Üye Girişi
Close

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

el-Hidaye - Cihad Bahisleri E-Posta
 

Yazan: İmam Merginani, Tarih: 14.02.2010 - 22:01

Okunma Sayısı : 2656


CİHAT BAHSİ

 

Cihad islâm düşmanlarıyla savaşmak demek olup müslümanlara farzı kifâye olan bir ibâdettir. Yâni eğer bu görevi müslümanların bir kısmı yaparsa sorumluluk diğerlerinden de kalkar. Ciha­dın farz olması Kur'an-ı Kerim'in;

“Müşriklerle topyekün savaşın. Nasıl ki onlar da topyekün sizinle sa­vaşırlar” [1] âyeti gibi bir çok âyetler ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in “Cihad Kıyamet gününe kadar vâcib olan bir ibadettir” [2] hadisiyle sabittir. Farzı kifâye olması da, çünkü savaş, esasında kötü bir şeydir. Ancak Allah (Azze ve Celle)'in dini onunla korunduğu ve kötü insanların insanlığa kötülük etmeleri onunla önlendiği için, bir kısım müslümanlar tarafından yapıldığı zaman -cenaze namazı ve verilen selâmı almak gibi- sorumluluk diğerlerinden de kalkar. Eğer hiçbir kimse bu ibâdeti yapmazsa o zaman bütün müslümanlar sorumlu olurlar.) Çünkü hepsine farz olan bir ibâdettir. Hem de eğer hepsi savaşa katılırlarsa -silâh v.b. gibi- savaşa gerekli olan ihti-yaçve malzemeleri kim hazırlar? Bunun için farzı yedir. Ahcak eğer savaş emri umumî olursa, o zaman herkesin katılması lâ­zım gelir. Çünkü o zaman farzı ayn, yâni herkese ayrı ayrı farz olur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):

“İstiyen, istemiyen hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınız­la, canlarınızla cihad edin[3] buyurmuştur. El-Cami üs-Sağir'de “Cihad müslümanlara vâcibtir. Ancak kendilerine muhtaç olunma­dıkça cihada katılmayabilirler” diye geçmektedir, ki bu sözün başı cihadın kifâyeten vâcib olduğuna, sonu da cihad emrinin umumi ol­duğu zamana işarettir. Çünkü cihad emri umumî olduğu zaman hep­si katılmadıkça maksad hâsıl olmaz. Bunun için o zaman herkese farz olur.

1- Kâfirleri, bize karşı savaş açmasalar bile onlarda savaşmak vâcibtir. Zira bu konudaki nasslar mutlaktır.

2- Cihad çocuklara vâcib değildir. Çünkü çocukluk devri merha­met devridir.

3- Cihad köle ve kadınlara da vâcib değildir. Çünkü kö­le üzerindeki efendisinin hakkı ile kadın üzerindeki kocasının hakkı daha önce gelir.

4- Cihad iki gözden kör, iki ayaktan kötürüm veya­hut bir el veya ayağı bulunmayan kimseye de vâcib değildir. Çün­kü bu kimselerin hepsi güçsüzdürler. Şayet düşman bir ülkeye bas­kın yaparsa, o zaman o ülkenin bütün halkına savaş vâcib olur. Ka­dın kocasından, köle efendisinden izin almadan savaşa çıkarlar. Çün­kü o zaman savaş farz-ı ayn olur. Namaz ve oruç gibi farz-ı ayn olan ibâdetlerde ise, başkasının karısı veyahut kölesi olmanın bir rolü yoktur. Savaş emri umumi olmadığı zaman ise öyle değildir. Çünkü savaş emri umumi olmayınca, kadın ile köle savaşa katıl­masalar da onlara ihtiyaç olmadığı için koca ile efendinin hakkını ibtal etme zorunluğu yoktur.

Eğer beytülmal savaş masraflarını karşılayacak güçte ise halk­tan yardım toplamak mekruhtur. Çünkü halkın yapacağı yardım ücret gibi bir şey olur. Oysa buna zorunluk yoktur. Zira beytülmal sıkıntılı durumlarda müslümanlara yardım etmek için kurulmuş bir müessesedir. (Şayet beytülmal savaş masraflarını karşılayacak güç­te değilse, o zaman müslümanlann birbirlerine yardım etmelerinde bir sakınca yoktur.) Çünkü bunda büyük zararın küçük bir zarar­la önlenmesi gibi bir yarar vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Huneyn savaşında Safvan'dan büyük miktarda zırh almıştır. [4] Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) da evliler yerine bekârları savaşa gönderir ve savaşa çıkamayanlardan atlarını alıp çıkanlara verirdi. [5]

 

SAVAŞIN KEYFİYETİNE DÂİR BİR BÂB

 

İslâm askerleri düşman toprağına girip bir şehir veya kaleyi kuşattıkları zaman önce onları îslâmiyete davet ederler. Zira İbn-i Abbas (Radıyallâhü anhüma)'dan rivayet olunduğuna göre. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nereye yöneli­yor idiyse, ora halkına îslâmiyeti teklif etmeden onlarla savaşmazdı. [6] Eğer müslümanlığı kabul ederlerse onlarla savaşmaktan vazgeçerler. Zira o zaman maksad hasıl olur. Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

“Ben insanlarla, “Allah' (Azze ve Celle)'dan başka tann yoktur” de­yinceye kadar savaşmakla emrolunmuşumdur.” [7] buyurmuştur. Eğer müslümanlığı kabul etmezlerse onları cizye vermeye davet ederler Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) etra­fa gönderdiği askerî komutanlara böyle emrederdi. [8] Hem de nassm emrine göre cizye vermek savaştan vazgeçmenin sebeplerin­den biridir. Fakat cizye ödeme teklifi kendisinden cizye kabul olu­nanlar hakkındadır. Dinden çıkan veyahut puta tapanlar gibi ken­dilerinden cizye kabul olunmayan kimselere ise bu teklifi yapma­nın bir faydası yoktur. Çünkü bu kimselerden müslümanlığı kabul etmekten başka bir şey kabul olunmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) bunlar hakkında;

“Ya müslüman olurlar, ya onlarla savaşırsınız”[9] buyurmuştur. Eğer cizye öde­meyi kabul ederlerse o zaman onlar da müslümanlar gibi her hak­ka sahip olup müslüman]ara ne verilirse onlara da verilir, ne alı­nırsa onlardan da alınır. Zira Hz. Ali (Radıyallâhü anh) bun­lar hakkında: “Cizye vermeyi kabul etmişlerdir, ki onların da canı bizim canımız ve malı bizim malımız gibi olsun” demiştir. [10] İslâm daveti ulaşmayan kimselerle, müslünıanlığa davet edil­meden savaşmak caiz değildir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in askeri komutanlara olan her tavsiyesinde;

“Onları Allah (Azze ve Celle)'dan başka tann bulunmadığına şahitlik etmeye davet et” [11] diye buyurdu. Hem de bizim onlan müslümanlığa davet etmemizle, gözü­müzün mal ve canlarında olmayıp sadece müslüman olmalarını is­tediğimizi anlar ve bunun üzerine belki müslümanhğı kabul eder­ler de onlarla savaşmak külfetinden kurtulmuş oluruz. Şayet bir as­kerî birlik onlan müslümanlığa davet etmeden onlarla savaşırsa -bundan nehyedildiği için- günâh işlemiş olur. Fakat -müslüman veyahut İslâm himâyesi altında olmadıkları için- ona bir şey lâzım gelmez. Nasıl ki çocuk ve kadınları öldürmek caiz olmadığı halde onları öldürene bir şey lâzım gelmez.

İslâm daveti kendisine uteşanlara da önce müslümanbğı teklif etmek müstahaptır. Çünkü îslâmiyete davet görevinde elden gel­diği kadar kusur göstermemek gerekir. Fakat vâcib değildir. Zira sabittir ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mustalikoğulları kabilesine ansızın baskın yapmış, [12] Üsame b. Zeyd'e de Übnaoğulları kabilesine sabah erkenden baskın yapmasını emretmiştir. [13] Baskın yapmak ise an­cak haber vermeden olur. Eğer cizye vermeyi de kabul etmezlerse, o zaman Allah' (Azze ve Celle)'dan yardım dileyerek onlarla savaşa başlarlar. Zira Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Süleyman b. Büreyde'ye; “Önce onları müslümanlığı davet et. Eğer kabul etmezlerse onları cizye vermeye davet et. Eğer onu da kabul etmezlerse, o zaman Al­lah (Azze ve Celle) 'tan yardım dile ve onlarla savaşa başla” [14] buyurmuştur. Zira Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle) dostlarının yardımcısıdır ve düşmanlarını ezer. Bunun için her şeyde Allah (Azze ve Celle)'dan yardım istenir.

İslâm askerleri düşmana karşı mancınık da kullanırlar. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de Taif şehrini kuşattığı zaman onlan mancınıkla doğmuştu. [15] Gere­kirse onlan yakabilir de. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) Büveyre hurmalığını yakmıştı. [16] Üstlerine su dö­kebilir, ağaçlarını keser ve ekinlerini de bozabilirler. Zira bu eylem­lerle gözleri yılar, güçleri kırılır ve aralarına tefrika girerek dağılır­lar. Bunun için bu eylemlerin hepsi meşrudur.

Düşman safları arasında esir olarak veyahut ticâret için müs­lümanlar da bulunsa, onlara karşı silâh kullanmada bir sakınca yok­tur.) Çünkü onlara karşı silâh kullanmak İslâm dinine hizmet ol­duğu için onunla umumi zarar önlenmiş olur. Aralarında bulunan bir veya bir kaç müslümanı öldürmek ise şahsi bir zarardır. Hem de, içinde hiç bir müslüman bulunmayan şehir veya kale çok az ol­duğu için eğer: -aralarında müslüman vardır- diye onlara karşı si­lâh kullanmazsak onlarla savaş kapısını kapatmış oluruz.

Hattâ eğer düşman askerleri müslümanların kadın ve çocuklarını kendi­lerine siper bile etseler.Yukarıda açıkladığımız nedene binâen yine onlara atış etmekten çekinilmez. Ancak edilen atışlarla müslüman çocuk ve kadınlar değil, düşman kasd edilecektir. Zira müslümanlarla onları fiilen ayırmak mümkün olmadığına göre -hiç değilse- kasden onları ayırmak gerekir. Zira emre itaat ancak güç yettiği oranda olur. Müslümanlardan vurulan veyahut yaralanan da oldu­ğu zaman vurana ne diyet ve ne de kefaret lâzım gelmez. Çünkü cihad farzdır. Ceremeler ise, farzlarla beraber olamaz.

Eğer İslâm askerleri, yetirmesden kaygı duyulmayacak ka­dar büyük bir ordu ise, beraberlerinde kadın ve Kuran-ı Kerîm gö­türmelerinde sakınca yoktur. Fakat yenilmesi her an için mümkün olan küçük birliklerde kadın ile Kur’an-ı Kerîm'in bulunması mek­ruhtur. Çünkü böyle bir durumda kadını beraber bulundurmak onu din düşmanlarına peşkeş kılarak rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kur'an-ı Kerim de ellerine geçince ona karşı saygısızlık ede­cekleri muhakkaktır.  Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in “Kur'anla birlikte düşman toprağında yolculuk etmeyin” [17] hadisinin sahih nedeni de budur. Fakat onlardan aldığı müsaade ile onların toprağına giren bir müslüman -eğer onlar verdikleri söze bağlı kalan kimseler ise- beraberinde Kur'an-ı Kerim'i götürebilir. Çünkü böyle bir durumda zahir şudur ki Kur'an'a saygısızlık etmiyeceklerdir. Yaşlı kadınlar da yemek hazırlamak, su çekmek, hasta ve yaralılara bakmak gibi hizmetler için büyük ordularda bulunabilirler. Fakat genç kadınla­rın evlerinde kalmaları -kötülüğe meydan verilmemesi bakımından- daha iyidir.

Eğer bir zorunluk bulunmazsa kadın bizzat savaşa katılamaz. Zira kadının savaşa katılmasından, ordunun zayıf olduğu mânâsı çı­kabilir, ister hizmet, ister cinsel ihtiyacın temini için olsun kadınla­rı orduda bulundurmak da müstahab değildir. Şayet buna mecbur kalınırsa -hiç değilse- hür kadınlar yerine cariyelerin bulundurul­ması daha evlâdır. Yukarıda geçen sebebe binâen (kadın, kocasının, köle de efen­disinin izni olmaksuzn savaşa çıkamazlar. Ancak eğer düşman bir şehire baskın yaparsa o zaman bunların da katılması zorunlu olur.

İslâm askerlerinin kimseye hiyânet etmemeleri, ganimet malla­rından çalmamaları, kimseye işkence etmemeleri gerekir. Zira Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

“Ganimet mallarından çalmayın, kimseyi hıyanetle öldürmeyin, kimseye işkence etmeyin” [18] bu­yurmuştur.

Kadın, çocuk, çok yaşlı, kötürüm ve iki gözden kör olan kim­seler öldürülemez. Zira biz Hanefiler'e göre düşmanın öl­dürülmesi, bizimle savaştığı için helâl kılınmıştır. Bu kimseler ise sa-vaşamazlar. Bir yanı kurumuş kimse ile sağ veya sol eli ya da sağ ayağı kesik olan kimseler de öldürülemezler. İmam-ı Şafii çok yaşlı, kötürüm ve iki gözden kör olan kimseler hakkında görü­şümüze katılmamıştır. Çünkü ona göre düşmanın öldürülmesi, bi­zimle savaşabildiği için değil, inançsız olduğu için helâldir. Oysa, bizim getirdiğimiz delil-onun görüşüne karşıdır. Sabittir ki Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çoluk çocuklarla kadın­ları öldürmekten nehyetmiştir. [19] Peygamber Efendimiz (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) ayrıca öldürülmüş olan bir kadını da görünce; “Bana bakın. Bu savaşamıyordu. Niçin öldürülmüştür?” [20] diye buyurmuştur. Ancak eğer bun­lar arasında savaşta görüşünden yararlamlabilen bir kimse varsa, yahut kadın hükümdar ise, o zaman öldürülebilir. Çünkü sağ kal­maları müslümanlar için zararlı olur. Eğer aralarında savaşabilir güçte olanlar da varsa -zararlarını önlemek için onlar da öldü-rülebilirler. Çünkü öldürülmeleri, savaşamadıkları için haramdı. Sa­vaşabilir güçte olunca öldürülmemeleri için bir sebep kalmaz.

Deli olan kimse de öldürülemez. Çünkü deli mükellef değil­dir. Ancak eğer savaşıyorsa o zaman zararını önlemek için öldürü­lebilir. Çocuk da -deli gibi- eğer savaşıyorsa öldürülebilir. Ancak deli olsun, çocuk olsun sadece savaş esnasında öldürülebi lirler. Esir tutulduktan sonra işe öldürülemezler. Diğerleri ise, mükellef oldukları için esir tutulduktan sonra dahi öldürülebilirler. Eğer deli gah delirir, gah ayıhyorsa, ayık olduğu zaman aklı başında olan kimse­lerin hükmündedir.

Kişi için müşrikler arasında bulunan babasını kasd edip öldür­mesi mekruhtur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); “Ana babanla dünya İşlerinde güzelce geçin” [21] buyurmuştur. Hem de kişi, babasını yaşatmak için beslemek zorunda iken, eğer savaşta onu öldürürse bu hükme ay­kırı davranmış olur. Şayet babası onu öldürmek için çaba gösterir­se, kendini ona öldürtmez ve başkası tarafından öldürülünceye ka­dar onu uğraştırır. Zira kendisi günâha girmeden bu iş başkası ta­rafından da görülebilir. Şayet babası onu öldürmek isterse, kendini babasma öldürtmemek için onu öldürmekten başka çâre bulamaz­sa, o zaman öldürebilir. Çünkü o zaman gayesi babasını öldürmek değil, kendini kurtarmaktır.[22]

 

BARIŞ ANTLAŞMASI VE KENDİLERİNE GÜVENCE VERİLENLER BABI

 

Eğer devlet başkanı, müslümanlarla savaş halinde olan düşman­la veyahut bir kısmıyla barış antlaşmasını uygun görür ve müslümanlar için de barış antlaşması yararlı ise, bu antlaşmayı yapmada bir sakınca yoktur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven” [23] buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); de Hudeybiye yılı, Mekke müşrikleriyle on yıl için ba­rış antlaşmasını akdetmiştir. [24] Hem de eğer barış müslümanlar için iyi ise, o da manen cihaddir. Zira cihadın gayesi olan düşma­nın şerrinden korunmak, barış ile de hâsıl olur. Sonra, barış süre­sinin rivayet olunan süre kadar olması şart değildir. Zira bazen mas­lahat daha fazla bir sürede bulunur.

Fakat eğer barış anlaşması müslümanlar için yararlı değilse o zaman caiz olamaz. Çünkü o zaman eğer barış antlaşması yapılır­sa hem sûreten, hem manen cihad bırakılmış olur.

Eğer devlet başkanı bir süre için düşmanla barış antlaşmasını yaptıktan sonra, antlaşmayı bozmanın daha yararlı olduğunu görür­se, antlaşmayı bozduğunu onlara bildirir ve onlarla savaşa başlar. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke müşrikleriyle yaptığı antlaşmayı bozduğunu onlara bildirmiştir. [25] Hem de maslahat değişince o zaman antlaşmayı bozmak hem sûre­ten hem manen cihad olur. Antlaşmaya bağlı kalmak da hem mad­deten, hem manen cihadı terk etmek olur. Ancak hıyanet olmama­sı için onlara bildirmek gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem), kime olursa olsun verilen sözde hıyanet edil­memesini emir buyurmuştur. [26] Ayrıca aradan, haberin hepsine ulaşabildiği kadar sürenin geçmesi de gerekir, ki bu süre de hüküm­darlarının, haberi memleketin her tarafına yayma imkânını bula­bileceği zaman miktan diye takdir edilmiştir. Zira ancak böyle ya­pıldığı zaman, hıyanet edilmemiş olur.

Şayet antlaşmayı önce onlar bozar ve bozmak da hepsinin ha­beri ile olursa, o zaman onlara bildirmeye gerek yoktur. Zira ant­laşmayı onlar bozduğu için bizim bozmamıza gerek yoktur. Fakat eğer onlardan sadece bir kaç kişi ülkemize girip yollan keserlerse bu, antlaşmayı bozmak sayılmaz. Ancak eğer bu bir kaç kişi güçlü bir topluluk olur ve bizimle açıktan açığa savaşırlarsa, o zaman yal­nız onlar antlaşmayı bozmuş olur. Diğerleri bozmuş sayılmazlar. Çün­kü bu davranışlan hükümdarlanmn izniyle olmadığı için diğerleri­ne lâzım gelmez. Ancak eğer hükümdarlan izin vermiş ise, o zaman hepsi antlaşmayı bozmuş olurlar. Çünkü hükümdarlann izni manen hepsinin muvafakati demektir.

Düşmanlarla bir mal karşılığında dahi barış antlaşmasını yap­mak caizdir. Zira karşılıksız olarak caiz olduğuna göre karşılıklı olarak caiz olması evleviyetle lâzım gelir. Fakat bu da, eğer müs­lümanlar barışa muhtaç iseler böyledir. Eğer müslümanlar barışa muhtaç değilseîer -yukanda anlattığımız sebebe binâen- caiz de­ğildir. Banş karşılığı, düşmandan alınan mal da cizye gibi olup ciz­yenin harcandığı yerlere harcanır. Bu da eğer İslâm askerleri düşman toprağına girmeyip onlara gönderilen elçi aracılığıyla anlaşma yapılırsa, böyledir. Eğer îslâm askerlerinin düşman toprağına girme­si üzerine antlaşma yapılırsa, o zaman düşmandan alman mal gani­metin hükmüne tâbi olup beşte biri çıkarıldıktan sonra gerisi sava­şan askerlere dağıtılır. ÇünKü o zaman bu mal onlardan silâh zo­ruyla alınmış sayılır.

Dinden çıkmış olanlarla da -haklarında bir karar verilinceye kadar- geçici olarak anlaşma yapılabilir. Zira olabilir ki tekrar dö­nerler. Bunun için onlarla savaşmayı tehir etmek caizdir. (Fakat antlaşmaya karşılık, onlardan mal alınamaz.) Çünkü -cizye babın­da anlatılacağı üzere- dinden çıkmış olanlardan cizye almak caiz değildir. (Şayet onlardan alınsa bir daha geri verilmez.) Çünkü din­den çıkmış olanların malı hederdir.

Eğer düşman askerleri müslümanları kuşatıp fidye karşılığı, on­lardan barış anlaşmasını isterlerse, müslümanlar için onlarla anlaş­ma yapmak caiz değildir. Çünkü düşmanın bu teklifini kabul etme­de müslümanlar için mezellet vardır. Ancak eğer müslümanlann ha­yatı tehlikede olursa o zaman kabul etmek gerekir. Çünkü tehlike­nin önlenmesi -ne şekilde mümkün olursa- vâcibtir.

Kendileriyle müslümanlar arasında barış anlaşması bulunsa bi­le (düşman askerlerine silâh ve savaş malzemesini satmak doğru de­ğildir.) Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İslâm düşmanlarına silâh satmak ve göndermekten nehyettiğt gi­bi, [27] îslâm düşmanlarına silâh ve malzeme satmak -müslümanlarla aralarında anlaşma bulunsa bile -onları müslümanlara karşı güçlendirmektir. Zira anlaşmaların süresi biter veyahut bitmese de, kendileri kendilerini güçlü bulunca bozabilirler.

Kıyâs, îslâm düşmanlarına yiyecek ve giyecek de satmanın caiz olmamasını gerektirir. Ancak biz nassdan bunun caiz olduğunu öğ­reniyoruz. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -Mekke müşrikleri müslümanlarla savaş halinde iken- Semame'ye onlara yiyecek maddelerini satmasını emretmiştir. [28]

 

Bir Fasıl

 

Eğer hür olan bir kimse -rister erkeki kadın olsun- bizim­le savaş halinde olan bir veya bir kaç gayrimüslime güvence verir­se güvencesi geçerli olup müslümanlardan hiçbiri onlara dokuna­maz. Zira Peygamber Efendimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):

“Müslümanlar kan bakımından birbirlerine denktirler. En ednalan bile, onlar adına güvence verebilir” [29] buyurmuştur. En ednaları ise, en azları demektir, ki o da birdir. Hem de kişi -müslüman olduktan sonra- bir kişi de olsa, savaşa ehil olduğu için müslüman olmayanlar ondan korkarlar. Bunun için verdiği güvence yerinde olur ve yerinde olunca diğerleri adına da vermiş sayılır. Hem de ni­kâh velileri birden çok oldukları zaman nasıl her biri hem kendi adı­na, hem diğerleri adına velayeti altında bulunan kimseyi evlendirebiliyorsa müslümanlardan da herbiri hem kendi adına, hem diğer müslümanlar adına güvence verebilir. Ancak eğer verdiği güvence müslümanlar için zararlı ise, o zaman onlara verilen güvencenin ge­ri alındığı bildirilir. Nasıl ki hükümet bile güvence verdikten son­ra, eğer verdiği güvencede zarar görürse güvencesini geri alır, ki biz bunu yukarıda da açıkladık.

Eğer îslâm askerleri bir kaleyi kuşatmışken askerlerden biri kaledekilere güvence verir ve fakat güvence vermesinde zarar bulu­nursa, verdiği güvence -yukarıda açıkladığımız sebebe binâen- ge­ri alınır ve asker kendi basma hareket ettiği için ayrıca terbiye de edilir. Ancak eğer verdiği güvencede maslahat bulunursa o zaman mazurdur. Zira çok kere herhangi bir işi tehir etmekle maslahat el­den kaçar.

Gayrimüslimin güvence vermesi ise geçerli değildir. Çünkü gayrimüslimin müslümanlar hakkında iyi niyet beslemesi şüpheli­dir. Hem de müslümanlar adına güvence vermek müslümanlar üze­rinde velayet bâbındandır. Gayrimüslim ise, müslümanlar üzerinde velayet yetkisine sahip değildir.

Düşman ülkesinde esir, yahut ticâret için bulunan müslümamn da güvence vermesi geçerli değildir. Çünkü bu kimse düşmanın eli altında olduğu için düşman ondan korkmaz. Güvence ise, kendisinden korkulan kimse ancak verebilir. Hem de bu kimse güvence ver­meye zorlanabildiği için verdiği güvencede maslahat bulunmayabi­lir. Kaldı ki düşman ülkesinde her zaman bir esir veya tüccar bu­lunur. Eğer güvenceleri geçerli olursa, düşman her dara düştükçe onlar vasıtasıyla kurtulacaktır, ki o zaman bizim için düşmanı yen­mek imkânı kalmaz.

Aynı sebepten dolayı düşmanlardan müslümanhğı kabul eden ve fakat bizim ülkemize göç etmiyen kimsenin de güvencesi geçerli de­ğildir.

Eğer bir çocuk daha anlayacak çağa gelmemişken güvence ve­rirse, deli gibi onun da verdiği güvence geçerli değildir. Fakat eğer anlayacak çağda olur, ancak savaş için ona izin verilmemiş ise ver­diği güvencenin geçerli olup olmadığında ihtilâf edilmiştir. Eğer sa­vaş için ona izin de verilmiş ise -en sahihi şudur ki- onun verdi­ği güvence ittifak ile geçerlidir.[30]

 

GANİMETLER VE GANİMETLERİ PAYLAŞMA BABI

 

İslâm askerleri düşmandan bir yeri zorla aldıkları zaman, dev­let yöneticisi muhayyer olup isterse o yeri alanlar arasında dağıtır. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hay-b er'i aldığı zaman öyle yapmıştı. [31] İsterse o yerin sakinle­rini yerlerinde bırakıp onları cizyeye, arazilerini de haraca bağlar. Nasıl ki Hz. Ömer de Irak'ı aldığı zaman diğer As-hab'ın muvafakatıyla öyle yapmış [32] ve Ashab arasmda ona mu­halefet edenler tutunamayıp ortadan silinmişlerdir. Bunun için bu iki tasarruf da bize örnek olup yönetici hangisini isterse onu uy­gular.

Kimisi: “Askerlerin ihtiyacı olduğu zaman birinci tasarruf, ol­madığı zaman ikinci tasarruf daha evlâdır. Çünkü hiç değilse dev­let hazinesi için bir gelir kaynağı olur” demiştir. Yöneticinin mu­hayyer olup hangisini istese uygulayabilmesi de gayrimenkul mal­lar hakkındadır. Menkul mallan ise sahiplerine bırakmak caiz de­ğildir. Çünkü bunun cevazı hakkında şeriatta bir delil yoktur. Gayrimenkul malların da sahiplerine bırakılması cevazına İmam-ı Şafiî muhalefet ederek: “Çünkü sahiplerine bırakmak, asker­lerin hakkını veyahut malını karşılıksız olarak ellerinden almak de­mektir. Haraç da az olduğu için bu hakkı karşılayamaz. Esirlerdeki askerlerin hakkı ise öyle değildir. Çünkü yönetici gerekli gördüğü zaman esirleri köleleştirmez de, onları öldürür, ki o zaman bu hakkı tamamen ibtal etmiş olur” demiş ise de, rivayet ettiğimiz Hz. Ömer'­in tasarrufu onun görüşüne karşıdır. Kaldı ki bu tasarrufta müslü-manlar için daha büyük bir yarar vardır. Zira arazinin, sahipleri elinde bırakılması halinde -sahipleri ekim ve tarım usulünü bildik­leri için- hem arazinin verimi fazla olur, hem askerler araziyi iş­letme masrafından kurtulmuş olurlar. Hem de araziden gelen haraç devlet hazinesi için sürekli bir gelir kaynağı olur. Haraç da her ne kadar az ise de devamlı olduğu için ilerde arazinin değerinden da­ha fazla olur. Ancak bu tasarrufun mekruh olmaması için arazi sa­hiplerine aynca, araziyi işletebilecek kadar menkul malların da ve­rilmesi gerekir.

Yönetici esirler hakkında da muhayyer olup isterse onlan öl­dürür. Zira hem Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) esirleri öldürmüş, [33] hem de öldürme ile bir daha müslümanların başına gaile açmaları ihtimali ortadan kalkmış olur. İs­terse onları köleleştirir. Çünkü köleleştirilmelerinde müslümanların hem maddi kazancı, hem de -onunla müslümanlara kötülük yapmaları önlendiği için- manevî kazancı vardır. İsterse Hz. Ömer'in Irak halkı hakkında yaptığı gibi (onları hür olarak İslâm devletinin himâyesi altında yaşıyan gayrimüslim bir azınlık olarak bırakır. Ancak Allah (Azze ve Celle) izin verirse ileride an­latacağımız üzere arap müşrikleri île dinden çıkmış olanlar bu hü­kümden müstesnadırlar.

Esirleri -kendi ülkelerine geri gitmek üzere- serbest bırak­mak- caiz değildir. Zira onlan geri göndermekle düşmana güç ve­rilmiş olur.

Eğer esirler müslümanlığı kabul ederlerse o zaman kötülükle­ri başka bir yolla önlenmiş olduğu için artık öldürülemezler. Fa­kat köleleştirilebilirler. Çünkü müslüman olmadan esir düşmüşler­dir. Kaldı ki köleleştirilmelerinde müslümanlar için maddî kazanç vardır. Fakat esir düşmeden müslümanlığı kabul etmeleri halinde -buna sebep bulunmadığı için- köleleştirilemezler.

İmam. Ebû Hanife'ye göre esirleri fidye karşılığında bile olsa, geri vermek caiz değildir. Diğer iki İmam ise: “Esirleri müslüman esirlerle değiştirme yoluyla geri vermek caizdir” demişlerdir. ki İmam-ı Şafii de buna kaildir. Çünkü bu işlemle, birtakım müslümanlar esaretten kurtarılmış olurlar. Bir müslümamn kurtul­ması ise, bir kâfiri öldürmek, yahut ondan yararlanmaktan daha iyidir,  İmam Ebû Hanife de şöyle demiştir:

Eğer biz onu geri verirsek düşmanı güçlendirmiş oluruz. Düş­manın güçlenmesine mâni olmak ise, esarette olan müslümanı kur­tarmaktan daha iyidir. Çünkü esarette olan müslüman, esarette kal­masının zararını yalnız kendisi çeker. Düşmanın güçlenme zaran ise bütün müslümanlara aittir.

Mezhebte, esirleri -fidye karşılığında bile olsa- geri vermenin caiz olmadığı, meşhur ise de, el-Siyer-ül Kebir'de “Eğer müslümanların mala ihtiyacı varsa esirleri fidye karşılığında bırakmanın bir sakıncası yoktur. Çünkü Bedir savaşında Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aldığı esirleri fidye karşılığında bırakmıştır” [34] diye geçmektedir.

Eğer elimiz altındaki esir, müslüman olursa bir müslüman esir karşılığında geri verilemez. Çünkü bu değiştirmenin bir faydası yok­tur. Ancak eğer kendisi bunu istiyor ve bir daha küfre dönmiyece-ğine güveniliyorsa, o zaman verilebilir.

Esirleri karşılıksız olarak bırakmak caiz değildir. İmam-ı Şafiî: “Caizdir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bedir esirlerinden kimini karşılıksız olarak bırakmış­tır” [35] demiştir.  Biz  de;

“Müşrikleri nerede bulursanız öldürün” [36] âyet-i kerîmesine da­yanıyoruz. Hem de esir düşen kimsenin esir düşmekle köle olma hak­kı sabit olur. Sabit olan bir haktan ise karşılıksız olarak vaz geçi­lemez, İmam-ı Şafii'nin dayandığı hadîs ise mensuhtur.

 Eğer İslâm askerleri savaş bölgesinden dönmek isterlerken be­raberlerinde, düşmandan aldıkları hayvan sürüleri bulunup da götüremiyorlarsa, onları ne öldürebilir ve ne de yerinde bırakırlar. An­cak keser ve kestikten sonra da yakarlar. İmam-ı Şafii: “Onları yerinde bırakırlar. Zira Peygamber Efendimiz, eğer yemek için olmazsa herhangi bir hayvanı kesmekten nehyetmiştir.”. [37] demiştir.

Biz diyoruz ki: hangi hayvan olursa olsun eğer sahih bir mak­sat için kesilirse caizdir. İslâm düşmanlarının gücünü kırmaktan da­ha sahih bir maksat da olamaz.

Hayvanları kestikten sonra yakmak da, düşmanların yararlan­maması içindir. Nasıl ki düşmanın evleri de bunun için yıkılır. Hay­vanları kesmeden yakmak ise caiz değildir. Çünkü ondan nehyedilmiştir. [38] Hayvanları kesmeyip öldürmek de caiz değildir. Çünkü işkencedir. Silâhlar da, eğer beraber götüremezlerse -düşman ya­rarlanmasın diye- yakılır. Demirden olan silâhlar gibi yanmayan silâhlar da, düşmanın bulamayacağı yerlere gömülür.

İslâm askerleri düşman toprağından geri dönmedikçe, ele ge­çirdikleri ganimetleri paylaşamazlar. İmam-ı Şafii: “Düş­man toprağında dahi ganimetlerin taksiminde sakmca yoktur.” de­miştir, ki bu ihtilâf “İslâm toprağına girmeden, ele geçirilen gani­metlere mâlik olunur mu olunmaz mı?” diye edilen ihtilâftan kay­naklanmaktadır. Bize göre mâlik olunur, İmam-ı Şafii'ye göre olun­maz. Bu ihtilâftan aynca bir takım meseleler daha ortaya çıkmak­tadır; ki biz onları da kifâye adlı eserimizde açıklamış bulunuyo­ruz. İmam-ı Şafii: “Bir mala, eğer o mal mubah ise -av­larda olduğu gibi- onu ele geçirmekle mâlik olunur. Ganimet mal­lan da, düşman toprağında dahi olursa düşmandan alındıktan sonra ele geçirilmiş olur” demiştir. [39]

Bizim de dayanağımız, Peygamber Efendimiz'in ganimetleri dar-ûl harpta satmaktan nehyetmesidir. Zira bir malı taksim etmek de onu satmak hükmünde olduğu için taksim de nehyin altına girer. Hem. de bir şeyi ele geçirmek onu güven altına almakla olur. Ga­nimet malları ise, düşman toprağından dışarı çıkarılmadıkça güven altında olmayıp sahipleri tarafından her an için geri alınması müm­kündür.

Ganimet mallarına ortak olmada bilfiil savaşa katılanlarla bil­fiil katılmayıp yedekte duran askerler arasında fark yoktur. Çün­kü -yerinde öğrenildiği üzere- her ikisi de savaş kasdıyla sının geçmiş, yahut savaşta hazır bulunmuşlardır. Askerler içinde hasta­lık veya benzeri bir mazeret dolayısıyla savaşa giremiyenler de -ay­nı sebebe binâen- öyledirler.

Eğer İslâm ordusu ganimetleri daha İslâm toprağına çıkarma­mışken yardımcı güçler gelip onlara katılırlarsa, onlar da ganimet­lere ortak olurlar. İmam-ı Şafii: “Savaş bittikten sonra gelenlere pay yoktur” demiştir, ki bu ihtilâf da yukarıda geçen ih­tilâftan kaynaklanan meselelerden, biridir. Bize göre ise ganimetle­re ancak, ordu İslâm toprağına girdikten, yahut -düşman toprağın­da dahi olsa- ganimetler taksim edildikten veya satıldıktan sonra gelenler ortak olamazlar.

Savaşta askerleri sevk ve İdare edenlerin ise -eğer kendi­leri bizzat savaşa katılmazlarsa- ganimetlerde bir hakları yoktur. İmam-ı Şafiî iki kavlinden birinde onlara da pay verilir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

“Ganimet, olayda hazır olanların hakkı­dır” [40] buyurmuştur. Hem de onlarla ordunun hacmi kabardığı için manen cihad etmiş sayılırlar” demiştir.

Biz diyoruz ki: bunlar bilfiil savaşta bulunmak kasdıyla sınırı geçmedikleri için savaşa bilfiil katılmış gibi değillerdir. Bunun için savaşa bilfiil katılmaları gerekir, ki kendi durumlarına göre, yâni eğer süvari iseler süvarilere, piyade iseler piyadelere göre hak sahi­bi olsunlar. İmam-ı Şafiî' nin dayandığı hadis ise, Hz. Ömer'de mevkuftur, yahut “Ganimet, savaşa katılmak maksa­dıyla savaşta hazır olanların hakkıdır” mânâsındadır.

Eğer ordunun, ganimetleri taşıyacak araçları yoksa, yönetici, ganimetleri askerlere iğreti olarak dağıtır ve İslâm toprağına vardıktan sonra onlardan geri alarak yeniden ve bu kez esaslı bir şekil­de aralarında paylaştırır. Ben diyorum ki: Muhtasar'da böyle de­miş ve askerlerin muvafakatim şart koşmamıştır, ki es-Siyer-ül Kebir'in de rivayeti bu yoldadır. Bu konunun kısacası şudur: eğer ordunun, ganimetleri taşıya­cak araçları olursa ganimetler o araçlarla islâm ülkesine taşıttırılır. Çünkü hem ganimetler, hem araçlar ordunun malıdır. Şayet ordu­nun araçları bulunmayıp, beytülmalin varsa yine böyledir. Çünkü beyt’ül mal da müslümanların malıdır. Eğer askerlerden bir kısmının, yahut hepsinin araçları olursa “es Siyer-ü Sağir”in rivayetine gö­re ganimetleri taşımaya zorlanamazlar. Çünkü bu, tamamen bir kiralama akdi olduğu için her iki tarafın da kabulü şarttır. Bunlar da, arkadaşının hayvanı çölde ölüp de kendisinde fazla bir hayvan bulunan kimse gibidirler. Sayer-ül Kebir'in rivayetine göre ise zor­lanırlar. Çünkü bu, genel bir zararın şahsî bir zararla önlenmesi kabilindendir.

Ganimet malları taksim edilmeden, düşman toprağında satıla­mazlar. Çünkü ganimet mallan taksim edilmeden kimsenin malı değildir. İmam-ı Şafii: “Satılabilir” demiştir, ki bu ihtilâ­fın sebebini yukarıda açıkladık.

Düşman toprağında ölen askerlerin ganimetlerde bir hakkı yok­tur. Ganimetlerin İslâm ülkesine çıkarılmasından sonra ölenler ise hisseleri vârislerine verilir. Çünkü miras ancak ölenin malına dü­şer. Ganimetler ise, İsime getirilmeden, askerlerin malı ola­maz. İmam-ı Şâii ise: “Düşman yenilgiye uğradıktan sonra ölen askerlerin hissesi vârislerine kalır” demiştir. Çünkü ona göre -yukanda da geçtiği üzere- ganimet mallan ele geçirilmekle askerlerin malı olur.

Askerlerin düşman toprağında ele geçirdikleri ganimetlerden yem vezneleri ve buldukları yiyeceklerden yemeleri caizdir.  Ben diyorum ki: Kuduri bunu böyle mutlak olarak söyleyip -muh­taç olduklan zaman” diye kayıd koymamış ise de, bir rivayete göre ihtiyaç şarttır, bir rivayete göre şart değildir. Birinci rivayetin da­yanağı şudur ki: Ganimet mallan bütün askerler arasında müşte­rek olduğu için kişi ondan ancak ona muhtaç olduğu zaman yarar­lanabilir. İkinci rivayetin dayanağı da. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Hayber'in yiyecekleri hakkındaki; “Yiyin, hayvanlarınıza yedirin, fakat yükleyip götürmeyin” [41] hadisidir. Hem de kişi savaş esna­sında -zengin de olsa- yiyecek ve hayvan yemine muhtaçtır. Çün­kü savaşta olan kimse, sürekli olarak beraberinde ne yiyecek ve ne de hayvan yemini taşıyamadığı gibi, arkadan ona yetiştirmek de mümkün değildir. Bunun için savaşta olan herkese ganimetlerden yemesi ve hayvanına yedirmesi caizdir. Silâh ise öyle değildir. Çün­kü savaşta olan kimse devamlı olarak silâhını beraber bulundurur. Bunun için kişi ganimet olarak ele geçirilen silâhlan kullanamaz. Ancak muhtaç olduğu zaman alır, kullanır ve işi bittiği zaman tek­rar yerine bırakır. Hayvan da silâh gibidir. Yiyecek de ekmek, et ve yağ gibi yemekte kullanılan şeylerdir.

Askerlerin ganimet mallarından odun kesmeleri de caizdir. Bâ­zı nüshalarda bunun yerine “Koku kullanmaları caizdir” diye geç­mektedir.

Askerlerin ganimet mallarından kendilerini ve hayvanlarım yağ­lamaları da caizdir. Zira buna da ihtiyaç vardır. Ayrıca bulduk­ları silâhları da kullanabilirler. Fakat bunların hepsi ganimetlerin taksiminden önce olması şartına bağlıdır. 'Bu da -yukarıda geçti­ği üzere- eğer silâha ihtiyaçları olursa caizdir. (Fakat ganimet mal­larından hiçbir şeyi satmaları caiz değildir.) Çünkü -yukarıda da söylediğimiz üzere- kişi ancak kendi malını satabilir. Ganimet mal­lan ise, paylaşılmadan önce, kimsenin malı değildir.

Eğer bir gayrimüslim darül harpta müslüman olursa hem ken­dini, hem küçük çocuklarım, hem -ister kendi elinde olsun, ister bir müslümanın veya İslâm himâyesi altında bulunan bir gayrimüs­limin elinde emânet bulunan- menkul olan bütün mallarını kurtar­mış olur. Yâni onun oturduğu yeri aldığımız zaman ne ona, ne kü­çük çocuklarına, ne de menkul olan mallarına dokunamayız.. Çünkü hür olan bir kimse müslüman olunca artiK köleleştirilemez. Küçük çocukları da, kendisi müslüman olunca kendisine tâbi olurlar. Men­kul mallarına da dokunamayız. Çünkü Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

“Kim ki müslüman olurken, elinde bir mal bulunursa o mal onundur” [42] buyurmuştur. Ancak bu menkul mallara dokunamayışımız, kendi elinde olması, ya da birmüslümanın veya İslâm himâyesi altında bulunan bir gayrimüsli­min elinde emânet olarak bulunması şartına bağlıdır. Çünkü bu mal kendisinde emânet olarak bulunan müslümanın veya İslâm himâ­yesi altında olan gayrimüslimin eli de onun eli gibi sıhhatli ve do­kunulması caiz olmayan bir eldir. Fakat kendisinden gasp olunan, ya da kendisi tarafından, İslâm himâyesi altında olmayan bir gay­rimüslime emânet bırakılan malı öyle değildir. Çünkü ne gasp eden kimsenin, ne de İslâm himâyesi altında olmayan gayrimüslimin eli, dokunulması caiz olmayan bir el değildir. Bu kimsenin oturduğu yeri aldığımızda gayrimenkul olan mallan ise bize ganimet olur. İmam-ı Şafii “Gayrimenkul olan malları da, elinde oldu­ğu zaman menkul olan mallan gibi kendisinindir” demiştir.

Biz diyoruz ki: gayrimenkul mallar ülkenin aynlmaz birer par­çası olduğu için gerçekte şahsın olmayıp ülkeyi idare eden devletin malıdır. Kimisi demiştir ki: Bu göröş İmam Ebü Hanife'nindir ve İmam Ebû Yûsuf un da son görüşüdür. İmam Muhammed'e ve İmam Ebû Yûsufun ilk görüşüne göre ise, gayrimenkul mallar da menkul mallar gibi­dir. Çünkü İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yû­suf'a göre gayrimenkul mallar üzerinde şahsi mülkiyet vücuda gelemez.

İmam Muhammed ise: “Vücuda gelir” demiştir. Bu kimsenin karısı da ganimet olur. Çünkü kansı darül harpta yaşı-yan gayrimüslim olduğu için müslümanlıkta kocasına tâbi değildir. Karısının karnındaki çocuk da ganimet olur.) İmam-ı Şa­fiî: “Doğan çocuk nasıl babasına tâbi ise, henüz doğmamış çocuk da öyledir” demiştir.

Biz diyoruz ki, doğmamış çocuk annesinin vücudundan bir par­ça sayılır. Bunun için annesi köleleşince onunla birlikte o da köle-leşmiş olur. Doğmuş olan çocuk ise, annesinden aynldığı için onun vücudundan bir parça değildir ve dolayısıyla onun köleleşmesiyle köleleşmez. Büyük çocukları da ganimet olurlar. Çünkü büyük oldukları için babalarına tâbi değillerdir.

Savaşa katılmış olan köleleri de ganimet olurlar. Çünkü bu köleler efendilerine karşı geldikleri için onun elinden çıkıp ülke hal­kına tâbi olmuşlardır.

İslâm himâyesi altında olmayan gayrimüslimin elindeki malla­rı da ister emânet olarak elinde bulunsun, ister onu gasp etmiş olsun (ganimet olur.) Çünkü İslâm himâyesi altında olmayan gayri­müslimin eli dokunulmaz değildir. Bir müslüman veya İslâm himâyesi altında olan bir gayrimüs­lim tarafından gasp edilmiş mallan da İmam Ebû Hanife'ye göre ganimet olur. İmam Muhammed ise: “Ganimet olmaz” demiştir.

Ben diyorum, ki: Es-siyerül Kebir'de ihtilâf bu şekilde açıklan­mıştır. el-Camis-Sağirin sarihleri ise, İmam Ebû Yûsuf'un da İmam Muhammed'le beraber olduğunu söylemekte­dirler.

İki İmam: “Çünkü mal da sahibine tâbidir. Mal sahibi mûslümanlığı kabul etmekle dokunulmazlık vasfını kazanınca onunla bir­likte malı da bu vasfı kazanmış olur” demişlerdir.

İmam Ebû Hanife de: “Bu mal aslında herkese mubah olan bir mal olduğu için kim onu ele geçirirse ona mâlik olur. Sahibi de müslümanlığı kabul ettiği için dokunulmazlık vasfı­nı kazanmış değildir. Nitekim eğer darül harpta birisi onu öldürür­se o kimseye kısas lâzım gelmez. Onun dokunulmazlığı insan oldu­ğu içindir. Ancak müslüman değilken insanlığa zararlı olduğu için bu vasıf kendisinden kalkmıştı. Müslüman olunca bu vasfı tekrar geri döndü. Onun bu malı ise öyle değildir. Çünkü onun elinde ol­madığı için heder olmuş bir maldır. Bunun için onu kim ele geçi­rirse onun olur”  demiştir.

İslâm askerleri düşman ülkesinden çıktıktan sonra ganimet mal­larından artık yiyemez ve hayvanlarına yediremezler. Çünkü o za­man zorunluk ortadan kalkmış olur. Oysa, düşman toprağında iken zorunluktan ötürü yer ve hayvanlarına yedirirlerdi. Hem de düş­man toprağından çıktıktan sonra ganimetteki haklar kesinleşmiş olur. Hattâ eğer kişi ölürse onun hissesi vârislerine kalır. İslâm ül­kesine çıkmadan önce ise öyle değildir. (Eğer düşman toprağmdan çıkarken bir kimsede fazla kalmış bir yiyecek veya yem varsa, onu ganimetlerin araşma geri bırakması gerekir.) Yâni eğer ganimet mal­ları paylaşılmadan önce İslâm ülkesine dönülürse hüküm böyledir, ki bir rivayete göre İmam-ı Şafii de buna kaildir. Diğer rivayete göre ise İmam-ı Şafii bu kimseyi de gizliden düşman toprağına girip soygun yapan kimseye kıyâs ederek: “Ge­ri bırakması gerekmez” demiştir. Biz diyoruz ki: bu kimse ile giz­liden düşman toprağına giren kimse arasında fark vardır. Zira bu kimse ihtiyaçtan dolayı o yiyeceği veya hayvan yemini almıştı. İhti­yaç ise, İslâm ülkesine dönüldükten sonra ortadan kalkmış olur. Düşman ülkesine gizliden giren kimse ise öyle değildir. Zira bu kimse, eline geçirdiği mal islâm ülkesine getirmeden önce de onun hak­kı idi.

Eğer ordu, ganimetleri paylaştıktan sonra İslâm ülkesine döner­se o zaman kişide fazla kalan yiyecek veya hayvan yemini -eğer kendisi muhtaç değilse fakirlere verir. Muhtaç ise kendisi yer. Zi­ra artık geri vermesi mümkün olmadığı için, yerde bulunan mal hükmündedir.[43]

 

Ganimetlerin Taksim Keyfiyeti Hakkında Bir Fasıl

 

Ganimetten, önce beştebir çıkarılır. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):

“Bilin ki. ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah (Azze ve Celle)'in, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ve yakınlarının, ye­timlerin, düşkünlerin ve yolda kalmışlarındır” [44] buyurmuştur. (Geri kalan beşte dördü de ganimeti ele geçiren askerler arasmda taksim edilir.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öyle yapmıştır. [45]

İmam Ebû Hanife'ye göre atlıya iki hisse, yayaya bir hisse verilir. Diğer iki İmam ise: “Atlıya üç hisse verilir” demiş­lerdir. ki İmam-ı Şâfii'nin de görüşü bu yoldadır. Zira Abdullah İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'dan rivayet olunduğuna göre Peygamber Efendimiz, atlıya üç, yayaya bir hisse vermiştir. [46] Hem de herhangi bir şeyde hak sahibi olmak, o şeyi elde etmek yolunda gösterilen çabaya göredir. Atlının gösterdiği çaba ise, yayanın gösterdiği çabanın üç katıdır. Zira atlı savaşta hem gider, hem döner, hem yerinde durur. Yaya ise, sadece yerinde du­rur.

İmam Ebû Hanife'nin delili de: İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh)'nın: “Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) atlıya iki hisse, yayaya bir hisse verirdi” mealindeki hadîsidir. [47] Hem de kavli hadiste Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm): “Atlıya iki hisse, yayaya bir hisse vardır” [48] Kaldı ki Abdullah İbn-i Ömer'den dahi Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in atlıya iki hisse, yayaya da bir hisse verdiği yolunda bir rivayet daha var­dır. Bu itibarla Abdullah İbn-i Ömer'in rivayetleri arasında çatışma bulunduğu için diğer Ashab'm rivayetini tutmak lâzım gelir. Hem de gidiş ile geliş aynı cinsten olduğu için ikisi bir fiil sayılır ve dolayısıyla atlının çabası, yayanın çabasından bir kat fazla olur. Ayrıca, kimin kimden ne kadar fazla çaba gösterdiği, ke­sin olarak bilinemediği için zahir olan sebebe bakılır. Atlıda ise -bi­ri kendisi, biri atı olmak üzere- iki sebep vardır. Yayada da -sa­dece kendisi olmak üzere- bir sebep vardır. Bunun için atlının hak­kı, yayanın hakkının iki katıdır.

Bîrden fazla atlara hisse verilmez. İmam Ebû Yûsuf: “Eğer kişinin iki atı olursa her iki ata da hisse verilir. Zira Peygam­ber Efendimiz iki ata hisse vermiştir. [49] Hem de bir at bazen yo­rulduğu için kişi diğerine muhtaç olur” demiştir. İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed de: Bera1 b. Âzib'in iki atı olduğu halde Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona sadece bir atm payını vermiştir. [50] Hemde kişi aynı anda iki atm sırtında savaşamadığı için, şayet iki atı da olsa, yalnız birinin sırtında savaşır. Bunun içindir ki üç at olduğu zaman üç ata pay verilmez. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in Bera' b. Azib'e iki atın payını vermesi de, ona bağışta bulunmuş olduğu mânâsma mahmuldür. Nitekim Seleme b. Ekva' yaya olduğu halde Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona da iki pay vermiştir.[51] (

Bu konuda beygirlerle cins atlar arasında fark yoktur. Zira Kur'an-ı Kerîm'de düşmanı yıldırmak bakımından atlar arasında ayı­rım yapılmamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);

“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve savaş atlan hazır­layın, ki Allah'a ve size düşmanlık edenleri yıl curasınız” [52] bu­yurmuştur. Hem de «at- denildiği zaman, ister beygir, ister cins at, ister melez olsun hepsine denilir. Hem de eğer cins at daha çevik ve daha fazla koşuyorsa, beygir de daha güçlü ve başı daha yumu­şaktır. Bunun için her birinde, diğerinde bulunmayan bir üstünlük vardır.

Düşman toprağına atlı olarak girdikten sonra atı ölen kimse­ye iki hisse, düşman toprağına yaya olarak girdikten sonra at temin eden kimseye ise bir hisse verilir. İmam-ı Şafii ise, her iki surette de bunun tersini söylemiştir. İbn-ül Mübarek de İmam Ebû Hanife'den ikinci surette de kişiye iki hisse düştüğünü nakletmiştir.

Kısacası: bize göre muteber olan, sının geçerken, İmam-ı Şâfii'ye göre iki savaş yaparken kişinin sahip olduğu durum­dur. İmam-ı Şafii: “Çünkü ganimetleri hak etmenin sebe­bi, düşmanla savaşıp onu yenmektir. Bunun için muteber olan, kişi­nin savaşırken sahip olduğu durumdur. Sınırı geçmek ise -evden çıkmak gibi- savaşmak için bir vesiledir. Bir takım şer'i hükümle­rin savaşın inceliklerine bağlı bulunması da, bu incelikleri bilmenin mümkün olduğunu gösterir. Şayet mümkün olmaz veyahut zor da olsa, savaşta bulunmak bilinmesi mümkün olan bir şeydir” demiştir.

Biz diyoruz ki: sının geçmek bilfiil savaşmak sayılır. Zira düş­manın içine, sının geçmekle korku girer. Bundan sonraki durum ise savaşın devam halidir, ki ona itibar olunmaz. Kaldı ki savaşın ince­liklerini öğrenmek de zor bir şeydir. Hattâ -savaşta taraflar bir­birlerine karışıp kimsenin kimseden haberi olmadığı için- kişinin savaşta bulunup bulunmadığını bilmek de öyledir. Bunun için, kişi sınırı geçerken hangi durumda ise o durum muteberdir. Zira sava­şa katılmak gayesiyle sınırı geçmek -zahiren savaşa katılmak için olduğundan- savaşa katılmak yerine geçer.

Eğer kişi atlı olarak savaş alanına girdikten sonra yer dar ol­duğu için atından inip yaya olarak savaşırsa -ttifak ile- atlıların hissesini hakkeder. Eğer savaş alanına atlı olarak girdikten sonra atını satar, ya­hut başkasına hibe eder, ya da rehin olarak veya kira ile verirse - Hasan İbn-i Ziyâd'ın İmam Ebû Hanife'den rivayetine göre- yine de atlıların hissesini hakkeder. Çünkü sının atlı olarak geçmiştir. Zahir olan rivayete göre ise, yayaların hisse­sini hakkeder. Zira savaşa banlamadan atını başkasına vermesi, at­lı olarak savaşa girmek gayesiyle sının geçmemiş olduğunu gösterir.

Eğer atlı savaş bittikten sonra atını satarsa atının hissesi sakıt olmaz. Kimine göre, eğer savaş esnasında da satarsa yine böyledir. Fakat en doğrusu şudur ki sakıt olur. Çünkü atını satmasından, onu -sırtında savaşmak için değil- ticâret için getirmiş olup para ede­ceği zamanı beklemiş olduğu anlaşılır.

Köleye, kadına, çocuğa ve İslâm himâyesi altındaki gayrimüs­lime ganimetten hisse verilmez. Ancak onlara uygun görüleceği mik­tarda ganimetten bağışta bulunulur. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kadın, çocuk ve kölelere ganimetten hisse vermez, ancak onlara bir miktar bağışta bulunurdu. [53]

Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yahudilere karşı kendisine yardım eden yahudilere de ganimetten bir şey ver­memiş, yâni onlara; “Bu da sizin hissenizdir” dememişti, [54] Hem de cihad bir ibâdettir. Gayrimüslim ise ibâdete ehil değildir. Çocuk ile kadın da cihada güçleri yetmez. Bunun içindir ki onlara cihad farz olmamıştır.

Köle de, yuları efendisinin elinde olduğu için, gerektiğinde efen­disi onu cihaddan alıkor. Ancak bunlara bağış olarak bir şey veri­lir, ki onlar için hem cihada karşı bîr teşvik olsun, hem de derece bakımından diğerlerinden aşağı oldukları bilinsin. Kendisiyle kitabet akdi yapılan köle de henüz köle olduğu için ona da hisse verilmez. Sonra köleye, eğer bilfiil savaş yaparsa bağışta bulunulur. Çün­kü efendisinin hizmeti için savaş alanına geldiği için o da ticâret gayesiyle gelen kimse gibidir. Kadına da, eğer yaralıları tedavi ve hastalara hizmet ederse bağışta bulunulur. Çünkü kadın gerçek bir biçimde savaş yapmaktan acizdir. Bunun için kadının bu çeşit hiz­metleri gerçek savaşın yerine kaimdir. Köle ise öyle değildir. Çün­kü kölenin gerçek savaşa gücü yeter. İslâm himâyesi altında olan gayrimüslime de, eğer bilfiil savaş yapar veyahut savaşanlara yol gösterirse bağışta bulunulur. Çünkü yol göstermede de müslümanlar için yarar vardır, hattâ yol gösterdiği için ona yapılan bağış -eğer yol göstermesinde büyük bir yarar bulunuyorsa- ganimet­teki hissesinden daha fazla da olabilir. Fakat bilfiil savaştığı zaman ona yapılacak bağış, ganimetteki hissesi kadar olamaz. Çünkü bilfiil savaş cihaddır. Cihadta ise, gayrimüslim ile müslüman kimse bir tu­tulamazlar. Yol göstermek ise cihadın amellerinden değildir. Bunun için onun karşılığı, varabildiği kadar yüksek olabilir.

Ganimetin beşte birine gelince: bu da üç hisseye ayrılıp bir hissesi yetimlere, bir hissesi yoksullara, bir hissesi de yolda kalmış­lara verilir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yoksul olan akrabaları da bu üç sınıf kimselere dahildirler. İmam-ı Şafii: “Ganimetlerin beştebirinin beşte biri, Pey­gamber Efendimiz   (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akrabalarının hakkıdır. Bunda zengin ve yoksullar eşit olup ancak erkeğe iki kadının hissesi kadar verilir ve Haşimioğulları ile Muttaliboğulları'dan başkasına verilemez. Zira Cenâb-ı Hak (A'zze ve Celle):

“Bilin ki ele geçirdiğiniz ganimetin beştebiri Allah (Azze ve Celle)'in, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ve yakınlarının, yetim­lerin, yoksulların ve yolcularındır” [55] diye buyururken Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zengin ve yoksul olan akrabaları arasında ayınm yapmamıştır” demiştir.

Biz de diyoruz ki: Hulefâ-i Raşidin hepsi ganimetin beşte biri­ni bizim dediğimiz şekilde üç hisseye ayıragelmişlerdir. Raşid hali­feler de bizim için yeterli birer Örnektirler. Hem de Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

“Ey Haşimoğulları topluluğu, Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle) insan­ların kendilerinden yıkadıkları kiri size uygun görmemiş, bunun ye­rine size ganimetin beşte birinin beşte birini vermiştir.” [56] diye buyurduğuna göre, ganimetten bu hisse Peygamber Efendimiz (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in akrabalarına zekât yerine verilmiştir. Zekât ise yalnız yoksullara verildiği için, bunun da Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yalnız yoksul olan akraba­larına verilmesi lâzım gelir. Kaldı ki Peygamber Efendimiz (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) bu hisseyi kendi akrabalarına, akrabası ol­dukları için değil, kendisine yardımcı oldukları için vermiştir. Ni­tekim parmaklarını birbirlerine geçirerek onlar hakkında; “Bunlar cahiliyede de, İslâmiyette de benimle şu şekilde beraber ola­gelmişlerdir” [57] diye buyurduğu hadisi bunu açıklamıştır. Zira bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, nassdan murad, akrabalık yakın­lığı değil, yardım yakınlığıdır.

Ganimetin beşte birine müstahak olanlar arasında Allah (Az­ze ve Celle)'in da zikredilmesi ise, herhangi bir kimseye hisse be­lirtmek için olmayıp, Allah'ın ismiyle teberrüken başlamak içindir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hissesi de onun vefatıyla sakıt olmuştur. Nasıl ki “Safi”de onun vefatıyla sakıt olmuştur. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hisseye Peygamberlik vasfıyla müstahak idi. Ondan sonra ise bir Peygamber yoktur. Safi de: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in -zırh, kılıç, câriye gibi- ganimetten kendine ayır­dığı şey demektir.

İmam-ı Şafii: “Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in hissesi ondan sonra gelen halifelere verilir” demiş ise de, yukanda açıkladığımız delil onun görüşüne karşıdır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akraba­ları da, hisselerine yukarıda açıkladığımız üzere onun zamanında ona yardımcı oldukları için müstahak idiler. Ondan sonra ise, fakir olanları fakir oldukları için müstahak olurlar. Ben diyorum ki: Bu­nu Kerhi söylemiştir. Tahavi ise: “Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in fakir olan akrabalarının his­sesi de sakıttır” demiştir. Çünkü -yukarıda rivayet ettiğimiz üze­re- bunun hakkında hem icmâ vardır. Hem de ganimet de zekât gibi bir şey olduğu için, nasıl zekât Peygamber Efendimiz (Sallalahü Aleyhi ve Sellem)'in akrabalanna yakışmıyorsa bu da öyledir. Birinci görüşün delili de -ki en doğrusu da odur- Hz. Ömer (Radıyallâhü anh)'ın Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in fakir olan akrabalarına hisse vermiş olduğuna dâir rivayet­tir. [58] Zira icmâ, zengin olanlarının hissesi sakıt olduğu hakkın­dadır. Fakir olanları ise geçen üç sınıfa dâhildirler.

Eğer bir veya iki kişi düşman toprağına soygun yapmak için ve hükümetten izin almaksızın girip de bir şey getirirlerse, o şey­den beşte bir hisse çıkarılmaz. Zira ganimet düşmandan hırsızlık yoluyla değil, zorla ve onlan yenmek suretiyle alınan şeye denir. Beşte bir ise ganimetten çıkarılır. Eğer bu bir veya iki kişinin düş­man toprağına girmesi hükümetin izniyle olursa o zaman onun hak­kında iki rivayet vardır. Meşhuru şudur ki, ondan beşte bir hisse çı­karılır. Çünkü hükümet onlara izin verdiği için, gerektiğinde onla­ra yardım göndermeyi de üzerine almış demektir. Bunun için, getir­dikleri mal düşmandan zorla alınan malın hükmünde olur.

Eğer bir veya iki kişi düşman toprağına soygun yapmak İçin ve hükümetten izin almaksızın girip de bir şey getirirlerse, o şey­den beşte bir hisse çıkarılmaz. Zira ganimet düşmandan hırsızlık yoluyla değil, zorla ve onlan yenmek suretiyle alınan şeye denir. Beşte bir ise ganimetten çıkarılır. Eğer bu bir veya iki kişinin düş­man toprağına girmesi hükümetin izniyle olursa o zaman onun hak­kında iki rivayet vardır. Meşhuru şudur ki, ondan beşte bir hisse çı­karılır. Çünkü hükümet onlara izin verdiği için, gerektiğinde onla­ra izin verdiği için, gerektiğinde onlara yardım göndermeyi de üze­rine almış demektir. Bunun için, getirdikleri mal düşmandan zorla alman malın hükmünde olur.

Eğer düşman toprağına silâhlı ve gücü yerinde olan bir toplu­luk girip bir şey getirirlerse, o şeyden -hükümet onlara izin vermiş olmasa bile- beşte bir hisse çıkarılır. Çünkü getirdikleri şey, düş­mandan zorla aldıkları için ganimet sayılır. Hem de bu durumda –gerektiğinde- hükümetin onlara yardım etmesi gerekir. Çünkü eğer hükümet onlara yardım etmezse müslümanlar için gevşeklik olur. Bir veya iki kişi ise öyle değildir. Çünkü bir veya iki kişiye yardım etmek hükümete vâcib değildir. [59]

 

Ganimetten Bâzı Kimselere Bağışta Bulunmak

 

Hükümetin savaş esnâsmda bâzı kimselere, onlan savaşa teş­vik etmek için ganimetten özel mahiyette bağışta bulunmasında bir sakınca yoktur. Meselâ bir birliğe, hükümet: “Getireceğiniz ganimet­ten beşte bir hissesi çıktıktan sonra gerisi size olsun-, yahut -kim bir düşmanı öldürürse, beraberindeki eşyası ona olsun” diyebilir.” Çünkü müslümanları savaşa teşvik etmek müstahaptır. Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);

“Ey Peygamber, mü'minleri savaşa teşvik et” [60] buyurmuştur. Bâ­zı kimselere özel mahiyette ganimetten bağışta bulunmak da sa­vaşa bir nevi teşviktir. Ancak savaşa teşvik bu şekilde olduğu gibi başka şekillerde de olabilir. Fakat ganimetin hepsini bir veya bir kaç kişiye vermek doğru değildir. Çünkü o zaman hak sahipleri haklanndan tamamen yoksun bırakılmış olurlar. Şayet hükümet bunu bir küçük birliğe sözlerse caizdir. Çünkü ganimette tasarruf yetki­si hükümetindir ve bâzan böyle yapmada maslahat bulunur.

Fakat ganimetler İslâm toprağına getirildikten sonra ondan bâ­zı kimselere bağışta bulunmak caiz değildir. Çünkü ganimetler İs­lâm toprağına getirildikten sonra, savaşarak onları ele geçiren as­kerlerin hakkı kesinleşmiş olur. Ancak hükümet o zaman ganime­tin beşte birinden bağış yapabilir. Çünkü beşte bir, savaşanların değil, beytülmahn hakkıdır.

Öldürülen kimsenin beraberindeki eşyası öldürene verilmediği zaman, o da ganimet mallarından olup onun hakkında öldüren ile diğerleri arasında fark yoktur. İmam-ı Şafii: “Eğer öl­düren kimse kendisine ganimetten hisse verilen kimselerden ise ve onu kaçarken ve arkadan vurmak suretiyle öldürmemiş ise, berabe­rindeki eşyası ona aittir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):

“Kim ki bir düşmanı öl­dürürse, beraberindeki eşyası ona aittir” [61] buyurmuştur. Zahir de şudur ki bu söz, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şahsi bir tasarrufu olmayıp, şeriatın bir hükmüdür. Zira Pey­gamberler şeriat hükümlerini bildirmek için gönderilmiş bulunuyor­lar. Kaldı ki kişiyi kaçarken değil, öldürene doğru yönelirken öl­dürmek, hüner ve erkeklik istiyen bir hizmet olduğu için, beraberin­deki eşyayı onu öldürene vermek gerekir, ki manevî ecir bakımın­dan da diğerinden üstün olduğu, bilinsin” demiştir.

Biz de diyoruz ki: Her ne kadar bu kimse onu öldürmüş ise de, ordunun gücüne dayanarak onu öldürebilmiştir. Bunun için berabe­rindeki eşya da diğer ganimet mallan gibi ordunun müşterek malı olup Kur'an-ı Kerim'de Duyurulduğu şekilde taksime tâbidir. Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Habib b. Ebû   Seleme'ye; “Öldürdüğün kimsenin beraberindeki eşyasından sana ancak, senin amerenin gönül isteğiyle verdiği şey helâldir” [62] hadisi de bunu teyid etmektedir. Bunun için, şeriatın bir hükmü de, Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir tasarrufu da olabilen İmam-ı Şafii'nin hadisini biz ikinci mânâya hamlediyoruz.

Öldürülen kimsenin beraberindeki eşyası: elbisesi, silâhı, bine­ği ve bineğin sırtındaki eyer, âlet, heybe ve heybenin içindeki eşya ile beline bağlı kemerdeki parasıdır. Bunların dışında kalan şeyler, beraberindeki eşyadan, sayılmaz. Bir başka bineğe binen hizmetçisiyle bu hizmetçideki eşyası da beraberindeki eşyadan sayılmaz.

Sonra, bir kimseye ganimetten bağışta bulunmanın hükmü yal­nız şudur ki, bağışlanan şeyde o kimseden başkasının hakkı kalmaz. O kimsenin o şeye mâlik olması ise -daha önce açıkladığımız se­bepten dolayı- ancak onu düşman toprağından çıkardıktan sonra gerçekleşir. Hattâ eğer hükümet: “Kim ki bir câriye eie geçirirse câ­riye onun olsun” diye bir emir çıkarır, bunun üzerine bir kimse bir cariyeyi ele geçirir ve câriye iddetini tamamlarsa, o kimse o cariye­yi düşman toprağından çıkarmadan onunla ne cinsel ilişkide bulu­nabilir ve ne de onu satabilir. Bu da İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir.

İmam Muhammed'e göre ise, bu kimsenin bu câriye ile cinsel ilişkide bulunması da, onu satması da caizdir. Çünkü ona göre kişi. ganimet malına düşman toprağında taksim ediidiği za­man nasıl mâlik oluyorsa, ona bağışlandığı zaman da mâîik olur. Derler ki: bu ihtilâf, kişinin kendisine bağışlanan şeyi itiâf et­mesi halinde de câri olup İmam Ebü Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre kişi zâmin olur, imam Muham­med'e göre zâmin olmaz.[63]

 

Düşmanın Bir Yeri Ele Geçirmeleri Babı

 

Kâfirler kâfir olan bir diğer yeri alıp çoluk çocuklarıyla mal­larını ele geçirdikleri zaman, onlara mâlik olurlar. Çünkü kâfirin malı mubah olduğu için onu ele geçiren kimse ona mâlik olur. Eğer bundan sonra biz o yeri alırsak, o mallardan neyi bulursak bize he­lâldir. Çünkü o mallar da diğer malları gibidir.

Kâfirler -Allah (Azze ve Celle) korusun- bizim de malları­mızı ellerine geçirip kendi ülkelerine götürdükleri zaman ona mâlik olurlar. İmam-ı Şafiî: “Mâlik olamazlar. Çünkü müslü-manm malını ele geçirmek haram bir fiil olduğu için onunla mülki­yet sâkit olamaz” demiştir.

Biz diyoruz ki.- Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):

“Allah yeryüzündeki her şeyi si­ze yaratmıştır” [64] buyurduğuna göre müslümamn malı dahi mu­bahtır. Ancak herkesin kendi malından istifade edebilmesi için bu mübahlık vasfı kalkmıştır. Kişinin kendi malından istifade imkânı kalmayınca ise, ondaki mübahlık vasfı tekrar avdet eder. Bunun için, biz nasıl onların mallarına, ele geçirmekle mâlik oluyorsak, onlar da bizim mallarımıza, ele geçirmekle mâlik olurlar.

Bundan sonra, eğer müslümanlar kâfirleri yenip de bu mallan ellerinden çıkarır ve daha aralarında taksim etmemişken sahipleri bu mallan bulurlarsa, onlardan bir şey alınmadan mallan kendi­lerine geri verilir. Eğer taksim edildikten sonra bulurlarsa, o zaman isterlerse, değerini ödemek kaydıyla mallarını alabilirler. Çünkü Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  bunun hakkında;

“Eğer sen malını taksimden önce bulursan, malın karşılıksız olarak senindir. Eğer taksimden sonra bulursan, değeri karşılığında senin­dir[65] buyurmuştur. Hem de bu mai, sahibinin rızâsı dışında elin­den çıktığı için herkesten önce onun hakkıdır. Ancak eğer taksim­den sonra bir başkasına düşmüş ise, o kimseye malın değerini ver­mek gerekir, ki her iki taraf da mutazarrır olmasın. Taksimden ön­ce ise, ortaklar çok olduğu için bedeli ödenmese de herkesin zaran az olur. Bunun için bedelsiz olarak sahibine verilir.

Eğer düşman toprağına giren bir tüccar bu malı satın alıp İs­lâm ülkesine getirirse, malın sahibi muhayyer olup isterse değerini verir de malını tüccardan alır, isterse tüccara bırakır. Çünkü tüc­car, malı para ile satın aldığı için ondan bedava almak ona haksızlık etmektir. Ancak eğer tüccar, malı para ile değil de, bir şeyle trampa etmek suretiyle almış ise, o zaman o şeyin değeri ne ise tüccara onu ödemek gerekir.

Eğer o malı bir müslümana hibe ederlerse, malın sahibi malını değeri karşılığında alabilir. Çünkü kendisine hibe edilen müslüman, o mala özel bir şekilde mâlik olduğu için ondan karşılıksız olarak alınamaz.

Eğer bu mal, ölçülen veya tartılan cinsten olursa, sahibi onu ancak taksimden önce alabilir, taksimden sonra alamaz. Çünkü tak­simden sonra almasında kendisi için bir yarar yoktur.

Düşman bizi yenilgiye uğratıp ülkemize girdikleri zaman bizim de ümm-ül veled olan cariyelerimize, ne kendileriyle kitabet akdini yaptığımız, yahut kendilerine: “Ben öldükten sonra sen hürsün” de­diğimiz kölelerimize ve ne de hürlerimize mâlik olamazlar. Biz ise onlan yendiğimiz zaman bunların hepsine mâlik oluruz. Çünkü bir şeyi ele geçirmekle ona mâlik olabilmek için o şeyin mal olabilme­si gerekir. Hür olan kimse ise mal değildir. Ümm-ül veled olan câ­riye ile, kendisiyle kitabet akdi yapılan, yahut sahibi tarafından ken­disine “Ben öldükten sonra sen hürsün” denilen köleler de bir yön­den hür sayılırlar. Kâfirler ise, şeriat küfür suçlanna karşılık, on­ların dokunulmazlık yasfmı kaldırdığı için öyle değillerdir. 

Eğer bir deve kaçıp düşman toprağına girer ve onlar da deve­yi yakalarlarsa, deve onların olur. Bunun için eğer bir kimse bu de­veyi satın alıp İslâm ülkesine getirirse, deve sahibi eğer isterse de­vesini ancak, parasını ödemek suretiyle alabilir.[66]

 

MÜS'TEMİN BABI

 

Müste'min : ister müslüman, ister gayrimüslim olsun, yabancı ül­keye aldığı güvence ve müsaade ile giren kimse demektir.

Eğer bir müslüman ticâret amacıyla ve müsaade alarak düş­man ülkesine girerse, ona onların ne mallarına, ne de canlarına do­kunmak caiz olamaz. Çünkü onlardan müsaade istediği zaman onla­rın hiçbir şeyine dokunmayacağına söz vermiş olduğu için eğer on­lara dokunursa kalleşlik etmiş olur. Kalleşlik ise haramdır. Ancak eğer hükümetleri kalleşlik yaparak onun malını kendisinden alır, ya­hut onu hapseder, ya da hükümetlerinin izniyle ferdler bunu yapar­larsa, o zaman o da eğer onlara bir zarar dokundurursa sorumlu olmaz. Çünkü önce onlar sözlerinde durmamışlardır. Esir ise, müste'­min gibi değildir. Çünkü esir, kimseye dokunmayacağına söz verme­diği için, onlar onu serbest de bıraksalar onlara zarar verebilir.

Şayet tüccar kalleşlik yaparak onlardan bîr şey ele geçirip beraberinde getirirse -kötü bir şey yapmış olmakla beraber- o şe­ye mâlik olur. Çünkü ele geçirip getirdiği şey mubah olan bir mal­dır. Fakat bunu kalleşlik yoluyla yaptığı için kötü bir şey yapmış­tır. Bunun için ona, o şeyi sadaka olarak vermesi emrolunulur.

Eğer bir müslüman, aldığı müsaade ile düşman ülkesine girdik­ten sonra orada bir gayrimüslim ona, yahut o, bir gayrimüslime bir şey ödünç verir, yahut biri diğerinden, bir şey gasp eder ve müslü­man, geri geldikten sonra bu sefer gayrimüslim, bizden aldığı mü­saade ile bizim ülkemize gelirse, hiçbiri için diğeri aleyhine bir şey­le hükmediiemez. Çünkü hâkim ancak velayeti altında olan kim­seler hakkında hükmedebilir. Bunlar ise, biri diğerine borç verirken hâkimin velayeti altında değil idiler. Aynca hüküm verme zamanın­da da gayrimüslim, hâkimin velayeti altında değildir. Çünkü mü­saade ile İslâm ülkesine giren gayrimüslim, geçmiş olan tasarruf­ları için değil, gelecek olan tasarrufları için îslâm ahkâmını kabul­lenir.

Birinin diğerinden bir şeyi gasp etmesi suretinde ise, çünkü -yu­karıda da açıkladığımız üzere dar-ül harpta gerek bizim gayri­müslimden gasp ettiğimiz, gerek gayrimüslimin bizden gasp ettiği mal, gasp edenin olur. Eğer bunu yapanların ikisi de gayrimüslim olup bizden aldıkları müsaade ile ülkemize gelirlerse yine böyledir.

Eğer ikisi müslüman olarak bizim ülkemize gelirlerse, birbir­lerine verdikleri borç ile hüküm edilir. Birbirlerinden gasp ettikleri şey ile ise hükmediiemez. Çünkü borç verme, tarafların rızasıyla olduğu için geçerli olan bir akittir. Müslüman olarak bize geldikle­ri için de, hâkim hükmederken onun velayeti altında bulunurlar. Bir­birlerinden mal gasp etmeleri suretinde ise -yukarıda da söyledi­ğimiz üzere- çünkü kâfirin malı mubah olduğu için kim ele geçi­rirse onun olur.

Eğer bir müslüman, müsaade ile dar-ül harba girer ve orada bir gayrimüslimin malını gasp ettikten sonra ikisi müslüman ola­rak bize gelirlerse, gasp ettiği malı geri vermesine hükmedilememekle beraber geri vermesi ona emrolunur. Çünkü -yukarıda da söy­lediğimiz üzere- gasp ettiği şey onun olmuştur. Ancak müsaade ile oraya girdiği için kimseye dokunmaması gerekirdi, işte bu vecibeye rivâyet etmediği için -fetva olarak- aldığı malı sahibine geri ver­mesi emrolunur.

Eğer iki müslüman, müsaade ile dar-ül harba girdikten sonra biri diğerini bilerek, yahut yanlışlıkla öldürürse -her iki surette de- öldürenin malına diyet lâzım gelir. Yanlışlıkla öldürmesi suretinde ayrıca ona kefaret de lâzım gelir. Çünkü yanlış öldürme ile kefa­ret lâzım geldiğini bildiren âyet mutlaktır. Diyet lâzım gelmesi de, çünkü -dar-ül harpta dahi olsa- Öldürülmesi caiz olmayan bir kim­seyi öldürmek diyet gerektirir. Bilerek öldürmesi suretinde ona kı­sas lâzım gelmemesi de, çünkü kısasın uygulanması ancak hüküme­tin eliyle olur.

Dar-ül harpta ise, buna imkân bulunmadığı için kısasın lâzım gelmesinde bir fayda yoktur. Diyetin akîlesine değil de, kendi ma­lına lâzım gelmesi de, çünkü bilerek öldürmelerde diyet akileye lâ­zım gelmez. Yanlışlıkla öldürmelerde de her ne kadar akileye lâ­zım geliyorsa da, burada kendisiyle akilesi ayrı ayrı ülkelerde otur­dukları için akîlesi onu gözetemez, ki bu görevinde gevşeklik göster­diği farz edilebilsin. Oysa akîleye diyet akîlenin gözetim görevinde gevşeklik gösterdiğinin farz edildiği için lâzım gelir.

Eğer dar-ül harpta bulunan iki müslüman, esir olarak orada bulunur ve biri diğerini yahut bir müslüman tüccar bir esiri öldü­rürse -İmam Ebû Hanife'ye göre öldürene kefaretten başka bir şey lâzım gelmez ve kefaret de ancak yanlışlıkla öldürdüğü zaman ona lâzım gelir. Diğer iki İmam İse; “Esirlerden biri diğerini öldür­düğü zaman -ister bilerek, ister yanlışlıkla olsun- diyet lâzım ge­lir” demişlerdir. Çünkü müslümanın dokunulmazlık vasfı müsaade alarak dar-ül harba girmesiyle kalkmıyorsa, esir olarak da oraya gir­mesiyle kalkmaz. Kısas lâzım gelmemesi ise -yukarıda geçtiği üze­re- kısası uygulamanın mümkün olmadığı içindir. Diyetin akileye değil de, kendisine lâzım gelmesi de, keza yukarıda anlattığımız se­bepten ötürüdür.

İmam Ebû H anife ise: “Çünkü onlara esir düştüğü için onların vatandaşı olmuştur. Zira ellerinde esir bulunduğu için her dediklerini yapmak zorundadır. Bunun içindir ki, onlar yolcu­lukta olmadıkları zaman o da yolculukta sayılmaz, onlar yolculukta oldukları zaman o da yolcu sayılır. Bunun için onun dokunulmaz­lık vasfı kalkmış ve o da, müslümanhğı kabul edip fakat dar-ül harp­tan hicret etmiyen kimsenin hükmüne girmiştir” demiştir. Bu kim­seyi öldürene, yalnız yanlışlıkla onu öldürdüğü zaman kefaret lâ­zım gelmesi de, çünkü -biz Hanefiler'e göre- kefaret ancak yan­lışlıkla öldürmelerde lâzım gelir.[67]

 

Bir Fasıl

 

Dar-ül harptan bir gayrimüslim bizden aldığı müsaade ile bi­zim ülkemize geldiği zaman, ona bizde bir yıl oturma izni verile­mez. Ona: “Eğer bizde bir yıl kalırsan bize cizye vereceksin” deni­lir. Bunun gerekçesi şudur: İslâm himâyesi altında olmayan gay­rimüslim, islâm toprağında ancak ya köleleştirilmiş olarak, ya da cizye vermek kaydıyla devamlı oturabilir. Çünkü İslâm toprağında devamlı oturması halinde düşman hesabına casusluk yapabilir, ki o zaman müslümanlar bundan büyük ölçüde zarar görmüş olacak­lardır. Fakat geçici ve kısa bir zaman için ona müsaade edilebilir. Çünkü eğer hiç müsaade edilmezse ticari hayatın aksaması ve müs-lümanlarm bir çok ihtiyaç maddelerini bulamaması gibi bir takım kötü sonuçlar doğabilir. Bunun için biz onların bizde devamlı kal-malarıyla geçici kalmaları arasında bir yılı sınır kabul ediyoruz. Çün­kü bir yıl cizye vermeyi gerektiren bir süre olduğu için bir yıl kal­maları, bize cizye vermeleri bakımından da faydalıdır. Sonra bu tek­lif onlara yapıldıktan sonra eğer bir yılı tamamlamadan kendi ül­kelerine dönerlerse, bizim onlardan bir isteğimiz olamaz. Eğer bir yılı tamamlarlarsa İslâm himâyesi altına girmiş olurlar. Çünkü biz bu teklifi kendilerine yaptıktan sonra bizde bir yıl kalınca cizye ver­meyi kabullenmiş olurlar. Cizye vermeyi kabullenmek ise İslâm hi­mâyesi altına girmek demektir.

Hükümet onlara -bir ay iki ay gibi- bir yıldan daha az bir süre de verebilir.

Bu kimse bizim toprağımızda bir yıl kaldıktan sonra kendi ül­kesine bir daha dönmesi için artık ona müsade edilmez. Zira hima­yemiz altına girmeyi kabullendiği için artık bu akdi bozamaz. Çün­kü bozması halinde hem bize verdiği cizye kesilmez, hem kendisi ve çocukları bize karşı düşmanlarımız safında yer almış olacaklardır, ki bunda müslümanlar için zarar vardır.

Eğer dar-ül harptan bir gayrimüslim bizden aldığı müsaade ile toprağımıza girip haraca tâbi bir arazi satın alırsa o araziye haraç bağlandığı zaman o gayrimüslim İslâm himâyesi altına girmiş olur. Zira arazi haracı da baş haracı gibi olup kişi onu vermeyi kabul­lenince bizim ülkemizde kalmayı kabullenmiş olur. Fakat bu arazi­yi yalnız satın almakla, İslâm himâyesi altma girmiş olamaz. Zira ticaret için almış olabilir. Bu kimseye arazi haracı lâzım geldiği za­man, bundan sonra ertesi yıl için de, ona cizye lâzım gelir. Çünkü kendisine haraç lâzım gelmesiyle îslâm himâyesi altına girdiği için o andan itibaren ona cizyenin lâzım gelmesi gerekir. Metinde geçen «o arazi haraca bağlandığı zaman- deyiminden, gayrimüslimin İslâm himâyesi altına girmesi için satın aldığı ara­ziye haraç bağlamanın şart olduğu anlaşılır. Bundan habersiz olma. Çünkü bir çok meseleler buna dayanmaktadır.

Dar-ül harptan gayrimüslim bir kadın, bizden aldığı müsaade ile ülkemize girip İslâm himâyesi altında olan gayrimüslim, bir er­kek ile evlendiği zaman, tslâm himâyesi altına girmiş olur. Çünkü kocasına tabaan bizim ülkemizde kalmayı kabullenmiş sayılır. Dar-ül harptan gayrimüslim bir erkek ise, bizden aldığı müsaade ile ülkemize girip İslâm himâyesi altındaki gayrimüslim bir kadınla ev­lendiği zaman ise İslâm, himâyesi altına girmiş olamaz. Çünkü ka­rısını boşayıp ülkesine dönebildiği için İslâm ülkesinde kalmayı ka­bullenmiş sayılmaz.

Bizden aldığı müsaade ile dar-ül Harptan ülkemize gelen bir gayrimüslim, tekrar dar-ül harba döndüğü zaman -bir müslümanda veya İslâm himâyesi altındaki bir gayrimüslimde bıraktığı bir emânet veyahut alacağı bulunsa bile- dokunulmazlık vasfı tekrar kalkmış olur. Çünkü ülkemizden çıkmakla, bizden aldığı güvence­yi bozmuş olur. (İslâm ülkesinde kalan malına ise dokunulmaz. An­cak eğer kendisi müslümanlara esir düşer, yahut ülkesi müslüman-Iar tarafından alınır ve kendisi öldürüfürse o zaman alacakları sa­kıt olur, emânetleri de ganimet olur.) Çünkü emâneti saklayan kim­senin eli de emânet sahibinin evi hükmünde olduğu için, emânet­leri sanki kendisinin elinde imiş gibidir. Kendisinin elinde olan malı ise ganimet olur. Alacak da ancak sahibi onu istiyebildikçe alacak-lık vasfını korur. Bu kimse ise esir düştüğü veyahut öldürüldüğü için alacağını artık istiyemez, ki alacakları alacaklık vasfını koru­sunlar. Bunun için bu alacaklar kimde ise -o kimsede oîduğu için- onun olur, (Eğer bu kimse, ülkesi müsiümanlar tarafından alınma­dan öldürülürse, alacak ve emânetleri vârislerine kalır.l Eğer bu kimse eceliyle de ölse yine böyledir. Çünkü kendisi esir olmamış­tır, ki malı da ganimet olsun. Bu da, çünkü mallarının kazandığı dokunulmazlık vasfı halen bakidir. Bunun için mallan, kendisi sağ bulundukça kendisinin, kendisi öldükten sonra da vârislerinindir.

At ve deve sürdürerek ve fakat savaş yapmadan düşmandan alınan mallar -haraç ve cizye mallan gibi- memleket ihtiyaçların­da harcanır. Derler ki: bu da -sahipleri yerlerinden sürülmüş olan arazi gibi olup beşte bir, ondan çıkarılmaz, İmam-ı Şafiî ise ganimet mallarına kıyâs ederek: “Bunların hepsinde beştebir his­sesi vardır” demiştir. Biz ise, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'le Hz. Ömer ve Muaz İbn-i Cebel'in cizyeyi alıp ondan beştebir hissesini çıkarmadan beytülmalin cizye­yi alıp ondan beştebir hissesini çıkarmadan beytülmala koydukları­na dâir rivayetlere [68] dayanıyoruz. Hem de bu malları düşman­dan her ne kadar müslümanlarm gücüyle alınıyorsa da, savaşsız olarak alındığı için ganimet değillerdir. Çünkü ganimet savaş yoluy­la alındığı için onda askerlerin emeği vardır. Bunun için ganimet mallarında iki cihet vardır. Bu mallarda ise cihet birdir.

Eğer dar-ül harpten birisi, çoluk çocuklarıyla mallarını orada bırakıp bizden aldığı müsaade ile ülkemize geldikten sonra müslüman olur ve ondan sonra ülkesi müsiümanlar tarafından alınırsa, çoluk çocuklarıyla malları ganimet olur. Karısı ile büyük çocukla­rının ganimet olması zahirdir. Çünkü bunlar büyük oldukları için ona tâbi değillerdir. Eğer karısı gebe ise karnındaki çocuk da -yu­karıda söylediğimiz sebebe binâen- öyledir. Küçük çocuklan da ga­nimet olurlar. Çünkü küçük çocuk eğer babasının yanında ve onun eli altında olursa müslümanhkta babasına tâbi olur. Burada ise, ay­rı ayrı ülkelerde oldukları için buna imkân yoktur. Aynı sebepten dolayı malları da onun müslüman olmasıyla dokunulmazlık vasfını kazanamaz. Bunun için bunların hepsi ganimet olarak kalırlar. Eğer bu kimse dar-ül harpta müslüman olduktan sonra ülkemize gelir ve ondan sonra memleketi müsiümanlar tarafından alınırsa, o zaman onun küçük çocukları babalarına tabaan (hür ve müslümandırlar. Çünkü babaları müslümanlığı kabul ederken babalarıyla aynı yer­de oldukları için onun velayeti altında idiler. Bu kimsenin bir müslümana veyahut İslâm himâyesi altında bulunan bir gayrimüslime emânet bıraktığı malları da kendisinindir. Zira müslümanın da, İs­lâm idaresi altındaki gayrimüslimin de eli onun eli gibi dokunulmaz­lık vasfına sahiptir. (Bunların dışında, nesi varsa hepsi ganimettir. Karısıyla büyük çocuklarının ganimet olmasının sebebini yukarıda söyledik. İslâm himâyesi altında olmayan gayrimüslimin elindeki mal­lan da, dokunulmazlık vasfını taşımayan kimsede olduklan için ga­nimet olurlar.

Eğer dar-ül harpta, bir gayrimüslim müslüman olduktan son­ra bir diğer müslüman onu bilerek veya yanlışlıkla öldürürse -ora­da onun müslüman vârisleri bulunsa bile- bu kimseye bir şey lâzım gelmez. Ancak onu yanlışlıkla öldürmesi suretinde ona yalnız kefa­ret lâzım gelir. İmam-ı Şafiî:  “Bu kimseye, bilerek öldürmesi halinde kısas, yanlışlıkla öldürmesi halinde diyet lâzım gelir. Zira dokunulması caiz olmayan bir kimseyi öldürmüştür. Çünkü ne­rede olursa olsun müslümanhk vasfı onun kanını haram kılmıştır” demiştir. Bizim de delilimiz;

“Eğer yanlışlıkla öldürülen kimse, size düşman bir topluluktan ise, mumin bir köleyi azatlamak lâzım gelir[69] âyeti kerimesidir. Çünkü eğer bundan başka bir şey daha lâzım gelseydi onu da söy­lemek gerekirdi.

Eğer bir kimse, kimsesi bulunmayan bir müslümanı, yahut biz­den aldığı müsaade ile ülkemize geldikten sonra müslüman olmuş bir gayrimüslimi yanlışlıkla öldürürse, bu kimsenin akilesine, ölenin diyetini beytühnala ödemeleri gerekir. Ayrıca ona da kefaret lâzım gelir. Çünkü yanlışlıkla dahi olsa dokunulması caiz olmayan bir kimseyi öldürmüştür. Ancak ölenin kimsesi bulunmadığı için, mira­sı gibi diyeti de beytülmala kalır. Eğer onu öldürmesi bilerek olur­sa, hâkim isterse onu kısas eder, isterse ondan diyet alır. Zira ka­nı haram olan bir kimseyi bilerek öldürmüş ve öldürdüğü kimsenin kimsesi de bellidir, ki o da devlettir. Peygamber Efendimiz   (Sallallahü  Aleyhi  ve Sellem):

“Devlet kimsesi bulunmayan kimsenin kimsesidir” [70] buyurmuştur. Me­tinde geçen “İsterse ondan diyet alır” sözü “İsterse onunla diyet üze­rinde sulh yapar” mânâsmdadır. Çünkü bu öldürme, bilerek olduğu için onun gereği kısastır. Ancak burada diyet daha faydalı ol­duğu için hâkim bu kimse i!e diyet üzerinde sulh yapabilir. Fakat onu affedemez. Çünkü bu hak ammenindir. Hâkimin görevi de ammeye hizmettir. Ammenin hakkından karşılıksız olarak vazgeç­mek ise ammeye hizmet değildir.[71]

 

ÖŞÜR VE HARAÇ BABI

 

Arap yarımadasının bütün arazisi öşüre tâbidir. Arap yarım­adası: Irak'ta “Azip” denilen yer ile Yemen sınırının son taşı ve Şam'ın sınır köy ve kasabaları arasında kalan arazinin adıdır. Irak arazisi de. haraca tâbidir. Irak da: Azip'ten Hulvan körfezine kadar ve Salebed'den -ki buraya Ales de denilir- Abbadan kalesine ka­dar uzanan araziye denilir.  Zira Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hulefâ-i Râşidin arap arazisinden haraç alma­mışlardır. Hem de haraç, gayrimüslimlerden alman bir vergi oldu­ğu için, Arabistan'da ne araziden, ne de şahıslardan ver­gi alınamaz. Çünkü bir araziye haraç bağlayabilmek için - Irak' in köy ve kasaba arazilerinde olduğu gibi- o arazi sahiplerinin ken­di dinlerinde bırakılmaları gerekir. Arap müşriklerinden ise, ya müs­lümanhk, ya kılıçtan başka bir şey kabul olunamaz. Irak'ın köy ve kasabaları ise müslümanîar tarafından fethedildiği zaman Hz. Ömer bütün Ashab'm huzurunda bu araziyi haraca bağ­lamıştır. Amr b. Asda Mısır'ı aldığı zaman Hz. Ömer orayı da haraca bağlamıştı. Bütün Ashab'ın icmâı ile Şam ara­zisi de haraca bağlanmıştır. [72]

Irak köy ve kasabalarının arazisi, sahiplerinin mülkü olup sa­hipleri onları satabilir ve onlarda her çeşit tasarrufta bulunabilir. Çünkü müslümanîar bir yeri zorla ve savaşarak aldıkları zaman o yerin sakinlerini topraklarından çıkarmayıp arazilerini ve kendile­rini haraca bağlayabilirler, ki -daha önce de söylediğimiz gibi- o zaman arazileri ellerinde mülk olarak kalmış olur.

Sahipleri müslümanlığı kabul eden, yahut savaş yoluyla alınıp da ganimet olarak askerler arasında dağıtılan her arazi öşüre tâbi­dir. Çünkü bu arazinin sahipleri müslüman olduğu ve öşürde de ibâdet mânâsı bulunduğu için öşür müslümanlara daha yakışır. Hem de öşür, araziden elde edilen üründen çıktığı için daha hafif bir ver­gidir.

Savaş yoluyla alınıp da sahipleri elinde bırakılan her arazi de haraca tâbidir. Müslümanların barış yoluyla da aldıkları her arazi yine haraca tâbidir. Çünkü bu arazilerin sahipleri müslüman olmaj dıkları için onlara haraç daha yakışır. Ancak Mekke bu kai­deden müstesnadır. Zira Peygamber Efendimiz (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'yi savaş yoluyla alıp onu sahipleri elinde bı­raktığı halde Mekke arazisini haraçlandırmamıştır. (el-Cami-üs Sağirde ise -savaş yoluyla alınan her arazi, eğer akar sular ona ula­şıyorsa haraca tâbidir. Eğer akarsular ona ulaşmayıp da kuyularla sulanıyorsa, öşüre tâbidir.» diye kaydedilmektedir.) Çünkü öşür tarlanın verimine göredir. Tarladan verim de suyla elde edildiği için tarlanın hangi su ile sulandığına bakılır.

Eğer bir kimse ölü bir yeri canlı bir faale, yâni ekime yanyan bir tarla durumuna getirirse -İmam Ebû Yûsuf'a göre- o tarla bu­lunduğu yerin hükmüne tâbi olup eğer haraca tâbi araziye yakın­sa haraca, eğer öşüre tâbi araziye yakınsa öşüre tâbidir. Çünkü İmam Ebû Yûsuf'a göre şeye, bulunduğu yerin hükmü verilir. Nasıl ki evin önüne de evin hükmü verilir ve bunun içindir ki evin sahibi evinin önünden yararlanır da başkaları yararlanamaz. Bununla beraber ona göre Basra arazisi Ashab'ın icmâ ile öşü­re tâbidir. Oysa, haraç arazisine daha yakın olduğu için haraca tâbi olması gerekirdi. Fakat Ashab onu öşüre tâbi kıldıkları için İmam Ebû Yûsuf onun hakkında kıyâs yapmamıştır. İmam Muhammed ise: “Eğer kişi tarlayı, içinde kuyu kazmak çeşme açmak, yahut -Dicle. Fırat gibi- kimsenin malı olmayan büyük nehirler­den su almak suretiyle ekime yanyan) yahut yağmur suyuyla sulanabilen (bir durma getirirse öşüre tâbidir.) Eğer “Şah” yahut “Yezdücürd ırmağı” gibi (Acemler tarafından açılmış nehirlerden su ge­tirirse haraca tâbidir” demiştir.) Zira -yukarıda da  söylediğimiz üzere- verim suya bağlı olduğu için muteber olan, suyun durumu­dur. Hem de müslümanm elinde olan bir tarlayı, eğer eskiden beri haraca tâbi değilse, sahibinin rızâsı dışında haraçlandırmak müm­kün değildir. Bunun için tarlanın hangi suyla sulandığına bakılır. Zira eğer sahibi onu haraç suyuyla suluyorsa, haraçlandırılmasını kabullenmiş demektir.

Hz. Ömer'in Irak arazisine koyduğu haraç miktarı, su ulaşan araziden o zamanın dönümü demek olan her bir cerib başına bir haşimî kafiz ile bir dirhem idi. Bir haşimî kafiz bir sa'dır, ki şer'î dirheme göre yaklaşık olarak on sekiz kg.'dır. (Hz. Ömer sebzelik tarlanın bir ceribine de beş dirhem ve ağaçları sık ve bitişik olan üzüm bağı ile hurmalığın bir ceribine on dirhem koymuştu.) Hz. Ömer'den öyle yaptığı naklonulmuştur.Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) Osman b. Hanif'i Irak arazisini ölç­mek için görevlendirmiş ve Huzeyfe b, Yaman'ı   da onu kontrol etmek üzere beraberinde yollamıştı. Irak arazisi o zaman, bağ ve hurmalıklanyla birlikte otuz altı milyon ceribe ulaş­mış ve ona göre Hz. Ömer yukarıda söylediğimiz miktarı Irak arazisine tarh etmiştir..  Hz. Ömer   bunu yaparken de bütün Ashab hazır oldukları halde hiç kimse ona itiraz etmemiş­ti. Bunun için bu, A'shab'ın bir icmâı olmuştur. Hem de tanmın masrafları değişik olup üzüm üretiminin masrafı en az, tahıl ekiminin masrafı en çok ve hurma üretimi de ikisinin ortası olduğu için ha­raç miktarı ona göre değişir.

Safran ve diğer yaş meyve ve sebzeler gibi bunların dışında kalan diğer ürünlere ise, üreticinin gücüne göre haraç koyulur. Zi­ra Hz. Ömer diğer ürünler hakkında haraç miktarını belirtmeyip üreticinin gücüne göre tarh etmiştir. Bunun için biz de, ha­raç miktarı belirtilmemiş olan ürünlerde üreticinin gücüne bakıyo­ruz. Derler ki: üreticinin gücüne, elde ettiği ürünün ancak yansına kadar bakılabilir. Bundan fazlası -ürüne kadar çok da olsa- alı­namaz. Zira yansından fazlasını almak insaf dışıdır.

Eğer arazi, tarh edilen haraç miktarını verebilecek kadar ve­rim veremezse, tarhedilen miktarı kişinin verebileceği kadar azalt­mak caizdir. Verimi az olduğu zaman haraç miktarını azaltmak icmâ ile caizdir. Çok olduğu zaman haraç miktarını arttırmak ise, İmam Muhammed onu da azaltmaya kıyâs ederek: “Caiz­dir demiş ise de, İmam Ebû Yûsuf caiz olmadığını, çün­kü Hz. Ömer'in, kendisine bir arazinin daha fazla haraç ver­mesi mümkün olduğu söylendiği zaman, artırmadığmı söylemiştir.

Eğer haraç arazisi su baskınına uğrar, yahut suyu kesilir ve­ya -şiddetli soğuk veya sıcak gibi- bir tabii afet yüzünden verim veremez olursa haracı düşer. Çünkü su baskınına uğradığı veya su­yu kesildiği zaman haraç verme mükellefiyetinin şartı olan tarlanın ürün verme imkânı tamamen kalkar. Bir tabii afet yüzünden ürün veremez olması halinde de yılın bir kısmında kalkar. Oysa malın -zekâtta olduğu gibi- haraçda da bütün yılda kâr getirme imkâ­nını yitirmemesi şarttır.

Eğer kişi, haraca tâbi olan tarlasını işletmese bile, ona yine ha­raç lâzım gelir. Zira kusur kendisinindir. Çünkü eğer istese tarla­sından verim alabilirdi. Bu imkânı kendisi kaçırmıştır.

Derler ki: eğer kişi, hiç bir mazereti yokken daha kârlı olan ürü­nü bırakıp da kârı az olan ürünü ekse, daha kârlı olan ürünün ha­racı kendisine lâzım gelir. Çünkü daha fazla olan kazancı kendisi kaçırmıştır. Fakat bunu herkes bildiği halde -zalimlerin halkı soymalarına yol açılmasın diye- bununla fetva verilmez.

Eğer haraç veren kimselerden biri müslüman olursa, eskisi gi­bi haraç vermeye devam eder.

Müslümanların gayrimüslimlerden haraç arazisini satın alma­ları caizdir.. Zira Ashab-ı Kiram'ın haraç arazisini satın aldıkları ve aldıktan sonra arazinin haracını vermeye devam ettikleri sabit­tir. Bundan ise, müslümanların gayrimüslimlerden haraç arazisini satın almalarının ve müslümanlardan haraç almanın kerahetsiz ola­rak caiz olduğu anlaşılmaktadır.

Haraç arazisinden çıkan ürüne ayrıca öşür düşmez. İmam-ı Şafii: “Hem haraç, hem öşürün ikisi de düşer. Çünkü her biri ay­rı bir sebepten ve ayrı bir yere vâcib olan ayrı birer haktırlar. Bu­nun için bir tarlada ikisi toplanabilir. Bizim ise delilimiz Peygam­ber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: “Bir müslümanm tarlasında hem öşür, hem haraç bir arada olamaz” hadisidir. [73] Kaldı ki -adil olsun, zâlim olsun- bu güne kadar hiçbir yönetici ikisini birlikte almamıştır. Bu da yeterli bir delildir. Hem de haraç zorla ve savaşarak alman tarlaya vâcib olan bir hak­tır. Öşür ise, kendi isteğiyle müslüman olmuş kimsenin tarlasına dü­şer. Bu iki vasıf ise -iki hakkın sebebi birken- bir tarlada topla­namazlar. Çünkü ikisinin de sebebi tarlanın verimli olmasıdır. An­cak öşürde tarlanın bilfiil verimli olması şartken, haraçta tarlada bu vasfın bilkuvve bulunması kâfidir. Bunun içindir ki -haraç ol­sun, öşür olsun- ikisi de toprağın vergisidirler. Zekât da, bunlar­dan biri ile beraber olduğu zaman aynı ihtilâf câridir. [74] Bir tarlanın verimi yılda iki defa da olsa, haraç bir kere verilir. Zira Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) bu vasıfta olan tar­laya mükerrer haraç tarhetmemiştir. öşür ise haraç gibi değildir. Çünkü öşür verimin ondabiri olduğu için, tarlanın ancak her veri­mine düşmesiyle gerçekleşebilir.[75]

 

CİZYE BABI

 

Cizye iki çeşittir: biri karşılıklı nzâ ve barış yoluyla olur, ki taraflar neyin üzerinde anlaşır ve ne miktar kabul ederlerse o kar dar olur. Nasıl ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Necran   Hıristiyanlarıyla binikiyüz takım elbise üzerinde anlaşmıştı. [76] Hem de bu cizye karşılıklı rızâ ile vâcib olduğu için üzerinde anlaşılan miktarı aşmak caiz değildir. (Biri de müslü­manların yenilgiye uğratıp, fakat topraklarından çıkarmadıkları bir düşman toplumu fertlerine hükümetin bağladığı cizyedir, ki bu da, zenginliği açık olan her zengine -ayda dört dirhem ödemek üzere- yılda kırk sekiz dirhem, her orta halliye -rayda iki dirhem ödemek üzere- yılda yirmi dört dirhem ve her fakir olan işçiye -ayda bir dirhem ödemek üzere- yılda on iki dirhem tarh etmek suretiyle olur.) Bu, bize göredir. İmam-ı Şafiî ise: “Erginlik çağına eren herkese -zengin ile fakirler arasında fark gözetilmeden- ya bir dinar, ya bir dinar değerinde başka bir şey tarhedilir. Zira Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Muaz İbn-i Cebe1'e; “Erginlik çağına eren her erkek ve kadından ya bir dinar, ya bir di­nar değerinde giysi al” diye buyururken zengin ile fakirler arasın­da ayırım yapmamıştır. [77] Hem de cizye ölümden kurtulmak için verilen fidyedir. Bunun içindir ki «küçük çocuk ve kadınlar gibi -öldürülmesi caiz olmayan kimseler- haraca tâbi değillerdir, ölüm­den kurtulmada ise, zengin ile fakir arasında fark yoktur” demiştir.

Bizim görüşümüz ise Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’den naklonulmuş ve Muhacirin ile Ensar'dan hiç kim­se onlara itiraz etmemiştir. Hem de bize göre cizye orduya edilen bir yardım olduğu için, haraçta nasıl zengin ile fakirler bir değil ise bunda da bir olmaması gerekir Çünkü eğer cizye vermezlerse or­duya hem bedenen, hem malen yardım etmeleri gerekirdi, ki o za­man zengin ile fakirin yardımları aynı miktarda olamazdı. Bunun için, cizye ile de yardım ederken yardımları aynı miktarda olmama­lıdır. İmam-i Şafii'nin dayandığı hadîs ise, anlaşma ile kabul edilen cizyeye mahmuldür. Bunun içindir ki -cizye kadınlar­dan alınmadığı halde -Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Muaz'a erginlik çağına eren kadınlardan da alması­nı emretmiştir. Cizye, müslüman olmayan toplumlardan sadece hıristiyan, yahudi ve mecusilere bağlanabilir. Zira hıristiyanlarla yahudiler kitab ehlidirler. Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) da:

“Kitap ehlinden olanlarla boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye ve­rene kadar savaşın” [78] buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de ayrıca mecusilere de cizye koymuş­tur. [79]

Cizye, acem putperestlerine de koyulabilir. İmam-ı Şâfii buna katılmayıp: “Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle): “Fitne kalmayıp, yalnız Allah'm dini ortada kalana kadar kâfirler­le savaşın” [80] buyurmuştur. Ancak kitap ehliyle savaşı bırakıp onları cizyeye bağlamanın cevazını Kur'an-ı Kerîm'den, mecusîleri de cizyeye bağlamanın cevazını sünnetten öğreniyoruz. Diğerleri hak­kında ise bir delil yoktur. Bunun için onlar dinlerini bırakana ka­dar onlarla savaşmak zorundayız” demiştir.

Biz diyoruz ki: Bunları, esir aldığımız zaman köleleştirmek ca­iz olduğuna göre onları cizyeye de bağlamanın caiz olması lâzım ge­lir. Zira kişi köleleştirilmekle nasıl hürriyeti elinden alınıyorsa, onu cizyeye bağlamakla da hürriyeti elinden alınmış olur. Zira her iki surette de çalışıp kazancını başkasına vermek zorunda olur.

Eğer cizyeye bağlanmaları caiz olan bunları cizyeye bağlama­dan yenilgiye uğratırsak hem kendileri, hem kadın ve çocukları bi­zim için ganimet olurlar. Zira onları köleleştirebiliriz.

Arap müşriki eriyle dinden çıkmış olanlar ise cizyeye bağlanamazlar. Zira bu iki sınıf insanın küfür suçlan ağırdır. Çünkü arap müşrikleri. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) on­ların arasında doğup büyüdüğü ve Kur'an-ı Kerim de onların diliy­le indiği için onlar için mucize daha zahirdir. Dinden çıkmış olan kimse de, müslümanhğı yaşayıp onun bütün güzelliklerini gördüğü halde tekrar küfür ve inkarcılığa sapmıştır. Bunun için bu iki sı­nıf kimselerden ya müslümanlık, ya kılıçtan başka bir şey kabul olunmaz. İmam-ı Şafii: “Arap müşfikleri köleleştirilebilirler.” demiştir. Ona olan cevabımız ise yukanda geçti. Arap müş­rikleri ile dinden çıkmış olanlar savaşta yenilip ele geçirildikleri za­man, kadın ve çocukları ganimet olurlar. Zira Hz. Ebü Be­kir, Hanif eoğullan kabilesi dinden çıktıkları zaman kadın ve çocuklarını köleleştirip onları esir alan askerler arasında da­ğıtmıştı [81] Yukarıda geçen sebebe binâen Arap müşrikleri erkek­lerinden ise, müslümanhğı kabul etmiyenler öldürülürler.

Çocuklarla kadınlar cizyeye tâbi değillerdir. Çünkü cizye müs­lüman olmayan kimselere ya öldürülmemek, ya da savaşa katılma­mak için vâcib olur. Çocuk ile kadın ise, ne öldürülebüir ve ne de -savaşa ehil olmadıkları için- savaşa katılmak zorundadırlar. Ay­nı sebebe binâen sakat ve iki gözden kör olan kimseler de cizyeye tâbi değillerdir. Mefluç ve çok yaşlı olan kimseler de öyledirler.

İmam Ebû Yûsuf dan ise: “Eğer bunların malı var­sa cizye vermek zorundadırlar. Çünkü görüşlerinden istifade edil­diği zaman öldürülebüirler” diye söylediği rivayet olunmuştur. Fa­kir ve iş bulamayan kimse de cizyeye tâbi değildir. İmam-ı Şafii, Muaz b. Cebel'in hadîsindeki itlaka dayana­rak; “Tâbidir” demiştir.

Biz diyoruz ki: Hz. Osman (Radıyallâhü anh) iş bula­mayan fakirlere cizye tarh etmemiş ve bütün Ashab bunu bildikle­ri halde ona itiraz etmemiştir. [82] Hem de verim gücü bulunma­yan arazi nasıl haraca tâbi değilse, geliri olmayan kimsenin de ciz­yeye tâbi olması lâzım gelir. Hadis ise, çalışabilen ve iş bulan kim­selere mahmuldür. Tapınağa çekilip kimseyle oturup kalkmayan rahipler de cizye­ye tâbi değillerdir. Burada böyle söylenmiştir. İmam Muhammed ise, İmam Ebû Hanife'den: “Eğer çalışabiliyorlarsa onlardan cizye alınır” diye söylediğini rivayet etmiştir, ki İmam Ebû Yûsuf da bu görüştedir. Çünkü çalışabildik­leri halde çalışmamaları, verim gücü bulunan bir tarlayı işletmeyip boş bırakmak gibidir. Bu tarla nasıl haraca tâbi ise, çalışabildiği hal­de çalışmayan rahip de cizyeye tâbidir, birinci görüşün dayanağı da şudur:

Cizye öldürülmemek için verilen bir fidyedir. Kimse ile oturup kalkmayan rahipler ise öldürülemezler, ki öldürülmeyince onlara fid­ye lâzım gelsin.

Eğer cizye borcu olan kimse müslüman olursa borcu sakıt olur. Cizye borcu olan kimse ölse de borcu sakıt olur. İmam-ı Şa­fiî: “Her ikisinin de borcu sakıt olmaz. Zira cizye dokunulmaz­lık fidyesi olduğuna göre bu kimse de birinci surette müslüman olun­caya kadar, ikinci surette de ölünceye kadar kimse ona dokunma­dığı için bu hak ona vâcib olmuştur. Nasıl ki bir işçi de tuttuğu işi tamamladıktan sonra ölmesi halinde ücreti sakıt olmaz.” Demiştir” Bizim ise dayanağımız Peygamber Eefndimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in; “Hiç bir müslümandan cizye alınmaz” [83] hadisidir. Hem de cizye kişinin küfürde kalışının ce­zasıdır. Bunun içindir ki cizyeye cizye denilir. Zira cizye ile ceza kelimeleri aynı kökten gelmedirler. Bu kimse ise, müslüman oldu­ğu veyahut öldüğü için küfürde kalma vasfı kalkmıştır. Hem de suç­luyu dünya'da cezalandırmak, kötülük yapmasını önlemekten baş­ka bir şey için değildir. Bu kimse ise, müslüman olduğu veyahut öl­düğü için artık kötülük yapması zâten düşünülemez.

Eğer iki yılın cizyesi birikirse, birbirlerine girerler. El-Cami-ûs Sağir'de “Eğer bir kimseden, yıl bitinceye kadar cizyesi alınmazsa artık alınamaz” diye kayd edilmektedir. Bu İmam Ebû Ha­nife'ye göredir. Diğer iki İmam ise: -alınır, çünkü cizye, bir şe­ye karşılık olarak vâcib olan bir borçtur. Borçlar ise, birikseler bile eğer alınabiliyorlarsa alınırlar. Burada da -aradan yıllar da geç­se- alınabilir. Fakat cizye borcu olan kimse eğer müslüman olursa öyle değildir. Çünkü kişi müslüman olduktan sonra ondan artık ciz­ye alınamaz.- demişlerdir, ki   İmam-ı Şafiî de bu görûştedir. İmam Ebû Hanife ise -yukarıda da söylediğimiz üzere-cizye küfürde kalmanın cezasıdır. Bunun içindir ki cizye borcu olan kimse, borcunu kendi eliyle getirip vermedikçe -en sa­hih rivayete göre- kabul olunmaz. Hattâ verirken de, eğer kendisi ayakta olmaz ve kendisinden alan kimse de oturarak ondan almaz­sa yine kabul olunmaz. Bir rivayete göre alan kimse yakasını tutup onu tartaklayacak ve: “Haydi çabuk ol, beni fazla bekletme” şeklin­de ona hakaret de edecektir. Bütün bunlar gösteriyor ki cizye kü­fürde kalmanın cezasıdır. Cezalar ise -şer'i cezalarda olduğu gibi- biriktikleri zaman birbirlerine girerler” demiştir.

Eğer cizyeye tâbi olan kimse yılın sonunda ölürse her üç tmam'a göre de ondan cizye alınmaz. Yılın ortasında da ölmesi halinde yi­ne böyledir. Ölüm meselesini yukarıda söylediğimiz için burada tek­rara gerek görmüyoruz.

Bize göre en sahihi şudur ki: cizye yılın başında vâcib olur. İmam-ı Şafiî ise cizyeyi de zekâta kıyâs ederek: -yıl bit­meden vâcib olmaz- demiştir. Biz diyoruz ki: Cizye neye karşılık olarak vâcib oluyorsa, o şey ancak gelecek zamanda gerçekleştiği için yıl bittikten sonra vâcib olması imkânsızdır. Bunun için biz: “Yılın başında vâcib olur” di­yoruz.[84]

 

Bir Fasıl

 

İslâm ülkelerinde yeniden havra veya kilise yapmak caiz değil­dir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm); “İslâm'da ne dünyadan çekilip evlenmemek ve ne de kilise yapmak yoktur[85] buyurmuştur. An­cak eğer eski havra ve kiliseler yıkılırsa onları tekrar yapabilirler.

Zira hiçbir yapı devamlı olarak ayakta kalamadığı için eğer yıkı­lan kilise veya havraları tekrar yapmaya müsaade etmezsek, onla­ra verdiğimiz güvenceyi bozmuş oluruz. Ancak yıkılan herhangi bir kilise veya havrayı başka bir yere nakletmelerine müsaade edilmez. Çünkü başka yere nakledilmesi yeni yapılması demektir.

Manastır da, tapınak olduğu için kilise veya havra hükmünde­dir. Fakat kişinin kendi evinden, ibâdet için bir yer ayırması -ayırdığı yer evine tâbi olduğu için- sakıncalı değildir. Bu da kentler­de öyledir.

Köylerde ise, yeniden kilise veya havra yapmanın sakıncası yok­tur. Çünkü islâm alâmetleri şehirlerde olduğu için başka dinin alâ­metleri ancak şehirlerde onlarla çatışırlar. Kimisi: “Köylerde de ki­lise yahut havra yapmaktan menediîir. Çünkü köylerde de bâzı İslâmı semboller vardır” demiştir.

Mezhep sahibi İmam Ebû Hanife'den de, köyler­de cevazı hakkında rivayet olunan bu söz Küfe’nin köyleri hakkındadır. Çünkü Küfe köylerinde oturanların çoğu gayri­müslimdirler. Arap yarımadasında ise, köylerde de kilise veya hav­ra yapmaktan men edilir. Çünkü Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Arap yarım­adasında iki din olamaz” [86] buyurmuştur.

Eğer İslâm himâyesi altındaki bir gayrimüslim cizye vermek­ten imtina eder, yahut bir müslümam öldürür, ya da Peygamber Efendimizi hâşâ söver veya müslüman bir kadınla zina ederse, aramızdaki sözleşmeyi bozmuş sayılmaz. Çünkü biz İslâm düşman­larıyla, bize cizye vermeyi kabul edene kadar savaşmakla memu­ruz. Onlardan vazgeçmemiz için bilfiil cizye vermeleri şart değildir. İmam-ı Şafiî: “Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sövmek aramızdaki sözleşmeyi bozmak demektir. Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i söven kimse imânını bozmuş olur. İmânını bozan kimse de imanını bozar” de­miştir.

Biz diyoruz ki: Peygamber Efendimiz'e sövmek imânı bozmak ise de, bu kimsenin imânı zâten bozuktur ve bozuk olduğu içindir ki müslüman değildir. Bunun için onun yeniden imânını bozması bir mânâ ifâde etmez.

İslâm himâyesi altındaki gayrimüslimler, ancak dar-ül harba göç etmek veyahut İslâm ülkesinden bir yeri zorla alarak müslümanlara karşı savaş açmakla aramızdaki sözleşmeyi bozmuş olurlar. Çün­kü o zaman doğrudan doğruya bize karşı geldikleri için aramızda­ki sözleşmenin bir yararı kalmaz. Zira onlara, bizimle savaşmama­ları için güvence veriyoruz.

İslâm himâyesi altındaki gayrimüslim, kendisine verdiğimiz gü­venceyi bozduğu zaman, dinden çıkmış kimsenin hükmüne girmiş olur. Ancak aralarındaki fark şudur ki bu kimse bize esir düştüğü zaman onu köleleştirebiliriz. Dinden çıkmış olan kimse ise ya müslümanlığı kabul eder, ya da öldürülür. Bunun için köleleştirilemez.[87]

 

Bir Fasıl

 

Tağliboğulları kabilesi hıristiyanlanndan, müslümanlardan alı­nan zekâtın iki katı alınır. Zira Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) bütün Ashab'ın önünde bu kabile hıristiyanlanyla bu şekilde anlaş­ma yapmıştı. [88] Bu kabile hiristiyanlarının kadınlarından da bu vergi almır. Fakat çocuklarından alınmaz. Çünkü onlarla yapılan antlaşma zekât adıyla yapılmıştır. Zekât ise çocuklara lâzım gelmez.

İmam Züfer ise: kadınlarından da alınmaz. Çünkü adı her ne kadar zekât ise de bu vergi gerçekte zekât değil, cizyedir. Nitekim Hz. Ömer de onlara: “Ben sizden cizye olarak alı­yorum. Siz ona ne diyorsanız deyin- demiştir. Bunun içindir ki bu vergi cizyenin harcandığı yerlere harcanır. Cizye ise kadına lâzım gelmez” demiştir, ki   İmam-ı Şafii de buna kaildir.

Biz diyoruz ki: Tağliboğullan hıristiyanlanndan alman bu mal cizye olmayıp antlaşmayla kabul edilen bir vergidir. Antlaşma ile kabul edilen vergilere ise kadın da ehildir. Bu vergi­nin harcandığı yerler de İslâm memleketinin ihtiyaçlarıdır. Çünkü beytülmalın malıdır. Beytülmal ise yalnız cizyenin değil, her türlü ge­lirin koyulduğu yerdir. Ayrıca bu gelirde cizyenin şartlarına riâyet edilmemesi de cizye olmadığını göstermektedir. İslâm, hükümetinin topladığı -haraç, cizye, Tağliboğulları ka­bilesinin kabul ettikleri vergi ve gayrimüslimlerin İslâm devletine verdikleri hediyeler gibi- bütün gelirler, sınırların tahkimi, yol, köp­rü, çeşme ve hastanelerin yapımı gibi memleketin ihtiyaçlarına har­canır. Vali ve hâkimlerin, ulemâ sınıfının ve öğretmenlerin geçimle­ri de bu gelirlerden sağlanır. Aynca ordunun maaş ve ihtiyaçları da bu gelirlerle sağlanır. Zira bu gelirlerin hepsi beytülmalın malıdır. Çünkü bu gelirlerin hepsi savaşsız olarak müslümanlann eline geçtiği için beytülmalmdır. Beytülmal da memleketin ihtiyaçlarını gör­mek için vücuda getirilmiş bir kuruluştur. Bu kimselerin varlığı da memleketin önemli bir ihtiyacı olup eğer beytülmal'dan geçimleri sağlanmazsa, çalışmak zorunda kalacakları için gördükleri hizmet­ler yüzüstü kalacaktır.

Eğer Beytülmal'dan maaş alan kimse, yılın ortasında ölürse ma­aşa müstahak olamaz. Çünkü Beytülmal'dan kendisine bağlanmış olan maaş borç değil, bağıştır. Bunun için maaşım almadan ona mâ­lik olamaz ve ölmesi halinde de sakıt olur. Beytülmal'dan maaş alan kimseler de -zamanımızda- hâkim, müderris ve müftü gibi kimselerdir. [89]

 

DİNDEN ÇIKANLARIN AHKÂMI

 

Bir müslüman -Allah korusun- dinden çıktığı zaman ona tev-be etmesi için teklif edilir. Şayet bir şüphesi varsa giderilmeye ça­lışılır. Zira dinden, kafasında hasıl olan herhangi bir şüpheden do­layı çıkmış olabilir. Bunun için Önce onun şüphesi üzerinde çalışı­lır, ki kötülüğü, öldürülmesiyle değil, tekrar müslümanlığa dönme­siyle önlenmiş olsun. Ancak -dediklerine göre- kendisine tevbe et­meyi teklif etmek vâcib değil, müstahaptır. Çünkü islâmiyet daveti daha önce kendisine ulaşmıştır. Bu kimse üç gün hapsedilir. Eğer bu üç gün içinde tevbe ederse ne âlâ, etmezse öldürülür. El-Cami-üs Sağir'de ise; “Dinden çıkan kimseye tevbe etmesi için teklif edilir ve eğer kabul etmezse öldürülür” diye kayd edilmektedir. Buna göre eğer kendisi mehil İsterse ona üç gün mehil verilir, istemezse der­hal öldürülür. Çünkü üçgün kişinin düşünebildiği ve eğer hatalı ise hatada olduğunu anlayabileceği bir süredir.

İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf dan “Kendisi istesin istemesin ona üç gün mehil vermek müstahaptır.” İmam-ı Şafii' den de: “Ona üç gün mehil vermek vâcib olup üç günden önce onu öldürmek caiz değildir. Zira müslüman olan kimsenin durup dururken dinini terk etmesi akla uymayan bir şeydir. Bunun için ona öyle bir süre verilmelidir ki düşünebilsin” diye söyledikleri rivayet olunmuştur. Bizim ise delilimiz; “Müşrikleri öldürün” [90] âyeti kerimesiyle; “Kim ki dinini değiştirirse onu öldürün” [91] hadîsidir. Zira ne âyet ve ne de hadiste “Ona mehil verin” diye bir kayıt yoktur. Kaldı ki bu kimse İslâm daveti kendisine ulaşan bir inkarcı olduğu için, ona mehil verilmeden öldürülmesi gerekir.. Zi­ra vâcib olan bir hükmü mevhum olan bir şey için ertelemek caiz değildir.

Dinden çıkmış olan kimsenin tevbe etmesi de, islâm dininden başka her dinden teberri etmesiyle olur. Kimisi “Eğer girdiği yeni dinden teberri ederse -maksad hasıl olduğu için- kâfi gelir” de­miştir.

Eğer bir kimse ona tevbe teklif etmeden onu öldürürse, mek­ruh bir iş yapmış olmakla beraber o kimseye bir şey lâzım gelmez. Buradaki kerahetten maksat “Müstahap değildir” demektir. Kişiye bir şey lâzım gelmemesi de, kâfiri öldürmenin caiz olduğu içindir. Çünkü kâfirleri öldürmek caizdir. Kendisine müslüman olmayı tek­lif etmek de, islâm davetini işittikten sonra vâcib değildir.

Dinden çıkan kimse kadın olduğu zaman öldürülmez. İmam-ı Şafii yukarıda rivayet ettiğimiz hadisin itlâkına dayanarak; “Kadın da olsa öldürülür” demiştir. Hem de erkeğin dinden çıkması öl­dürülmesini caiz kılan bir suç olduğuna göre, kadın da dinden çık­tığı zaman aynı suçu işlemiş olur. Bizim ise dayanağımız, Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kadınları öldürmek­ten nehyetmesidir. “[92] Hem de her suçta asıl, cezasının Âhiret'e kalmasıdır. Çünkü dünyada verilmesi, insanın dünyada denenmek için yaratıldığı mânâsına aykırıdır. Ancak inançsızlık suçunun ce­zası dünyada da uygulanır, ki inançlılarla savaşmaları önlenmiş ol­sun. Kadın ise bünyesi itibarıyla savaşa elverişli değildir. Erkekler ise kadınlar gibi değillerdir. Ancak kadın bir daha müslüman ola­na kadar hapsedilir. Çünkü Allah (Azze ve Celle)'m hakkını kabul ettiî:ten sonra inkâra saptığı için -kul hakkında olduğu gibi- bir daha kabul edene kadar hapsedilir. El-Cami-üs Sağir'de “Dinden çı­kan kadın -ister hür, ister câriye olsun- tekrar müslüman olma­ya zorlanır. Ancak cariyeyi efendisi onu zorlar” diye geçmektedir. Rivayet olunmaktadır ki bir kaç günde bir, ayrıca ona dayak da atılır.  Derler ki: İmam Ebû Hanife'ye söre dinden, çıkan kimsenin, mallarında geçici olarak bîr hakkı kalmaz. Eğer bir daha müslüman olursa malları bir daha mülkiyetine geçer. Olmazsa beytülmalın olur. Diğer iki İmam'a göre ise, mallarından mülkiyeti zail olmaz. Çün­kü mükellef ve muhtaç olduğu için -kısas veyahut recmedilmesine karar verilen kimse gibi- öldürülünceye kadar mallan mülkiye­ti altından çıkmaz.

İmam Ebû Hanife ise: “Bu kimse her ne kadar eli­mizin altında ise de İslâm'ın açık bir düşmanıdır ve bunun içindir ki öldürülür. Bu vasfa sahip olan kimse ise -ister içte, ister dışta olsun- malı hederdir. Ancak şu var ki, bu kimse bir daha müslü­man olmaya zorlandığı ve müslüman olması da umulduğu için sonuç anlaşılmcaya kadar onun malına dokunulmaz. Eğer bir daha müslü­man olursa, sanki dinden çıkmamış gibi malı yine malıdır. Yok eğer müslüman olmadan ölür veyahut öldürülür, ya da dar-ül harba ka­çar ve kaçtığına da hükmedilirse o zaman malının, mülkiyeti altın­dan çıkması kesinleşmiş olur” demiştir.

İmam Ebû Hanife'ye göre eğer bu kimse müslü­man olmadan ölür veya öldürülürse, müslümanken kazandığı mal­lan müslüman olan vârislerine, dinden çıktıktan sonra kazandığı mallan da ganimet olarak Beytülmal'a kalır. Diğer iki İmam ise: -malının her iki çeşidi de vârislerine kalır. Çünkü -yukarıda da söylediğimiz üzere- kendisi mükellef ve muhtaç olduğu için ölün­ceye kadar malı mülkiyeti altından çıkmaz. Ancak dinden çıkması, ölümüne sebep olduğu için, dinden çıkmak üzere iken malı vâris­lerine geçer. Çünkü o zaman daha müslüman olduğu için müslü­man olan vârisleri ona mirasçı olabilirler” demişlerdir.

İmam-ı Şafii de: “Malının her iki çeşidi de ganimet olarak Beytülmal'a kalır. Çünkü kâfir olarak öldüğü için müslüman olan vârisleri on­dan miras alamadıkları gibi, malı, kendisine güvence verilmeyen bir açık -düşmanın malı olduğu için ganimettir” demiştir.

İmam Ebü Hanife de: “Dinden çıkmak üzere iken malının vârislerine geçmesi, ancak müslümanken kazandığı mallan hakkında mümkündür. Çünkü o zaman bu mallar mevcuttur. Din­den çıktıktan sonra kazandığı malları ise, kendisi dinden çıkmak üze­re iken mevcut olmadığı için vârislerine geçmesi mümkün değildir. Bunun için bu mallar ancak gerçek ölümüyle mülkiyetinden çıkar, ki o zaman da müslüman olmadığı için vârislerine kalamaz. Bunun için ister istemez Beytülmal'a kalır” demiştir. Sonra, İmam Ebû Hanife' den gelen bir rivayete göre bu kimseden ancak, kendisi daha dinden çıkmamışken var olan ve kendisi ölünceye kadar da sağ kalan vârisleri miras alabilirler. Bir rivayete göre de kendisi ölürken sağ değilse bile, eğer kendisi dinden daha çıkmamışken var idiyse ondan miras alma hakkı sakıt olmayıp kendi vârisleri kendisi yerine geçerler. Çünkü dinden çık­mak da ölüm gibidir. İmam Ebû Hanife' den gelen üçüncü rivayete göre de eğer kendisi henüz dinden çıkmamışken yok da olsa, öldüğü za­man eğer var ise ondan miras alır. Zira -annesi satıldıktan sonra ve fakat daha alıcıya teslim edilmeden doğan yavru- sebebi hâsıl olduktan sonra ve daha tamamlanmadan meydana gelen şey, sebe­bi hâsıl olmadan meydana gelen şey gibidir.

Eğer bu kimse -müslüman olan karısı daha iddette iken- müs­lüman olmadan ölür veya öldürülürse karısı ona vâris olur. Çünkü eğer ona vâris olmazsa -dinden çıkarken hasta değilse bile- karısını mirasından mahrum etmek için dinden çıkmış olduğu zannını verir. İmam Ebû Hanife'ye göre dinden çıkan kadının mallan ise vârislerine kalır. Çünkü kadın savaş ehli olmadığı için malının ganimet olmasına bir sebep yoktur. Eğer kadın hasta iken dinden çıkarsa, müslüman olan kocası ona vâris olur. Çünkü eğer ona vâris olmazsa, kocasını mirasından mahrum etmek için dinden çıkmış olabilir. Fakat hasta değilken dinden çıkan kadının müslü­man olan kocası ona vâris olamaz. Zira kadın dinden çıktığı için öldürülemez, ki kocasını mirasından mahrum etmek için dinden çık­mış olsun. Erkek ise -dinden çıktığı zaman öldürüldüğü için -öy­le değildir.

Eğer bir kimse dînden çıktıktan sonra kaçıp dar-ül harba gi­der ve hâkim de onun dar-ül harba gittiğine hükmederse, o kimse­nin bütün borçlan muacceliyet kazanır ve müslümanken kazandığı mallan müslüman olan vârislerine geçer. İmam-ı Şafii: “Bu kimsenin malı olduğu gibi bırakılır. Çünkü onun dar-ül harba gitmesi de kayıp olması gibi bir şeydir.

Bunun için bu kimse sanki İslâm ülkesinde kaybolmuştur” de­miştir. Biz diyoruz ki: bu kimse dar-ül harba iltihak ettiği için dar-ül harb halkının hükmüne girmiş olur. Dar-ül harb halkı ise gücü­müz onlara yetmediği için islâm ahkâmı yönünden ölüdürler. Ancak gerçek ölü olmadıkları için bu kimsenin dar-ül harb'a iltihakı hâkimin kararıyle sıhhat kazanır. Çünkü bir daha müslürnan olup geri dönmesi mümkündür. Bunun için hâkimin kararı gerekir ve hâkim karar verince onunla ilgili olarak gerçek ölümde söylediği­miz hükümler onun hakkında sabit olur. Sonra -İmam Muhammed'e göre- hu kimseden ancak, kendisi dar-ül harba iltihak ederken ona vâris olan kimseler miras alır. Çünkü mirasın asıl sebebi dar-ül harb'a iltihak etmesidir. Hâkimin karan ise iltiha­kın kesinleşmesi içindir. İmam Ebû Yûsuf ise: “Hâkim karar verirken ona vâris olan kimseler ondan miras alır” demiştir.

Dinden çıkan kadın, da dar-ül harb'a iltihak ettiği zaman onun hakkında bu ihtilâf câridir.

Dar-ül Harb'a iltihak eden bir kimseye müslümanken lâzım ge­len borçlar, müslümanken kazandığı mallardan, dinden çıktıktan sonra lâzım gelen borçlar da, dinden çıktıktan sonra kazandı­ğı mallardan ödenir. Ben diyorum ki: bu, imam Ebû Ha­nife'den gelen bir rivayete göredir, İmam Ebû Hanife'den ayrıca “Önce, müslümanken kazandığı mallardan başlanır. Eğer bu mallar bütün borçlarım karşılayamazsa o zaman diğer mal­larından da ödeme yapılır” diye söylediği de rivayet olunduğu gibi bunun aksini de söylediği keza rivayet olunmuştur. Birinci rivaye­tin dayanağı şudur: Müslümanken ona lâzım gelen borçlarla, din­den çıktıktan sonra ona lâzım gelen borçlar ayn ayn sebeplerle ken­disine lâzım geldikleri için her bir borç hangi sebepten dolayı ona lâzım gelmiş ise, o sebebin ona kazandırdığı maldan ödenmelidir, ki kâr ile zararın ikisi de aynı maldan olsun. îkinci rivayetin daya­nağı da şudur: müslümanken kazandığı mallar mülkiyetine geçmiş olan mallandır. Bunun içindir ki yalnız bu mallar vârislerine ka­lır. Fakat vârislerine verüebilmeleri için önce borçlarının ödenmesi şarttır. Bunun için önce borçlan ödendikten sonra eğer bir şey ar­tarsa vârislerine verilir. Dinden çıktıktan sonra ise, mâlik olmaya ehil olmadığı için kazandığı mallar onun malı olamaz ve bunun için borçlan o mallardan ödenemez. Ancak ne zaman ki mülkiyetinde olan mallan kâfi gelmezse, o zaman bu mallardan tamamlanılır. Nasıl ki İslâm himâyesi altında olan bir gayrimüslim öldüğü zaman eğer vârisleri bulunmazsa malı Beytülmal'a kalır, fakat eğer borç­lan bulunursa önce borçlan ödendikten sonra gerisi Beytülmal'a ka­lır. Üçüncü rivayetin dayanağı da şudur ki: müslümanken kazan­dığı mallar kendisinin olduğu için vârislerin hakkıdır. Dinden çıktıktan sonra kazandığı mallar ise vârislerin hakkı olmadığı için kendisinin halis hakkıdırlar. Bunun için borçlannı önce bu mallardan çıkarmak daha uygundur. Ancak eğer bu mallar borçlanna kâfi gelborçlan her iki kazancından da ödenir. Zira her iki kazancı da mallandırlar. Hattâ miras da her iki kazancından da câridir- demişler­dir.

İmam Ebû Hanife'ye göre dinden çıkan kimsenin dinden çıktıktan sonra satışı, satın alışı, azatlayışı, bir şeyi bir baş­kasına hibe edişi veyahut rehin olarak verişi, kısacası bütün malî tasarrufları mevkuf olup eğer bir daha müslüman olursa geçerli olur, müslüman olmadan ölür veyahut öldürülür, ya da dar-ül harb'a il­tihak ederse bozulur. Diğer iki İmam ise  “Bir daha müslüman ol­masa da bütün tasarrufları geçerlidir” demişlerdir.

Şunu bilmek gerekir ki, dinden çıkan kimsenin tasarruflan bir­kaç kısım olup bir kısmı ittifak ile geçerlidir. Bunlar -karısını bo­şaması, yahut cariyesinin doğurduğu çocuğa -benim çocuğumdur- demesi gibi- hakikî mülkiyet ve tam velayete muhtaç olmayan ta­sarruflardır. Bir kısmı ittifak ile bâtıldır. Bunlar -evlenmek veya­hut hayvan kesmek gibi- caiz olması- dindarlık şartına bağlı olan tasarruflardır. Zira dinden çıkmış olan kimsenin dini yoktur. Bir kıs­mı ittifak ile mevkuftur. Bunlar -kâr ortaklığı akdi gibi- taraflar arasında eşitlik bulunmasını gerektiren tasarruflardır. Zira dinden çıkan kimse ile müslüman kimse birbirlerine eşit değillerdir. Bir kıs­mı da mevkuf olduğunda ihtilâf edilmiştir, ki bunlar da yukarıda saydığımız tasarruflardır. İki İmam “Çünkü herhangi bir tasarru­fun geçerli olması tasarruf sahibinin tasarrufa ehil olmasına ve ta­sarruf ettiği şeye mâlik bulunmasına bağlıdır. Dinden çıkan kimse­nin ise tasarrufa ehil olması açıktır. Zira şer'i ahkâm ile mükellef­tir. Tasarruf ettiği şeye de mâliktir. Zira -yukarıda da söylediği­miz üzere- öldürülünceye kadar malları, mülkiyeti altından çıkmaz. Bunun içindir ki, dinden çıktıktan sonra eğer altı ay geçse bile müs­lüman karısının doğurduğu çocuk ona vâris olur da, dinden çıktık­tan sonra ölen çocuğuna o, vâris olamaz. Bunun için onun tasar­ruflan geçerlidir, demişlerdir. Ancak iki İmam'm görüşleri arasın­da şu yönden fark vardır: İmam Ebû Yûsuf'a göre bu kimsenin tasarruflan -hasta olmayan kimsenin tasarrufları gibi- malın hepsinde sahihtir. Zira bu kimsenin kafasındaki şüphe giderilebildiği için zahir şudur ki, bir daha müslüman olacak ve dola­yısıyla ölümden kurtulacaktır. Bunun için bu kimse de dinden çıkan kadın gibidir. Kadın nasıl öldürülmediği için- tasarruflan malının hepsinden sahih ise bu da öyledir. İmam Muhammed'e göre ise bu kimsenin tasarruf­ları -hasta olan kimsenin tasarrufları gibi- ancak malının üçte-birinden sahihtir. Çünkü yeni bir dine giren kimse -Özellikle eğer üzerinde yetişip büyüdüğü dini bırakmışsa- yeni girdiği dini kolay kolay bırakmaz. Bunun için bu kimse hasta olan kimse gibi zahi­ren ölüme mahkûmdur ve dolayısıyla tasarrufları da onun tasarruf­ları gibi ancak malının üçtebirinden sahihtir. Dinden çıkan kadın ise -öldürülmediği için- öyle değildir.

İmam Ebû Hanife de -yukarıda söylediğimiz gibi-: “Bu kimse elimizin altında olan açık bir düşmandır. Tasarruflarının mevkuf olması da bunun içindir. Bunun için bu kimse de bizden gücenve almadan ülkemize dar-ül harp'tan giren açık düşman gibi bir kimsedir. Bu kimse nasıl yakalanıp -sonucu anlaşılıncaya kadar- tasarrufları mevkuf tutuluyorsa, dinden çıkan kimse de öyledir. İki­sinin de ölüme müstahak olmaları dokunulmazlık vasfına sahip ol­madıkları içindir. Bu ise, tasarruf ehliyetine noksanlık getirmekte­dir. Zina eden veyahut bilerek adam öldüren kimseler ise öyle de­ğillerdir. Zira bunlann ölüme müstahak olmaları, dokunulmazlık vas­fına sahip olmadıkları için değil, suç işledikleri içindir. Bunun için bunların ehliyetinde noksanlık yoktur. Dinden çıkan kadın da öyle değildir. Çünkü kadın -savaşamadığı için- dokunulmazlık vasfı­na sahiptir. Bunun içindir ki öldürülemez” demiştir.

Eğer dinden çıkan kimse, dar-ül harb'a iltihak ettikten sonra bir daha müsJüman olup İslâm ülkesine dönerse vârislerinin elinde malından neyi bulursa alır. Çünkü dar-ül harpta iken ölüme mah­kûm olduğu için malına muhtaç sayılmıyordu. Bunun için onun vâ­risi onun yerine geçmişti. Şimdi ise, tekrar müslüman olduğu için ma­lına bir daha muhtaç olmuş ve mal kendisinin olduğu için bu ihti­yaçta kendisi vârislerinden daha önceliklidir. Fakat vârisinin elin­den çıkmış olan mallarını artık istiyemez. Çünkü bu mallar vârisi­nin mülkiyetinden çıktıklar için bir daha geri dönderilmesine im­kân yoktur.

Eğer dinden çıkan kimse dar-ül harpta malına kavuşur ve on­dan sonra bu malı müslümanların eline geçerse ganimet olur. Eğer dar-ül harb'a iltihak ettikten sonra dönüp bir malını oraya götürür ve ondan sonra o mal müslümanlarm eline geçerse, eğer henüz tak­sim edilmemişken vârisleri o malı bulurlarsa onlara geri verilir. Çün­kü birinci mal daha önce vârislere geçmemişti.

İkinci mal ise, kendisinin dar-ül harb-a iltihak etmesi üzerine hâkimin kararı ile vârislere geçtiği için vârisler o malın eski mâliki bulunuyorlar.

Eğer dinden çıkan kimse bir adamı yanlışlıkla öldürdükten son­ra dar-ül harb'a iltihak eder, yahut dinden çıktığı için öldürülürse. Öldürdüğü kimsenin diyeti -İmam Ebû Hanife'ye göre- özellikle müslümanken kazandığı mallarına düşer. Diğer iki İmam ise: “Di­yeti -ister müslümanken, ister dinden çıktıktan sonra olsun- ayırım yapılmadan kazandığı bütün mallarına düşer” demişlerdir. Zi­ra dinden çıkan kimsenin akilesi ona yardımcı olmadıkları için, öl­dürdüğü kimsenin diyeti onlara lâzım gelmez. Bunun için kendi ma­lından ödemek zorunda olur. Onun malı da  -İmam Ebû Hani f e'ye göre- yalnız müslümanken kazandığı mallarıdır. Çünkü tasarrufları yalnız o mallarında geçerlidir. Diğer mallarında­ki tasarrufları ise, İmam Ebû Hanife'ye göre mevkuf­tur. Bunun içindir ki birinci durumdaki mallan vârislerine geçer de, ikinci durumdaki mallan ganimet olur. İki İmam'a göre ise, her iki durumdaki malları da malıdır. Zira her iki durumda da tasarrufla­rı mallan da oridan miras olarak kalır.

Eğer bir kimse bir müslümanın elini bilerek kestikten sonra o müslüman -Allah korusun- dinden çıkar ve ondan sonra da o ya­radan dolayı ölür, yahut dar-ül harb'a iltihak ettikten sonra bir da­ha müslüman olup geri döner ve ondan sonra o yaradan ölürse -vâ­rislerine verilmek üzere- elini kesen kimseye diyetinin yarısı lâzım gelir. Birinci surette çünkü her ne kadar eli kesilirken müslüman idiyse de, öldüğü zaman dinden çıkmış olduğu için kanı hederdir. Fakat eğer dinden çıkmış iken eli kesilir de, müslüman olduktan son­ra o yaradan ötürü ölürse öyle değildir. Zira heder olan kan sonra­dan değer kazanamaz. Değerli olan kan ise, bağışlanmakla heder ol­duğuna göre dinden çıkmakla da heder olur. İkinci surette de -ki adamın Dar-ül Harb'a iltihak etmesi halidir- çünkü Dar-ül Harb'a iltihak eden kimse ölmüş farzedilir. Öldükten sonra ise yara siraye­ti olamaz. Bir daha müslüman olup İslâm ülkesine dönmesi de, farz edilen yeni bir hayat olduğu için onunla birinci cinayetin hükmü avdet edemez.

Eğer eli kesilen müslüman dinden çıktıktan sonra Dar-ül Harb'e iltihak etmeden bir daha müslüman olur ve ondan sonra yarasın­dan ötürü ölürse o zaman elini kesen kimseye tam diyet lâzım gelir. Bu da İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yû­suf'a göredir. İmam Muhammed ile İmam Züfer ise: “Bu suretlerin hepisinde diyetin yarısı lâzım gelir. Çün­kü eli kesildikten sonra dinden çıkması ile kam heder olmuştur. Bu­nun için bir daha müslüman olması ona değer kazandıramaz. Nasıl ki dinden çıkmış olan kimsenin de eli kesildikten sonra bir daha müslüman olması ona değer kazandiramaz” demişlerdir. İmam Ebû Hanife ile imam Ebû Yûsuf da: “Bu kimse eli kesilirken de, ölürken de dokunulmazlık vasfına sahip olduğu için, bu vasıf -bir ara kendisinden kalkmış ise de- hiç kendisin­den kalkmamış kimse hükmündedir. Zira muteber olan, kişinin ya­ralanırken ve yaralanmanın sonucu olarak ölürken dokunulmazlık vasfına sahip olmasıdır. Yaralanma halinin devamı sırsında bu vas­fın kendisinden kalkmasına bakılmaz. Nasıl ki karısına: “Şu işi ya­parsan benden boşsun” diye yemin eden kimse, kadını boşasa bile eğer bir daha onu nikahladıktan sonra kadın o işi yaparsa boşan­mış olur. Zira kişi yemin ederken ve kadın o işi yaparken onun ka­rısı olduğu için, bu iki olay arasında bu vasfın bir ara kendisinden kalkmasına bakılmaz.

Eğer bir kimse, karısı ile birlikte -Allah korusun- dinden çı­kıp dar-ül harba iltihak eder ve karısı dar-ül harbda gebe kalıp bir çocuk doğurur, ondan sonra bu çocuktan da bir çocuk dünyaya ge­lir ve daha sonra İslâm askerleri bunların hepsini ele geçirirlerse, her iki çocuk da ganimet olurlar.) Çünkü dinden çıkan kadın köleleştirildiği için çocuğu ona tâbi olur. Ancak birinci çocuk müslümanlığa zorlanır da, ikinci çocuk zorlanmaz. Hasan îbn-i Ziyad'in İmam Ebû Hanife'den rivayetine göre ise, ikin­ci çocuk da dedesine tebean müslüman olmaya zorlanır, ki bu me­sele imam Ebü Hanife' den, hakkında iki rivayet gelen dört meseleden biridir.

İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre, anlayan çocu­ğun dinden çıkması muteberdir ve bu çocuk eğer dinden çıkarsa tek­rar müslüman olmaya zorlanır. Fakat öldürülemez. Bu iki İmam'a göre bu çocuğun müslüman olması da muteber olup müslüman ol­mayan babasına vâris olamaz. İmam Ebü Yûsuf ise; “Erginlik çağı­na varmayan çocuğun dinden çıkması muteber değildir. Fakat müs­lüman olması muteberdir. İmam Züfer ile İmam-ı Şa­fii de: “Erginlik çağına varmayan çocuğun ne dinden çıkması ve ne de müslüman olması muteber değildir. Çünkü müslümanlıkta ana-babasına tâbi iken onda asıl olamaz. Hem de dinden çıkması ile müs­lüman olmasının muteber sayılmasından ona zarar getiren bir ta­kım hükümler doğar. Bunun için kendi başına ne müslüman olma­ya ve ne de dinden çıkmaya ehil değildir” demişlerdir. Bizim de da­yanağımız, Hz. Ali (Radıyallâhü anh)'ın çok küçük yaşta müs­lüman olması ve Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in de onun müslümanlığmı sahih saymasıdır. [93] Hz. Ali (Radıyallâhü anh)'ın çocukluğundan beri müslüman olması ile övünmesi de meşhurdur. Kaldı ki müslümanhk kalben inanmak ve dil ile söylemek olduğuna göre, kişinin kendi isteğiyle şehâdet kelime­sini getirmesi, müslümanhğı ciddi olarak kabul etmiş olması demek­tir. Müslüman olmanın sonucu da sonsuz mutluluktur, ki ondan da­ha büyük menfaat olamaz. Bunun için müslüman olmanın bu bü­yük menfaati yanında bir takım ufak zararların bir önemi yoktur.

Bu ihtilâf da -metinde de geçtiği üzere- anlayan çocuk hak­kındadır. Henüz anlamayan çocuğun ise- herhangi bir inanca sa­hip olmadığı için- dinden çıkmasının muteber olmamasında ihtilâf yoktur. Deli ile, konuşurken ne söylediğini bilemeyen sarhoş da an­layamayan çocuk gibidirler.[94]

 

DEVLETE KARŞI AYAKLANANLAR BABI

 

Müslümanlardan bir güruh İslâm devletine karşı ayaklanarak bir yeri ele geçirdikleri zaman, devlet yöneticisi önce onlan büyük topluma uymaya davet eder ve eğer bir şüpheleri varsa şüphelerini gidermeye çalışır. Zira Hz Ali (Radıyallâhü anh) halife iken kendisine karşı ayaklanan Harura halkı ile savaşmadan önce öyle yapmıştır. [95] Hem de işi barış yoluyla çözmek daha kolay oldu­ğu için onlarla önce o yola baş vurulur. Bu kimseler müslüman oldukları için (onlar bizimle savaşa başlamadıkça onlarla savaşılamaz ve onlarla savaşıldığı zaman da cemaatleri dağılınca onlardan vazgeçilir. Ben diyorum ki; Kuduri'nin muhtasarında böy­le söylemiştir. Haharzade adıyla tanınan imam ise: “Eğer devlete karşı ayaklananlar bir yerde toplanıp karargâh kurarlarsa, onlar savaşa başlamadan önce dahi -bize göre- onlarla savaşılabilir” demiştir.

İmam-ı Şafii de: “Onlar bilfiil savaşa başlamadan on­larla savaşmak caiz değildir. Çünkü müslümandırlar ve müslümanlarla savaşmak ancak onlardan gelen kötülüğü önlemek için caiz­dir. Gayrimüslimler ise öyle değildir” demiştir. Çünkü   İmam-ı Şâfii’ye göre küfrün kendisi savaşmayı mubah kılan bir se­beptir.

Biz diyoruz ki: hüküm ancak delile dayanır. Delil ise, toplanıp karargâh kurmaları ve devletin emirlerini dinlememeleridir. Kaldı ki eğer onların bizimle savaşa başlamaları beklense belki o zaman onlarla hiç başa çıkılamaz. Bunun için onlar daha saldırıya geçme­den onlarla savaşmak gerekir.

Devlete karşı ayaklanmak istiyenlerin silâh satın alarak savaşa hazırlıkta bulunmaları öğrenilir öğrenilmez -fitnelerine meydan ver­memek için- onları arayıp bulmak ve yakalayıp hapsetmek lâzım­dır, îmam Ebû Hanife' den: Mü'minler arasında fitne baş gösterdiği zaman kişinin evine çekilip işe karışmaması uygun­dur- şeklinde gelen rivayet, İslâm devletinin bulunmaması haline mahmuldür. Zira âdil olan devlete yardım etmek, yardım edebilen kimseler için vâcibtir.

Eğer devlete karşı ayaklananlar bir topluluk iseler fitnelerini önlemek için yaralıları sağ bırakilmayıp tamamlanırlar ve kaçan­ları da arkadaşlarına kavuşmamaları için kovalanırlar. Eğer bir topluluk değillerse o zaman ne yaralıları tamamlanır ve ne kaçanla­rı kovalanır. Çünkü eğer bir topluluk değillerse böyle yapılmasa da yalnız yenilgiye uğramakla fitneleri önlenmiş olur.

İmam-ı Şafiî: “Her iki surette de yaralıları öldürülemez ve kaçanları kovalanamaz. Çünkü yenilgiye uğramaları haiinde ar­tık bilfiil savaşamıyorlar, ki öldürülmeleri caiz olsun” demiştir.

İmam-ı Şafii'ye olan cevâbımız da -yukarıda söyledi­ğimiz üzere- şudur: Onları öldürmenin cevazında muteber olan, bilfiil savaşmaları değil, savaşmak istemeleridir.

Devlete karşı ayaklananların çoluk çocukları esir edilemez ve malları ganimet olamaz. Zira bu konuda bizim için örnek olan Hz. A1i (Radıyallâhü anh) Cemel olayında: “Esirleri öldürülemez, ka­dınları câriyeleştirilemez ve malları alınamaz” demiştir.[96] Hem de müslümandırlar. Müslümanlık ise, kişide hem mal, hem can gü­venliğini sağlayan bir vasıftır. Ancak H z. Ali' nin “Esirleri öl­dürülemez sözü, bir topluluk olmamaları haline mahsustur. Eğer bir topluluk iseler -yukarıda söylediğimiz sebebe binânen- devlet yöneticisi isterse esirlerini öldürür, isterse hapseder.

Eğer ordu silâha muhtaç ise, onlardan alınan silâhlarla onlarlar savaşmada bir sakınca yoktur. İmam-ı Şafii; “Onlar­dan alınan silâhlarla onlarla savaşmak caiz değildir” demiştir, ki bu ihtilâf onlardan alınan atlarda da câridir, İmam-ı Şafiî; “Çünkü -silâh olsun at olsun- müslümamn malı olduğu için sahi­binin rızâsı olmaksızın ondan yararlanmak caiz değildir” demiştir. Bizim ise dayanağımız Hz. Ali (Radıyallâhü anh)’ın ken­disine karşı ayaklananların silâhlarını Basra'da kendi arka­daşları arasında dağıtmasıdir, ki bunu ihtiyaca binâen yapmış. [97] Hem de devlet yöneticisi ihtiyaç duyduğu zaman hiç bir suçu bu­lunmayan kimselerin bile mallarını savaşta harcayabildiğine göre, devlete karşı gelenlerin mallarını kullanabilmesi evleviyyetle lâzım gelir. Çünkü bunda büyük bir zararın küçük bir zararla önlenme­si gibi bir yarar vardır.

Devlete karşı ayaklananlar durumlarından pişmanlık duyarak tevbe etmedikçe kendilerinden alınan mallar bu mallara ihtiyaç duyulmasa bile güçlerinin kırılması için alıkonulup sahiplerine geri verilemez. Ancak atları satıp paralarım saklamak daha kolay ve onlar için daha yararlı olduğu için daha evlâdır. Fakat eğer yaptık­larından pişmanlık duyarak tevbe edenlerse -artık fitneleri önlen­miş olduğu için- mallan kendilerine geri verilir. Eğer devlete karşı ayaklananlar bir yerin haraç ve öşür vergi­lerini toplarlarsa, o yerin halkından bu vergiler bir daha toplana­maz. Çünkü devlet, halkı baskın ve saldırılardan koruduğu için bu vergileri halktan toplamaya hak kazanır. Oysa devlet bu yerin hal­kını koruyamamıştır.

Eğer devlete karşı ayaklananlar topladıkları haraç ve öşürleri harcanması gereken şeyde harcarlarsa, bu vergileri kendilerinden topladıkları kimseler bir daha vermezler. Çünkü hak, sahibini bul­muş olur. Eğer harcanması gereken şeylerde harcamazlarsa, o za­man hak, sahibini bulmadığı için kendileriyle Allah arasında bir daha vermeleri gerekir. Ben diyorum ki; Ulema: “Haracı bir daha vermeleri gerekmez. Çünkü haraç savaşanların hakkıdır. Onlar da savaşan kimselerdir. Bunun için haraç onların hakkıdır, öşür de -eğer yoksul iseler- öyledir. Çünkü Öşür de yoksulların hakkıdır” demişlerdir, ki biz bunu zekât bahsinde de söyledik.

Eğer devlete karşı ayaklananlardan birisi arkadaşlarından bi­rini öldürür ve ondan sonra ele geçirilirlerse, ona bir şey lâzım gel­mez. Çünkü bu kimse arkadaşını öldürürken hâkimin yetkisi altın­da olmadığı için -dar-ül harpta bir müslümanı öldüren kimse gibi- ona kısas lâzım gelmez.

Eğer devlete karşı ayaklananların ele geçirdikleri bir ülkede bir kimse bîr başkasını bilerek öldürür ve ondan sonra İslâm ordu­su o ülkeyi onlardan geri alırsa, o kimseye kısas lâzım gelir. Bu da eğer devlete karşı ayaklananlar henüz kendi hükümlerini orada yü­rütmeye imkân bulmamışken orası ellerinden geri alınırsa öyledir. Eğer devlete karşı ayaklananlar kendi hükümlerini yürütmeye baş­ladıktan sonra, aldıkları ülke ellerinden çıkarılırsa, o zaman bu kim­senin cezası Âhiret'e kalır.

Eğer devlete muti olan kimselerden biri devlete karşı ayakla­nanlardan birini öldürürse ona vâris olur. Eğer devlete karşı ayak­lananlardan biri demete muti olanlardan birini öldürür ve: “Ben onu öldürmekte haklı idim ve halen de haklıyım” derse ona vâris olur. Fakat eğer: “Ben onu öldürürken haksız olduğumu biliyordum” der­se o zaman, ona vâris olamaz. Bu da İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göredir. İmam Ebû Yûsuf ise: “Devlete karşı ayaklananlardan olan kimse her iki surette de ona vâris ola­maz” demiştir, ki tmam-ı Şafii de buna kaildir. Bunun dayanağı da şudur: devlete muti olan kimse devlete karşı ayakla­nanlardan birini öldürdüğü veyahut malını zorla aldığı zaman -bi­ze göre- ne zamin ve ne de günâh işlemiş olur. Çünkü devlete kar­şı ayaklananlarla fitnelerini önlemek için savaşmak vâcibtir. Devle­te karşı ayaklanan kimse ise, muti olan bir kimseyi öldürdüğü za­man -bize göre- zamin olmaz. Fakat günâh işlemiş olur. îmam-ı Şafii ise kadim olan kavlinde: -zamin olur” demiştir, ki bu ihtilâf dinden çıkmış olan kimse hakkında da câridir. İmam-ı Şafiî: “Çünkü bu kimse 'dokunulmazlık vasfına sahip olan bir mal veya kimseyi itlaf etmiştir” demiştir.

Bizim de delilimiz, Zühri'nin naklettiği Ashab-ı Kiramın icmaldir. Hem de bu kimse her ne kadar dokunulmaması gereken bir mal veya kimseyi itlaf etmiş ise de, bunu -çürük de olsa- bir dâ­vaya dayanarak yapmıştır. Çürük dava da güce dayanan ve zor kul­lananlar hakkında sağlam dava hükmündedir. Bu sabit olunca da, biz: “Devlete muti olan kimsenin devlete karşı ayaklanan kimseyi öldürmesi haklı bir öldürme olduğu için mirasa manî değildir” di­yoruz.

Devlete karşı ayaklananlara ve bunların bulunduğu ülkede si­lâh satmak isyana yardım etmek olduğu için mekruhtur. Fakat Kûfe'de ve Küfe halkı ile isyancılardan oldukları bilinmeyen kimse­lere silâh satmada sakınca yoktur. Çünkü kentlerde oturanlar, ço­ğunlukla iyi kimselerdir.

Sonra, mekruh olan, bilfiil silâhın satılmasıdır. Bilfiil silâh ol­mayıp da, silâh olabilecek olan şeyleri satmak mekruh değildir. Ni­tekim çalgı âletlerini de satmak mekruh olduğu halde, çalgı âleti olabilecek tahtaları satmak mekruh değildir. Şarap ile üzümün satışı da böyledir.[98]

 



[1] Tevbe: 9/36

[2] Ebû Davud, Cihad c. 1 s. 343

[3] Tevbe: 9/41

[4] Ebû Dâvud, (Alım-satımlar) c. 2 s. 145; el-Müstedrek (Alım-satım) c. 2 s. 47

[5] İbn-i Ebi Şeybe (Cihad babları), İbn-i Sa'd'ın Tabakalı (Hz. Ömer'in hayatı). Nasb-ürraye c. 3 s. 377-378. Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/276-279.

[6] Abdürrezzak'ın “Musannef”i, el-Müstedrek, îman, Ahmed “Müsned”i, Taberani’nin “Mucem”i. Nasb-ürraye c. 3 s. 378

[7] Müslim, İman C. 1 S. 37; Buhari, Cihad c. 1 s. 414

[8] Eimme-i Sitte'den Buhar! dışında kalanların hepisi: Müslim, Cihad c. 2 s. 82; Ebû Dâvud, Cihad c. 1 s. 351; Tirmizi, Siyer c, 1 s. 208, İbn-i Mâce, Cihad s. 210

[9] el-Fetih: 48/16

[10] Bu lâfızla gariptir.  Ancak Darekutni Hz. Ali (r.a.)'ın:  “Biz kimlere güvence verirsek onların canı bizim canımız ve mallan mizim malımız gibi olur” mealinde bir söz söylediğini kaydetmiştir. Darekutni Sünen'i (Şer'i cezalar) s. 350 Nasb-ürraye c. 3.  s. 381

[11] Peygamber Efendimiz'in etrafa gönderdiği askerî komutanlara verdiği emre dair hadiste geçmektedir

[12] Müslim, Cihad c. 2 s. 81; Ebû Dâvud, Cihad c. 1 s. 354.

[13] Ebû Dâvûd, Cihad c. 1 s. 3 52; İbn-i Mâce, Cihad s. 209

[14] Peygamber Efendimiz'in etrafa gönderdiği komutanlara verdiği emirle ilgili hadiste geçmektedir,

[15] Tirmizi, Adap c. 2 s. 106; İbn-i Sa'd'ın Tabakat'ı (Peygamber Efendimiz'in savaşları) c. 2 s. 115

[16] Buhari, Meğazi c. 2 s. 575; (Haşir sûresinin tefsiri) c. 2 s. 275; Müs­lim, Cihad c. 2 s. 85; Ebû Dâvud, Cihad c. 1 s. 352; Tirmizi, Tefsir c. 2 s. 168; İbn-i Mâce, Cihad s. 209.

[17] Tirmizi dışında. Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buhari, Cihad c. 1 s. 420; Müslim (İmare bahsi) c. 2 s. 131; Ebû Dâvud, Kur’an-ı Kerim ile birlikte düşman toprağına yolculuk yapma babı) c. 1 s. 351

[18] Müslim, Cihad c. 2 s. 82; Ebû Dâvud, Cihad c. 1 s. 351; Tirmizi (Si­yer bahsinin sonlan) c. 1 s. 208; İbn-i Mâce, Cihad s. 210

[19] İbn-i Mâce dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buhari, Cihad c. 1 s. 423; Müslim, Cihad c. 2 s. 84; Ebû Dâvud, Meğazi c. 2 s. 6; Tirmizi, Siyer c. 2 s. 6

[20] Ebû Dâvud, Megazi c. 2 s. 6, el-Müstedrek, Cihad c. 2 s. 122

[21] Lokman: 31/15

[22] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/279-284.

[23] Enfal: 8/61

[24] Ebû Dâvud, Meğazi c. 2 s. 25

[25] Beyhaki Delail-ünnübüvve'de (Mute savaşı) babında kaydetmiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 390

[26] Ebû Davud, Meftud c. 2 s. 23, Tirmizi, Siyer c. 1 s. 204

[27] Bu lâfızla gariptir. Ancak Beyhaki “Sünenninde, Bezzar “Müsned”inde ve Taberani de “Mucemninde İmran b. Husayn (r.a.)'den, Peygamber Efendimizin kargaşalıklarda silâh satmaktan nehyettiğini rivayet etmişlerdir.

[28][28] Beyhaki (Delâil-ünnübüvve ilk hadisi sonunda) Ebû Hüreyre (r.a.)'dan. Nasb-ürraye c. 3 s. 391 Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/284-286.

[29] Buhari, Cihad c. 1 s. 450; Müslim, Racc c. 1 s. 442

[30] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/2872-288.

 

[31] Buhari, (Meğazi-Hayber savaşı) c. 2 s. 608

[32] İbn-İ Sa'd'ın Tabakat'ı (Osman b. Hanif'in hayatı) Nasb-ürraye c. 3 s. 400

[33] Buhari, Meğazi c. 2 s. 612; Müslim, Hacc c. 1 s. 19; Tirmizi, Siyer c. 1 s. 205

[34] Müslim, Cihad c. 2 s. 93; Ebû Dâvud, Meğazi c. 2 s. 10

[35] Buhari, Cihad c. 1 s. 445

[36] Tevbe: 9/5

[37] Hadis olarak gariptir. İbn-i Ebi Şeybe'nln “Musannefin”inde ve İmam Mâlik'in de “Muvatta” (Savaşta kadın ve çocukların öldürülmemesi) s. I67'de kay­dettiklerine göre bunu Hz. Ebü Bekir, Şam cephesinde bulunan Yezid b. Ebû Süfyan'a yazmıştır.

[38] Buhari (Dinden çıkanların hükmü) c. 2 s. 1023; Ebû Davud, Meğazi c. 2 s. 7

[39] Tamamen gariptir.   Nasb-ürraye c. 3 s. 408

[40] İbn-i Ebi Şeybe"nin “Musannef”inde, Taberani'nin “Mucem”inde ve Beyhakî'nin “Sünenninde Hz. Ömer tarafından söylendiğini rivayet ettikleri bu söz -Müellifin de dediği gibi- hadis olarak gariptir. Nasb-ürraye c. 3 s. 408

[41] Beyhaki (Kitab-ül Marife)de, Vakıdi de (Kitab-ül Meğaz)de bu hadisi ayn ayrı senetlerle rivayet etmişlerdir, Nasb-ürraye c. 3 s. 409

[42] Ebû Yala, İbn-i Adi ve Beyhaki. Nasb-ürraye c. 3 s. 410

[43] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/288-297.

[44] Enfal: 8/41

[45] Taberani (Mucem)inde Abdullah İbn-i Abbas (r.a.)'dan. Nasb-ürraye c. 3 s. 412

[46] Nesai dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buhari, Cihad c. 1, s. 4 megazi c. 2 s. 607; Müslim, Cihad c. 2 s. 92; Ebû Dâvud, Meğazi c. 2 s. 19, Tirmizi, Siyer c 1 s. 201, İbn-i Mâce, Cihad c. 1 s, 21

[47] İbn-i Abbas'ın hadisi olarak gariptir. Ancak Ebû Davud'un (Meğazi) c. 2 s. 19; Darekutni'nin, Siyer s. 469 ve el-Müstedrek'in c. 2 s. 131'de bu yolda ri­vayet ettikleri birtakım hadisler varsa da hepsi maluldür.   Nasb-ürraye c. 3 s. 416-417

[48] Tamamen gariptir ve İbn-i Ebî Şeybe'nin onu rivayet ettiğini söyleyen, yanılmıştır. Nasb-ürraye c. 3 s. 417

[49] Darekutni, Siyer s. 469 ve c, 2 s. 470

[50] Gariptir. Bilâkis İbn-i Mende “Hayat-üs Sahabensinde Bera b. Azib'in hayatını anlatırken Peygamber Efendimiz'in ona iki atın payını verdiğini kaydet­miştir”. Nasb-ürraye c. 3 s. 419

[51] Müslim, Cihad c. 2 s. 113

[52] Enfal: 8/60

[53] Müslim, Cihad c. 2 s. 116; Ebû Dâvud, Meğazi c. 2 s. 18

[54] Beyhaki “Kitab-ül Marife”de Peygamber Efendimiz'in, Hayber Yahudilerine Karşı kendisine yardım eden Kaymika' Yahudilerine hisse vermeyip ancak onlara bağışta bulunduğunu kaydediyorsa da, Tirmizi de (Siyer) c. 1 S. 202'de Pey­gamber Efendimiz (s.a.v.)'in, kendisiyle birlikte savaşan birtakım Yahudilere hisse verdiğini ksvdetmisHr    Nneh-verdiğini kaydetmiştir.   Nasb-ürraye C. 3 S. 422

[55] Enfal: 8/41

[56] Zekât öahsinde de geçtiği üzere bu hadis gariptir

[57] Ebü Dâvud, Haraç c. 2 s. 60; İbn-i Mâce, Cihad s. 212; Buhari, Cihad c. 1 s. 444; (Kureyş'in menkıbeleri) c. 1 s. 497 ve (Meğazi) c. 2 s. 607

[58] Ebü Davud, Haraç c. 2 s. 60

[59] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/297-304.

[60] Enfal: 8/65

[61] Nesai dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buhari, Cihad c. 1 s. 444; Müs­lim, Cihad c. 2 s. 86; Ebü Dâvud, Meğazi c. 2 s. 16; İbn-i Mâce, Cihad s. 209; Tirmizi, Siyer c. 1 s. 202

[62] Taberani’nin hem el-Kebir ve hem el-Evsat'ta rivayet ettiği bu hadisin senedinde Arar b. Vakıa bulunmaktadır. Amr D. Vakıd ise, hadisleri metruktür.

[63] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/304-306.

[64] Bakara: 2/29

[65] Darekutni, Siyer s. 473.

[66] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/306-308.

 

[67] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/308-310.

[68] Ebü Dâvud, Haraç c. 2 s. 55

[69] Nisâ: 4/92

[70] Bu hadis evlenme bahsinin başında geçmiştir.

[71] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/311-314.

[72] Ebû Ubeyd el-Kasım b. Selam'ın “Kitab-ül Emval'”ı c. 1 s. 57

[73] İbn-i Adiy el-Kâmil'de Abdullah İbn-i Mesud (r.a.)'dan rivayet et­miştir. Nasb-ürarye c. 3 s. 442

[74][74] Meselâ bir kimse öşür veya haraca tabi olan bir tarlayı ticaret maksadı ile satın alırsa, İmam Ebû Hanife ile İmam Yusuf'a göre bu kimseye, tarlaya düşen öşür veya haracı verdikten sonra ticaret zekâtı lâzım gelmez. İmam Muhammed ile İmam-i Şafii'ye göre ise, bu kimseye hem öşür veya haraç, hem de tarla­ya verdiği paraya da zekât düşer.

[75] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/314-318.

[76] Ebû Dâvud (Kitab-ül haraç) c. 2 s. 74

[77] Ebû Dâvud, Zekât c. 1 s, 221; Tirmizi, Zekât c. 1 s. 91; Nesai, Ze­kât c. 1 s. 239.

[78] Tevbe: 9/27

[79] Buhari, Cizye c. 1 s. 447

[80] Tevbe: 9/193

[81] Vakidi, Kitab-ürridde'de kaydetmiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 450

[82] Burada her ne kadar Hz. Osman diye geçiyorsa da, ondan mürad Hz. Ömer'in görevlendirdiği Osman b. Hanif'dir ki ona dair olan hadis yukarıda geçti. Feth-ül Kadir c. 5 s. 294

[83] Ebü Dâvud, Haraç c. 2 s. 77; Tirmizi, Zekât c. 1 s. 93

[84] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/318-323.

[85] Beyhaki’nin “Sünen”i ve Ebû Ubeyd el-Kasım b. Selam’ın “el-Kitab-ül Emai” s. 94 Nusb-ürraye c. 3 s. 453

[86] Muvatta (Yahudilerin Medine'den sürülmesi) s. 360

[87] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/323-325.

[88] Ebû Ubeyd Kasım b. Selam (Kitab-ül Emval) s. 28 ve 54; İbn-i Sad c. 6 s. 89

[89] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/325-326.

[90] Tevbe: 9/5

[91] Buhari, Cihad c. 1 s. 423; el-Müstedrek, Fadail c. 3 s. 536

[92] Darekutnî (Şer'î cezalar) c. 2 s. 338

[93] el-Müstedrek (Hz, Ali'nin fazaili) c. 2 s. 111

[94] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/326-335.

[95] Nesai’nin büyük “Sünen’inde rivayet ettiği bu olayı el-Müstedrek de (Bağilerle savaşmanın hükmü) c. 2 s. 150'de kaydederken” Buhari ile Müslim almamıslarsa da Müslim'in şartına göre sahihtir” demiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 462

[96] İbn-i Ebi Şeybe ve el-Müstedrek (Bağilerde savaşma babı) c. 2 s. 155. Nasb-ürraye c.  3 s. 463

[97] îbn-i Ebi Şeybe (Cemel vak'ası). Nasb-ürraye c. 3 s. 464

[98] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/335-340.

 


Son Güncelleme : 14.02.2010 - 22:01

   
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın
Derlemeye Ekle
Yazdır
E-mail olarak gönder
Benzer Konular

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayıtlı üyeler bir konuyu yorumlayabilir. Lütfen üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2012 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
Sonraki >
Kapa