imamlar arasında farklı
mezheb ve içtihadların nasıl doğduğunu, aralarında ki ihtilaf
sebeblerini ele almakta fayda vardır.
1-Ashab-ı Kiram arasındaki ihtilafları:
a-
bir sahabe Resulullah’ın (s.a.v) yanındayken Resulullah(s.a.v) bir
hükmü açıklamış,işiten sahabe de onunla amel etmiştir. Orada
bulunmayıp işitmeyen diğer sahabiler ise o konuda içtihada
başvurmuşlardır. Bazısının içtihadı isabet etmiş, böylece içtihadı
ihtilaf tezahür etmemiştir. Bazısı da içtihadlarında hata
ettiklerinden sonuçta farklı bir içtihad ve mezhebi görüş ortaya
çıkmıştır. Mesela, Hz. Aişe’den (r.a); “Ben kapının yanında
Resulullah’a(s.a.v) soru soran birini gördüm: “Ya Resulullah (s.a.v)
sabahleyin cünup olarak kalktığım halda oruç tutmayı düşünüyorum, ne
dersiniz?” diye sorunca Resulullah (s.a.v) da: “Ben de cünup olarak
sabahladığımda oruç tutmayı düşünüyor, gusul ederek o günkü oruca devam
ediyorum.”(4) şeklinde cevap verdi.” Bu rivayete rağmen Ebu
Hureyre’nin bundan haberdar olmadığından: “Herhangi bir kimse cünup
olarak sabahlarsa orucu bozulur.” Dediği Buhari ve Müslim’de rivayet
olunmuştur.
İşte iki sahabi rasında mezhebi görüş ayrılığı ve ihtilafa bir örnek…
b-Müslim’in
rivayetine göre İbn Ömer kadınlara gusül esnasında saç ögülerini
açmalarını emrediyordu. Hz. Aişe bunu duyunca hayret ederek; “İbn Ömer
niçin saçlarını traş etmelerini de emretmiyor, bari bunu da emretsin.
Ben ve Resulullah (s.a.v) aynı kaptan gusül ederdik, gusül esnasında
başıma üç defa su dökmekten başka bir şey yapmazdım.” Demişti.(5)
İşte İbn Ömer İle Hz. Aişe arasındaki bu ihtilafta konu Hz. Aişe’yi ilgilendirdiği için en doğru fetva validemizindir.
c-Bir sahabi bir rivayetin metnini iyice hazfetmediği veya metnin bir parçasının unuttuğunda ihtilaf çıkmıştır.
Yine
sahabeden İbn Ömer: “Ölü özerinde ağlamak ölüye azab çektirir” şeklinde
fetva vermiştir. Hz. Aişe fetvaya karşı çıkmıştır. İmam Ahmed, Buhari,
Nesei, ve diğerinin rivayetlerine göre Hz. Aişe “Allah İbn Ömer’i
affetsin. O yalan söylememiş belki unutmuş veya hataya düşmüştür.
Resulullah (s.a.v) Yahudi bir kadının mezarının yanında ağlayanları
gördü. Bunun üzerine Resulullah’ın: “Onlar ağlarken, ölü de azab
çekiyor.” Dediğini rivayet etmiştir.” (6)
2-Müçtehid imamlar arasındaki ihtilafların sebebleri:
a-Farklı anlamlara gelebilen lafızlardan doğan ayrı içtihad ve görüşler. Mesela: "Veya kadınlara dokunduğunuz zaman…" ayetinde geçen ‘lems/dokunma’ sözcüğünün anlamı üzerinde İmam Şafii ve Ebu Hanife ihtilaf edip farklı içtihadlarda bulunmuşlardır. İmam Şafii ‘lems/dokunma’ sözcüğü mecaz ve kinaye olmayıp ‘dokunma’ şeklindeki
gerçek manasını ifade eder, diye görüş belirtmiştir. Ebu Hanife ise
“Her ne kadar bu sözcüğün gerçek manası dokunma ise de burada mecazi
manası olan cinsel ilişki anlamında kullanılmıştır:” Bu edebi üslubla
hitab etmek o günkü arap toplumunda yaygındı. Bu mecazi mana
hakiki-gerçek manadan daha fazla şöhret kazanmıştı. Böyle olunca mecaz
tercihe şayandır. Gerçek mana varken mecaza gidilmez kuralı ise mecazi
mana hakiki manadan daha fazla şöhret kazanmamışsa doğrudur, demiştir.
b-Müçtehide,
mevcut bir konu hakkında sahih hadis rivayeti ulaşmadığı zaman, kıyas
yapmak zorunda kalarak görüş belirtir. Bu durum da sahih rivayete
muhalif bir görüş (mezheb) ortaya çıkardı.
c-Bir
müçtehid bir konu hakkındaki gelen hadis rivayetini kendi ölçüleri
dahilinde sahih kabul ederken, diğer bir müçtehid aynı hadis rivayetini
zayıf kabul edip içtihad etme durumunda kalır. Böylece ayrı ayrı
görüşler (mezhepler) ortaya çıkardı.
d-Yahut
bir konu hakkında sahih rivayet olur, bir de aynı konuyla ilgili Medine
ehlinin uygulaması bulunurdu. Bazıları sahih rivayeti kabul ederken;
bazısı ise Medine ehlinin uygulamasını tercih ederdi. Netice
itibarıyla birbirine zıt iki görüş (mezheb) ortaya çıkardı. Mesela;
Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.v)
“Alıcı ve satıcı mecliste (alış veriş yeri) birbirinden ayrılıncaya
kadar (cayma) pişmanlık hakkına sahiptirler.” Buyurur. İmam malik ise
Medine ehlin uygulamasına itibar ederek: “Pişmanlık hakkı yoktur”
demiştir. Dolasıyla iki ayrı görüş (mezhep) ortaya çıkmıştır.
e-İmam
Ebu Hanife tüm Müslümanların mübtela olduğu (karşılaştığı) bir konuya
dair ahad olan rivayeti sahih olsa dahi reddedip şer’i delil olarak
kabul etmez. Rivayetin tevatür yoluyla olmasını şart koşar.
Ama
geriye kalan müçtehidler ise bu görüşe muhalefet edip ahad ve sahih
olan rivayetleri şer’i delil (hüccet) olarak kabul ederler.
Hatta
namazda iken el kaldırmaya dair Buhari’de geçen hadis 60 sahabeden
rivayet edilmiş olduğu halde Hanefiler bu rivayeti nazar-ı itibara
almamışlardır. Yukarıda anlattığımız gibi mezheb imamları her ne kadar
birbirinden farklı görüşler (mezhebler) ortaya koymuşlarsa da, bununla
beraber birbirilerin görüşlerine de saygılı olmuşlardır. Sahih rivayete
karşı çıkıyorsunuz diye kıyameti koparmamışlardır. Fakat bazıları; ahad
olmasına rağmen, Sebure El-Cuheni’nin Mut’a’nın yasaklanışı hakkında
rivayetine Şia muhalefet ediyor diye, Şia’ya propaganda savaşı açıyor
ve bu konu ile ilgili (Mut’a) görüşlerine de içtihad gözüyle
bakmıyorlar.
Bakınız
İmam Şafii’nin insafına, gerçekçi müçtehidin bakış açısına! Tüm
içtihadı ve hasas meselelerde bizlere ölçü olması gereken görüşlerine.
“Mut’a
nikahını helal kılan; onunla fetva veren ve amel eden kişinin şahadeti
(şahitliği) red edilemez, çünkü onu caiz gören, onunla fetva veren ve
onunla amel eden öncü mücahidler biliyoruz.
Ama
o (Mut’a) içtihadımıza göre mekruh ve haramdır. Her ne kadar bizler o
öncü insanlara muhalefet edip görüşlerini terk etmişsek de bu onları
cerh edip eleştiriyoruz anlamına gelmez. Onları ‘Hataya düştünüz, allah’ın haram kıldığı bir şeyi helal kıldınız’ diye
suçlamıyoruz. Çünkü onlar hakkında böyle bir şey iddia ettiğimizde
onlar da bizleri hataya düşmekle, Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram
kılmakla suçlayacaklardır.”(7)
İşte
insafa, işte ictihadi meselelere bakış açısının ölçüsüne, gerçek metoda
ve tüm mezhebi taasupları ortadan kaldıran İmam Şafii’nin barışçı
ilkesine bakınız. Bizler nerede gerçekçilik nerede.
Şunu
kesin olarak bilmeliyiz ki, müçtehid imamların içtihadından doğan
mezhebi farklılıklar konu itibariyle ne kadar hassas olursa olsun, akıl
onu istikbah etse de (çirkin görse de) tabiata aykırı olsa da, yine de
saygiyla karşılamak ve cerhetmemek gerekmektedir. Çünkü Ehl-i Sünnet
akidesine göre hüsn (iyilik ve güzelik) ve kubh (çirkinlik) şer’idir.
Yani güzelik ve çirkinlik Allah’ın (c.c) emrine tabidir. Aklın hükmüne
değil… Böyle olmasına rağmen bazı kardeşlerimiz (Ehl-i Sünnet mensubu
olduklarını iddia eden) akıl ve tabiata göre hüküm vermekle Ehl-i
Sünnetin çizgisinden çıktıklarının farkında değiller.
Bir de şunu hatırlatmakta fayda görüyorum.
Ebu
Yusuf, Muhammed, İmam Gazali, İmam Eş’ari, Kadi Ebubekir, el Bakillani,
Şafii ashabından İbn-i Sureyc ve Muhammed el Kerhi gibi ulemadan bazı
şahsiyetlerin rivayetlerine göre İmam Ebu Hanife ve cumhuru
mütekellimin (kelam ehlinin cumhur uleması): Bütün müçtehidler,
musibdir (hakka isabet etmiştir) diye fetva vermişlerdir.(8) Çünkü Allah’ın hükümleri müçtehidin zanına tabidir. Yani hak bir değil belki de müteaddittir.
İşte
bundan dolayıdır ki, Harun Reşit hacamat sırtından kan aldırmak) yapmış
olmasına rağmen İmam olmuş Ebu Yusuf da ona uyup namazını da iade
etmemiştir.
Yine
İmam Ahmed de burnundan akan kanın abdesti bozacağına inanıyordu. Buna
rağmen kendisine “burnundan kan akan birinin ardında namaza durabilir
misin?” sorusuna karşılık İmam Ahmed, “İmam Malik ve Said bin el
Müseyyeb’in arkasında nasıl namaz kılmam diye cevap vermiştir.”(9)
Evet
elbette ki, tüm müçtehidlerin hak üzere olduklarını ileri süren zatları
–ki İmam Ahmed’den de böyle bir rivayet vardır- birbirilerine iktidada
(uymada) her hangi bir sakınca görmemektedirler.
‘yalnız bir müçtehid hak üzeredir, diğerleri yanlıştır. Hak birdir, çok değildir’ diyenler,
müçtehid zatlardan hataya düşenlere saygı gösterip bir ecir kazanmış
olurlar. Çünkü o hakkın belli olmadığının ya da kimin elinde
bulunduğunun kesin bir delili yoktur. Ama maalesef mezheplerin
doğuşundan bugüne kadar uzanan tarihi süreç içinde mezheb taasubundan
dolayı üzücü savaş, kargaşa, kavga tipi olaylarla karşılaşıyoruz.
İşte üzücü ve ibret verici olayların bazıları:
1-Yakut El Hamevi, Mu’cemu’l Buldan adlı eserinde ‘İsfahan’ maddesini yorumlarken şunları söylüyor:
Seyahatim
esnasında İsfahan’ı gürdüm ama Şafiiler ile Hanefiler arasında cereyan
eden savaş yüzünden şehir harabeye dönmüştü. Birbirilerine saldırırken
kim kimi altederse onun mahallesini yağma ediyordu.(10)
2- Yakut El Hamevi aynı eserinde ‘Rey’ maddesi üzerinde şunları söylüyor:
Şehir
halkı üç kısımdı. a-Şafiiler. Bunlar en az bulunan mezheb
mensublarıydı. b-Hanefiler. c-Şia mensubları ise şehrin yarı nüfusunu
teşkil ediyordu.
Kırsal kesimlerde ise Hanefiler’in fazla olduğu nadir yerler mustesne Şia gene çoğunluktaydı.
Nihayet
bir süre sonra ehl-i Sünnet ile Şia arasında mezheb taasubu baş
gösterdi. Hanefiler ve Şafiiler Şialar’a karşı birleştiler, sonunda
aralarında uzun uzadıya bir savaş çıktı. Müttefik güçler her gürdükleri
Şia mensubu şahsı katlattiler, iş bununla da kalmayıp daha sonra
Hanefiler ile Şafiiler arasında mezheb taasubundan savaş baş gösterdi.
Sayıca az olmalarına rağmen Allah’ın yardımıyla Şafiiler bu savaştan
galip çıktılar. Kırsal yörelerden yardım gelmesine rağmen Hanefiler
başarılı olamadı. Sonunda can korkusundan dolayı Hanefiler ve Şiiler
yer altında gizlemek zorunda kaldılar. Gizlendikleri yerlere
ulaşabilmek zordu.(11)
3-İbnü’l Esir’in El Kamil Fi’t-Tarih adlı eserinde şunlar anlatılıyor:
Abbasi
halifesi El Kaim Biemrillah zamanında Bağdat’ta, Şia ile Ehl-i Sünnet
arasında daha önce çıkan fitne ve savaşlardan daha büyük fitne ve
karşılıklar cereyan etti. Karışıkların sebebi de Bağdat’ın burçlarının
bir kısmını inşa eden kerh beldesinin sakinlerinin –ki bunlar Şii’dir-
inşa ettikleri burçlara ‘Muhammed ve Ali Beşeriyetin en hayırlarıdır’ mealindeki cümleyi altın harflerle yazdılar. Sünniler bunu yadırgadılar ve bu cümleye ek olarak ‘kim bundan hoşnut olursa şükretmiş olur. Kim de bunu kabul etmezse küfre girer’ mealindeki
cümlenin yazıldığını idia ettiler. Kerh beldesi sakinleri de bunu kabul
etmediler, “Biz bundan fazlasını yazmadık” dediler. Bundan dolayı
aralarında kargaşa çıktı. Halife Kaim Biemrillah emirname çıkararak
Ehl-i Sünnet ve Şia’dan iki heyeti olayı incelemek üzere görevlendirdi.
Araştırma neticesinde bu şayianın iftira olduğu ortaya çıktı. Halife
karışıklıkların sona erdirilmesi için halka emir vermiş olamasına
rağmen olaylar devam etti. Bu arada Hanbeliler araya girip, fitneyi
ortana kaldırmak istediler, sözlerini kimse dinlemeyince onlar da bu
işten vaz geçtiler. Sonra iş iyice kızıştı. Sünniler Kerh’e giden su
yolunu kesince, Şiiler çok zor durumda kaldılar. Sünniler ibarenin
burçlardan silinmesini istediler. Şiiler bunu reddidince aralarında
aylarca devam eden savaş çıktı.(12)
4-İbn-i Kesir, ‘El Bidaye’de
Şam fitnesinden bahsederken şöyle diyor: “Meşhur hanbeli ulemasından
Hafiz el Makdis Şam Emeviye Camisi’nde Allah’ın sıfatlarını ders olarak
işlerken o sırada orada bulunan diğer mezheb mensupları
söylediklerinden rahatsız olup üzerine saldırdılar. Hanbeliler’e ait
minberi kırdılar. O gün cami kapatıldı. Hafız el Makdis de sürgün
edildi.”(13)
5-Yine
İbn-i Kesir: “İbn-i Selahaddin Hicri 595’te Hanbeliler’i kendi
devletinden sürgün etmeye kalkıştı fakat aynı yıl vefat ettiği için
bunu başaramadı”,(14) diyor.
6-Muhiddin-i
Arabi, El Futuhatü’l Mekkiye adlı eserinde Horasan Eyaletinde, Şafiiler
ve Hanefiler arasında savaş çıktığını hatta birbirilerine karşı savaşı
devam ettirebilmek için Ramazan ayı’nda oruçlarını bozmak zorunda
kaldıklarını yazıyor.(15)
7-İbn-i Kuddame, Elmuğni adlı fıkıh kitabının mukaddimesinde şu olayları anlatıyor.
Afganlı
bir Hanefi imam kendisine namazda tabi olan bir Şafii’nin göğsüne,
Fatiha okuduğu için iki yumruk vurup yere serdi az kalsın adam
ölüyordu. Ayrıca bir Hanefi de yanındaki bir Şafii’nin şahadet
parmağını kırdı.
Trablus’ta
da bir Şafii kadıya baş vurarak kendileri ile Hanefiler arasında
caminin bölünmesini istedi. Kadi sebebini sorunca adam: “ Niye olmasın
ki, Hanefi alimleri bir erkek Hanefi bir Şafii kadınla evlenemez diye
fetva vermişler” demiş. Sonra da müftü Es Sekaleyn lakabiyla bilinen
Hanefi mezhebinin büyük alimi bu fetvaya karşılık daha yumuşak bir
tavırla şöyle diyor: “Ehl-i Kitab bir kadınla evlenebildiği gibi
Şafiiler’le de evlenebilir.”(16) ,
8-Hafız
El Askalani ve Zehebi. Hanefi kadınlardan olan Muhammed bin Musa El
Sağani’nin şunu söylediği naklediliyor: “Eğer yetki elimde olsaydı
Şafiiler’den cizye alırdım.”(17)
Bildiğimiz
kadarıyla cizye ancak Ehl-i Kitab (Yahudi ve Hristiyan) dan alınabilir.
Müslümanlardan alınmaz. Acaba bu mezheb mensubları birbirilerine bu
şekilde kafir gözüyle bakarlarsa Müslümanların hali ne olur?
9-Şafii
fakihlerden Ebu İshak El İsfehani; bir Şafii’nin bir Hanefi imamına
tabi olup ardından namaz kılması sahih olmayıp batıldır, iddiasında
bulunmaktadır.(18)
10-Hicri
493 senesinde kendisine Hanefi mezhebinin riyaseti tevdi edilen Ebu
Yusur da; Hanefi bir kimse Şafii bir imam arkasından namaz kılarsa
batıl olur diye fetva vermiş; gerekçe olarak da “Şafiiler namazda
namazı bozan bazı hareketlerde (el kaldırma gibi) bulunuyorlar” demiş.
Hanefi mezhebinden olan Kadı Han’ın gerekçesi ise, “Şafiiler kendi
imanlarından şüphe ediyorlar. Çünkü onlar ‘inşaallah mü’minim’ diyorlar” şeklindedir.(19)
İşte üzücü manzaralar.
Buraya
kadar anlatılan olaylar fıkhi mezheblerle ilgili manzaralardı. Şimdi de
itikadi mezheblerle ilgili üzücü ve aynı zamanda ibret verici
manzaraları görelim.
İtikadi
mezhebler siyasi olaylarda rol oynadığı gibi, siyasi olaylar da itikadi
mezheblerin oluşturulması ve geliştirilmesinde rol oynayabilir. Bu
teoriyi Emevi, Abbasi ve Osmanlı devletlerinde somut misallerle isbat
edebiliriz.
Emevi
Devleti İslam ruhtan uzak, zalim diktatür, sömürücü sınıfçı,
pragmatist, egoist ve ırkçı bir yapıya sahipti. Emevi hanedanı müstesna
diğer insanlar mürakebe (kontrol) altında idiler. Gerçeği dile getirmek
insanların hayatına mal oluyordu. Resulullah’ın (s.a.v) Ehl-i Beyt’ine
ve Mu’tezili’lere acımasızca davranıyor baskı altında tutuyor,
hapsediyor ve öldürüyorlardı. Çünkü bunlar Emevi diktatörlüğüne karşı
devrimci bir ruh taşıyorlardı.
Hafız
Askalani, Tehzib El Tehzib adlı eserinde şunları söylüyor: “İmam Malik
Emeviler zamanında İmam Cafer Es-Sadık’tan hadis rivayet etmeye
cesaret edemiyordu.”
Ancak
Emevi Devleti yıkılıp Abbasi Devleti kurulunca İmam Cafer’den iki
rivayeti Muvatta’sına ilave etmiştir. Fakat emniyeti sağlamak için
konuyla ilgili diğer şahıslardan rivayetler eklenmiştir.(20)
Hafız El Mızzi de şöyle bir olayı anlatıyor. Bir ara Hasan El Basri hadis rivayet ederken ravi sahabeyi atlayarak direk ‘Kale Resulullah’ yani ‘Resulullah şöyle buyurdu…’ demiş.
O sırada birisi “Ey Hasan sen tabiindensin, Resulullah’ı görmemişsin,
buna rağmen nasıl olur da rivayeti direk Resulullah’a dayandırıyorsun.”
Demiş. Bunun üzerine Hasan El Basri de şöyle cevap vermiş. Ben öyle bir
zamanda yaşıyorum ki, Hz. Ali’nin ismini bile dile getiremiyorum. Ben ‘Kale Resulullah…’ dediğim zaman o rivayeti Hz. Ali’den aldığımı bilin”(21)
Emevi
hükümdarları kendi saltanatlarını devam ettirebilmek, işledileri zulüm
ve kanlı cinayet suçlarını unutturmak için Cebriye akidesinin kisvesine
bürünüyorlardı. Cebriye akidesinin her şeyin Allah’ın kader ve kazasına
bağlı olduğunu, İnsanda olan irade ve hürriyetin bu kaza ve kader
karşısında hiç bir rolünun olmadığını savunmaktadır. Emeviler işte bu
düşünceyi sürekli gündemde tutmak istiyorlardı. Emeviler’in bu siyasi
tavırları kadercilik ekolünün (her şey insanın irade ve hürriyeti
dahilindedir) doğmasına sebep olmuştur. Bu sırada Emevi idaresine karşı
devrimci bir kitlenin oluştuğunu görmekteyiz. Bakınız, Kaderiye
alimlerinden Mabed El Cuheni ile ilgili olay –ki rical ilmiyle uğraşan
alimler onun hakkında ‘en doğru rivayeti yapan tabiinlerdir’ demişlerdir.-Muhammed
Bin El Eşas’la beraber emevilere karşı kıyam etmiş, Haccac-ı Zalim
tarafından hicri 80 senesinde şehid edilmiştir. Haccac onu sıkıca
bağladıktan sonra ona sormuş: “Ey Mabed! Senin bu bağlanman Allah’ın
kaza ve kaderine bağlı değil midir?” Mabed de buna cevaben: “Senden
başka hiç kimse beni bağlamadı” demiştir. Bir ara aynı Mabed el Cuheni
Ata bin Yesar’la beraber Hasan El Basri’ye geliyorlar ve Hasan El
Basri’ye diyorlar ki “Bu krallar Müslümanların kanını akıtıp ve
mallarını gaspediyorlar.
Bunu da Allah’ın kaza ve kaderine bağlıyorlar.”(22)
Kaderiye alimlerinden ‘Gilani el Dimeşki’
–ki kaderi düşüncesini Mabed el Cuheni’den almıştır.- Bir gün halife
Ömer bin Abdulaziz’e gelerek nasihatte bulunur, Emevilerin yaptıkları
zulümleri ve cebriye ilkelerini sert bir şekilde eleştirir. Halife
Ömer bin Abdulaziz de bunun üzerine ona bir teklifte bulunur.
“O zaman bana yardım et bunu birlikte halledelim”
Gilan
da mali ve hukuk işlerinde görev almayı taleb eder. Halife bunu kabul
edip onu görevlendirir. Ömer bin Abdulaziz vefat ettikten sonra Hişam
başa gelince Gilan el Dimeşki’nin el ve ayaklarını kestirir. Kendisine
sorar: “Ey Gilan, senin Rabbinin, başına ne getirdiğini biliyormusun?”
Gilan da cevaben: “Bunu başıma getirene lanet olsun” deyince, Hişam
onun dilini de kestirir, çenesini kaldırır ve Gilan yapılan bu
işkenceler sonunda ölür.(23)
Yine
Kaderiye alimlerinden olan Cad Bin El Dirhem’in başına gelen olay:
Kurban Bayramı’nda Emevi valilerinden Halid bin Abdullah el Kesri
minbere çıkıp: “Ey cemaat-i müslimin” diye hütbesine başlar, “bu Kurban
Bayramı’nda her şahıs için kurban kesmek vaciptir. Ben de bu gün kurban
keseceğim ama Cad Bin El Dirhem’i kendime kurban seçtim” der ve minberden iner inmez Ced’ı keser.(24)
Yine İmam Subki ‘Tebekat el Fukaha’ adlı
eserinde, Selçuklu başkenti Nişabur’da Maturudi olan Hanefilerle Eş’ari
olan Şafiiler arasında mezhebi taassuptan doğan çeşitli acı olayların
vuku bulduğu görülüyor.
Kısaca şöyle:
Hicri
455’te Selçuklu İmparatoru Tuğrul Bey Hanefi mezhebine mensub olarak
hüküm sürüyordu. Eş’ari ve Şafii olan üstad Ebu Selh de belediye
başkanlığını yürütüyordu. Sonradan Tuğrul Bey’den gelen bir emirname
ile mutediler (bid’at ehli) –ki bundan kasıt eş’ari’lerdi- minberlerde
kürsülerde lanetlenecektir.
Aynen
Hz. Ali’nin (ra) Emeviler tarafından lanetlendiği gibi. Sonra İmam
Kureyşi, İmam Haremeyn, Ebu Selh ve Alamle Furati’nin yakalanmaları
için saltanattan emir çıkar. İmam Kureyşi ve Allame Furati yakalanıp
toprak üzerinde sürüklenerek hakarete uğratılırlar ve aynı zamanda
hapse atırılırlar. İmam Haremeyn ve İmam Beyhaki de ülke dışına
kaçarlar. İmam Haremeyn Kirman yolu üzerinde Hicaz’a kaçıp
yerleşmesinden dolayı İmam Haremeyn lakabını alır. Ayrıca Hanefi ve
Şafiiler’den toplam 400 şer’i hakim ve kadı ülkeyi terk eder. Çünkü bu
emirname üzerine birçok insan öldürülmüştür.(25)
Hafız
ibni Hazm, (Endülüslü Fakih) El Fisel Fi’l-Milel Ehva ve’l Nihel adlı
eserinde İmam Eş’ari’yi delaletten olan fırkadan sayıp cehemi
silsilesine sokmuştur.(26)
İmam Eş’ari ise İmam Ebu Hanife’yi ve Ashabını dalalette olan Mürcie ekolünün dokuzuncu kolundan saymaktadır.(27)
Şeyh Abdulkadir Geylani ‘Gunyet et-Talibin’ adlı
eserinde İslam ümmeti ve 73 fırka konusunu işlerken aynen İmam Eş’ari
gibi o da İmam Ebu Hanife ve arkadaşlarını delalette olan Mürcie
ekolünün dokuzuncu kolundan sayıp hüküm vermektedir. Her ne kadar
Allame Luknevi El Ref’ üt Tekmil’ kitabında Günye’de geçen bu
cümleye cevap olmak üzere ulemadan bir çok cevap getirmişse de yeterli
görülmemiştir. Hele hele bu iddianın İmam Eş’ari gibi mezhebin büyük
bir mensibi tarafından geliyor olması meseliyi güçleştirmektedir. Ama
bence fıkhi mezhepler gibi itikadi mezheb olarak bilinen Ehl-i Sünnet
dışındaki diğer fıkıhlardan hangisi olursa olsun –küfre kaymamak
şartıyla- Kur’an ve sünnet’e bağlı olduktan sonra, Kur’an ve Sünnet’en
hüküm çıkarmada heva ve heves olmasa çıkarılan hükümler yanlış da olsa
her hangi bir mesuliyet yoktur. Bilakis güç ve takat sarfettikleri için
ecir bile kazanırlar.
Bu konuya Ümmet ve İmamet bölümünde
değinmiştim. Ama konu büyük bir önem taşıdığı için sanırım sık sık
üzerinde durulması gerekir. Ancak burada tekfir, tevsik ve te’sim
(günahkar kabul etmek) edici müfrit Vehabiler’in dikkatini çekmek
istiyorum. Hafız ibni Teymiye mezhepleri fıkhi mezhepler gibi kabul
edip hatalı görüşlerinden mazur olduklarını kabul ediyor. Bazı fırkalar
hakkında dile getirilen zem, hücum ve teşdit ise başka Müslümanların o
hatalara düşmesini önlemek içindir, diyor. Kişinin kendi içtihadına
diğerini hatalı görmesi normaldır, belki de içtihadın gereğidir. Fakat
bunun bir tefrika, ve husumet unsuru olmaması gerekir.
İşte
ibn Teymiye’nin tefsirindeki kendi cümlesi: Seleflerden ve imamlardan
hiçbirisi içtihadi konularda bu usulidir (itikadi) bu furuidir (fıkhı)
diye bir ayrım yapmamışlardır. Dini usul ve furu’ diye ikiye ayırmak ne
sahabe ne tabiin ne de Selefler arasında bilinmiltır.Sahabelerden veya
tabiinlerden birisi kalkıp da; gerek usulda gerek furu’da hakkı bulmak
için tüm takatini sarfetmiş bir müçtehidin hatalı olduğu zaman günahkar
olduğunu söylememiştir. Ama bu ayırma düşüncesi Mu’tezile ekolü
tarafından ortaya atılmıştır. Sonradan da başka alimler de bunları
fıkıh metodolijisine dahil etmişlerdir.
Alimler Ubeydullah bin el Hasen el Anbari’den şöyle naklederler:
“Ubeydullah
tüm müçtehidlerin musib (hakka isabet etmiş) olduklarını söylemiştir.
Bu cümleden kastı, günahkar olmayışlarıdır. Aynı zamanda bu düşünce
İmam Ebu Hanife, İmam Şafii ve diğer müçtehidlerin düşüncesidir. Bunun
içindir ki bid’at ehlinin şahitliğini kabul edip arkalarından namaz
kılmayı caiz görür; ama Malik ve Ahmed gibi müçtehidlerin bid’at
ehlinin şahitliğini reddetmeleri, onların günahkar olmalarını
gerektirmez. Belki şahitliğini reddetmeketen gaye o bid’ate karşı
çıkmaktır, bid’ati yaymak isteyen Müslümanları uzak tutmak, ardından
namaz kılmak ve şahidliğini reddetmek onu bid’at ortaya çıkmadan
engellemek içindir. Bundan dolayıdır ki İmam Ahmed bid’at
propagandacısı ile benimseyeni birbirinden ayırmıştır. Maliki
alimlerden ‘Haraki’ açık olarak bid’atı işleyenin ardından namaz
kılanın iade etmesi gerekir demiştir. Ama bildiğimiz gibi İmam Şafii,
İmam Hanefi ve diğerleri ayrı düşünmektedir.”(28)
son söz olarak şunu söylemek istiyorum:
İslam
tarihinde değil, belki Müslümanların tarihinde (çünkü aziz İslam’ı bu
tip olaylardan tenzih ederiz) bu gibi taasuba dayanan nahoş olaylar
çok yaşanmış ve sonuçta Müslümanların tarihinde kara sayfalar
açmıştır. Tabii ki bunların tümü aziz İslam’a ve Müslümanlara zarardan
başka bir şey sağlamamış, Müslümanlara tefrika, zayıflık, güçsüzlük,
zillet, kölelik, dünya emperyalizmine yem olma kalırken; küfür
dünyasına ve dünya emperyalizmine de, izzet, güçlülük, hükümranlık
kazandırmıştır ve bugün dünya emperyalizmi özellikle kan içiçi büyük
şeytan Amerika bülüp parçalama planını İslam alemi içinde en güçlü bir
silah olarak kullanmakta ve gündemde tutmaktadır. Müslümanlar çok
uyanık ve hassas olmalıdırlar. Tüm Müslümanların üzerinde birleştiği
ortak İslami temel esaslar üzerinde vahdet sağlayıp, kat’ı (kesin)
delillerle sabit olmayan mezhebi konuları nazar-ı dikkate almadan
taassuptan uzak kalmaları gerekmektedir.
Allah bizlere birlik, beraberlik ve sıhhatlı bir ümmet anlayışı nasib etsin.
Dipnotlar
1-Edabu’l Fetva ve’l Mufti, Nevevi, s:28, Tufetu’l Muhtaç, Daru’s Sadr, c:1, s:53
2-Sullemu’l Mutcalimil Muhtaç ile Rumuzil Minhac
3-Menhul, Darulfikir, s:496
4-İhtilafu’l Hadis li’ş Şafii, Darul Kutabil İlmiyye, s:141
5-El İnsaf Fi Beyani Esbabi’l İhtilaf lil Dehlevi, Daru’l Nefais, s:26
6-Müsned Şerhi, Fethi Rabbani, c:7, s:17
7-El Üm, Şafii, c:6, s:222
8-Nihayet us-sul Şerhi, Minhacu’l usul, c:4, s:560
9-a.g.e, c:3, s:175
10-Mucem ü’l Buldan, Darus-Sadr baskısı, c:1, s:209
11- a.g.e, c:3, s:117
12-El Kamil, Hicri 443 senesi vakıaları.
13-El Bidaye ve’n-Nihaye, c:13, s:19
14- El Bidaye ve’n-Nihaye, c:14, s:42
15-El Futuhat-ı El Mekkiye, Darus-sadr, c:3, s:336
16-El Muğni, ibni Kuddame, Mısır baskısı, c:1, s:18
17-El Mizan Baskısı, c:, s:52
18-El Mecmu Nevevi, Beyrut Baskısı, c:4, s:289
19-Fethu’l Kadir, Beyrut Baskısı, c:1, s:112
20-Tenzib el Tenzib, Darus-sadr Baskısı, c:3, s:103
21-El Feteva el Hadisiye, ibn Hacer el Haytemi
22-El Müniyetü ve el Emel, s:7-8
23-Tebekat el Mu’tezile, s:230, Fiilmil Kelam, c:1, s:8
24-El Bidaye, İbn Kesir, c:9, s:324, Halk u Ef’al-i İbad, s:7, Buhari
25-El Tebekat, Subki, Mısır Baskısı, c:3, S:391
26-El Fisel, Darulmarife, c:4, s:204
27-Makalat El İslamiyetin, Eş’ari, c:1, s:138
28-Tefsir el Kebir, İbn Teymiye, Beyrut Baskısı, c:1, s:231