Cihad islâm
düşmanlarıyla savaşmak demek olup müslümanlara farzı kifâye olan bir ibâdettir.
Yâni eğer bu görevi müslümanların bir kısmı yaparsa sorumluluk diğerlerinden de
kalkar. Cihadın farz olması Kur'an-ı Kerim'in;
“Müşriklerle topyekün savaşın. Nasıl ki onlar
da topyekün sizinle savaşırlar”[1] âyeti
gibi bir çok âyetler ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in “Cihad Kıyamet gününe kadar vâcib olan bir ibadettir”[2]
hadisiyle sabittir. Farzı kifâye olması da, çünkü savaş, esasında kötü bir
şeydir. Ancak Allah (Azze ve Celle)'in dini onunla korunduğu ve kötü insanların
insanlığa kötülük etmeleri onunla önlendiği için, bir kısım müslümanlar
tarafından yapıldığı zaman -cenaze namazı ve verilen selâmı almak gibi- sorumluluk
diğerlerinden de kalkar. Eğer hiçbir kimse bu ibâdeti yapmazsa o zaman bütün
müslümanlar sorumlu olurlar.) Çünkü hepsine farz olan bir ibâdettir. Hem de
eğer hepsi savaşa katılırlarsa -silâh v.b. gibi- savaşa gerekli olan ihti-yaçve
malzemeleri kim hazırlar? Bunun için farzı yedir. Ahcak eğer savaş emri umumî
olursa, o zaman herkesin katılması lâzım gelir. Çünkü o zaman farzı ayn, yâni
herkese ayrı ayrı farz olur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):
“İstiyen, istemiyen hepiniz savaşa çıkın.
Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin” [3]
buyurmuştur. El-Cami üs-Sağir'de “Cihad müslümanlara vâcibtir. Ancak kendilerine
muhtaç olunmadıkça cihada katılmayabilirler” diye geçmektedir, ki bu sözün
başı cihadın kifâyeten vâcib olduğuna, sonu da cihad emrinin umumi olduğu
zamana işarettir. Çünkü cihad emri umumî olduğu zaman hepsi katılmadıkça
maksad hâsıl olmaz. Bunun için o zaman herkese farz olur.
1- Kâfirleri, bize karşı savaş açmasalar bile onlarda savaşmak vâcibtir.
Zira bu konudaki nasslar mutlaktır.
2- Cihad çocuklara vâcib değildir. Çünkü çocukluk devri merhamet
devridir.
3- Cihad köle ve kadınlara da vâcib değildir. Çünkü köle üzerindeki
efendisinin hakkı ile kadın üzerindeki kocasının hakkı daha önce gelir.
4- Cihad iki gözden kör, iki ayaktan kötürüm veyahut bir el veya ayağı
bulunmayan kimseye de vâcib değildir. Çünkü bu kimselerin hepsi güçsüzdürler.
Şayet düşman bir ülkeye baskın yaparsa, o zaman o ülkenin bütün halkına savaş
vâcib olur. Kadın kocasından, köle efendisinden izin almadan savaşa çıkarlar.
Çünkü o zaman savaş farz-ı ayn olur. Namaz ve oruç gibi farz-ı ayn olan
ibâdetlerde ise, başkasının karısı veyahut kölesi olmanın bir rolü yoktur.
Savaş emri umumi olmadığı zaman ise öyle değildir. Çünkü savaş emri umumi
olmayınca, kadın ile köle savaşa katılmasalar da onlara ihtiyaç olmadığı için
koca ile efendinin hakkını ibtal etme zorunluğu yoktur.
Eğer
beytülmal savaş masraflarını karşılayacak güçte ise halktan yardım toplamak
mekruhtur. Çünkü halkın yapacağı yardım ücret gibi bir şey olur. Oysa buna
zorunluk yoktur. Zira beytülmal sıkıntılı durumlarda müslümanlara yardım etmek
için kurulmuş bir müessesedir. (Şayet beytülmal savaş masraflarını karşılayacak
güçte değilse, o zaman müslümanlann birbirlerine yardım etmelerinde bir
sakınca yoktur.) Çünkü bunda büyük zararın küçük bir zararla önlenmesi gibi
bir yarar vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Huneyn savaşında Safvan'dan büyük miktarda zırh almıştır. [4] Hz.
Ömer (Radıyallâhü anh) da evliler yerine bekârları savaşa gönderir ve savaşa
çıkamayanlardan atlarını alıp çıkanlara verirdi. [5]
SAVAŞIN
KEYFİYETİNE DÂİR BİR BÂB
İslâm
askerleri düşman toprağına girip bir şehir veya kaleyi kuşattıkları zaman önce
onları îslâmiyete davet ederler. Zira İbn-i Abbas (Radıyallâhü anhüma)'dan
rivayet olunduğuna göre. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
nereye yöneliyor idiyse, ora halkına îslâmiyeti teklif etmeden onlarla
savaşmazdı. [6] Eğer müslümanlığı kabul
ederlerse onlarla savaşmaktan vazgeçerler. Zira o zaman maksad hasıl olur.
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Ben insanlarla, “Allah' (Azze ve Celle)'dan
başka tann yoktur” deyinceye kadar savaşmakla emrolunmuşumdur.”[7]
buyurmuştur. Eğer müslümanlığı kabul etmezlerse onları cizye vermeye davet
ederler Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) etrafa gönderdiği
askerî komutanlara böyle emrederdi. [8] Hem
de nassm emrine göre cizye vermek savaştan vazgeçmenin sebeplerinden biridir.
Fakat cizye ödeme teklifi kendisinden cizye kabul olunanlar hakkındadır.
Dinden çıkan veyahut puta tapanlar gibi kendilerinden cizye kabul olunmayan
kimselere ise bu teklifi yapmanın bir faydası yoktur. Çünkü bu kimselerden
müslümanlığı kabul etmekten başka bir şey kabul olunmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak
(Azze ve Celle) bunlar hakkında;
“Ya müslüman olurlar, ya onlarla savaşırsınız”[9] buyurmuştur. Eğer cizye ödemeyi kabul
ederlerse o zaman onlar da müslümanlar gibi her hakka sahip olup müslüman]ara
ne verilirse onlara da verilir, ne alınırsa onlardan da alınır. Zira Hz. Ali
(Radıyallâhü anh) bunlar hakkında: “Cizye vermeyi kabul etmişlerdir, ki
onların da canı bizim canımız ve malı bizim malımız gibi olsun” demiştir. [10] İslâm
daveti ulaşmayan kimselerle, müslünıanlığa davet edilmeden savaşmak caiz
değildir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in askeri
komutanlara olan her tavsiyesinde;
“Onları Allah (Azze ve Celle)'dan başka tann
bulunmadığına şahitlik etmeye davet et”[11] diye buyurdu. Hem de
bizim onlan müslümanlığa davet etmemizle, gözümüzün mal ve canlarında olmayıp
sadece müslüman olmalarını istediğimizi anlar ve bunun üzerine belki
müslümanhğı kabul ederler de onlarla savaşmak külfetinden kurtulmuş oluruz.
Şayet bir askerî birlik onlan müslümanlığa davet etmeden onlarla savaşırsa
-bundan nehyedildiği için- günâh işlemiş olur. Fakat -müslüman veyahut İslâm
himâyesi altında olmadıkları için- ona bir şey lâzım gelmez. Nasıl ki çocuk ve
kadınları öldürmek caiz olmadığı halde onları öldürene bir şey lâzım gelmez.
İslâm daveti
kendisine uteşanlara da önce müslümanbğı teklif etmek müstahaptır. Çünkü
îslâmiyete davet görevinde elden geldiği kadar kusur göstermemek gerekir.
Fakat vâcib değildir. Zira sabittir ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) Mustalikoğulları kabilesine ansızın baskın yapmış, [12] Üsame
b. Zeyd'e de Übnaoğulları kabilesine sabah erkenden baskın yapmasını
emretmiştir. [13] Baskın yapmak ise ancak
haber vermeden olur. Eğer cizye vermeyi de kabul etmezlerse, o zaman Allah'
(Azze ve Celle)'dan yardım dileyerek onlarla savaşa başlarlar. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Süleyman b. Büreyde'ye; “Önce onları müslümanlığı davet et. Eğer
kabul etmezlerse onları cizye vermeye davet et. Eğer onu da kabul etmezlerse, o
zaman Allah (Azze ve Celle) 'tan yardım dile ve onlarla savaşa başla”[14]
buyurmuştur. Zira Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle) dostlarının yardımcısıdır ve
düşmanlarını ezer. Bunun için her şeyde Allah (Azze ve Celle)'dan yardım
istenir.
İslâm
askerleri düşmana karşı mancınık da kullanırlar. Nasıl ki Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de Taif şehrini kuşattığı zaman onlan mancınıkla
doğmuştu. [15] Gerekirse onlan
yakabilir de. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Büveyre
hurmalığını yakmıştı. [16] Üstlerine
su dökebilir, ağaçlarını keser ve ekinlerini de bozabilirler. Zira bu eylemlerle
gözleri yılar, güçleri kırılır ve aralarına tefrika girerek dağılırlar. Bunun
için bu eylemlerin hepsi meşrudur.
Düşman
safları arasında esir olarak veyahut ticâret için müslümanlar da bulunsa,
onlara karşı silâh kullanmada bir sakınca yoktur.) Çünkü onlara karşı silâh
kullanmak İslâm dinine hizmet olduğu için onunla umumi zarar önlenmiş olur.
Aralarında bulunan bir veya bir kaç müslümanı öldürmek ise şahsi bir zarardır.
Hem de, içinde hiç bir müslüman bulunmayan şehir veya kale çok az olduğu için
eğer: -aralarında müslüman vardır- diye onlara karşı silâh kullanmazsak
onlarla savaş kapısını kapatmış oluruz.
Hattâ eğer
düşman askerleri müslümanların kadın ve çocuklarını kendilerine siper bile
etseler.Yukarıda açıkladığımız nedene binâen yine onlara atış etmekten
çekinilmez. Ancak edilen atışlarla müslüman çocuk ve kadınlar değil, düşman
kasd edilecektir. Zira müslümanlarla onları fiilen ayırmak mümkün olmadığına
göre -hiç değilse- kasden onları ayırmak gerekir. Zira emre itaat ancak güç
yettiği oranda olur. Müslümanlardan vurulan veyahut yaralanan da olduğu zaman
vurana ne diyet ve ne de kefaret lâzım gelmez. Çünkü cihad farzdır. Ceremeler
ise, farzlarla beraber olamaz.
Eğer İslâm
askerleri, yetirmesden kaygı duyulmayacak kadar büyük bir ordu ise,
beraberlerinde kadın ve Kuran-ı Kerîm götürmelerinde sakınca yoktur. Fakat
yenilmesi her an için mümkün olan küçük birliklerde kadın ile Kur’an-ı Kerîm'in
bulunması mekruhtur. Çünkü böyle bir durumda kadını beraber bulundurmak onu
din düşmanlarına peşkeş kılarak rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kur'an-ı
Kerim de ellerine geçince ona karşı saygısızlık edecekleri muhakkaktır.Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in “Kur'anla birlikte düşman toprağında
yolculuk etmeyin” [17]
hadisinin sahih nedeni de budur. Fakat onlardan aldığı müsaade ile onların
toprağına giren bir müslüman -eğer onlar verdikleri söze bağlı kalan kimseler
ise- beraberinde Kur'an-ı Kerim'i götürebilir. Çünkü böyle bir durumda zahir
şudur ki Kur'an'a saygısızlık etmiyeceklerdir. Yaşlı kadınlar da yemek hazırlamak,
su çekmek, hasta ve yaralılara bakmak gibi hizmetler için büyük ordularda
bulunabilirler. Fakat genç kadınların evlerinde kalmaları -kötülüğe meydan
verilmemesi bakımından- daha iyidir.
Eğer bir
zorunluk bulunmazsa kadın bizzat savaşa katılamaz. Zira kadının savaşa
katılmasından, ordunun zayıf olduğu mânâsı çıkabilir, ister hizmet, ister
cinsel ihtiyacın temini için olsun kadınları orduda bulundurmak da müstahab
değildir. Şayet buna mecbur kalınırsa -hiç değilse- hür kadınlar yerine
cariyelerin bulundurulması daha evlâdır. Yukarıda geçen sebebe binâen (kadın,
kocasının, köle de efendisinin izni olmaksuzn savaşa çıkamazlar. Ancak eğer
düşman bir şehire baskın yaparsa o zaman bunların da katılması zorunlu olur.
İslâm
askerlerinin kimseye hiyânet etmemeleri, ganimet mallarından çalmamaları,
kimseye işkence etmemeleri gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem):
Kadın, çocuk,
çok yaşlı, kötürüm ve iki gözden kör olan kimseler öldürülemez. Zira biz
Hanefiler'e göre düşmanın öldürülmesi, bizimle savaştığı için helâl
kılınmıştır. Bu kimseler ise sa-vaşamazlar. Bir yanı kurumuş kimse ile sağ veya
sol eli ya da sağ ayağı kesik olan kimseler de öldürülemezler. İmam-ı Şafii çok
yaşlı, kötürüm ve iki gözden kör olan kimseler hakkında görüşümüze
katılmamıştır. Çünkü ona göre düşmanın öldürülmesi, bizimle savaşabildiği için
değil, inançsız olduğu için helâldir. Oysa, bizim getirdiğimiz delil-onun
görüşüne karşıdır. Sabittir ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) çoluk çocuklarla kadınları öldürmekten nehyetmiştir. [19]
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayrıca öldürülmüş olan bir
kadını da görünce; “Bana bakın. Bu savaşamıyordu.
Niçin öldürülmüştür?”[20] diye
buyurmuştur. Ancak eğer bunlar arasında savaşta görüşünden yararlamlabilen bir
kimse varsa, yahut kadın hükümdar ise, o zaman öldürülebilir. Çünkü sağ kalmaları
müslümanlar için zararlı olur. Eğer aralarında savaşabilir güçte olanlar da
varsa -zararlarını önlemek için onlar da öldü-rülebilirler. Çünkü
öldürülmeleri, savaşamadıkları için haramdı. Savaşabilir güçte olunca öldürülmemeleri
için bir sebep kalmaz.
Deli olan
kimse de öldürülemez. Çünkü deli mükellef değildir. Ancak eğer savaşıyorsa o
zaman zararını önlemek için öldürülebilir. Çocuk da -deli gibi- eğer
savaşıyorsa öldürülebilir. Ancak deli olsun, çocuk olsun sadece savaş esnasında
öldürülebi lirler. Esir tutulduktan sonra işe öldürülemezler. Diğerleri ise, mükellef
oldukları için esir tutulduktan sonra dahi öldürülebilirler. Eğer deli gah delirir,
gah ayıhyorsa, ayık olduğu zaman aklı başında olan kimselerin hükmündedir.
Kişi için
müşrikler arasında bulunan babasını kasd edip öldürmesi mekruhtur. Zira Cenâb-ı
Hak (Azze ve Celle); “Ana babanla dünya
İşlerinde güzelce geçin”[21]
buyurmuştur. Hem de kişi, babasını yaşatmak için beslemek zorunda iken, eğer
savaşta onu öldürürse bu hükme aykırı davranmış olur. Şayet babası onu öldürmek
için çaba gösterirse, kendini ona öldürtmez ve başkası tarafından
öldürülünceye kadar onu uğraştırır. Zira kendisi günâha girmeden bu iş başkası
tarafından da görülebilir. Şayet babası onu öldürmek isterse, kendini babasma
öldürtmemek için onu öldürmekten başka çâre bulamazsa, o zaman öldürebilir.
Çünkü o zaman gayesi babasını öldürmek değil, kendini kurtarmaktır.[22]
BARIŞ
ANTLAŞMASI VE KENDİLERİNE GÜVENCE VERİLENLER BABI
Eğer devlet
başkanı, müslümanlarla savaş halinde olan düşmanla veyahut bir kısmıyla barış
antlaşmasını uygun görür ve müslümanlar için de barış antlaşması yararlı ise,
bu antlaşmayı yapmada bir sakınca yoktur. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş
ve Allah'a güven”[23]
buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); de Hudeybiye
yılı, Mekke müşrikleriyle on yıl için barış antlaşmasını akdetmiştir. [24] Hem
de eğer barış müslümanlar için iyi ise, o da manen cihaddir. Zira cihadın
gayesi olan düşmanın şerrinden korunmak, barış ile de hâsıl olur. Sonra, barış
süresinin rivayet olunan süre kadar olması şart değildir. Zira bazen maslahat
daha fazla bir sürede bulunur.
Fakat eğer barış
anlaşması müslümanlar için yararlı değilse o zaman caiz olamaz. Çünkü o zaman
eğer barış antlaşması yapılırsa hem sûreten, hem manen cihad bırakılmış olur.
Eğer devlet
başkanı bir süre için düşmanla barış antlaşmasını yaptıktan sonra, antlaşmayı
bozmanın daha yararlı olduğunu görürse, antlaşmayı bozduğunu onlara bildirir
ve onlarla savaşa başlar. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) Mekke müşrikleriyle yaptığı antlaşmayı bozduğunu onlara bildirmiştir. [25] Hem
de maslahat değişince o zaman antlaşmayı bozmak hem sûreten hem manen cihad
olur. Antlaşmaya bağlı kalmak da hem maddeten, hem manen cihadı terk etmek
olur. Ancak hıyanet olmaması için onlara bildirmek gerekir. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kime olursa olsun verilen sözde
hıyanet edilmemesini emir buyurmuştur. [26] Ayrıca
aradan, haberin hepsine ulaşabildiği kadar sürenin geçmesi de gerekir, ki bu
süre de hükümdarlarının, haberi memleketin her tarafına yayma imkânını bulabileceği
zaman miktan diye takdir edilmiştir. Zira ancak böyle yapıldığı zaman, hıyanet
edilmemiş olur.
Şayet
antlaşmayı önce onlar bozar ve bozmak da hepsinin haberi ile olursa, o zaman onlara
bildirmeye gerek yoktur. Zira antlaşmayı onlar bozduğu için bizim bozmamıza
gerek yoktur. Fakat eğer onlardan sadece bir kaç kişi ülkemize girip yollan
keserlerse bu, antlaşmayı bozmak sayılmaz. Ancak eğer bu bir kaç kişi güçlü bir
topluluk olur ve bizimle açıktan açığa savaşırlarsa, o zaman yalnız onlar
antlaşmayı bozmuş olur. Diğerleri bozmuş sayılmazlar. Çünkü bu davranışlan
hükümdarlanmn izniyle olmadığı için diğerlerine lâzım gelmez. Ancak eğer
hükümdarlan izin vermiş ise, o zaman hepsi antlaşmayı bozmuş olurlar. Çünkü
hükümdarlann izni manen hepsinin muvafakati demektir.
Düşmanlarla
bir mal karşılığında dahi barış antlaşmasını yapmak caizdir. Zira karşılıksız
olarak caiz olduğuna göre karşılıklı olarak caiz olması evleviyetle lâzım
gelir. Fakat bu da, eğer müslümanlar barışa muhtaç iseler böyledir. Eğer
müslümanlar barışa muhtaç değilseîer -yukanda anlattığımız sebebe binâen- caiz
değildir. Banş karşılığı, düşmandan alınan mal da cizye gibi olup cizyenin
harcandığı yerlere harcanır. Bu da eğer İslâm askerleri düşman toprağına
girmeyip onlara gönderilen elçi aracılığıyla anlaşma yapılırsa, böyledir. Eğer
îslâm askerlerinin düşman toprağına girmesi üzerine antlaşma yapılırsa, o
zaman düşmandan alman mal ganimetin hükmüne tâbi olup beşte biri çıkarıldıktan
sonra gerisi savaşan askerlere dağıtılır. ÇünKü o zaman bu mal onlardan silâh
zoruyla alınmış sayılır.
Dinden çıkmış
olanlarla da -haklarında bir karar verilinceye kadar- geçici olarak anlaşma
yapılabilir. Zira olabilir ki tekrar dönerler. Bunun için onlarla savaşmayı
tehir etmek caizdir. (Fakat antlaşmaya karşılık, onlardan mal alınamaz.) Çünkü
-cizye babında anlatılacağı üzere- dinden çıkmış olanlardan cizye almak caiz
değildir. (Şayet onlardan alınsa bir daha geri verilmez.) Çünkü dinden çıkmış
olanların malı hederdir.
Eğer düşman
askerleri müslümanları kuşatıp fidye karşılığı, onlardan barış anlaşmasını
isterlerse, müslümanlar için onlarla anlaşma yapmak caiz değildir. Çünkü düşmanın
bu teklifini kabul etmede müslümanlar için mezellet vardır. Ancak eğer
müslümanlann hayatı tehlikede olursa o zaman kabul etmek gerekir. Çünkü
tehlikenin önlenmesi -ne şekilde mümkün olursa- vâcibtir.
Kendileriyle
müslümanlar arasında barış anlaşması bulunsa bile (düşman askerlerine silâh ve
savaş malzemesini satmak doğru değildir.) Çünkü Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İslâm düşmanlarına silâh satmak ve göndermekten
nehyettiğt gibi, [27]
îslâm düşmanlarına silâh ve malzeme satmak -müslümanlarla aralarında anlaşma
bulunsa bile -onları müslümanlara karşı güçlendirmektir. Zira anlaşmaların
süresi biter veyahut bitmese de, kendileri kendilerini güçlü bulunca
bozabilirler.
Kıyâs, îslâm
düşmanlarına yiyecek ve giyecek de satmanın caiz olmamasını gerektirir. Ancak
biz nassdan bunun caiz olduğunu öğreniyoruz. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) -Mekke müşrikleri müslümanlarla savaş halinde iken- Semame'ye
onlara yiyecek maddelerini satmasını emretmiştir. [28]
Bir
Fasıl
Eğer hür olan
bir kimse -rister erkeki kadın olsun- bizimle savaş halinde olan bir veya bir
kaç gayrimüslime güvence verirse güvencesi geçerli olup müslümanlardan hiçbiri
onlara dokunamaz. Zira Peygamber Efendimiz(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Müslümanlar kan bakımından birbirlerine
denktirler. En ednalan bile, onlar adına güvence verebilir” [29] buyurmuştur. En ednaları ise, en azları
demektir, ki o da birdir. Hem de kişi -müslüman olduktan sonra- bir kişi de
olsa, savaşa ehil olduğu için müslüman olmayanlar ondan korkarlar. Bunun için
verdiği güvence yerinde olur ve yerinde olunca diğerleri adına da vermiş
sayılır. Hem de nikâh velileri birden çok oldukları zaman nasıl her biri hem
kendi adına, hem diğerleri adına velayeti altında bulunan kimseyi evlendirebiliyorsa
müslümanlardan da herbiri hem kendi adına, hem diğer müslümanlar adına güvence
verebilir. Ancak eğer verdiği güvence müslümanlar için zararlı ise, o zaman
onlara verilen güvencenin geri alındığı bildirilir. Nasıl ki hükümet bile
güvence verdikten sonra, eğer verdiği güvencede zarar görürse güvencesini geri
alır, ki biz bunu yukarıda da açıkladık.
Eğer îslâm
askerleri bir kaleyi kuşatmışken askerlerden biri kaledekilere güvence verir ve
fakat güvence vermesinde zarar bulunursa, verdiği güvence -yukarıda
açıkladığımız sebebe binâen- geri alınır ve asker kendi basma hareket ettiği
için ayrıca terbiye de edilir. Ancak eğer verdiği güvencede maslahat bulunursa
o zaman mazurdur. Zira çok kere herhangi bir işi tehir etmekle maslahat elden
kaçar.
Gayrimüslimin
güvence vermesi ise geçerli değildir. Çünkü gayrimüslimin müslümanlar hakkında
iyi niyet beslemesi şüphelidir. Hem de müslümanlar adına güvence vermek
müslümanlar üzerinde velayet bâbındandır. Gayrimüslim ise, müslümanlar
üzerinde velayet yetkisine sahip değildir.
Düşman
ülkesinde esir, yahut ticâret için bulunan müslümamn da güvence vermesi geçerli
değildir. Çünkü bu kimse düşmanın eli altında olduğu için düşman ondan korkmaz.
Güvence ise, kendisinden korkulan kimse ancak verebilir. Hem de bu kimse
güvence vermeye zorlanabildiği için verdiği güvencede maslahat bulunmayabilir.
Kaldı ki düşman ülkesinde her zaman bir esir veya tüccar bulunur. Eğer
güvenceleri geçerli olursa, düşman her dara düştükçe onlar vasıtasıyla
kurtulacaktır, ki o zaman bizim için düşmanı yenmek imkânı kalmaz.
Aynı sebepten
dolayı düşmanlardan müslümanhğı kabul eden ve fakat bizim ülkemize göç etmiyen
kimsenin de güvencesi geçerli değildir.
Eğer bir
çocuk daha anlayacak çağa gelmemişken güvence verirse, deli gibi onun da
verdiği güvence geçerli değildir. Fakat eğer anlayacak çağda olur, ancak savaş
için ona izin verilmemiş ise verdiği güvencenin geçerli olup olmadığında
ihtilâf edilmiştir. Eğer savaş için ona izin de verilmiş ise -en sahihi şudur
ki- onun verdiği güvence ittifak ile geçerlidir.[30]
GANİMETLER VE GANİMETLERİ PAYLAŞMA BABI
İslâm askerleri düşmandan bir yeri zorla aldıkları zaman, devlet
yöneticisi muhayyer olup isterse o yeri alanlar arasında dağıtır. Nasıl ki
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hay-b er'i aldığı zaman öyle
yapmıştı. [31] İsterse o yerin sakinlerini
yerlerinde bırakıp onları cizyeye, arazilerini de haraca bağlar. Nasıl ki Hz.
Ömer de Irak'ı aldığı zaman diğer As-hab'ın muvafakatıyla öyle yapmış [32] ve
Ashab arasmda ona muhalefet edenler tutunamayıp ortadan silinmişlerdir. Bunun
için bu iki tasarruf da bize örnek olup yönetici hangisini isterse onu uygular.
Kimisi: “Askerlerin ihtiyacı olduğu zaman birinci tasarruf, olmadığı
zaman ikinci tasarruf daha evlâdır. Çünkü hiç değilse devlet hazinesi için bir
gelir kaynağı olur” demiştir. Yöneticinin muhayyer olup hangisini istese
uygulayabilmesi de gayrimenkul mallar hakkındadır. Menkul mallan ise
sahiplerine bırakmak caiz değildir. Çünkü bunun cevazı hakkında şeriatta bir
delil yoktur. Gayrimenkul malların da sahiplerine bırakılması cevazına İmam-ı
Şafiî muhalefet ederek: “Çünkü sahiplerine bırakmak, askerlerin hakkını
veyahut malını karşılıksız olarak ellerinden almak demektir. Haraç da az
olduğu için bu hakkı karşılayamaz. Esirlerdeki askerlerin hakkı ise öyle
değildir. Çünkü yönetici gerekli gördüğü zaman esirleri köleleştirmez de,
onları öldürür, ki o zaman bu hakkı tamamen ibtal etmiş olur” demiş ise de,
rivayet ettiğimiz Hz. Ömer'in tasarrufu onun görüşüne karşıdır. Kaldı ki bu
tasarrufta müslü-manlar için daha büyük bir yarar vardır. Zira arazinin,
sahipleri elinde bırakılması halinde -sahipleri ekim ve tarım usulünü bildikleri
için- hem arazinin verimi fazla olur, hem askerler araziyi işletme masrafından
kurtulmuş olurlar. Hem de araziden gelen haraç devlet hazinesi için sürekli bir
gelir kaynağı olur. Haraç da her ne kadar az ise de devamlı olduğu için ilerde
arazinin değerinden daha fazla olur. Ancak bu tasarrufun mekruh olmaması için
arazi sahiplerine aynca, araziyi işletebilecek kadar menkul malların da verilmesi
gerekir.
Yönetici esirler hakkında da muhayyer olup isterse onlan öldürür. Zira
hem Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) esirleri öldürmüş, [33] hem
de öldürme ile bir daha müslümanların başına gaile açmaları ihtimali ortadan
kalkmış olur. İsterse onları köleleştirir. Çünkü köleleştirilmelerinde
müslümanların hem maddi kazancı, hem de -onunla müslümanlara kötülük yapmaları
önlendiği için- manevî kazancı vardır. İsterse Hz. Ömer'in Irak halkı hakkında
yaptığı gibi (onları hür olarak İslâm devletinin himâyesi altında yaşıyan
gayrimüslim bir azınlık olarak bırakır. Ancak Allah (Azze ve Celle) izin verirse
ileride anlatacağımız üzere arap müşrikleri île dinden çıkmış olanlar bu hükümden
müstesnadırlar.
Esirleri -kendi ülkelerine geri gitmek üzere- serbest bırakmak- caiz
değildir. Zira onlan geri göndermekle düşmana güç verilmiş olur.
Eğer esirler müslümanlığı kabul ederlerse o zaman kötülükleri başka bir
yolla önlenmiş olduğu için artık öldürülemezler. Fakat köleleştirilebilirler.
Çünkü müslüman olmadan esir düşmüşlerdir. Kaldı ki köleleştirilmelerinde
müslümanlar için maddî kazanç vardır. Fakat esir düşmeden müslümanlığı kabul
etmeleri halinde -buna sebep bulunmadığı için- köleleştirilemezler.
İmam. Ebû Hanife'ye göre esirleri fidye karşılığında bile olsa, geri
vermek caiz değildir. Diğer iki İmam ise: “Esirleri müslüman esirlerle
değiştirme yoluyla geri vermek caizdir” demişlerdir. ki İmam-ı Şafii de buna
kaildir. Çünkü bu işlemle, birtakım müslümanlar esaretten kurtarılmış olurlar.
Bir müslümamn kurtulması ise, bir kâfiri öldürmek, yahut ondan yararlanmaktan
daha iyidir,İmam Ebû Hanife de şöyle
demiştir:
Eğer biz onu geri verirsek düşmanı güçlendirmiş oluruz. Düşmanın
güçlenmesine mâni olmak ise, esarette olan müslümanı kurtarmaktan daha iyidir.
Çünkü esarette olan müslüman, esarette kalmasının zararını yalnız kendisi
çeker. Düşmanın güçlenme zaran ise bütün müslümanlara aittir.
Mezhebte, esirleri -fidye karşılığında bile olsa- geri vermenin caiz
olmadığı, meşhur ise de, el-Siyer-ül Kebir'de “Eğer müslümanların mala ihtiyacı
varsa esirleri fidye karşılığında bırakmanın bir sakıncası yoktur. Çünkü Bedir savaşında
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aldığı esirleri fidye
karşılığında bırakmıştır” [34] diye
geçmektedir.
Eğer elimiz altındaki esir, müslüman olursa bir müslüman esir
karşılığında geri verilemez. Çünkü bu değiştirmenin bir faydası yoktur. Ancak
eğer kendisi bunu istiyor ve bir daha küfre dönmiyece-ğine güveniliyorsa, o
zaman verilebilir.
Esirleri karşılıksız olarak bırakmak caiz değildir. İmam-ı Şafiî: “Caizdir.
Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Bedir esirlerinden
kimini karşılıksız olarak bırakmıştır” [35]
demiştir.Bizde;
“Müşrikleri nerede bulursanız
öldürün”[36]
âyet-i kerîmesine dayanıyoruz. Hem de esir düşen kimsenin esir düşmekle köle
olma hakkı sabit olur. Sabit olan bir haktan ise karşılıksız olarak vaz geçilemez,
İmam-ı Şafii'nin dayandığı hadîs ise mensuhtur.
Eğer İslâm askerleri savaş
bölgesinden dönmek isterlerken beraberlerinde, düşmandan aldıkları hayvan
sürüleri bulunup da götüremiyorlarsa, onları ne öldürebilir ve ne de yerinde
bırakırlar. Ancak keser ve kestikten sonra da yakarlar. İmam-ı Şafii: “Onları
yerinde bırakırlar. Zira Peygamber Efendimiz, eğer yemek için olmazsa herhangi
bir hayvanı kesmekten nehyetmiştir.”. [37]
demiştir.
Biz diyoruz ki: hangi hayvan olursa olsun eğer sahih bir maksat için
kesilirse caizdir. İslâm düşmanlarının gücünü kırmaktan daha sahih bir maksat
da olamaz.
Hayvanları kestikten sonra yakmak da, düşmanların yararlanmaması
içindir. Nasıl ki düşmanın evleri de bunun için yıkılır. Hayvanları kesmeden
yakmak ise caiz değildir. Çünkü ondan nehyedilmiştir. [38]
Hayvanları kesmeyip öldürmek de caiz değildir. Çünkü işkencedir. Silâhlar da,
eğer beraber götüremezlerse -düşman yararlanmasın diye- yakılır. Demirden olan
silâhlar gibi yanmayan silâhlar da, düşmanın bulamayacağı yerlere gömülür.
İslâm askerleri düşman toprağından geri dönmedikçe, ele geçirdikleri
ganimetleri paylaşamazlar. İmam-ı Şafii: “Düşman toprağında dahi ganimetlerin
taksiminde sakmca yoktur.” demiştir, ki bu ihtilâf “İslâm toprağına girmeden,
ele geçirilen ganimetlere mâlik olunur mu olunmaz mı?” diye edilen ihtilâftan
kaynaklanmaktadır. Bize göre mâlik olunur, İmam-ı Şafii'ye göre olunmaz. Bu
ihtilâftan aynca bir takım meseleler daha ortaya çıkmaktadır; ki biz onları da
kifâye adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. İmam-ı Şafii: “Bir mala, eğer o
mal mubah ise -avlarda olduğu gibi- onu ele geçirmekle mâlik olunur. Ganimet
mallan da, düşman toprağında dahi olursa düşmandan alındıktan sonra ele
geçirilmiş olur” demiştir. [39]
Bizim de dayanağımız, Peygamber Efendimiz'in ganimetleri dar-ûl harpta
satmaktan nehyetmesidir. Zira bir malı taksim etmek de onu satmak hükmünde
olduğu için taksim de nehyin altına girer. Hem. de bir şeyi ele geçirmek onu
güven altına almakla olur. Ganimet malları ise, düşman toprağından dışarı
çıkarılmadıkça güven altında olmayıp sahipleri tarafından her an için geri
alınması mümkündür.
Ganimet mallarına ortak olmada bilfiil savaşa katılanlarla bilfiil
katılmayıp yedekte duran askerler arasında fark yoktur. Çünkü -yerinde
öğrenildiği üzere- her ikisi de savaş kasdıyla sının geçmiş, yahut savaşta
hazır bulunmuşlardır. Askerler içinde hastalık veya benzeri bir mazeret
dolayısıyla savaşa giremiyenler de -aynı sebebe binâen- öyledirler.
Eğer İslâm ordusu ganimetleri daha İslâm toprağına çıkarmamışken
yardımcı güçler gelip onlara katılırlarsa, onlar da ganimetlere ortak olurlar.
İmam-ı Şafii: “Savaş bittikten sonra gelenlere pay yoktur” demiştir, ki bu
ihtilâf da yukarıda geçen ihtilâftan kaynaklanan meselelerden, biridir. Bize
göre ise ganimetlere ancak, ordu İslâm toprağına girdikten, yahut -düşman
toprağında dahi olsa- ganimetler taksim edildikten veya satıldıktan sonra
gelenler ortak olamazlar.
Savaşta askerleri sevk ve İdare edenlerin ise -eğer kendileri bizzat
savaşa katılmazlarsa- ganimetlerde bir hakları yoktur. İmam-ı Şafiî iki
kavlinden birinde onlara da pay verilir. Zira Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Ganimet, olayda hazır
olanların hakkıdır”[40]
buyurmuştur. Hem de onlarla ordunun hacmi kabardığı için manen cihad etmiş
sayılırlar” demiştir.
Biz diyoruz ki: bunlar bilfiil savaşta bulunmak kasdıyla sınırı geçmedikleri
için savaşa bilfiil katılmış gibi değillerdir. Bunun için savaşa bilfiil
katılmaları gerekir, ki kendi durumlarına göre, yâni eğer süvari iseler
süvarilere, piyade iseler piyadelere göre hak sahibi olsunlar. İmam-ı Şafiî'
nin dayandığı hadis ise, Hz. Ömer'de mevkuftur, yahut “Ganimet, savaşa katılmak
maksadıyla savaşta hazır olanların hakkıdır” mânâsındadır.
Eğer ordunun, ganimetleri taşıyacak araçları yoksa, yönetici,
ganimetleri askerlere iğreti olarak dağıtır ve İslâm toprağına vardıktan sonra
onlardan geri alarak yeniden ve bu kez esaslı bir şekilde aralarında
paylaştırır. Ben diyorum ki: Muhtasar'da böyle demiş ve askerlerin muvafakatim
şart koşmamıştır, ki es-Siyer-ül Kebir'in de rivayeti bu yoldadır. Bu konunun
kısacası şudur: eğer ordunun, ganimetleri taşıyacak araçları olursa ganimetler
o araçlarla islâm ülkesine taşıttırılır. Çünkü hem ganimetler, hem araçlar
ordunun malıdır. Şayet ordunun araçları bulunmayıp, beytülmalin varsa yine
böyledir. Çünkü beyt’ül mal da müslümanların malıdır. Eğer askerlerden bir
kısmının, yahut hepsinin araçları olursa “es Siyer-ü Sağir”in rivayetine göre
ganimetleri taşımaya zorlanamazlar. Çünkü bu, tamamen bir kiralama akdi olduğu
için her iki tarafın da kabulü şarttır. Bunlar da, arkadaşının hayvanı çölde
ölüp de kendisinde fazla bir hayvan bulunan kimse gibidirler. Sayer-ül Kebir'in
rivayetine göre ise zorlanırlar. Çünkü bu, genel bir zararın şahsî bir zararla
önlenmesi kabilindendir.
Ganimet malları taksim edilmeden, düşman toprağında satılamazlar.
Çünkü ganimet mallan taksim edilmeden kimsenin malı değildir. İmam-ı Şafii: “Satılabilir”
demiştir, ki bu ihtilâfın sebebini yukarıda açıkladık.
Düşman toprağında ölen askerlerin ganimetlerde bir hakkı yoktur.
Ganimetlerin İslâm ülkesine çıkarılmasından sonra ölenler ise hisseleri
vârislerine verilir. Çünkü miras ancak ölenin malına düşer. Ganimetler ise, İsime getirilmeden, askerlerin malı
olamaz. İmam-ı Şâii ise: “Düşman yenilgiye uğradıktan sonra ölen askerlerin
hissesi vârislerine kalır” demiştir. Çünkü ona göre -yukanda da geçtiği üzere-
ganimet mallan ele geçirilmekle askerlerin malı olur.
Askerlerin düşman toprağında ele geçirdikleri ganimetlerden yem
vezneleri ve buldukları yiyeceklerden yemeleri caizdir.Ben diyorum ki: Kuduri bunu böyle mutlak
olarak söyleyip -muhtaç olduklan zaman” diye kayıd koymamış ise de, bir
rivayete göre ihtiyaç şarttır, bir rivayete göre şart değildir. Birinci
rivayetin dayanağı şudur ki: Ganimet mallan bütün askerler arasında müşterek
olduğu için kişi ondan ancak ona muhtaç olduğu zaman yararlanabilir. İkinci
rivayetin dayanağı da. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Hayber'in
yiyecekleri hakkındaki; “Yiyin,
hayvanlarınıza yedirin, fakat yükleyip götürmeyin” [41]
hadisidir. Hem de kişi savaş esnasında -zengin de olsa- yiyecek ve hayvan
yemine muhtaçtır. Çünkü savaşta olan kimse, sürekli olarak beraberinde ne
yiyecek ve ne de hayvan yemini taşıyamadığı gibi, arkadan ona yetiştirmek de
mümkün değildir. Bunun için savaşta olan herkese ganimetlerden yemesi ve
hayvanına yedirmesi caizdir. Silâh ise öyle değildir. Çünkü savaşta olan kimse
devamlı olarak silâhını beraber bulundurur. Bunun için kişi ganimet olarak ele
geçirilen silâhlan kullanamaz. Ancak muhtaç olduğu zaman alır, kullanır ve işi
bittiği zaman tekrar yerine bırakır. Hayvan da silâh gibidir. Yiyecek de
ekmek, et ve yağ gibi yemekte kullanılan şeylerdir.
Askerlerin ganimet mallarından odun kesmeleri de caizdir. Bâzı
nüshalarda bunun yerine “Koku kullanmaları caizdir” diye geçmektedir.
Askerlerin ganimet mallarından kendilerini ve hayvanlarım yağlamaları
da caizdir. Zira buna da ihtiyaç vardır. Ayrıca buldukları silâhları da
kullanabilirler. Fakat bunların hepsi ganimetlerin taksiminden önce olması
şartına bağlıdır. 'Bu da -yukarıda geçtiği üzere- eğer silâha ihtiyaçları
olursa caizdir. (Fakat ganimet mallarından hiçbir şeyi satmaları caiz
değildir.) Çünkü -yukarıda da söylediğimiz üzere- kişi ancak kendi malını
satabilir. Ganimet mallan ise, paylaşılmadan önce, kimsenin malı değildir.
Eğer bir gayrimüslim darül harpta müslüman olursa hem kendini, hem
küçük çocuklarım, hem -ister kendi elinde olsun, ister bir müslümanın veya
İslâm himâyesi altında bulunan bir gayrimüslimin elinde emânet bulunan- menkul
olan bütün mallarını kurtarmış olur. Yâni onun oturduğu yeri aldığımız zaman
ne ona, ne küçük çocuklarına, ne de menkul olan mallarına dokunamayız.. Çünkü
hür olan bir kimse müslüman olunca artiK köleleştirilemez. Küçük çocukları da,
kendisi müslüman olunca kendisine tâbi olurlar. Menkul mallarına da
dokunamayız. Çünkü Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Kim ki müslüman olurken,
elinde bir mal bulunursa o mal onundur” [42] buyurmuştur. Ancak bu menkul mallara
dokunamayışımız, kendi elinde olması, ya da birmüslümanın veya İslâm himâyesi
altında bulunan bir gayrimüslimin elinde emânet olarak bulunması şartına
bağlıdır. Çünkü bu mal kendisinde emânet olarak bulunan müslümanın veya İslâm
himâyesi altında olan gayrimüslimin eli de onun eli gibi sıhhatli ve dokunulması
caiz olmayan bir eldir. Fakat kendisinden gasp olunan, ya da kendisi
tarafından, İslâm himâyesi altında olmayan bir gayrimüslime emânet bırakılan
malı öyle değildir. Çünkü ne gasp eden kimsenin, ne de İslâm himâyesi altında
olmayan gayrimüslimin eli, dokunulması caiz olmayan bir el değildir. Bu
kimsenin oturduğu yeri aldığımızda gayrimenkul olan mallan ise bize ganimet
olur. İmam-ı Şafii “Gayrimenkul olan malları da, elinde olduğu zaman menkul
olan mallan gibi kendisinindir” demiştir.
Biz diyoruz ki: gayrimenkul mallar ülkenin aynlmaz birer parçası
olduğu için gerçekte şahsın olmayıp ülkeyi idare eden devletin malıdır. Kimisi
demiştir ki: Bu göröş İmam Ebü Hanife'nindir ve İmam Ebû Yûsuf un da son
görüşüdür. İmam Muhammed'e ve İmam Ebû Yûsufun ilk görüşüne göre ise,
gayrimenkul mallar da menkul mallar gibidir. Çünkü İmam Ebû Hanife ile İmam
Ebû Yûsuf'a göre gayrimenkul mallar üzerinde şahsi mülkiyet vücuda gelemez.
İmam Muhammed ise: “Vücuda gelir” demiştir. Bu kimsenin karısı da
ganimet olur. Çünkü kansı darül harpta yaşı-yan gayrimüslim olduğu için
müslümanlıkta kocasına tâbi değildir. Karısının karnındaki çocuk da ganimet
olur.) İmam-ı Şafiî: “Doğan çocuk nasıl babasına tâbi ise, henüz doğmamış
çocuk da öyledir” demiştir.
Biz diyoruz ki, doğmamış çocuk annesinin vücudundan bir parça sayılır.
Bunun için annesi köleleşince onunla birlikte o da köle-leşmiş olur. Doğmuş
olan çocuk ise, annesinden aynldığı için onun vücudundan bir parça değildir ve
dolayısıyla onun köleleşmesiyle köleleşmez. Büyük çocukları da ganimet olurlar.
Çünkü büyük oldukları için babalarına tâbi değillerdir.
Savaşa katılmış olan köleleri de ganimet olurlar. Çünkü bu köleler
efendilerine karşı geldikleri için onun elinden çıkıp ülke halkına tâbi
olmuşlardır.
İslâm himâyesi altında olmayan gayrimüslimin elindeki malları da ister
emânet olarak elinde bulunsun, ister onu gasp etmiş olsun (ganimet olur.) Çünkü
İslâm himâyesi altında olmayan gayrimüslimin eli dokunulmaz değildir. Bir
müslüman veya İslâm himâyesi altında olan bir gayrimüslim tarafından gasp
edilmiş mallan da İmam Ebû Hanife'ye göre ganimet olur. İmam Muhammed ise: “Ganimet
olmaz” demiştir.
Ben diyorum, ki: Es-siyerül Kebir'de ihtilâf bu şekilde açıklanmıştır.
el-Camis-Sağirin sarihleri ise, İmam Ebû Yûsuf'un da İmam Muhammed'le beraber
olduğunu söylemektedirler.
İki İmam: “Çünkü mal da sahibine tâbidir. Mal sahibi mûslümanlığı kabul
etmekle dokunulmazlık vasfını kazanınca onunla birlikte malı da bu vasfı
kazanmış olur” demişlerdir.
İmam Ebû Hanife de: “Bu mal aslında herkese mubah olan bir mal olduğu
için kim onu ele geçirirse ona mâlik olur. Sahibi de müslümanlığı kabul ettiği
için dokunulmazlık vasfını kazanmış değildir. Nitekim eğer darül harpta birisi
onu öldürürse o kimseye kısas lâzım gelmez. Onun dokunulmazlığı insan olduğu
içindir. Ancak müslüman değilken insanlığa zararlı olduğu için bu vasıf
kendisinden kalkmıştı. Müslüman olunca bu vasfı tekrar geri döndü. Onun bu malı
ise öyle değildir. Çünkü onun elinde olmadığı için heder olmuş bir maldır.
Bunun için onu kim ele geçirirse onun olur”demiştir.
İslâm askerleri düşman ülkesinden çıktıktan sonra ganimet mallarından
artık yiyemez ve hayvanlarına yediremezler. Çünkü o zaman zorunluk ortadan
kalkmış olur. Oysa, düşman toprağında iken zorunluktan ötürü yer ve hayvanlarına
yedirirlerdi. Hem de düşman toprağından çıktıktan sonra ganimetteki haklar
kesinleşmiş olur. Hattâ eğer kişi ölürse onun hissesi vârislerine kalır. İslâm
ülkesine çıkmadan önce ise öyle değildir. (Eğer düşman toprağmdan çıkarken bir
kimsede fazla kalmış bir yiyecek veya yem varsa, onu ganimetlerin araşma geri
bırakması gerekir.) Yâni eğer ganimet malları paylaşılmadan önce İslâm
ülkesine dönülürse hüküm böyledir, ki bir rivayete göre İmam-ı Şafii de buna
kaildir. Diğer rivayete göre ise İmam-ı Şafii bu kimseyi de gizliden düşman
toprağına girip soygun yapan kimseye kıyâs ederek: “Geri bırakması gerekmez”
demiştir. Biz diyoruz ki: bu kimse ile gizliden düşman toprağına giren kimse
arasında fark vardır. Zira bu kimse ihtiyaçtan dolayı o yiyeceği veya hayvan
yemini almıştı. İhtiyaç ise, İslâm ülkesine dönüldükten sonra ortadan kalkmış
olur. Düşman ülkesine gizliden giren kimse ise öyle değildir. Zira bu kimse,
eline geçirdiği mal islâm ülkesine getirmeden önce de onun hakkı idi.
Eğer ordu, ganimetleri paylaştıktan sonra İslâm ülkesine dönerse o
zaman kişide fazla kalan yiyecek veya hayvan yemini -eğer kendisi muhtaç
değilse fakirlere verir. Muhtaç ise kendisi yer. Zira artık geri vermesi
mümkün olmadığı için, yerde bulunan mal hükmündedir.[43]
Ganimetlerin Taksim Keyfiyeti Hakkında Bir Fasıl
Ganimetten, önce beştebir çıkarılır. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):
“Bilin ki. ele geçirdiğiniz
ganimetin beşte biri Allah (Azze ve Celle)'in, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'in ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolda kalmışlarındır”[44]
buyurmuştur. (Geri kalan beşte dördü de ganimeti ele geçiren askerler arasmda
taksim edilir.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öyle
yapmıştır. [45]
İmam Ebû Hanife'ye göre atlıya iki hisse, yayaya bir hisse verilir.
Diğer iki İmam ise: “Atlıya üç hisse verilir” demişlerdir. ki İmam-ı Şâfii'nin
de görüşü bu yoldadır. Zira Abdullah İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'dan rivayet
olunduğuna göre Peygamber Efendimiz, atlıya üç, yayaya bir hisse vermiştir. [46] Hem
de herhangi bir şeyde hak sahibi olmak, o şeyi elde etmek yolunda gösterilen
çabaya göredir. Atlının gösterdiği çaba ise, yayanın gösterdiği çabanın üç
katıdır. Zira atlı savaşta hem gider, hem döner, hem yerinde durur. Yaya ise,
sadece yerinde durur.
İmam Ebû Hanife'nin delili de: İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh)'nın: “Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) atlıya iki hisse, yayaya bir hisse
verirdi” mealindeki hadîsidir. [47] Hem
de kavli hadiste Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm): “Atlıya iki hisse, yayaya bir hisse vardır”[48]
Kaldı ki Abdullah İbn-i Ömer'den dahi Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'in atlıya iki hisse, yayaya da bir hisse verdiği yolunda bir rivayet
daha vardır. Bu itibarla Abdullah İbn-i Ömer'in rivayetleri arasında çatışma
bulunduğu için diğer Ashab'm rivayetini tutmak lâzım gelir. Hem de gidiş ile
geliş aynı cinsten olduğu için ikisi bir fiil sayılır ve dolayısıyla atlının
çabası, yayanın çabasından bir kat fazla olur. Ayrıca, kimin kimden ne kadar
fazla çaba gösterdiği, kesin olarak bilinemediği için zahir olan sebebe
bakılır. Atlıda ise -biri kendisi, biri atı olmak üzere- iki sebep vardır.
Yayada da -sadece kendisi olmak üzere- bir sebep vardır. Bunun için atlının
hakkı, yayanın hakkının iki katıdır.
Bîrden fazla atlara hisse verilmez. İmam Ebû Yûsuf: “Eğer kişinin iki
atı olursa her iki ata da hisse verilir. Zira Peygamber Efendimiz iki ata
hisse vermiştir. [49] Hem
de bir at bazen yorulduğu için kişi diğerine muhtaç olur” demiştir. İmam Ebü
Hanife ile İmam Muhammed de: Bera1 b. Âzib'in iki atı olduğu halde Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ona sadece bir atm payını vermiştir. [50]
Hemde kişi aynı anda iki atm sırtında savaşamadığı için, şayet iki atı da olsa,
yalnız birinin sırtında savaşır. Bunun içindir ki üç at olduğu zaman üç ata pay
verilmez. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Bera' b. Azib'e
iki atın payını vermesi de, ona bağışta bulunmuş olduğu mânâsma mahmuldür.
Nitekim Seleme b. Ekva' yaya olduğu halde Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) ona da iki pay vermiştir.[51] (
Bu konuda beygirlerle cins atlar arasında fark yoktur. Zira Kur'an-ı
Kerîm'de düşmanı yıldırmak bakımından atlar arasında ayırım yapılmamıştır.
Nitekim Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“Onlara karşı gücünüzün yettiği
kadar kuvvet ve savaş atlan hazırlayın, ki Allah'a ve size düşmanlık edenleri
yıl curasınız”[52] buyurmuştur.
Hem de «at- denildiği zaman, ister beygir, ister cins at, ister melez olsun
hepsine denilir. Hem de eğer cins at daha çevik ve daha fazla koşuyorsa, beygir
de daha güçlü ve başı daha yumuşaktır. Bunun için her birinde, diğerinde bulunmayan
bir üstünlük vardır.
Düşman toprağına atlı olarak girdikten sonra atı ölen kimseye iki
hisse, düşman toprağına yaya olarak girdikten sonra at temin eden kimseye ise
bir hisse verilir. İmam-ı Şafii ise, her iki surette de bunun tersini
söylemiştir. İbn-ül Mübarek de İmam Ebû Hanife'den ikinci surette de kişiye iki
hisse düştüğünü nakletmiştir.
Kısacası: bize göre muteber olan, sının geçerken, İmam-ı Şâfii'ye göre
iki savaş yaparken kişinin sahip olduğu durumdur. İmam-ı Şafii: “Çünkü
ganimetleri hak etmenin sebebi, düşmanla savaşıp onu yenmektir. Bunun için
muteber olan, kişinin savaşırken sahip olduğu durumdur. Sınırı geçmek ise
-evden çıkmak gibi- savaşmak için bir vesiledir. Bir takım şer'i hükümlerin
savaşın inceliklerine bağlı bulunması da, bu incelikleri bilmenin mümkün
olduğunu gösterir. Şayet mümkün olmaz veyahut zor da olsa, savaşta bulunmak
bilinmesi mümkün olan bir şeydir” demiştir.
Biz diyoruz ki: sının geçmek bilfiil savaşmak sayılır. Zira düşmanın
içine, sının geçmekle korku girer. Bundan sonraki durum ise savaşın devam
halidir, ki ona itibar olunmaz. Kaldı ki savaşın inceliklerini öğrenmek de zor
bir şeydir. Hattâ -savaşta taraflar birbirlerine karışıp kimsenin kimseden
haberi olmadığı için- kişinin savaşta bulunup bulunmadığını bilmek de öyledir.
Bunun için, kişi sınırı geçerken hangi durumda ise o durum muteberdir. Zira
savaşa katılmak gayesiyle sınırı geçmek -zahiren savaşa katılmak için
olduğundan- savaşa katılmak yerine geçer.
Eğer kişi atlı olarak savaş alanına girdikten sonra yer dar olduğu
için atından inip yaya olarak savaşırsa -ttifak ile- atlıların hissesini
hakkeder. Eğer savaş alanına atlı olarak girdikten sonra atını satar, yahut
başkasına hibe eder, ya da rehin olarak veya kira ile verirse - Hasan İbn-i
Ziyâd'ın İmam Ebû Hanife'den rivayetine göre- yine de atlıların hissesini
hakkeder. Çünkü sının atlı olarak geçmiştir. Zahir olan rivayete göre ise,
yayaların hissesini hakkeder. Zira savaşa banlamadan atını başkasına vermesi,
atlı olarak savaşa girmek gayesiyle sının geçmemiş olduğunu gösterir.
Eğer atlı savaş bittikten sonra atını satarsa atının hissesi sakıt
olmaz. Kimine göre, eğer savaş esnasında da satarsa yine böyledir. Fakat en
doğrusu şudur ki sakıt olur. Çünkü atını satmasından, onu -sırtında savaşmak
için değil- ticâret için getirmiş olup para edeceği zamanı beklemiş olduğu
anlaşılır.
Köleye, kadına, çocuğa ve İslâm himâyesi altındaki gayrimüslime
ganimetten hisse verilmez. Ancak onlara uygun görüleceği miktarda ganimetten
bağışta bulunulur. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) kadın, çocuk ve kölelere ganimetten hisse vermez, ancak
onlara bir miktar bağışta bulunurdu. [53]
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yahudilere karşı
kendisine yardım eden yahudilere de ganimetten bir şey vermemiş, yâni onlara; “Bu
da sizin hissenizdir” dememişti, [54] Hem
de cihad bir ibâdettir. Gayrimüslim ise ibâdete ehil değildir. Çocuk ile kadın
da cihada güçleri yetmez. Bunun içindir ki onlara cihad farz olmamıştır.
Köle de, yuları efendisinin elinde olduğu için, gerektiğinde efendisi
onu cihaddan alıkor. Ancak bunlara bağış olarak bir şey verilir, ki onlar için
hem cihada karşı bîr teşvik olsun, hem de derece bakımından diğerlerinden aşağı
oldukları bilinsin. Kendisiyle kitabet akdi yapılan köle de henüz köle olduğu
için ona da hisse verilmez. Sonra köleye, eğer bilfiil savaş yaparsa bağışta
bulunulur. Çünkü efendisinin hizmeti için savaş alanına geldiği için o da
ticâret gayesiyle gelen kimse gibidir. Kadına da, eğer yaralıları tedavi ve
hastalara hizmet ederse bağışta bulunulur. Çünkü kadın gerçek bir biçimde savaş
yapmaktan acizdir. Bunun için kadının bu çeşit hizmetleri gerçek savaşın
yerine kaimdir. Köle ise öyle değildir. Çünkü kölenin gerçek savaşa gücü
yeter. İslâm himâyesi altında olan gayrimüslime de, eğer bilfiil savaş yapar
veyahut savaşanlara yol gösterirse bağışta bulunulur. Çünkü yol göstermede de
müslümanlar için yarar vardır, hattâ yol gösterdiği için ona yapılan bağış
-eğer yol göstermesinde büyük bir yarar bulunuyorsa- ganimetteki hissesinden
daha fazla da olabilir. Fakat bilfiil savaştığı zaman ona yapılacak bağış,
ganimetteki hissesi kadar olamaz. Çünkü bilfiil savaş cihaddır. Cihadta ise,
gayrimüslim ile müslüman kimse bir tutulamazlar. Yol göstermek ise cihadın
amellerinden değildir. Bunun için onun karşılığı, varabildiği kadar yüksek
olabilir.
Ganimetin beşte birine gelince: bu da üç hisseye ayrılıp bir hissesi
yetimlere, bir hissesi yoksullara, bir hissesi de yolda kalmışlara verilir.
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yoksul olan akrabaları da
bu üç sınıf kimselere dahildirler. İmam-ı Şafii: “Ganimetlerin beştebirinin
beşte biri, Peygamber Efendimiz(Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'in akrabalarının hakkıdır. Bunda zengin ve yoksullar eşit
olup ancak erkeğe iki kadının hissesi kadar verilir ve Haşimioğulları ile
Muttaliboğulları'dan başkasına verilemez. Zira Cenâb-ı Hak (A'zze ve Celle):
“Bilin ki ele geçirdiğiniz
ganimetin beştebiri Allah (Azze ve Celle)'in, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)'in ve yakınlarının, yetimlerin, yoksulların ve yolcularındır” [55] diye buyururken Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in zengin ve yoksul olan akrabaları arasında
ayınm yapmamıştır” demiştir.
Biz de diyoruz ki: Hulefâ-i Raşidin hepsi ganimetin beşte birini bizim
dediğimiz şekilde üç hisseye ayıragelmişlerdir. Raşid halifeler de bizim için
yeterli birer Örnektirler. Hem de Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem);
“Ey Haşimoğulları topluluğu,
Cenâb-ı Allah (Azze ve Celle) insanların kendilerinden yıkadıkları kiri size
uygun görmemiş, bunun yerine size ganimetin beşte birinin beşte birini
vermiştir.” [56] diye buyurduğuna göre, ganimetten bu hisse
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akrabalarına zekât yerine
verilmiştir. Zekât ise yalnız yoksullara verildiği için, bunun da Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yalnız yoksul olan akrabalarına
verilmesi lâzım gelir. Kaldı ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) bu hisseyi kendi akrabalarına, akrabası oldukları için değil,
kendisine yardımcı oldukları için vermiştir. Nitekim parmaklarını birbirlerine
geçirerek onlar hakkında; “Bunlar
cahiliyede de, İslâmiyette de benimle şu şekilde beraber olagelmişlerdir” [57] diye
buyurduğu hadisi bunu açıklamıştır. Zira bundan açıkça anlaşılmaktadır ki,
nassdan murad, akrabalık yakınlığı değil, yardım yakınlığıdır.
Ganimetin beşte birine müstahak olanlar arasında Allah (Azze ve
Celle)'in da zikredilmesi ise, herhangi bir kimseye hisse belirtmek için
olmayıp, Allah'ın ismiyle teberrüken başlamak içindir. Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hissesi de onun vefatıyla sakıt olmuştur.
Nasıl ki “Safi”de onun vefatıyla sakıt olmuştur. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hisseye Peygamberlik vasfıyla müstahak idi.
Ondan sonra ise bir Peygamber yoktur. Safi de: Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'in -zırh, kılıç, câriye gibi- ganimetten kendine ayırdığı
şey demektir.
İmam-ı Şafii: “Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in
hissesi ondan sonra gelen halifelere verilir” demiş ise de, yukanda
açıkladığımız delil onun görüşüne karşıdır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)'in akrabaları da, hisselerine yukarıda açıkladığımız üzere onun
zamanında ona yardımcı oldukları için müstahak idiler. Ondan sonra ise, fakir
olanları fakir oldukları için müstahak olurlar. Ben diyorum ki: Bunu Kerhi
söylemiştir. Tahavi ise: “Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in
fakir olan akrabalarının hissesi de sakıttır” demiştir. Çünkü -yukarıda
rivayet ettiğimiz üzere- bunun hakkında hem icmâ vardır. Hem de ganimet de
zekât gibi bir şey olduğu için, nasıl zekât Peygamber Efendimiz (Sallalahü
Aleyhi ve Sellem)'in akrabalanna yakışmıyorsa bu da öyledir. Birinci görüşün
delili de -ki en doğrusu da odur- Hz. Ömer (Radıyallâhü anh)'ın Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in fakir olan akrabalarına hisse
vermiş olduğuna dâir rivayettir. [58] Zira
icmâ, zengin olanlarının hissesi sakıt olduğu hakkındadır. Fakir olanları ise
geçen üç sınıfa dâhildirler.
Eğer bir veya iki kişi düşman toprağına soygun yapmak için ve
hükümetten izin almaksızın girip de bir şey getirirlerse, o şeyden beşte bir
hisse çıkarılmaz. Zira ganimet düşmandan hırsızlık yoluyla değil, zorla ve
onlan yenmek suretiyle alınan şeye denir. Beşte bir ise ganimetten çıkarılır.
Eğer bu bir veya iki kişinin düşman toprağına girmesi hükümetin izniyle olursa
o zaman onun hakkında iki rivayet vardır. Meşhuru şudur ki, ondan beşte bir
hisse çıkarılır. Çünkü hükümet onlara izin verdiği için, gerektiğinde onlara
yardım göndermeyi de üzerine almış demektir. Bunun için, getirdikleri mal
düşmandan zorla alınan malın hükmünde olur.
Eğer bir veya iki kişi düşman toprağına soygun yapmak İçin ve
hükümetten izin almaksızın girip de bir şey getirirlerse, o şeyden beşte bir
hisse çıkarılmaz. Zira ganimet düşmandan hırsızlık yoluyla değil, zorla ve
onlan yenmek suretiyle alınan şeye denir. Beşte bir ise ganimetten çıkarılır.
Eğer bu bir veya iki kişinin düşman toprağına girmesi hükümetin izniyle olursa
o zaman onun hakkında iki rivayet vardır. Meşhuru şudur ki, ondan beşte bir
hisse çıkarılır. Çünkü hükümet onlara izin verdiği için, gerektiğinde onlara
izin verdiği için, gerektiğinde onlara yardım göndermeyi de üzerine almış
demektir. Bunun için, getirdikleri mal düşmandan zorla alman malın hükmünde
olur.
Eğer düşman toprağına silâhlı ve gücü yerinde olan bir topluluk girip
bir şey getirirlerse, o şeyden -hükümet onlara izin vermiş olmasa bile- beşte
bir hisse çıkarılır. Çünkü getirdikleri şey, düşmandan zorla aldıkları için
ganimet sayılır. Hem de bu durumda –gerektiğinde- hükümetin onlara yardım
etmesi gerekir. Çünkü eğer hükümet onlara yardım etmezse müslümanlar için
gevşeklik olur. Bir veya iki kişi ise öyle değildir. Çünkü bir veya iki kişiye
yardım etmek hükümete vâcib değildir. [59]
Ganimetten Bâzı Kimselere Bağışta Bulunmak
Hükümetin savaş esnâsmda bâzı kimselere, onlan savaşa teşvik etmek
için ganimetten özel mahiyette bağışta bulunmasında bir sakınca yoktur. Meselâ
bir birliğe, hükümet: “Getireceğiniz ganimetten beşte bir hissesi çıktıktan
sonra gerisi size olsun-, yahut -kim bir düşmanı öldürürse, beraberindeki
eşyası ona olsun” diyebilir.” Çünkü müslümanları savaşa teşvik etmek
müstahaptır. Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);
“Ey Peygamber, mü'minleri
savaşa teşvik et” [60] buyurmuştur. Bâzı kimselere özel mahiyette
ganimetten bağışta bulunmak da savaşa bir nevi teşviktir. Ancak savaşa teşvik
bu şekilde olduğu gibi başka şekillerde de olabilir. Fakat ganimetin hepsini
bir veya bir kaç kişiye vermek doğru değildir. Çünkü o zaman hak sahipleri
haklanndan tamamen yoksun bırakılmış olurlar. Şayet hükümet bunu bir küçük
birliğe sözlerse caizdir. Çünkü ganimette tasarruf yetkisi hükümetindir ve
bâzan böyle yapmada maslahat bulunur.
Fakat ganimetler İslâm toprağına getirildikten sonra ondan bâzı
kimselere bağışta bulunmak caiz değildir. Çünkü ganimetler İslâm toprağına
getirildikten sonra, savaşarak onları ele geçiren askerlerin hakkı kesinleşmiş
olur. Ancak hükümet o zaman ganimetin beşte birinden bağış yapabilir. Çünkü
beşte bir, savaşanların değil, beytülmahn hakkıdır.
Öldürülen kimsenin beraberindeki eşyası öldürene verilmediği zaman, o
da ganimet mallarından olup onun hakkında öldüren ile diğerleri arasında fark
yoktur. İmam-ı Şafii: “Eğer öldüren kimse kendisine ganimetten hisse verilen
kimselerden ise ve onu kaçarken ve arkadan vurmak suretiyle öldürmemiş ise,
beraberindeki eşyası ona aittir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü
ve's-selâm):
“Kim ki bir düşmanı öldürürse,
beraberindeki eşyası ona aittir” [61] buyurmuştur. Zahir de şudur ki bu söz,
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in şahsi bir tasarrufu
olmayıp, şeriatın bir hükmüdür. Zira Peygamberler şeriat hükümlerini bildirmek
için gönderilmiş bulunuyorlar. Kaldı ki kişiyi kaçarken değil, öldürene doğru
yönelirken öldürmek, hüner ve erkeklik istiyen bir hizmet olduğu için,
beraberindeki eşyayı onu öldürene vermek gerekir, ki manevî ecir bakımından
da diğerinden üstün olduğu, bilinsin” demiştir.
Biz de diyoruz ki: Her ne kadar bu kimse onu öldürmüş ise de, ordunun
gücüne dayanarak onu öldürebilmiştir. Bunun için beraberindeki eşya da diğer
ganimet mallan gibi ordunun müşterek malı olup Kur'an-ı Kerim'de Duyurulduğu
şekilde taksime tâbidir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in
Habib b. EbûSeleme'ye; “Öldürdüğün kimsenin beraberindeki
eşyasından sana ancak, senin amerenin gönül isteğiyle verdiği şey helâldir”[62]
hadisi de bunu teyid etmektedir. Bunun için, şeriatın bir hükmü de, Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir tasarrufu da olabilen İmam-ı
Şafii'nin hadisini biz ikinci mânâya hamlediyoruz.
Öldürülen kimsenin beraberindeki eşyası: elbisesi, silâhı, bineği ve
bineğin sırtındaki eyer, âlet, heybe ve heybenin içindeki eşya ile beline bağlı
kemerdeki parasıdır. Bunların dışında kalan şeyler, beraberindeki eşyadan,
sayılmaz. Bir başka bineğe binen hizmetçisiyle bu hizmetçideki eşyası da
beraberindeki eşyadan sayılmaz.
Sonra, bir kimseye ganimetten bağışta bulunmanın hükmü yalnız şudur
ki, bağışlanan şeyde o kimseden başkasının hakkı kalmaz. O kimsenin o şeye
mâlik olması ise -daha önce açıkladığımız sebepten dolayı- ancak onu düşman
toprağından çıkardıktan sonra gerçekleşir. Hattâ eğer hükümet: “Kim ki bir
câriye eie geçirirse câriye onun olsun” diye bir emir çıkarır, bunun üzerine
bir kimse bir cariyeyi ele geçirir ve câriye iddetini tamamlarsa, o kimse o
cariyeyi düşman toprağından çıkarmadan onunla ne cinsel ilişkide bulunabilir
ve ne de onu satabilir. Bu da İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir.
İmam Muhammed'e göre ise, bu kimsenin bu câriye ile cinsel ilişkide
bulunması da, onu satması da caizdir. Çünkü ona göre kişi. ganimet malına
düşman toprağında taksim ediidiği zaman nasıl mâlik oluyorsa, ona bağışlandığı
zaman da mâîik olur. Derler ki: bu ihtilâf, kişinin kendisine bağışlanan şeyi
itiâf etmesi halinde de câri olup İmam Ebü Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre
kişi zâmin olur, imam Muhammed'e göre zâmin olmaz.[63]
Düşmanın Bir Yeri Ele Geçirmeleri Babı
Kâfirler kâfir olan bir diğer yeri alıp çoluk çocuklarıyla mallarını ele
geçirdikleri zaman, onlara mâlik olurlar. Çünkü kâfirin malı mubah olduğu için
onu ele geçiren kimse ona mâlik olur. Eğer bundan sonra biz o yeri alırsak, o
mallardan neyi bulursak bize helâldir. Çünkü o mallar da diğer malları
gibidir.
Kâfirler -Allah (Azze ve Celle) korusun- bizim de mallarımızı ellerine
geçirip kendi ülkelerine götürdükleri zaman ona mâlik olurlar. İmam-ı Şafiî: “Mâlik
olamazlar. Çünkü müslü-manm malını ele geçirmek haram bir fiil olduğu için
onunla mülkiyet sâkit olamaz” demiştir.
Biz diyoruz ki.- Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):
“Allah yeryüzündeki her şeyi size
yaratmıştır”[64]
buyurduğuna göre müslümamn malı dahi mubahtır. Ancak herkesin kendi malından
istifade edebilmesi için bu mübahlık vasfı kalkmıştır. Kişinin kendi malından istifade
imkânı kalmayınca ise, ondaki mübahlık vasfı tekrar avdet eder. Bunun için, biz
nasıl onların mallarına, ele geçirmekle mâlik oluyorsak, onlar da bizim
mallarımıza, ele geçirmekle mâlik olurlar.
Bundan sonra, eğer müslümanlar kâfirleri yenip de bu mallan ellerinden
çıkarır ve daha aralarında taksim etmemişken sahipleri bu mallan bulurlarsa,
onlardan bir şey alınmadan mallan kendilerine geri verilir. Eğer taksim
edildikten sonra bulurlarsa, o zaman isterlerse, değerini ödemek kaydıyla
mallarını alabilirler. Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem)bunun hakkında;
“Eğer sen malını taksimden önce
bulursan, malın karşılıksız olarak senindir. Eğer taksimden sonra bulursan,
değeri karşılığında senindir”
[65]
buyurmuştur. Hem de bu mai, sahibinin rızâsı dışında elinden çıktığı için
herkesten önce onun hakkıdır. Ancak eğer taksimden sonra bir başkasına düşmüş
ise, o kimseye malın değerini vermek gerekir, ki her iki taraf da mutazarrır
olmasın. Taksimden önce ise, ortaklar çok olduğu için bedeli ödenmese de
herkesin zaran az olur. Bunun için bedelsiz olarak sahibine verilir.
Eğer düşman toprağına giren bir tüccar bu malı satın alıp İslâm
ülkesine getirirse, malın sahibi muhayyer olup isterse değerini verir de malını
tüccardan alır, isterse tüccara bırakır. Çünkü tüccar, malı para ile satın
aldığı için ondan bedava almak ona haksızlık etmektir. Ancak eğer tüccar, malı
para ile değil de, bir şeyle trampa etmek suretiyle almış ise, o zaman o şeyin
değeri ne ise tüccara onu ödemek gerekir.
Eğer o malı bir müslümana hibe ederlerse, malın sahibi malını değeri
karşılığında alabilir. Çünkü kendisine hibe edilen müslüman, o mala özel bir
şekilde mâlik olduğu için ondan karşılıksız olarak alınamaz.
Eğer bu mal, ölçülen veya tartılan cinsten olursa, sahibi onu ancak
taksimden önce alabilir, taksimden sonra alamaz. Çünkü taksimden sonra
almasında kendisi için bir yarar yoktur.
Düşman bizi yenilgiye uğratıp ülkemize girdikleri zaman bizim de ümm-ül
veled olan cariyelerimize, ne kendileriyle kitabet akdini yaptığımız, yahut
kendilerine: “Ben öldükten sonra sen hürsün” dediğimiz kölelerimize ve ne de
hürlerimize mâlik olamazlar. Biz ise onlan yendiğimiz zaman bunların hepsine
mâlik oluruz. Çünkü bir şeyi ele geçirmekle ona mâlik olabilmek için o şeyin mal
olabilmesi gerekir. Hür olan kimse ise mal değildir. Ümm-ül veled olan câriye
ile, kendisiyle kitabet akdi yapılan, yahut sahibi tarafından kendisine “Ben
öldükten sonra sen hürsün” denilen köleler de bir yönden hür sayılırlar.
Kâfirler ise, şeriat küfür suçlanna karşılık, onların dokunulmazlık yasfmı
kaldırdığı için öyle değillerdir.
Eğer bir deve kaçıp düşman toprağına girer ve onlar da deveyi
yakalarlarsa, deve onların olur. Bunun için eğer bir kimse bu deveyi satın
alıp İslâm ülkesine getirirse, deve sahibi eğer isterse devesini ancak,
parasını ödemek suretiyle alabilir.[66]
MÜS'TEMİN
BABI
Müste'min :
ister müslüman, ister gayrimüslim olsun, yabancı ülkeye aldığı güvence ve müsaade
ile giren kimse demektir.
Eğer bir
müslüman ticâret amacıyla ve müsaade alarak düşman ülkesine girerse, ona
onların ne mallarına, ne de canlarına dokunmak caiz olamaz. Çünkü onlardan
müsaade istediği zaman onların hiçbir şeyine dokunmayacağına söz vermiş olduğu
için eğer onlara dokunursa kalleşlik etmiş olur. Kalleşlik ise haramdır. Ancak
eğer hükümetleri kalleşlik yaparak onun malını kendisinden alır, yahut onu
hapseder, ya da hükümetlerinin izniyle ferdler bunu yaparlarsa, o zaman o da
eğer onlara bir zarar dokundurursa sorumlu olmaz. Çünkü önce onlar sözlerinde
durmamışlardır. Esir ise, müste'min gibi değildir. Çünkü esir, kimseye dokunmayacağına
söz vermediği için, onlar onu serbest de bıraksalar onlara zarar verebilir.
Şayet tüccar kalleşlik
yaparak onlardan bîr şey ele geçirip beraberinde getirirse -kötü bir şey yapmış
olmakla beraber- o şeye mâlik olur. Çünkü ele geçirip getirdiği şey mubah olan
bir maldır. Fakat bunu kalleşlik yoluyla yaptığı için kötü bir şey yapmıştır.
Bunun için ona, o şeyi sadaka olarak vermesi emrolunulur.
Eğer bir
müslüman, aldığı müsaade ile düşman ülkesine girdikten sonra orada bir
gayrimüslim ona, yahut o, bir gayrimüslime bir şey ödünç verir, yahut biri
diğerinden, bir şey gasp eder ve müslüman, geri geldikten sonra bu sefer
gayrimüslim, bizden aldığı müsaade ile bizim ülkemize gelirse, hiçbiri için
diğeri aleyhine bir şeyle hükmediiemez. Çünkü hâkim ancak velayeti altında
olan kimseler hakkında hükmedebilir. Bunlar ise, biri diğerine borç verirken
hâkimin velayeti altında değil idiler. Aynca hüküm verme zamanında da
gayrimüslim, hâkimin velayeti altında değildir. Çünkü müsaade ile İslâm
ülkesine giren gayrimüslim, geçmiş olan tasarrufları için değil, gelecek olan
tasarrufları için îslâm ahkâmını kabullenir.
Birinin
diğerinden bir şeyi gasp etmesi suretinde ise, çünkü -yukarıda da
açıkladığımız üzere dar-ül harpta gerek bizim gayrimüslimden gasp ettiğimiz,
gerek gayrimüslimin bizden gasp ettiği mal, gasp edenin olur. Eğer bunu
yapanların ikisi de gayrimüslim olup bizden aldıkları müsaade ile ülkemize
gelirlerse yine böyledir.
Eğer ikisi
müslüman olarak bizim ülkemize gelirlerse, birbirlerine verdikleri borç ile
hüküm edilir. Birbirlerinden gasp ettikleri şey ile ise hükmediiemez. Çünkü
borç verme, tarafların rızasıyla olduğu için geçerli olan bir akittir. Müslüman
olarak bize geldikleri için de, hâkim hükmederken onun velayeti altında
bulunurlar. Birbirlerinden mal gasp etmeleri suretinde ise -yukarıda da
söylediğimiz üzere- çünkü kâfirin malı mubah olduğu için kim ele geçirirse
onun olur.
Eğer bir
müslüman, müsaade ile dar-ül harba girer ve orada bir gayrimüslimin malını gasp
ettikten sonra ikisi müslüman olarak bize gelirlerse, gasp ettiği malı geri
vermesine hükmedilememekle beraber geri vermesi ona emrolunur. Çünkü -yukarıda
da söylediğimiz üzere- gasp ettiği şey onun olmuştur. Ancak müsaade ile oraya
girdiği için kimseye dokunmaması gerekirdi, işte bu vecibeye rivâyet etmediği
için -fetva olarak- aldığı malı sahibine geri vermesi emrolunur.
Eğer iki
müslüman, müsaade ile dar-ül harba girdikten sonra biri diğerini bilerek, yahut
yanlışlıkla öldürürse -her iki surette de- öldürenin malına diyet lâzım gelir.
Yanlışlıkla öldürmesi suretinde ayrıca ona kefaret de lâzım gelir. Çünkü yanlış
öldürme ile kefaret lâzım geldiğini bildiren âyet mutlaktır. Diyet lâzım
gelmesi de, çünkü -dar-ül harpta dahi olsa- Öldürülmesi caiz olmayan bir kimseyi
öldürmek diyet gerektirir. Bilerek öldürmesi suretinde ona kısas lâzım
gelmemesi de, çünkü kısasın uygulanması ancak hükümetin eliyle olur.
Dar-ül harpta
ise, buna imkân bulunmadığı için kısasın lâzım gelmesinde bir fayda yoktur.
Diyetin akîlesine değil de, kendi malına lâzım gelmesi de, çünkü bilerek
öldürmelerde diyet akileye lâzım gelmez. Yanlışlıkla öldürmelerde de her ne
kadar akileye lâzım geliyorsa da, burada kendisiyle akilesi ayrı ayrı
ülkelerde oturdukları için akîlesi onu gözetemez, ki bu görevinde gevşeklik
gösterdiği farz edilebilsin. Oysa akîleye diyet akîlenin gözetim görevinde
gevşeklik gösterdiğinin farz edildiği için lâzım gelir.
Eğer dar-ül
harpta bulunan iki müslüman, esir olarak orada bulunur ve biri diğerini yahut
bir müslüman tüccar bir esiri öldürürse -İmam Ebû Hanife'ye göre öldürene
kefaretten başka bir şey lâzım gelmez ve kefaret de ancak yanlışlıkla öldürdüğü
zaman ona lâzım gelir. Diğer iki İmam İse; “Esirlerden biri diğerini öldürdüğü
zaman -ister bilerek, ister yanlışlıkla olsun- diyet lâzım gelir” demişlerdir.
Çünkü müslümanın dokunulmazlık vasfı müsaade alarak dar-ül harba girmesiyle
kalkmıyorsa, esir olarak da oraya girmesiyle kalkmaz. Kısas lâzım gelmemesi
ise -yukarıda geçtiği üzere- kısası uygulamanın mümkün olmadığı içindir.
Diyetin akileye değil de, kendisine lâzım gelmesi de, keza yukarıda
anlattığımız sebepten ötürüdür.
İmam Ebû H
anife ise: “Çünkü onlara esir düştüğü için onların vatandaşı olmuştur. Zira
ellerinde esir bulunduğu için her dediklerini yapmak zorundadır. Bunun içindir
ki, onlar yolculukta olmadıkları zaman o da yolculukta sayılmaz, onlar
yolculukta oldukları zaman o da yolcu sayılır. Bunun için onun dokunulmazlık
vasfı kalkmış ve o da, müslümanhğı kabul edip fakat dar-ül harptan hicret
etmiyen kimsenin hükmüne girmiştir” demiştir. Bu kimseyi öldürene, yalnız
yanlışlıkla onu öldürdüğü zaman kefaret lâzım gelmesi de, çünkü -biz
Hanefiler'e göre- kefaret ancak yanlışlıkla öldürmelerde lâzım gelir.[67]
Bir
Fasıl
Dar-ül
harptan bir gayrimüslim bizden aldığı müsaade ile bizim ülkemize geldiği
zaman, ona bizde bir yıl oturma izni verilemez. Ona: “Eğer bizde bir yıl
kalırsan bize cizye vereceksin” denilir. Bunun gerekçesi şudur: İslâm himâyesi
altında olmayan gayrimüslim, islâm toprağında ancak ya köleleştirilmiş olarak,
ya da cizye vermek kaydıyla devamlı oturabilir. Çünkü İslâm toprağında devamlı
oturması halinde düşman hesabına casusluk yapabilir, ki o zaman müslümanlar
bundan büyük ölçüde zarar görmüş olacaklardır. Fakat geçici ve kısa bir zaman
için ona müsaade edilebilir. Çünkü eğer hiç müsaade edilmezse ticari hayatın
aksaması ve müs-lümanlarm bir çok ihtiyaç maddelerini bulamaması gibi bir takım
kötü sonuçlar doğabilir. Bunun için biz onların bizde devamlı kal-malarıyla
geçici kalmaları arasında bir yılı sınır kabul ediyoruz. Çünkü bir yıl cizye
vermeyi gerektiren bir süre olduğu için bir yıl kalmaları, bize cizye
vermeleri bakımından da faydalıdır. Sonra bu teklif onlara yapıldıktan sonra
eğer bir yılı tamamlamadan kendi ülkelerine dönerlerse, bizim onlardan bir
isteğimiz olamaz. Eğer bir yılı tamamlarlarsa İslâm himâyesi altına girmiş
olurlar. Çünkü biz bu teklifi kendilerine yaptıktan sonra bizde bir yıl kalınca
cizye vermeyi kabullenmiş olurlar. Cizye vermeyi kabullenmek ise İslâm himâyesi
altına girmek demektir.
Hükümet
onlara -bir ay iki ay gibi- bir yıldan daha az bir süre de verebilir.
Bu kimse
bizim toprağımızda bir yıl kaldıktan sonra kendi ülkesine bir daha dönmesi
için artık ona müsade edilmez. Zira himayemiz altına girmeyi kabullendiği için
artık bu akdi bozamaz. Çünkü bozması halinde hem bize verdiği cizye kesilmez,
hem kendisi ve çocukları bize karşı düşmanlarımız safında yer almış
olacaklardır, ki bunda müslümanlar için zarar vardır.
Eğer dar-ül
harptan bir gayrimüslim bizden aldığı müsaade ile toprağımıza girip haraca tâbi
bir arazi satın alırsa o araziye haraç bağlandığı zaman o gayrimüslim İslâm
himâyesi altına girmiş olur. Zira arazi haracı da baş haracı gibi olup kişi onu
vermeyi kabullenince bizim ülkemizde kalmayı kabullenmiş olur. Fakat bu araziyi
yalnız satın almakla, İslâm himâyesi altma girmiş olamaz. Zira ticaret için
almış olabilir. Bu kimseye arazi haracı lâzım geldiği zaman, bundan sonra
ertesi yıl için de, ona cizye lâzım gelir. Çünkü kendisine haraç lâzım
gelmesiyle îslâm himâyesi altına girdiği için o andan itibaren ona cizyenin
lâzım gelmesi gerekir. Metinde geçen «o arazi haraca bağlandığı zaman-
deyiminden, gayrimüslimin İslâm himâyesi altına girmesi için satın aldığı araziye
haraç bağlamanın şart olduğu anlaşılır. Bundan habersiz olma. Çünkü bir çok
meseleler buna dayanmaktadır.
Dar-ül
harptan gayrimüslim bir kadın, bizden aldığı müsaade ile ülkemize girip İslâm
himâyesi altında olan gayrimüslim, bir erkek ile evlendiği zaman, tslâm
himâyesi altına girmiş olur. Çünkü kocasına tabaan bizim ülkemizde kalmayı
kabullenmiş sayılır. Dar-ül harptan gayrimüslim bir erkek ise, bizden aldığı
müsaade ile ülkemize girip İslâm himâyesi altındaki gayrimüslim bir kadınla evlendiği
zaman ise İslâm, himâyesi altına girmiş olamaz. Çünkü karısını boşayıp
ülkesine dönebildiği için İslâm ülkesinde kalmayı kabullenmiş sayılmaz.
Bizden aldığı
müsaade ile dar-ül Harptan ülkemize gelen bir gayrimüslim, tekrar dar-ül harba
döndüğü zaman -bir müslümanda veya İslâm himâyesi altındaki bir gayrimüslimde
bıraktığı bir emânet veyahut alacağı bulunsa bile- dokunulmazlık vasfı tekrar
kalkmış olur. Çünkü ülkemizden çıkmakla, bizden aldığı güvenceyi bozmuş olur.
(İslâm ülkesinde kalan malına ise dokunulmaz. Ancak eğer kendisi müslümanlara
esir düşer, yahut ülkesi müslüman-Iar tarafından alınır ve kendisi öldürüfürse
o zaman alacakları sakıt olur, emânetleri de ganimet olur.) Çünkü emâneti
saklayan kimsenin eli de emânet sahibinin evi hükmünde olduğu için, emânetleri
sanki kendisinin elinde imiş gibidir. Kendisinin elinde olan malı ise ganimet
olur. Alacak da ancak sahibi onu istiyebildikçe alacak-lık vasfını korur. Bu
kimse ise esir düştüğü veyahut öldürüldüğü için alacağını artık istiyemez, ki
alacakları alacaklık vasfını korusunlar. Bunun için bu alacaklar kimde ise -o
kimsede oîduğu için- onun olur, (Eğer bu kimse, ülkesi müsiümanlar tarafından
alınmadan öldürülürse, alacak ve emânetleri vârislerine kalır.l Eğer bu kimse
eceliyle de ölse yine böyledir. Çünkü kendisi esir olmamıştır, ki malı da
ganimet olsun. Bu da, çünkü mallarının kazandığı dokunulmazlık vasfı halen
bakidir. Bunun için mallan, kendisi sağ bulundukça kendisinin, kendisi öldükten
sonra da vârislerinindir.
At ve deve
sürdürerek ve fakat savaş yapmadan düşmandan alınan mallar -haraç ve cizye
mallan gibi- memleket ihtiyaçlarında harcanır. Derler ki: bu da -sahipleri
yerlerinden sürülmüş olan arazi gibi olup beşte bir, ondan çıkarılmaz, İmam-ı
Şafiî ise ganimet mallarına kıyâs ederek: “Bunların hepsinde beştebir hissesi
vardır” demiştir. Biz ise, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'le
Hz. Ömer ve Muaz İbn-i Cebel'in cizyeyi alıp ondan beştebir hissesini
çıkarmadan beytülmalin cizyeyi alıp ondan beştebir hissesini çıkarmadan
beytülmala koyduklarına dâir rivayetlere [68]
dayanıyoruz. Hem de bu malları düşmandan her ne kadar müslümanlarm gücüyle
alınıyorsa da, savaşsız olarak alındığı için ganimet değillerdir. Çünkü ganimet
savaş yoluyla alındığı için onda askerlerin emeği vardır. Bunun için ganimet
mallarında iki cihet vardır. Bu mallarda ise cihet birdir.
Eğer dar-ül
harpten birisi, çoluk çocuklarıyla mallarını orada bırakıp bizden aldığı
müsaade ile ülkemize geldikten sonra müslüman olur ve ondan sonra ülkesi
müsiümanlar tarafından alınırsa, çoluk çocuklarıyla malları ganimet olur.
Karısı ile büyük çocuklarının ganimet olması zahirdir. Çünkü bunlar büyük
oldukları için ona tâbi değillerdir. Eğer karısı gebe ise karnındaki çocuk da
-yukarıda söylediğimiz sebebe binâen- öyledir. Küçük çocuklan da ganimet
olurlar. Çünkü küçük çocuk eğer babasının yanında ve onun eli altında olursa
müslümanhkta babasına tâbi olur. Burada ise, ayrı ayrı ülkelerde oldukları
için buna imkân yoktur. Aynı sebepten dolayı malları da onun müslüman olmasıyla
dokunulmazlık vasfını kazanamaz. Bunun için bunların hepsi ganimet olarak
kalırlar. Eğer bu kimse dar-ül harpta müslüman olduktan sonra ülkemize gelir ve
ondan sonra memleketi müsiümanlar tarafından alınırsa, o zaman onun küçük
çocukları babalarına tabaan (hür ve müslümandırlar. Çünkü babaları müslümanlığı
kabul ederken babalarıyla aynı yerde oldukları için onun velayeti altında
idiler. Bu kimsenin bir müslümana veyahut İslâm himâyesi altında bulunan bir
gayrimüslime emânet bıraktığı malları da kendisinindir. Zira müslümanın da, İslâm
idaresi altındaki gayrimüslimin de eli onun eli gibi dokunulmazlık vasfına
sahiptir. (Bunların dışında, nesi varsa hepsi ganimettir. Karısıyla büyük
çocuklarının ganimet olmasının sebebini yukarıda söyledik. İslâm himâyesi
altında olmayan gayrimüslimin elindeki mallan da, dokunulmazlık vasfını
taşımayan kimsede olduklan için ganimet olurlar.
Eğer dar-ül
harpta, bir gayrimüslim müslüman olduktan sonra bir diğer müslüman onu bilerek
veya yanlışlıkla öldürürse -orada onun müslüman vârisleri bulunsa bile- bu kimseye
bir şey lâzım gelmez. Ancak onu yanlışlıkla öldürmesi suretinde ona yalnız kefaret
lâzım gelir. İmam-ı Şafiî:“Bu kimseye,
bilerek öldürmesi halinde kısas, yanlışlıkla öldürmesi halinde diyet lâzım
gelir. Zira dokunulması caiz olmayan bir kimseyi öldürmüştür. Çünkü nerede
olursa olsun müslümanhk vasfı onun kanını haram kılmıştır” demiştir. Bizim de
delilimiz;
“Eğer yanlışlıkla öldürülen kimse, size
düşman bir topluluktan ise, mumin bir köleyi azatlamak lâzım gelir” [69]
âyeti kerimesidir. Çünkü eğer bundan başka bir şey daha lâzım gelseydi onu da
söylemek gerekirdi.
Eğer bir
kimse, kimsesi bulunmayan bir müslümanı, yahut bizden aldığı müsaade ile
ülkemize geldikten sonra müslüman olmuş bir gayrimüslimi yanlışlıkla öldürürse,
bu kimsenin akilesine, ölenin diyetini beytühnala ödemeleri gerekir. Ayrıca ona
da kefaret lâzım gelir. Çünkü yanlışlıkla dahi olsa dokunulması caiz olmayan
bir kimseyi öldürmüştür. Ancak ölenin kimsesi bulunmadığı için, mirası gibi
diyeti de beytülmala kalır. Eğer onu öldürmesi bilerek olursa, hâkim isterse
onu kısas eder, isterse ondan diyet alır. Zira kanı haram olan bir kimseyi
bilerek öldürmüş ve öldürdüğü kimsenin kimsesi de bellidir, ki o da devlettir.
Peygamber Efendimiz(SallallahüAleyhive Sellem):
“Devlet kimsesi bulunmayan kimsenin
kimsesidir”[70]
buyurmuştur. Metinde geçen “İsterse ondan diyet alır” sözü “İsterse onunla
diyet üzerinde sulh yapar” mânâsmdadır. Çünkü bu öldürme, bilerek olduğu için
onun gereği kısastır. Ancak burada diyet daha faydalı olduğu için hâkim bu
kimse i!e diyet üzerinde sulh yapabilir. Fakat onu affedemez. Çünkü bu hak
ammenindir. Hâkimin görevi de ammeye hizmettir. Ammenin hakkından karşılıksız
olarak vazgeçmek ise ammeye hizmet değildir.[71]
ÖŞÜR
VE HARAÇ BABI
Arap
yarımadasının bütün arazisi öşüre tâbidir. Arap yarımadası: Irak'ta “Azip”
denilen yer ile Yemen sınırının son taşı ve Şam'ın sınır köy ve kasabaları
arasında kalan arazinin adıdır. Irak arazisi de. haraca tâbidir. Irak da:
Azip'ten Hulvan körfezine kadar ve Salebed'den -ki buraya Ales de denilir-
Abbadan kalesine kadar uzanan araziye denilir.Zira Peygamber Efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Hulefâ-i Râşidin arap arazisinden haraç
almamışlardır. Hem de haraç, gayrimüslimlerden alman bir vergi olduğu için,
Arabistan'da ne araziden, ne de şahıslardan vergi alınamaz. Çünkü bir araziye
haraç bağlayabilmek için - Irak' in köy ve kasaba arazilerinde olduğu gibi- o
arazi sahiplerinin kendi dinlerinde bırakılmaları gerekir. Arap müşriklerinden
ise, ya müslümanhk, ya kılıçtan başka bir şey kabul olunamaz. Irak'ın köy ve
kasabaları ise müslümanîar tarafından fethedildiği zaman Hz. Ömer bütün Ashab'm
huzurunda bu araziyi haraca bağlamıştır. Amr b. Asda Mısır'ı aldığı zaman Hz.
Ömer orayı da haraca bağlamıştı. Bütün Ashab'ın icmâı ile Şam arazisi de
haraca bağlanmıştır. [72]
Irak köy ve
kasabalarının arazisi, sahiplerinin mülkü olup sahipleri onları satabilir ve
onlarda her çeşit tasarrufta bulunabilir. Çünkü müslümanîar bir yeri zorla ve
savaşarak aldıkları zaman o yerin sakinlerini topraklarından çıkarmayıp
arazilerini ve kendilerini haraca bağlayabilirler, ki -daha önce de
söylediğimiz gibi- o zaman arazileri ellerinde mülk olarak kalmış olur.
Sahipleri
müslümanlığı kabul eden, yahut savaş yoluyla alınıp da ganimet olarak askerler
arasında dağıtılan her arazi öşüre tâbidir. Çünkü bu arazinin sahipleri
müslüman olduğu ve öşürde de ibâdet mânâsı bulunduğu için öşür müslümanlara
daha yakışır. Hem de öşür, araziden elde edilen üründen çıktığı için daha hafif
bir vergidir.
Savaş yoluyla
alınıp da sahipleri elinde bırakılan her arazi de haraca tâbidir. Müslümanların
barış yoluyla da aldıkları her arazi yine haraca tâbidir. Çünkü bu arazilerin
sahipleri müslüman olmaj dıkları için onlara haraç daha yakışır. Ancak Mekke bu
kaideden müstesnadır. Zira Peygamber Efendimiz (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem)
Mekke'yi savaş yoluyla alıp onu sahipleri elinde bıraktığı halde Mekke
arazisini haraçlandırmamıştır. (el-Cami-üs Sağirde ise -savaş yoluyla alınan
her arazi, eğer akar sular ona ulaşıyorsa haraca tâbidir. Eğer akarsular ona
ulaşmayıp da kuyularla sulanıyorsa, öşüre tâbidir.» diye kaydedilmektedir.)
Çünkü öşür tarlanın verimine göredir. Tarladan verim de suyla elde edildiği
için tarlanın hangi su ile sulandığına bakılır.
Eğer bir
kimse ölü bir yeri canlı bir faale, yâni ekime yanyan bir tarla durumuna
getirirse -İmam Ebû Yûsuf'a göre- o tarla bulunduğu yerin hükmüne tâbi olup
eğer haraca tâbi araziye yakınsa haraca, eğer öşüre tâbi araziye yakınsa öşüre
tâbidir. Çünkü İmam Ebû Yûsuf'a göre şeye, bulunduğu yerin hükmü verilir. Nasıl
ki evin önüne de evin hükmü verilir ve bunun içindir ki evin sahibi evinin
önünden yararlanır da başkaları yararlanamaz. Bununla beraber ona göre Basra
arazisi Ashab'ın icmâ ile öşüre tâbidir. Oysa, haraç arazisine daha yakın
olduğu için haraca tâbi olması gerekirdi. Fakat Ashab onu öşüre tâbi kıldıkları
için İmam Ebû Yûsuf onun hakkında kıyâs yapmamıştır. İmam Muhammed ise: “Eğer
kişi tarlayı, içinde kuyu kazmak çeşme açmak, yahut -Dicle. Fırat gibi-
kimsenin malı olmayan büyük nehirlerden su almak suretiyle ekime yanyan) yahut
yağmur suyuyla sulanabilen (bir durma getirirse öşüre tâbidir.) Eğer “Şah”
yahut “Yezdücürd ırmağı” gibi (Acemler tarafından açılmış nehirlerden su getirirse
haraca tâbidir” demiştir.) Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- verim suya bağlı olduğu
için muteber olan, suyun durumudur. Hem de müslümanm elinde olan bir tarlayı,
eğer eskiden beri haraca tâbi değilse, sahibinin rızâsı dışında haraçlandırmak
mümkün değildir. Bunun için tarlanın hangi suyla sulandığına bakılır. Zira
eğer sahibi onu haraç suyuyla suluyorsa, haraçlandırılmasını kabullenmiş
demektir.
Hz. Ömer'in
Irak arazisine koyduğu haraç miktarı, su ulaşan araziden o zamanın dönümü demek
olan her bir cerib başına bir haşimî kafiz ile bir dirhem idi. Bir haşimî kafiz
bir sa'dır, ki şer'î dirheme göre yaklaşık olarak on sekiz kg.'dır. (Hz. Ömer
sebzelik tarlanın bir ceribine de beş dirhem ve ağaçları sık ve bitişik olan
üzüm bağı ile hurmalığın bir ceribine on dirhem koymuştu.) Hz. Ömer'den öyle
yaptığı naklonulmuştur.Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) Osman b. Hanif'i Irak
arazisini ölçmek için görevlendirmiş ve Huzeyfe b, Yaman'ıda onu kontrol etmek üzere beraberinde
yollamıştı. Irak arazisi o zaman, bağ ve hurmalıklanyla birlikte otuz altı
milyon ceribe ulaşmış ve ona göre Hz. Ömer yukarıda söylediğimiz miktarı Irak
arazisine tarh etmiştir..Hz. Ömerbunu yaparken de bütün Ashab hazır oldukları
halde hiç kimse ona itiraz etmemişti. Bunun için bu, A'shab'ın bir icmâı
olmuştur. Hem de tanmın masrafları değişik olup üzüm üretiminin masrafı en az,
tahıl ekiminin masrafı en çok ve hurma üretimi de ikisinin ortası olduğu için
haraç miktarı ona göre değişir.
Safran ve
diğer yaş meyve ve sebzeler gibi bunların dışında kalan diğer ürünlere ise,
üreticinin gücüne göre haraç koyulur. Zira Hz. Ömer diğer ürünler hakkında haraç
miktarını belirtmeyip üreticinin gücüne göre tarh etmiştir. Bunun için biz de,
haraç miktarı belirtilmemiş olan ürünlerde üreticinin gücüne bakıyoruz.
Derler ki: üreticinin gücüne, elde ettiği ürünün ancak yansına kadar
bakılabilir. Bundan fazlası -ürüne kadar çok da olsa- alınamaz. Zira yansından
fazlasını almak insaf dışıdır.
Eğer arazi,
tarh edilen haraç miktarını verebilecek kadar verim veremezse, tarhedilen
miktarı kişinin verebileceği kadar azaltmak caizdir. Verimi az olduğu zaman
haraç miktarını azaltmak icmâ ile caizdir. Çok olduğu zaman haraç miktarını
arttırmak ise, İmam Muhammed onu da azaltmaya kıyâs ederek: “Caizdir demiş ise
de, İmam Ebû Yûsuf caiz olmadığını, çünkü Hz. Ömer'in, kendisine bir arazinin
daha fazla haraç vermesi mümkün olduğu söylendiği zaman, artırmadığmı
söylemiştir.
Eğer haraç
arazisi su baskınına uğrar, yahut suyu kesilir veya -şiddetli soğuk veya sıcak
gibi- bir tabii afet yüzünden verim veremez olursa haracı düşer. Çünkü su
baskınına uğradığı veya suyu kesildiği zaman haraç verme mükellefiyetinin
şartı olan tarlanın ürün verme imkânı tamamen kalkar. Bir tabii afet yüzünden
ürün veremez olması halinde de yılın bir kısmında kalkar. Oysa malın -zekâtta
olduğu gibi- haraçda da bütün yılda kâr getirme imkânını yitirmemesi şarttır.
Eğer kişi,
haraca tâbi olan tarlasını işletmese bile, ona yine haraç lâzım gelir. Zira
kusur kendisinindir. Çünkü eğer istese tarlasından verim alabilirdi. Bu imkânı
kendisi kaçırmıştır.
Derler ki:
eğer kişi, hiç bir mazereti yokken daha kârlı olan ürünü bırakıp da kârı az
olan ürünü ekse, daha kârlı olan ürünün haracı kendisine lâzım gelir. Çünkü
daha fazla olan kazancı kendisi kaçırmıştır. Fakat bunu herkes bildiği halde
-zalimlerin halkı soymalarına yol açılmasın diye- bununla fetva verilmez.
Eğer haraç
veren kimselerden biri müslüman olursa, eskisi gibi haraç vermeye devam eder.
Müslümanların
gayrimüslimlerden haraç arazisini satın almaları caizdir.. Zira Ashab-ı
Kiram'ın haraç arazisini satın aldıkları ve aldıktan sonra arazinin haracını
vermeye devam ettikleri sabittir. Bundan ise, müslümanların gayrimüslimlerden
haraç arazisini satın almalarının ve müslümanlardan haraç almanın kerahetsiz
olarak caiz olduğu anlaşılmaktadır.
Haraç
arazisinden çıkan ürüne ayrıca öşür düşmez. İmam-ı Şafii: “Hem haraç, hem
öşürün ikisi de düşer. Çünkü her biri ayrı bir sebepten ve ayrı bir yere vâcib
olan ayrı birer haktırlar. Bunun için bir tarlada ikisi toplanabilir. Bizim
ise delilimiz Peygamber Efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in: “Bir
müslümanm tarlasında hem öşür, hem haraç bir arada olamaz” hadisidir. [73]
Kaldı ki -adil olsun, zâlim olsun- bu güne kadar hiçbir yönetici ikisini
birlikte almamıştır. Bu da yeterli bir delildir. Hem de haraç zorla ve
savaşarak alman tarlaya vâcib olan bir haktır. Öşür ise, kendi isteğiyle
müslüman olmuş kimsenin tarlasına düşer. Bu iki vasıf ise -iki hakkın sebebi
birken- bir tarlada toplanamazlar. Çünkü ikisinin de sebebi tarlanın verimli
olmasıdır. Ancak öşürde tarlanın bilfiil verimli olması şartken, haraçta
tarlada bu vasfın bilkuvve bulunması kâfidir. Bunun içindir ki -haraç olsun,
öşür olsun- ikisi de toprağın vergisidirler. Zekât da, bunlardan biri ile
beraber olduğu zaman aynı ihtilâf câridir. [74] Bir
tarlanın verimi yılda iki defa da olsa, haraç bir kere verilir. Zira Hz. Ömer
(Radıyallâhü anh) bu vasıfta olan tarlaya mükerrer haraç tarhetmemiştir. öşür
ise haraç gibi değildir. Çünkü öşür verimin ondabiri olduğu için, tarlanın
ancak her verimine düşmesiyle gerçekleşebilir.[75]
CİZYE BABI
Cizye iki
çeşittir: biri karşılıklı nzâ ve barış yoluyla olur, ki taraflar neyin üzerinde
anlaşır ve ne miktar kabul ederlerse o kar dar olur. Nasıl ki Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), NecranHıristiyanlarıyla binikiyüz takım elbise üzerinde anlaşmıştı. [76] Hem
de bu cizye karşılıklı rızâ ile vâcib olduğu için üzerinde anlaşılan miktarı
aşmak caiz değildir. (Biri de müslümanların yenilgiye uğratıp, fakat
topraklarından çıkarmadıkları bir düşman toplumu fertlerine hükümetin bağladığı
cizyedir, ki bu da, zenginliği açık olan her zengine -ayda dört dirhem ödemek
üzere- yılda kırk sekiz dirhem, her orta halliye -rayda iki dirhem ödemek
üzere- yılda yirmi dört dirhem ve her fakir olan işçiye -ayda bir dirhem ödemek
üzere- yılda on iki dirhem tarh etmek suretiyle olur.) Bu, bize göredir. İmam-ı
Şafiî ise: “Erginlik çağına eren herkese -zengin ile fakirler arasında fark
gözetilmeden- ya bir dinar, ya bir dinar değerinde başka bir şey tarhedilir.
Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Muaz İbn-i Cebe1'e; “Erginlik çağına eren her erkek ve kadından
ya bir dinar, ya bir dinar değerinde giysi al” diye buyururken zengin ile
fakirler arasında ayırım yapmamıştır. [77] Hem
de cizye ölümden kurtulmak için verilen fidyedir. Bunun içindir ki «küçük çocuk
ve kadınlar gibi -öldürülmesi caiz olmayan kimseler- haraca tâbi değillerdir,
ölümden kurtulmada ise, zengin ile fakir arasında fark yoktur” demiştir.
Bizim görüşümüz
ise Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’den naklonulmuş ve Muhacirin ile Ensar'dan
hiç kimse onlara itiraz etmemiştir. Hem de bize göre cizye orduya edilen bir
yardım olduğu için, haraçta nasıl zengin ile fakirler bir değil ise bunda da
bir olmaması gerekir Çünkü eğer cizye vermezlerse orduya hem bedenen, hem
malen yardım etmeleri gerekirdi, ki o zaman zengin ile fakirin yardımları aynı
miktarda olamazdı. Bunun için, cizye ile de yardım ederken yardımları aynı
miktarda olmamalıdır. İmam-i Şafii'nin dayandığı hadîs ise, anlaşma ile kabul
edilen cizyeye mahmuldür. Bunun içindir ki -cizye kadınlardan alınmadığı halde
-Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Muaz'a erginlik çağına eren
kadınlardan da almasını emretmiştir. Cizye, müslüman olmayan toplumlardan
sadece hıristiyan, yahudi ve mecusilere bağlanabilir. Zira hıristiyanlarla
yahudiler kitab ehlidirler. Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle) da:
“Kitap ehlinden olanlarla boyunlarını büküp
kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın” [78] buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) de ayrıca mecusilere de cizye koymuştur. [79]
Cizye, acem
putperestlerine de koyulabilir. İmam-ı Şâfii buna katılmayıp: “Zira Cenâb-ı Hak
(Azze ve Celle): “Fitne kalmayıp, yalnız
Allah'm dini ortada kalana kadar kâfirlerle savaşın”[80]
buyurmuştur. Ancak kitap ehliyle savaşı bırakıp onları cizyeye bağlamanın
cevazını Kur'an-ı Kerîm'den, mecusîleri de cizyeye bağlamanın cevazını
sünnetten öğreniyoruz. Diğerleri hakkında ise bir delil yoktur. Bunun için
onlar dinlerini bırakana kadar onlarla savaşmak zorundayız” demiştir.
Biz diyoruz
ki: Bunları, esir aldığımız zaman köleleştirmek caiz olduğuna göre onları
cizyeye de bağlamanın caiz olması lâzım gelir. Zira kişi köleleştirilmekle
nasıl hürriyeti elinden alınıyorsa, onu cizyeye bağlamakla da hürriyeti elinden
alınmış olur. Zira her iki surette de çalışıp kazancını başkasına vermek
zorunda olur.
Eğer cizyeye
bağlanmaları caiz olan bunları cizyeye bağlamadan yenilgiye uğratırsak hem
kendileri, hem kadın ve çocukları bizim için ganimet olurlar. Zira onları
köleleştirebiliriz.
Arap müşriki
eriyle dinden çıkmış olanlar ise cizyeye bağlanamazlar. Zira bu iki sınıf
insanın küfür suçlan ağırdır. Çünkü arap müşrikleri. Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onların arasında doğup büyüdüğü ve Kur'an-ı
Kerim de onların diliyle indiği için onlar için mucize daha zahirdir. Dinden
çıkmış olan kimse de, müslümanhğı yaşayıp onun bütün güzelliklerini gördüğü
halde tekrar küfür ve inkarcılığa sapmıştır. Bunun için bu iki sınıf
kimselerden ya müslümanlık, ya kılıçtan başka bir şey kabul olunmaz. İmam-ı
Şafii: “Arap müşfikleri köleleştirilebilirler.” demiştir. Ona olan cevabımız
ise yukanda geçti. Arap müşrikleri ile dinden çıkmış olanlar savaşta yenilip
ele geçirildikleri zaman, kadın ve çocukları ganimet olurlar. Zira Hz. Ebü Bekir,
Hanif eoğullan kabilesi dinden çıktıkları zaman kadın ve çocuklarını
köleleştirip onları esir alan askerler arasında dağıtmıştı [81]
Yukarıda geçen sebebe binâen Arap müşrikleri erkeklerinden ise, müslümanhğı kabul
etmiyenler öldürülürler.
Çocuklarla kadınlar
cizyeye tâbi değillerdir. Çünkü cizye müslüman olmayan kimselere ya öldürülmemek,
ya da savaşa katılmamak için vâcib olur. Çocuk ile kadın ise, ne öldürülebüir
ve ne de -savaşa ehil olmadıkları için- savaşa katılmak zorundadırlar. Aynı
sebebe binâen sakat ve iki gözden kör olan kimseler de cizyeye tâbi
değillerdir. Mefluç ve çok yaşlı olan kimseler de öyledirler.
İmam Ebû
Yûsuf dan ise: “Eğer bunların malı varsa cizye vermek zorundadırlar. Çünkü
görüşlerinden istifade edildiği zaman öldürülebüirler” diye söylediği rivayet
olunmuştur. Fakir ve iş bulamayan kimse de cizyeye tâbi değildir. İmam-ı
Şafii, Muaz b. Cebel'in hadîsindeki itlaka dayanarak; “Tâbidir” demiştir.
Biz diyoruz
ki: Hz. Osman (Radıyallâhü anh) iş bulamayan fakirlere cizye tarh etmemiş ve
bütün Ashab bunu bildikleri halde ona itiraz etmemiştir. [82] Hem
de verim gücü bulunmayan arazi nasıl haraca tâbi değilse, geliri olmayan
kimsenin de cizyeye tâbi olması lâzım gelir. Hadis ise, çalışabilen ve iş
bulan kimselere mahmuldür. Tapınağa çekilip kimseyle oturup kalkmayan rahipler
de cizyeye tâbi değillerdir. Burada böyle söylenmiştir. İmam Muhammed ise,
İmam Ebû Hanife'den: “Eğer çalışabiliyorlarsa onlardan cizye alınır” diye
söylediğini rivayet etmiştir, ki İmam Ebû Yûsuf da bu görüştedir. Çünkü
çalışabildikleri halde çalışmamaları, verim gücü bulunan bir tarlayı
işletmeyip boş bırakmak gibidir. Bu tarla nasıl haraca tâbi ise, çalışabildiği
halde çalışmayan rahip de cizyeye tâbidir, birinci görüşün dayanağı da şudur:
Cizye öldürülmemek
için verilen bir fidyedir. Kimse ile oturup kalkmayan rahipler ise
öldürülemezler, ki öldürülmeyince onlara fidye lâzım gelsin.
Eğer cizye
borcu olan kimse müslüman olursa borcu sakıt olur. Cizye borcu olan kimse ölse
de borcu sakıt olur. İmam-ı Şafiî: “Her ikisinin de borcu sakıt olmaz. Zira
cizye dokunulmazlık fidyesi olduğuna göre bu kimse de birinci surette müslüman
oluncaya kadar, ikinci surette de ölünceye kadar kimse ona dokunmadığı için
bu hak ona vâcib olmuştur. Nasıl ki bir işçi de tuttuğu işi tamamladıktan sonra
ölmesi halinde ücreti sakıt olmaz.” Demiştir” Bizim ise dayanağımız Peygamber
Eefndimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in; “Hiç
bir müslümandan cizye alınmaz” [83]
hadisidir. Hem de cizye kişinin küfürde kalışının cezasıdır. Bunun içindir ki
cizyeye cizye denilir. Zira cizye ile ceza kelimeleri aynı kökten gelmedirler.
Bu kimse ise, müslüman olduğu veyahut öldüğü için küfürde kalma vasfı
kalkmıştır. Hem de suçluyu dünya'da cezalandırmak, kötülük yapmasını
önlemekten başka bir şey için değildir. Bu kimse ise, müslüman olduğu veyahut
öldüğü için artık kötülük yapması zâten düşünülemez.
Eğer iki
yılın cizyesi birikirse, birbirlerine girerler. El-Cami-ûs Sağir'de “Eğer bir
kimseden, yıl bitinceye kadar cizyesi alınmazsa artık alınamaz” diye kayd
edilmektedir. Bu İmam Ebû Hanife'ye göredir. Diğer iki İmam ise: -alınır,
çünkü cizye, bir şeye karşılık olarak vâcib olan bir borçtur. Borçlar ise,
birikseler bile eğer alınabiliyorlarsa alınırlar. Burada da -aradan yıllar da
geçse- alınabilir. Fakat cizye borcu olan kimse eğer müslüman olursa öyle
değildir. Çünkü kişi müslüman olduktan sonra ondan artık cizye alınamaz.-
demişlerdir, kiİmam-ı Şafiî de bu
görûştedir. İmam Ebû Hanife ise -yukarıda da söylediğimiz üzere-cizye küfürde
kalmanın cezasıdır. Bunun içindir ki cizye borcu olan kimse, borcunu kendi
eliyle getirip vermedikçe -en sahih rivayete göre- kabul olunmaz. Hattâ
verirken de, eğer kendisi ayakta olmaz ve kendisinden alan kimse de oturarak
ondan almazsa yine kabul olunmaz. Bir rivayete göre alan kimse yakasını tutup
onu tartaklayacak ve: “Haydi çabuk ol, beni fazla bekletme” şeklinde ona
hakaret de edecektir. Bütün bunlar gösteriyor ki cizye küfürde kalmanın
cezasıdır. Cezalar ise -şer'i cezalarda olduğu gibi- biriktikleri zaman
birbirlerine girerler” demiştir.
Eğer cizyeye
tâbi olan kimse yılın sonunda ölürse her üç tmam'a göre de ondan cizye alınmaz.
Yılın ortasında da ölmesi halinde yine böyledir. Ölüm meselesini yukarıda
söylediğimiz için burada tekrara gerek görmüyoruz.
Bize göre en
sahihi şudur ki: cizye yılın başında vâcib olur. İmam-ı Şafiî ise cizyeyi de
zekâta kıyâs ederek: -yıl bitmeden vâcib olmaz- demiştir. Biz diyoruz ki: Cizye
neye karşılık olarak vâcib oluyorsa, o şey ancak gelecek zamanda gerçekleştiği
için yıl bittikten sonra vâcib olması imkânsızdır. Bunun için biz: “Yılın
başında vâcib olur” diyoruz.[84]
Bir Fasıl
İslâm
ülkelerinde yeniden havra veya kilise yapmak caiz değildir. Zira Peygamber
Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm); “İslâm'da
ne dünyadan çekilip evlenmemek ve ne de kilise yapmak yoktur” [85]
buyurmuştur. Ancak eğer eski havra ve kiliseler yıkılırsa onları tekrar
yapabilirler.
Zira hiçbir
yapı devamlı olarak ayakta kalamadığı için eğer yıkılan kilise veya havraları
tekrar yapmaya müsaade etmezsek, onlara verdiğimiz güvenceyi bozmuş oluruz.
Ancak yıkılan herhangi bir kilise veya havrayı başka bir yere nakletmelerine
müsaade edilmez. Çünkü başka yere nakledilmesi yeni yapılması demektir.
Manastır da,
tapınak olduğu için kilise veya havra hükmündedir. Fakat kişinin kendi
evinden, ibâdet için bir yer ayırması -ayırdığı yer evine tâbi olduğu için-
sakıncalı değildir. Bu da kentlerde öyledir.
Köylerde ise,
yeniden kilise veya havra yapmanın sakıncası yoktur. Çünkü islâm alâmetleri
şehirlerde olduğu için başka dinin alâmetleri ancak şehirlerde onlarla
çatışırlar. Kimisi: “Köylerde de kilise yahut havra yapmaktan menediîir. Çünkü
köylerde de bâzı İslâmı semboller vardır” demiştir.
Mezhep sahibi
İmam Ebû Hanife'den de, köylerde cevazı hakkında rivayet olunan bu söz Küfe’nin
köyleri hakkındadır. Çünkü Küfe köylerinde oturanların çoğu gayrimüslimdirler.
Arap yarımadasında ise, köylerde de kilise veya havra yapmaktan men edilir.
Çünkü Peygamber Efendimiz(Sallallahü Aleyhi
ve Sellem); “Arap yarımadasında iki din
olamaz”[86] buyurmuştur.
Eğer İslâm
himâyesi altındaki bir gayrimüslim cizye vermekten imtina eder, yahut bir
müslümam öldürür, ya da Peygamber Efendimizi hâşâ söver veya müslüman bir
kadınla zina ederse, aramızdaki sözleşmeyi bozmuş sayılmaz. Çünkü biz İslâm
düşmanlarıyla, bize cizye vermeyi kabul edene kadar savaşmakla memuruz.
Onlardan vazgeçmemiz için bilfiil cizye vermeleri şart değildir. İmam-ı Şafiî: “Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sövmek aramızdaki sözleşmeyi bozmak
demektir. Çünkü Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i söven kimse
imânını bozmuş olur. İmânını bozan kimse de imanını bozar” demiştir.
Biz diyoruz ki:
Peygamber Efendimiz'e sövmek imânı bozmak ise de, bu kimsenin imânı zâten
bozuktur ve bozuk olduğu içindir ki müslüman değildir. Bunun için onun yeniden
imânını bozması bir mânâ ifâde etmez.
İslâm
himâyesi altındaki gayrimüslimler, ancak dar-ül harba göç etmek veyahut İslâm
ülkesinden bir yeri zorla alarak müslümanlara karşı savaş açmakla aramızdaki
sözleşmeyi bozmuş olurlar. Çünkü o zaman doğrudan doğruya bize karşı
geldikleri için aramızdaki sözleşmenin bir yararı kalmaz. Zira onlara, bizimle
savaşmamaları için güvence veriyoruz.
İslâm
himâyesi altındaki gayrimüslim, kendisine verdiğimiz güvenceyi bozduğu zaman,
dinden çıkmış kimsenin hükmüne girmiş olur. Ancak aralarındaki fark şudur ki bu
kimse bize esir düştüğü zaman onu köleleştirebiliriz. Dinden çıkmış olan kimse
ise ya müslümanlığı kabul eder, ya da öldürülür. Bunun için köleleştirilemez.[87]
Bir Fasıl
Tağliboğulları
kabilesi hıristiyanlanndan, müslümanlardan alınan zekâtın iki katı alınır.
Zira Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) bütün Ashab'ın önünde bu kabile
hıristiyanlanyla bu şekilde anlaşma yapmıştı. [88] Bu
kabile hiristiyanlarının kadınlarından da bu vergi almır. Fakat çocuklarından
alınmaz. Çünkü onlarla yapılan antlaşma zekât adıyla yapılmıştır. Zekât ise
çocuklara lâzım gelmez.
İmam Züfer
ise: kadınlarından da alınmaz. Çünkü adı her ne kadar zekât ise de bu vergi
gerçekte zekât değil, cizyedir. Nitekim Hz. Ömer de onlara: “Ben sizden cizye
olarak alıyorum. Siz ona ne diyorsanız deyin- demiştir. Bunun içindir ki bu
vergi cizyenin harcandığı yerlere harcanır. Cizye ise kadına lâzım gelmez”
demiştir, kiİmam-ı Şafii de buna
kaildir.
Biz diyoruz
ki: Tağliboğullan hıristiyanlanndan alman bu mal cizye olmayıp antlaşmayla
kabul edilen bir vergidir. Antlaşma ile kabul edilen vergilere ise kadın da ehildir.
Bu verginin harcandığı yerler de İslâm memleketinin ihtiyaçlarıdır. Çünkü
beytülmalın malıdır. Beytülmal ise yalnız cizyenin değil, her türlü gelirin
koyulduğu yerdir. Ayrıca bu gelirde cizyenin şartlarına riâyet edilmemesi de cizye
olmadığını göstermektedir. İslâm, hükümetinin topladığı -haraç, cizye,
Tağliboğulları kabilesinin kabul ettikleri vergi ve gayrimüslimlerin İslâm
devletine verdikleri hediyeler gibi- bütün gelirler, sınırların tahkimi, yol,
köprü, çeşme ve hastanelerin yapımı gibi memleketin ihtiyaçlarına harcanır.
Vali ve hâkimlerin, ulemâ sınıfının ve öğretmenlerin geçimleri de bu
gelirlerden sağlanır. Aynca ordunun maaş ve ihtiyaçları da bu gelirlerle
sağlanır. Zira bu gelirlerin hepsi beytülmalın malıdır. Çünkü bu gelirlerin hepsi
savaşsız olarak müslümanlann eline geçtiği için beytülmalmdır. Beytülmal da
memleketin ihtiyaçlarını görmek için vücuda getirilmiş bir kuruluştur. Bu
kimselerin varlığı da memleketin önemli bir ihtiyacı olup eğer beytülmal'dan
geçimleri sağlanmazsa, çalışmak zorunda kalacakları için gördükleri hizmetler
yüzüstü kalacaktır.
Eğer
Beytülmal'dan maaş alan kimse, yılın ortasında ölürse maaşa müstahak olamaz.
Çünkü Beytülmal'dan kendisine bağlanmış olan maaş borç değil, bağıştır. Bunun
için maaşım almadan ona mâlik olamaz ve ölmesi halinde de sakıt olur.
Beytülmal'dan maaş alan kimseler de -zamanımızda- hâkim, müderris ve müftü gibi
kimselerdir. [89]
DİNDEN
ÇIKANLARIN AHKÂMI
Bir müslüman
-Allah korusun- dinden çıktığı zaman ona tev-be etmesi için teklif edilir.
Şayet bir şüphesi varsa giderilmeye çalışılır. Zira dinden, kafasında hasıl
olan herhangi bir şüpheden dolayı çıkmış olabilir. Bunun için Önce onun
şüphesi üzerinde çalışılır, ki kötülüğü, öldürülmesiyle değil, tekrar
müslümanlığa dönmesiyle önlenmiş olsun. Ancak -dediklerine göre- kendisine
tevbe etmeyi teklif etmek vâcib değil, müstahaptır. Çünkü islâmiyet daveti daha
önce kendisine ulaşmıştır. Bu kimse üç gün hapsedilir. Eğer bu üç gün içinde
tevbe ederse ne âlâ, etmezse öldürülür. El-Cami-üs Sağir'de ise; “Dinden çıkan
kimseye tevbe etmesi için teklif edilir ve eğer kabul etmezse öldürülür” diye
kayd edilmektedir. Buna göre eğer kendisi mehil İsterse ona üç gün mehil
verilir, istemezse derhal öldürülür. Çünkü üçgün kişinin düşünebildiği ve eğer
hatalı ise hatada olduğunu anlayabileceği bir süredir.
İmam Ebû Hanife
ile İmam Ebû Yûsuf dan “Kendisi istesin istemesin ona üç gün mehil vermek
müstahaptır.” İmam-ı Şafii' den de: “Ona üç gün mehil vermek vâcib olup üç
günden önce onu öldürmek caiz değildir. Zira müslüman olan kimsenin durup
dururken dinini terk etmesi akla uymayan bir şeydir. Bunun için ona öyle bir süre
verilmelidir ki düşünebilsin” diye söyledikleri rivayet olunmuştur. Bizim ise
delilimiz; “Müşrikleri öldürün”[90]
âyeti kerimesiyle; “Kim ki dinini
değiştirirse onu öldürün”[91]
hadîsidir. Zira ne âyet ve ne de hadiste “Ona mehil verin” diye bir kayıt
yoktur. Kaldı ki bu kimse İslâm daveti kendisine ulaşan bir inkarcı olduğu
için, ona mehil verilmeden öldürülmesi gerekir.. Zira vâcib olan bir hükmü
mevhum olan bir şey için ertelemek caiz değildir.
Dinden çıkmış
olan kimsenin tevbe etmesi de, islâm dininden başka her dinden teberri
etmesiyle olur. Kimisi “Eğer girdiği yeni dinden teberri ederse -maksad hasıl
olduğu için- kâfi gelir” demiştir.
Eğer bir
kimse ona tevbe teklif etmeden onu öldürürse, mekruh bir iş yapmış olmakla
beraber o kimseye bir şey lâzım gelmez. Buradaki kerahetten maksat “Müstahap
değildir” demektir. Kişiye bir şey lâzım gelmemesi de, kâfiri öldürmenin caiz
olduğu içindir. Çünkü kâfirleri öldürmek caizdir. Kendisine müslüman olmayı teklif
etmek de, islâm davetini işittikten sonra vâcib değildir.
Dinden çıkan
kimse kadın olduğu zaman öldürülmez. İmam-ı Şafii yukarıda rivayet ettiğimiz
hadisin itlâkına dayanarak; “Kadın da olsa öldürülür” demiştir. Hem de erkeğin
dinden çıkması öldürülmesini caiz kılan bir suç olduğuna göre, kadın da dinden
çıktığı zaman aynı suçu işlemiş olur. Bizim ise dayanağımız, Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kadınları öldürmekten nehyetmesidir.
“[92] Hem de
her suçta asıl, cezasının Âhiret'e kalmasıdır. Çünkü dünyada verilmesi, insanın
dünyada denenmek için yaratıldığı mânâsına aykırıdır. Ancak inançsızlık suçunun
cezası dünyada da uygulanır, ki inançlılarla savaşmaları önlenmiş olsun.
Kadın ise bünyesi itibarıyla savaşa elverişli değildir. Erkekler ise kadınlar
gibi değillerdir. Ancak kadın bir daha müslüman olana kadar hapsedilir. Çünkü
Allah (Azze ve Celle)'m hakkını kabul ettiî:ten sonra inkâra saptığı için -kul
hakkında olduğu gibi- bir daha kabul edene kadar hapsedilir. El-Cami-üs
Sağir'de “Dinden çıkan kadın -ister hür, ister câriye olsun- tekrar müslüman
olmaya zorlanır. Ancak cariyeyi efendisi onu zorlar” diye geçmektedir. Rivayet
olunmaktadır ki bir kaç günde bir, ayrıca ona dayak da atılır.Derler ki: İmam Ebû Hanife'ye söre dinden,
çıkan kimsenin, mallarında geçici olarak bîr hakkı kalmaz. Eğer bir daha
müslüman olursa malları bir daha mülkiyetine geçer. Olmazsa beytülmalın olur.
Diğer iki İmam'a göre ise, mallarından mülkiyeti zail olmaz. Çünkü mükellef ve
muhtaç olduğu için -kısas veyahut recmedilmesine karar verilen kimse gibi-
öldürülünceye kadar mallan mülkiyeti altından çıkmaz.
İmam Ebû
Hanife ise: “Bu kimse her ne kadar elimizin altında ise de İslâm'ın açık bir
düşmanıdır ve bunun içindir ki öldürülür. Bu vasfa sahip olan kimse ise -ister
içte, ister dışta olsun- malı hederdir. Ancak şu var ki, bu kimse bir daha
müslüman olmaya zorlandığı ve müslüman olması da umulduğu için sonuç
anlaşılmcaya kadar onun malına dokunulmaz. Eğer bir daha müslüman olursa,
sanki dinden çıkmamış gibi malı yine malıdır. Yok eğer müslüman olmadan ölür
veyahut öldürülür, ya da dar-ül harba kaçar ve kaçtığına da hükmedilirse o
zaman malının, mülkiyeti altından çıkması kesinleşmiş olur” demiştir.
İmam Ebû Hanife'ye
göre eğer bu kimse müslüman olmadan ölür veya öldürülürse, müslümanken
kazandığı mallan müslüman olan vârislerine, dinden çıktıktan sonra kazandığı
mallan da ganimet olarak Beytülmal'a kalır. Diğer iki İmam ise: -malının her iki
çeşidi de vârislerine kalır. Çünkü -yukarıda da söylediğimiz üzere- kendisi
mükellef ve muhtaç olduğu için ölünceye kadar malı mülkiyeti altından çıkmaz.
Ancak dinden çıkması, ölümüne sebep olduğu için, dinden çıkmak üzere iken malı
vârislerine geçer. Çünkü o zaman daha müslüman olduğu için müslüman olan
vârisleri ona mirasçı olabilirler” demişlerdir.
İmam-ı Şafii
de: “Malının her iki çeşidi de ganimet olarak Beytülmal'a kalır. Çünkü kâfir
olarak öldüğü için müslüman olan vârisleri ondan miras alamadıkları gibi,
malı, kendisine güvence verilmeyen bir açık -düşmanın malı olduğu için
ganimettir” demiştir.
İmam Ebü
Hanife de: “Dinden çıkmak üzere iken malının vârislerine geçmesi, ancak
müslümanken kazandığı mallan hakkında mümkündür. Çünkü o zaman bu mallar
mevcuttur. Dinden çıktıktan sonra kazandığı malları ise, kendisi dinden çıkmak
üzere iken mevcut olmadığı için vârislerine geçmesi mümkün değildir. Bunun
için bu mallar ancak gerçek ölümüyle mülkiyetinden çıkar, ki o zaman da
müslüman olmadığı için vârislerine kalamaz. Bunun için ister istemez
Beytülmal'a kalır” demiştir. Sonra, İmam Ebû Hanife' den gelen bir rivayete
göre bu kimseden ancak, kendisi daha dinden çıkmamışken var olan ve kendisi
ölünceye kadar da sağ kalan vârisleri miras alabilirler. Bir rivayete göre de
kendisi ölürken sağ değilse bile, eğer kendisi dinden daha çıkmamışken var
idiyse ondan miras alma hakkı sakıt olmayıp kendi vârisleri kendisi yerine
geçerler. Çünkü dinden çıkmak da ölüm gibidir. İmam Ebû Hanife' den gelen
üçüncü rivayete göre de eğer kendisi henüz dinden çıkmamışken yok da olsa,
öldüğü zaman eğer var ise ondan miras alır. Zira -annesi satıldıktan sonra ve
fakat daha alıcıya teslim edilmeden doğan yavru- sebebi hâsıl olduktan sonra ve
daha tamamlanmadan meydana gelen şey, sebebi hâsıl olmadan meydana gelen şey
gibidir.
Eğer bu kimse
-müslüman olan karısı daha iddette iken- müslüman olmadan ölür veya
öldürülürse karısı ona vâris olur. Çünkü eğer ona vâris olmazsa -dinden
çıkarken hasta değilse bile- karısını mirasından mahrum etmek için dinden
çıkmış olduğu zannını verir. İmam Ebû Hanife'ye göre dinden çıkan kadının
mallan ise vârislerine kalır. Çünkü kadın savaş ehli olmadığı için malının
ganimet olmasına bir sebep yoktur. Eğer kadın hasta iken dinden çıkarsa,
müslüman olan kocası ona vâris olur. Çünkü eğer ona vâris olmazsa, kocasını
mirasından mahrum etmek için dinden çıkmış olabilir. Fakat hasta değilken
dinden çıkan kadının müslüman olan kocası ona vâris olamaz. Zira kadın dinden
çıktığı için öldürülemez, ki kocasını mirasından mahrum etmek için dinden çıkmış
olsun. Erkek ise -dinden çıktığı zaman öldürüldüğü için -öyle değildir.
Eğer bir
kimse dînden çıktıktan sonra kaçıp dar-ül harba gider ve hâkim de onun dar-ül
harba gittiğine hükmederse, o kimsenin bütün borçlan muacceliyet kazanır ve
müslümanken kazandığı mallan müslüman olan vârislerine geçer. İmam-ı Şafii: “Bu
kimsenin malı olduğu gibi bırakılır. Çünkü onun dar-ül harba gitmesi de kayıp
olması gibi bir şeydir.
Bunun için bu
kimse sanki İslâm ülkesinde kaybolmuştur” demiştir. Biz diyoruz ki: bu kimse
dar-ül harba iltihak ettiği için dar-ül harb halkının hükmüne girmiş olur.
Dar-ül harb halkı ise gücümüz onlara yetmediği için islâm ahkâmı yönünden
ölüdürler. Ancak gerçek ölü olmadıkları için bu kimsenin dar-ül harb'a iltihakı
hâkimin kararıyle sıhhat kazanır. Çünkü bir daha müslürnan olup geri dönmesi
mümkündür. Bunun için hâkimin kararı gerekir ve hâkim karar verince onunla
ilgili olarak gerçek ölümde söylediğimiz hükümler onun hakkında sabit olur. Sonra
-İmam Muhammed'e göre- hu kimseden ancak, kendisi dar-ül harba iltihak ederken
ona vâris olan kimseler miras alır. Çünkü mirasın asıl sebebi dar-ül harb'a
iltihak etmesidir. Hâkimin karan ise iltihakın kesinleşmesi içindir. İmam Ebû
Yûsuf ise: “Hâkim karar verirken ona vâris olan kimseler ondan miras alır”
demiştir.
Dinden çıkan
kadın, da dar-ül harb'a iltihak ettiği zaman onun hakkında bu ihtilâf câridir.
Dar-ül Harb'a
iltihak eden bir kimseye müslümanken lâzım gelen borçlar, müslümanken
kazandığı mallardan, dinden çıktıktan sonra lâzım gelen borçlar da, dinden
çıktıktan sonra kazandığı mallardan ödenir. Ben diyorum ki: bu, imam Ebû Hanife'den
gelen bir rivayete göredir, İmam Ebû Hanife'den ayrıca “Önce, müslümanken
kazandığı mallardan başlanır. Eğer bu mallar bütün borçlarım karşılayamazsa o
zaman diğer mallarından da ödeme yapılır” diye söylediği de rivayet olunduğu
gibi bunun aksini de söylediği keza rivayet olunmuştur. Birinci rivayetin
dayanağı şudur: Müslümanken ona lâzım gelen borçlarla, dinden çıktıktan sonra
ona lâzım gelen borçlar ayn ayn sebeplerle kendisine lâzım geldikleri için her
bir borç hangi sebepten dolayı ona lâzım gelmiş ise, o sebebin ona kazandırdığı
maldan ödenmelidir, ki kâr ile zararın ikisi de aynı maldan olsun. îkinci
rivayetin dayanağı da şudur: müslümanken kazandığı mallar mülkiyetine geçmiş
olan mallandır. Bunun içindir ki yalnız bu mallar vârislerine kalır. Fakat
vârislerine verüebilmeleri için önce borçlarının ödenmesi şarttır. Bunun için
önce borçlan ödendikten sonra eğer bir şey artarsa vârislerine verilir. Dinden
çıktıktan sonra ise, mâlik olmaya ehil olmadığı için kazandığı mallar onun malı
olamaz ve bunun için borçlan o mallardan ödenemez. Ancak ne zaman ki
mülkiyetinde olan mallan kâfi gelmezse, o zaman bu mallardan tamamlanılır. Nasıl
ki İslâm himâyesi altında olan bir gayrimüslim öldüğü zaman eğer vârisleri
bulunmazsa malı Beytülmal'a kalır, fakat eğer borçlan bulunursa önce borçlan
ödendikten sonra gerisi Beytülmal'a kalır. Üçüncü rivayetin dayanağı da şudur
ki: müslümanken kazandığı mallar kendisinin olduğu için vârislerin hakkıdır.
Dinden çıktıktan sonra kazandığı mallar ise vârislerin hakkı olmadığı için
kendisinin halis hakkıdırlar. Bunun için borçlannı önce bu mallardan çıkarmak
daha uygundur. Ancak eğer bu mallar borçlanna kâfi gelborçlan her iki
kazancından da ödenir. Zira her iki kazancı da mallandırlar. Hattâ miras da her
iki kazancından da câridir- demişlerdir.
İmam Ebû Hanife'ye
göre dinden çıkan kimsenin dinden çıktıktan sonra satışı, satın alışı,
azatlayışı, bir şeyi bir başkasına hibe edişi veyahut rehin olarak verişi,
kısacası bütün malî tasarrufları mevkuf olup eğer bir daha müslüman olursa
geçerli olur, müslüman olmadan ölür veyahut öldürülür, ya da dar-ül harb'a iltihak
ederse bozulur. Diğer iki İmam ise“Bir
daha müslüman olmasa da bütün tasarrufları geçerlidir” demişlerdir.
Şunu bilmek
gerekir ki, dinden çıkan kimsenin tasarruflan birkaç kısım olup bir kısmı
ittifak ile geçerlidir. Bunlar -karısını boşaması, yahut cariyesinin doğurduğu
çocuğa -benim çocuğumdur- demesi gibi- hakikî mülkiyet ve tam velayete muhtaç
olmayan tasarruflardır. Bir kısmı ittifak ile bâtıldır. Bunlar -evlenmek veyahut
hayvan kesmek gibi- caiz olması- dindarlık şartına bağlı olan tasarruflardır.
Zira dinden çıkmış olan kimsenin dini yoktur. Bir kısmı ittifak ile mevkuftur.
Bunlar -kâr ortaklığı akdi gibi- taraflar arasında eşitlik bulunmasını
gerektiren tasarruflardır. Zira dinden çıkan kimse ile müslüman kimse
birbirlerine eşit değillerdir. Bir kısmı da mevkuf olduğunda ihtilâf
edilmiştir, ki bunlar da yukarıda saydığımız tasarruflardır. İki İmam “Çünkü
herhangi bir tasarrufun geçerli olması tasarruf sahibinin tasarrufa ehil
olmasına ve tasarruf ettiği şeye mâlik bulunmasına bağlıdır. Dinden çıkan
kimsenin ise tasarrufa ehil olması açıktır. Zira şer'i ahkâm ile mükelleftir.
Tasarruf ettiği şeye de mâliktir. Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- öldürülünceye
kadar malları, mülkiyeti altından çıkmaz. Bunun içindir ki, dinden çıktıktan
sonra eğer altı ay geçse bile müslüman karısının doğurduğu çocuk ona vâris
olur da, dinden çıktıktan sonra ölen çocuğuna o, vâris olamaz. Bunun için onun
tasarruflan geçerlidir, demişlerdir. Ancak iki İmam'm görüşleri arasında şu
yönden fark vardır: İmam Ebû Yûsuf'a göre bu kimsenin tasarruflan -hasta
olmayan kimsenin tasarrufları gibi- malın hepsinde sahihtir. Zira bu kimsenin
kafasındaki şüphe giderilebildiği için zahir şudur ki, bir daha müslüman olacak
ve dolayısıyla ölümden kurtulacaktır. Bunun için bu kimse de dinden çıkan
kadın gibidir. Kadın nasıl öldürülmediği için- tasarruflan malının hepsinden
sahih ise bu da öyledir. İmam Muhammed'e göre ise bu kimsenin tasarrufları
-hasta olan kimsenin tasarrufları gibi- ancak malının üçte-birinden sahihtir.
Çünkü yeni bir dine giren kimse -Özellikle eğer üzerinde yetişip büyüdüğü dini
bırakmışsa- yeni girdiği dini kolay kolay bırakmaz. Bunun için bu kimse hasta
olan kimse gibi zahiren ölüme mahkûmdur ve dolayısıyla tasarrufları da onun
tasarrufları gibi ancak malının üçtebirinden sahihtir. Dinden çıkan kadın ise
-öldürülmediği için- öyle değildir.
İmam Ebû
Hanife de -yukarıda söylediğimiz gibi-: “Bu kimse elimizin altında olan açık
bir düşmandır. Tasarruflarının mevkuf olması da bunun içindir. Bunun için bu
kimse de bizden gücenve almadan ülkemize dar-ül harp'tan giren açık düşman gibi
bir kimsedir. Bu kimse nasıl yakalanıp -sonucu anlaşılıncaya kadar-
tasarrufları mevkuf tutuluyorsa, dinden çıkan kimse de öyledir. İkisinin de
ölüme müstahak olmaları dokunulmazlık vasfına sahip olmadıkları içindir. Bu
ise, tasarruf ehliyetine noksanlık getirmektedir. Zina eden veyahut bilerek
adam öldüren kimseler ise öyle değillerdir. Zira bunlann ölüme müstahak
olmaları, dokunulmazlık vasfına sahip olmadıkları için değil, suç işledikleri
içindir. Bunun için bunların ehliyetinde noksanlık yoktur. Dinden çıkan kadın
da öyle değildir. Çünkü kadın -savaşamadığı için- dokunulmazlık vasfına
sahiptir. Bunun içindir ki öldürülemez” demiştir.
Eğer dinden
çıkan kimse, dar-ül harb'a iltihak ettikten sonra bir daha müsJüman olup İslâm
ülkesine dönerse vârislerinin elinde malından neyi bulursa alır. Çünkü dar-ül
harpta iken ölüme mahkûm olduğu için malına muhtaç sayılmıyordu. Bunun için
onun vârisi onun yerine geçmişti. Şimdi ise, tekrar müslüman olduğu için malına
bir daha muhtaç olmuş ve mal kendisinin olduğu için bu ihtiyaçta kendisi
vârislerinden daha önceliklidir. Fakat vârisinin elinden çıkmış olan mallarını
artık istiyemez. Çünkü bu mallar vârisinin mülkiyetinden çıktıklar için bir
daha geri dönderilmesine imkân yoktur.
Eğer dinden
çıkan kimse dar-ül harpta malına kavuşur ve ondan sonra bu malı müslümanların
eline geçerse ganimet olur. Eğer dar-ül harb'a iltihak ettikten sonra dönüp bir
malını oraya götürür ve ondan sonra o mal müslümanlarm eline geçerse, eğer
henüz taksim edilmemişken vârisleri o malı bulurlarsa onlara geri verilir. Çünkü
birinci mal daha önce vârislere geçmemişti.
İkinci mal
ise, kendisinin dar-ül harb-a iltihak etmesi üzerine hâkimin kararı ile
vârislere geçtiği için vârisler o malın eski mâliki bulunuyorlar.
Eğer dinden
çıkan kimse bir adamı yanlışlıkla öldürdükten sonra dar-ül harb'a iltihak
eder, yahut dinden çıktığı için öldürülürse. Öldürdüğü kimsenin diyeti -İmam
Ebû Hanife'ye göre- özellikle müslümanken kazandığı mallarına düşer. Diğer iki
İmam ise: “Diyeti -ister müslümanken, ister dinden çıktıktan sonra olsun-
ayırım yapılmadan kazandığı bütün mallarına düşer” demişlerdir. Zira dinden
çıkan kimsenin akilesi ona yardımcı olmadıkları için, öldürdüğü kimsenin
diyeti onlara lâzım gelmez. Bunun için kendi malından ödemek zorunda olur.
Onun malı da-İmam Ebû Hani f e'ye göre-
yalnız müslümanken kazandığı mallarıdır. Çünkü tasarrufları yalnız o mallarında
geçerlidir. Diğer mallarındaki tasarrufları ise, İmam Ebû Hanife'ye göre
mevkuftur. Bunun içindir ki birinci durumdaki mallan vârislerine geçer de,
ikinci durumdaki mallan ganimet olur. İki İmam'a göre ise, her iki durumdaki
malları da malıdır. Zira her iki durumda da tasarrufları mallan da oridan
miras olarak kalır.
Eğer bir
kimse bir müslümanın elini bilerek kestikten sonra o müslüman -Allah korusun-
dinden çıkar ve ondan sonra da o yaradan dolayı ölür, yahut dar-ül harb'a
iltihak ettikten sonra bir daha müslüman olup geri döner ve ondan sonra o
yaradan ölürse -vârislerine verilmek üzere- elini kesen kimseye diyetinin
yarısı lâzım gelir. Birinci surette çünkü her ne kadar eli kesilirken müslüman
idiyse de, öldüğü zaman dinden çıkmış olduğu için kanı hederdir. Fakat eğer
dinden çıkmış iken eli kesilir de, müslüman olduktan sonra o yaradan ötürü ölürse
öyle değildir. Zira heder olan kan sonradan değer kazanamaz. Değerli olan kan
ise, bağışlanmakla heder olduğuna göre dinden çıkmakla da heder olur. İkinci
surette de -ki adamın Dar-ül Harb'a iltihak etmesi halidir- çünkü Dar-ül Harb'a
iltihak eden kimse ölmüş farzedilir. Öldükten sonra ise yara sirayeti olamaz.
Bir daha müslüman olup İslâm ülkesine dönmesi de, farz edilen yeni bir hayat
olduğu için onunla birinci cinayetin hükmü avdet edemez.
Eğer eli
kesilen müslüman dinden çıktıktan sonra Dar-ül Harb'e iltihak etmeden bir daha
müslüman olur ve ondan sonra yarasından ötürü ölürse o zaman elini kesen kimseye
tam diyet lâzım gelir. Bu da İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir. İmam
Muhammed ile İmam Züfer ise: “Bu suretlerin hepisinde diyetin yarısı lâzım
gelir. Çünkü eli kesildikten sonra dinden çıkması ile kam heder olmuştur. Bunun
için bir daha müslüman olması ona değer kazandıramaz. Nasıl ki dinden çıkmış
olan kimsenin de eli kesildikten sonra bir daha müslüman olması ona değer
kazandiramaz” demişlerdir. İmam Ebû Hanife ile imam Ebû Yûsuf da: “Bu kimse eli
kesilirken de, ölürken de dokunulmazlık vasfına sahip olduğu için, bu vasıf -bir
ara kendisinden kalkmış ise de- hiç kendisinden kalkmamış kimse hükmündedir.
Zira muteber olan, kişinin yaralanırken ve yaralanmanın sonucu olarak ölürken
dokunulmazlık vasfına sahip olmasıdır. Yaralanma halinin devamı sırsında bu vasfın
kendisinden kalkmasına bakılmaz. Nasıl ki karısına: “Şu işi yaparsan benden
boşsun” diye yemin eden kimse, kadını boşasa bile eğer bir daha onu
nikahladıktan sonra kadın o işi yaparsa boşanmış olur. Zira kişi yemin ederken
ve kadın o işi yaparken onun karısı olduğu için, bu iki olay arasında bu
vasfın bir ara kendisinden kalkmasına bakılmaz.
Eğer bir
kimse, karısı ile birlikte -Allah korusun- dinden çıkıp dar-ül harba iltihak
eder ve karısı dar-ül harbda gebe kalıp bir çocuk doğurur, ondan sonra bu
çocuktan da bir çocuk dünyaya gelir ve daha sonra İslâm askerleri bunların
hepsini ele geçirirlerse, her iki çocuk da ganimet olurlar.) Çünkü dinden çıkan
kadın köleleştirildiği için çocuğu ona tâbi olur. Ancak birinci çocuk müslümanlığa
zorlanır da, ikinci çocuk zorlanmaz. Hasan îbn-i Ziyad'in İmam Ebû Hanife'den
rivayetine göre ise, ikinci çocuk da dedesine tebean müslüman olmaya zorlanır,
ki bu mesele imam Ebü Hanife' den, hakkında iki rivayet gelen dört meseleden
biridir.
İmam Ebû
Hanife ile İmam Muhammed'e göre, anlayan çocuğun dinden çıkması muteberdir ve
bu çocuk eğer dinden çıkarsa tekrar müslüman olmaya zorlanır. Fakat
öldürülemez. Bu iki İmam'a göre bu çocuğun müslüman olması da muteber olup
müslüman olmayan babasına vâris olamaz. İmam Ebü Yûsuf ise; “Erginlik çağına
varmayan çocuğun dinden çıkması muteber değildir. Fakat müslüman olması
muteberdir. İmam Züfer ile İmam-ı Şafii de: “Erginlik çağına varmayan çocuğun
ne dinden çıkması ve ne de müslüman olması muteber değildir. Çünkü
müslümanlıkta ana-babasına tâbi iken onda asıl olamaz. Hem de dinden çıkması
ile müslüman olmasının muteber sayılmasından ona zarar getiren bir takım
hükümler doğar. Bunun için kendi başına ne müslüman olmaya ve ne de dinden
çıkmaya ehil değildir” demişlerdir. Bizim de dayanağımız, Hz. Ali (Radıyallâhü
anh)'ın çok küçük yaşta müslüman olması ve Peygamber Efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in de onun
müslümanlığmı sahih saymasıdır. [93] Hz.
Ali (Radıyallâhü anh)'ın çocukluğundan beri müslüman olması ile övünmesi de
meşhurdur. Kaldı ki müslümanhk kalben inanmak ve dil ile söylemek olduğuna
göre, kişinin kendi isteğiyle şehâdet kelimesini getirmesi, müslümanhğı ciddi
olarak kabul etmiş olması demektir. Müslüman olmanın sonucu da sonsuz
mutluluktur, ki ondan daha büyük menfaat olamaz. Bunun için müslüman olmanın
bu büyük menfaati yanında bir takım ufak zararların bir önemi yoktur.
Bu ihtilâf da
-metinde de geçtiği üzere- anlayan çocuk hakkındadır. Henüz anlamayan çocuğun
ise- herhangi bir inanca sahip olmadığı için- dinden çıkmasının muteber
olmamasında ihtilâf yoktur. Deli ile, konuşurken ne söylediğini bilemeyen
sarhoş da anlayamayan çocuk gibidirler.[94]
DEVLETE
KARŞI AYAKLANANLAR BABI
Müslümanlardan
bir güruh İslâm devletine karşı ayaklanarak bir yeri ele geçirdikleri zaman,
devlet yöneticisi önce onlan büyük topluma uymaya davet eder ve eğer bir
şüpheleri varsa şüphelerini gidermeye çalışır. Zira Hz Ali (Radıyallâhü anh)
halife iken kendisine karşı ayaklanan Harura halkı ile savaşmadan önce öyle
yapmıştır. [95] Hem de işi barış yoluyla
çözmek daha kolay olduğu için onlarla önce o yola baş vurulur. Bu kimseler
müslüman oldukları için (onlar bizimle savaşa başlamadıkça onlarla savaşılamaz
ve onlarla savaşıldığı zaman da cemaatleri dağılınca onlardan vazgeçilir. Ben
diyorum ki; Kuduri'nin muhtasarında böyle söylemiştir. Haharzade adıyla
tanınan imam ise: “Eğer devlete karşı ayaklananlar bir yerde toplanıp karargâh
kurarlarsa, onlar savaşa başlamadan önce dahi -bize göre- onlarla savaşılabilir”
demiştir.
İmam-ı Şafii
de: “Onlar bilfiil savaşa başlamadan onlarla savaşmak caiz değildir. Çünkü
müslümandırlar ve müslümanlarla savaşmak ancak onlardan gelen kötülüğü önlemek
için caizdir. Gayrimüslimler ise öyle değildir” demiştir. Çünküİmam-ı Şâfii’ye göre küfrün kendisi
savaşmayı mubah kılan bir sebeptir.
Biz diyoruz
ki: hüküm ancak delile dayanır. Delil ise, toplanıp karargâh kurmaları ve
devletin emirlerini dinlememeleridir. Kaldı ki eğer onların bizimle savaşa
başlamaları beklense belki o zaman onlarla hiç başa çıkılamaz. Bunun için onlar
daha saldırıya geçmeden onlarla savaşmak gerekir.
Devlete karşı
ayaklanmak istiyenlerin silâh satın alarak savaşa hazırlıkta bulunmaları
öğrenilir öğrenilmez -fitnelerine meydan vermemek için- onları arayıp bulmak
ve yakalayıp hapsetmek lâzımdır, îmam Ebû Hanife' den: Mü'minler arasında
fitne baş gösterdiği zaman kişinin evine çekilip işe karışmaması uygundur-
şeklinde gelen rivayet, İslâm devletinin bulunmaması haline mahmuldür. Zira
âdil olan devlete yardım etmek, yardım edebilen kimseler için vâcibtir.
Eğer devlete
karşı ayaklananlar bir topluluk iseler fitnelerini önlemek için yaralıları sağ
bırakilmayıp tamamlanırlar ve kaçanları da arkadaşlarına kavuşmamaları için kovalanırlar.
Eğer bir topluluk değillerse o zaman ne yaralıları tamamlanır ve ne kaçanları
kovalanır. Çünkü eğer bir topluluk değillerse böyle yapılmasa da yalnız
yenilgiye uğramakla fitneleri önlenmiş olur.
İmam-ı Şafiî:
“Her iki surette de yaralıları öldürülemez ve kaçanları kovalanamaz. Çünkü
yenilgiye uğramaları haiinde artık bilfiil savaşamıyorlar, ki öldürülmeleri
caiz olsun” demiştir.
İmam-ı
Şafii'ye olan cevâbımız da -yukarıda söylediğimiz üzere- şudur: Onları
öldürmenin cevazında muteber olan, bilfiil savaşmaları değil, savaşmak
istemeleridir.
Devlete karşı
ayaklananların çoluk çocukları esir edilemez ve malları ganimet olamaz. Zira bu
konuda bizim için örnek olan Hz. A1i (Radıyallâhü anh) Cemel olayında: “Esirleri
öldürülemez, kadınları câriyeleştirilemez ve malları alınamaz” demiştir.[96] Hem
de müslümandırlar. Müslümanlık ise, kişide hem mal, hem can güvenliğini
sağlayan bir vasıftır. Ancak H z. Ali' nin “Esirleri öldürülemez sözü, bir
topluluk olmamaları haline mahsustur. Eğer bir topluluk iseler -yukarıda
söylediğimiz sebebe binânen- devlet yöneticisi isterse esirlerini öldürür,
isterse hapseder.
Eğer ordu
silâha muhtaç ise, onlardan alınan silâhlarla onlarlar savaşmada bir sakınca
yoktur. İmam-ı Şafii; “Onlardan alınan silâhlarla onlarla savaşmak caiz
değildir” demiştir, ki bu ihtilâf onlardan alınan atlarda da câridir, İmam-ı
Şafiî; “Çünkü -silâh olsun at olsun- müslümamn malı olduğu için sahibinin
rızâsı olmaksızın ondan yararlanmak caiz değildir” demiştir. Bizim ise dayanağımız
Hz. Ali (Radıyallâhü anh)’ın kendisine karşı ayaklananların silâhlarını Basra'da
kendi arkadaşları arasında dağıtmasıdir, ki bunu ihtiyaca binâen yapmış. [97] Hem
de devlet yöneticisi ihtiyaç duyduğu zaman hiç bir suçu bulunmayan kimselerin
bile mallarını savaşta harcayabildiğine göre, devlete karşı gelenlerin
mallarını kullanabilmesi evleviyyetle lâzım gelir. Çünkü bunda büyük bir
zararın küçük bir zararla önlenmesi gibi bir yarar vardır.
Devlete karşı
ayaklananlar durumlarından pişmanlık duyarak tevbe etmedikçe kendilerinden
alınan mallar bu mallara ihtiyaç duyulmasa bile güçlerinin kırılması için alıkonulup
sahiplerine geri verilemez. Ancak atları satıp paralarım saklamak daha kolay ve
onlar için daha yararlı olduğu için daha evlâdır. Fakat eğer yaptıklarından
pişmanlık duyarak tevbe edenlerse -artık fitneleri önlenmiş olduğu için- mallan
kendilerine geri verilir. Eğer devlete karşı ayaklananlar bir yerin haraç ve
öşür vergilerini toplarlarsa, o yerin halkından bu vergiler bir daha toplanamaz.
Çünkü devlet, halkı baskın ve saldırılardan koruduğu için bu vergileri halktan
toplamaya hak kazanır. Oysa devlet bu yerin halkını koruyamamıştır.
Eğer devlete
karşı ayaklananlar topladıkları haraç ve öşürleri harcanması gereken şeyde
harcarlarsa, bu vergileri kendilerinden topladıkları kimseler bir daha
vermezler. Çünkü hak, sahibini bulmuş olur. Eğer harcanması gereken şeylerde
harcamazlarsa, o zaman hak, sahibini bulmadığı için kendileriyle Allah
arasında bir daha vermeleri gerekir. Ben diyorum ki; Ulema: “Haracı bir daha
vermeleri gerekmez. Çünkü haraç savaşanların hakkıdır. Onlar da savaşan
kimselerdir. Bunun için haraç onların hakkıdır, öşür de -eğer yoksul iseler-
öyledir. Çünkü Öşür de yoksulların hakkıdır” demişlerdir, ki biz bunu zekât
bahsinde de söyledik.
Eğer devlete
karşı ayaklananlardan birisi arkadaşlarından birini öldürür ve ondan sonra ele
geçirilirlerse, ona bir şey lâzım gelmez. Çünkü bu kimse arkadaşını öldürürken
hâkimin yetkisi altında olmadığı için -dar-ül harpta bir müslümanı öldüren
kimse gibi- ona kısas lâzım gelmez.
Eğer devlete
karşı ayaklananların ele geçirdikleri bir ülkede bir kimse bîr başkasını
bilerek öldürür ve ondan sonra İslâm ordusu o ülkeyi onlardan geri alırsa, o
kimseye kısas lâzım gelir. Bu da eğer devlete karşı ayaklananlar henüz kendi
hükümlerini orada yürütmeye imkân bulmamışken orası ellerinden geri alınırsa
öyledir. Eğer devlete karşı ayaklananlar kendi hükümlerini yürütmeye başladıktan
sonra, aldıkları ülke ellerinden çıkarılırsa, o zaman bu kimsenin cezası
Âhiret'e kalır.
Eğer devlete
muti olan kimselerden biri devlete karşı ayaklananlardan birini öldürürse ona
vâris olur. Eğer devlete karşı ayaklananlardan biri demete muti olanlardan
birini öldürür ve: “Ben onu öldürmekte haklı idim ve halen de haklıyım” derse
ona vâris olur. Fakat eğer: “Ben onu öldürürken haksız olduğumu biliyordum” derse
o zaman, ona vâris olamaz. Bu da İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göredir.
İmam Ebû Yûsuf ise: “Devlete karşı ayaklananlardan olan kimse her iki surette
de ona vâris olamaz” demiştir, ki tmam-ı Şafii de buna kaildir. Bunun dayanağı
da şudur: devlete muti olan kimse devlete karşı ayaklananlardan birini
öldürdüğü veyahut malını zorla aldığı zaman -bize göre- ne zamin ve ne de
günâh işlemiş olur. Çünkü devlete karşı ayaklananlarla fitnelerini önlemek
için savaşmak vâcibtir. Devlete karşı ayaklanan kimse ise, muti olan bir
kimseyi öldürdüğü zaman -bize göre- zamin olmaz. Fakat günâh işlemiş olur.
îmam-ı Şafii ise kadim olan kavlinde: -zamin olur” demiştir, ki bu ihtilâf
dinden çıkmış olan kimse hakkında da câridir. İmam-ı Şafiî: “Çünkü bu kimse
'dokunulmazlık vasfına sahip olan bir mal veya kimseyi itlaf etmiştir”
demiştir.
Bizim de
delilimiz, Zühri'nin naklettiği Ashab-ı Kiramın icmaldir. Hem de bu kimse her
ne kadar dokunulmaması gereken bir mal veya kimseyi itlaf etmiş ise de, bunu
-çürük de olsa- bir dâvaya dayanarak yapmıştır. Çürük dava da güce dayanan ve
zor kullananlar hakkında sağlam dava hükmündedir. Bu sabit olunca da, biz: “Devlete
muti olan kimsenin devlete karşı ayaklanan kimseyi öldürmesi haklı bir öldürme
olduğu için mirasa manî değildir” diyoruz.
Devlete karşı
ayaklananlara ve bunların bulunduğu ülkede silâh satmak isyana yardım etmek
olduğu için mekruhtur. Fakat Kûfe'de ve Küfe halkı ile isyancılardan oldukları
bilinmeyen kimselere silâh satmada sakınca yoktur. Çünkü kentlerde oturanlar,
çoğunlukla iyi kimselerdir.
Sonra, mekruh
olan, bilfiil silâhın satılmasıdır. Bilfiil silâh olmayıp da, silâh olabilecek
olan şeyleri satmak mekruh değildir. Nitekim çalgı âletlerini de satmak mekruh
olduğu halde, çalgı âleti olabilecek tahtaları satmak mekruh değildir. Şarap
ile üzümün satışı da böyledir.[98]
[4] Ebû Dâvud, (Alım-satımlar) c. 2 s. 145; el-Müstedrek
(Alım-satım) c. 2 s. 47
[5] İbn-i Ebi Şeybe (Cihad babları), İbn-i Sa'd'ın Tabakalı
(Hz. Ömer'in hayatı). Nasb-ürraye c. 3 s. 377-378. Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn
Ebu'l-HasanAli
b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/276-279.
[6] Abdürrezzak'ın “Musannef”i, el-Müstedrek, îman, Ahmed “Müsned”i,
Taberani’nin “Mucem”i. Nasb-ürraye c. 3 s. 378
[7] Müslim, İman C. 1 S. 37; Buhari, Cihad c. 1 s. 414
[8] Eimme-i Sitte'den Buhar! dışında kalanların hepisi:
Müslim, Cihad c. 2 s. 82; Ebû Dâvud, Cihad c. 1 s. 351; Tirmizi, Siyer c, 1 s.
208, İbn-i Mâce, Cihad s. 210
[10] Bu lâfızla gariptir.Ancak Darekutni Hz. Ali (r.a.)'ın:“Biz kimlere güvence verirsek onların canı bizim canımız ve mallan mizim
malımız gibi olur” mealinde bir söz söylediğini kaydetmiştir. Darekutni Sünen'i
(Şer'i cezalar) s. 350 Nasb-ürraye c. 3.s. 381
[11] Peygamber Efendimiz'in etrafa gönderdiği askerî
komutanlara verdiği emre dair hadiste geçmektedir
[12] Müslim, Cihad c. 2 s. 81; Ebû Dâvud, Cihad c. 1 s. 354.
[13] Ebû Dâvûd, Cihad c. 1 s. 3 52; İbn-i Mâce, Cihad s.
209
[14] Peygamber Efendimiz'in etrafa gönderdiği komutanlara verdiği
emirle ilgili hadiste geçmektedir,
[15] Tirmizi, Adap c. 2 s. 106; İbn-i Sa'd'ın Tabakat'ı
(Peygamber Efendimiz'in savaşları) c. 2 s. 115
[16] Buhari, Meğazi c. 2 s. 575; (Haşir sûresinin tefsiri) c.
2 s. 275; Müslim, Cihad c. 2 s. 85; Ebû Dâvud, Cihad c. 1 s. 352; Tirmizi,
Tefsir c. 2 s. 168; İbn-i Mâce, Cihad s. 209.
[17] Tirmizi dışında. Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buhari,
Cihad c. 1 s. 420; Müslim (İmare bahsi) c. 2 s. 131; Ebû Dâvud, Kur’an-ı Kerim
ile birlikte düşman toprağına yolculuk yapma babı) c. 1 s. 351
[18] Müslim, Cihad c. 2 s. 82; Ebû Dâvud, Cihad c. 1 s. 351;
Tirmizi (Siyer bahsinin sonlan) c. 1 s. 208; İbn-i Mâce, Cihad s. 210
[19] İbn-i Mâce dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buhari,
Cihad c. 1 s. 423; Müslim, Cihad c. 2 s. 84; Ebû Dâvud, Meğazi c. 2 s. 6; Tirmizi,
Siyer c. 2 s. 6
[20] Ebû Dâvud, Megazi c. 2 s. 6, el-Müstedrek, Cihad c. 2 s.
122
[25] Beyhaki Delail-ünnübüvve'de (Mute savaşı) babında
kaydetmiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 390
[26] Ebû Davud, Meftud c. 2 s. 23, Tirmizi, Siyer c. 1 s.
204
[27] Bu lâfızla gariptir. Ancak Beyhaki “Sünenninde, Bezzar
“Müsned”inde ve Taberani de “Mucemninde İmran b. Husayn (r.a.)'den, Peygamber
Efendimizin kargaşalıklarda silâh satmaktan nehyettiğini rivayet etmişlerdir.
[28][28] Beyhaki (Delâil-ünnübüvve ilk hadisi sonunda) Ebû Hüreyre
(r.a.)'dan. Nasb-ürraye c. 3 s. 391 Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-HasanAli b. Ebû Bekir
Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/284-286.
[29] Buhari, Cihad c. 1 s. 450; Müslim, Racc c. 1 s. 442
[37] Hadis olarak gariptir. İbn-i Ebi Şeybe'nln
“Musannefin”inde ve İmam Mâlik'in de “Muvatta” (Savaşta kadın ve çocukların
öldürülmemesi) s. I67'de kaydettiklerine göre bunu Hz. Ebü Bekir, Şam cephesinde
bulunan Yezid b. Ebû Süfyan'a yazmıştır.
[38] Buhari (Dinden çıkanların hükmü) c. 2 s. 1023; Ebû
Davud, Meğazi c. 2 s. 7
[40] İbn-i Ebi Şeybe"nin “Musannef”inde, Taberani'nin
“Mucem”inde ve Beyhakî'nin “Sünenninde Hz. Ömer tarafından söylendiğini rivayet
ettikleri bu söz -Müellifin de dediği gibi- hadis olarak gariptir. Nasb-ürraye c.
3 s. 408
[41] Beyhaki (Kitab-ül Marife)de, Vakıdi de (Kitab-ül
Meğaz)de bu hadisi ayn ayrı senetlerle rivayet etmişlerdir, Nasb-ürraye c. 3 s.
409
[42] Ebû Yala, İbn-i Adi ve Beyhaki. Nasb-ürraye c. 3 s.
410
[45] Taberani (Mucem)inde Abdullah İbn-i Abbas (r.a.)'dan.
Nasb-ürraye c. 3 s. 412
[46] Nesai dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buhari, Cihad c.
1, s. 4 megazi c. 2 s. 607; Müslim, Cihad c. 2 s. 92; Ebû Dâvud, Meğazi c. 2 s.
19, Tirmizi, Siyer c 1 s. 201, İbn-i Mâce, Cihad c. 1 s, 21
[47] İbn-i Abbas'ın hadisi olarak gariptir. Ancak Ebû
Davud'un (Meğazi) c. 2 s. 19; Darekutni'nin, Siyer s. 469 ve el-Müstedrek'in c.
2 s. 131'de bu yolda rivayet ettikleri birtakım hadisler varsa da hepsi
maluldür.Nasb-ürraye c. 3 s. 416-417
[48] Tamamen gariptir ve İbn-i Ebî Şeybe'nin onu rivayet ettiğini
söyleyen, yanılmıştır. Nasb-ürraye c. 3 s. 417
[50] Gariptir. Bilâkis İbn-i Mende “Hayat-üs Sahabensinde
Bera b. Azib'in hayatını anlatırken Peygamber Efendimiz'in ona iki atın payını
verdiğini kaydetmiştir”. Nasb-ürraye c. 3 s. 419
[53] Müslim, Cihad c. 2 s. 116; Ebû Dâvud, Meğazi c. 2 s.
18
[54] Beyhaki “Kitab-ül Marife”de Peygamber Efendimiz'in,
Hayber Yahudilerine Karşı kendisine yardım eden Kaymika' Yahudilerine hisse vermeyip
ancak onlara bağışta bulunduğunu kaydediyorsa da, Tirmizi de (Siyer) c. 1 S.
202'de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in, kendisiyle birlikte savaşan birtakım
Yahudilere hisse verdiğini ksvdetmisHrNneh-verdiğini kaydetmiştir.Nasb-ürraye C. 3 S. 422
[61] Nesai dışında, Eimme-i Sitte'nin hepsi: Buhari, Cihad c.
1 s. 444; Müslim, Cihad c. 2 s. 86; Ebü Dâvud, Meğazi c. 2 s. 16; İbn-i Mâce,
Cihad s. 209; Tirmizi, Siyer c. 1 s. 202
[62] Taberani’nin hem el-Kebir ve hem el-Evsat'ta rivayet
ettiği bu hadisin senedinde Arar b. Vakıa bulunmaktadır. Amr D. Vakıd ise,
hadisleri metruktür.
[72] Ebû Ubeyd el-Kasım b. Selam'ın “Kitab-ül Emval'”ı c. 1
s. 57
[73] İbn-i Adiy el-Kâmil'de Abdullah İbn-i Mesud (r.a.)'dan
rivayet etmiştir. Nasb-ürarye c. 3 s. 442
[74][74] Meselâ bir kimse öşür veya haraca tabi olan bir
tarlayı ticaret maksadı ile satın alırsa, İmam Ebû Hanife ile İmam Yusuf'a göre
bu kimseye, tarlaya düşen öşür veya haracı verdikten sonra ticaret zekâtı lâzım
gelmez. İmam Muhammed ile İmam-i Şafii'ye göre ise, bu kimseye hem öşür veya
haraç, hem de tarlaya verdiği paraya da zekât düşer.
[81] Vakidi, Kitab-ürridde'de kaydetmiştir. Nasb-ürraye c.
3 s. 450
[82] Burada her ne kadar Hz. Osman diye geçiyorsa da, ondan
mürad Hz. Ömer'in görevlendirdiği Osman b. Hanif'dir ki ona dair olan hadis
yukarıda geçti. Feth-ül Kadir c. 5 s. 294
[83] Ebü Dâvud, Haraç c. 2 s. 77; Tirmizi, Zekât c. 1 s. 93
[95] Nesai’nin büyük “Sünen’inde rivayet ettiği bu olayı
el-Müstedrek de (Bağilerle savaşmanın hükmü) c. 2 s. 150'de kaydederken” Buhari
ile Müslim almamıslarsa da Müslim'in şartına göre sahihtir” demiştir.
Nasb-ürraye c. 3 s. 462
[96] İbn-i Ebi Şeybe ve el-Müstedrek (Bağilerde savaşma
babı) c. 2 s. 155. Nasb-ürraye c.3 s.
463
[97] îbn-i Ebi Şeybe (Cemel vak'ası). Nasb-ürraye c. 3 s.
464