Hac. köle, deli ve
çocuk olmayan ve vücudunda herhangi bir sakatlık veya hastalık bulunmayan
kimseye -eğer hacca gidip dönünceye kadar yol masrafını ve çoluk çocuğunun
oturacakları meskenden başka, yiyecek ve giyecek gibi zarurî ihtiyaçlarını
karşılayacak kadar varlığı bulunur ve yol da emniyetli olursa- vaciptir. Yani
farzdır. Çünkü haccın farziyeti Kur'an-ı Kerim'in;
“Beyt'e gidebilme gücüne sahip olan kimseler için
Beyt'i ziyaret etmek Allah'ın gerekli kıldığı bir görevdir”[1]ayeti ile
sabittir.
1- Hacc
kişiye, ömründe yalnız bir defa vaciptir.Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi’s-salâtü ve's-selâm):
“Hacc her yıl mı
vardır, yoksa bir kez midir?” diye sorulmuş. Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)
“Hayır, yalnız bir kezdir. Bir kezden fazlası isteğe
bağlıdır” [2] buyurmuştur.
Kaldı ki haccm vücubuna sebep Beytullah olduğuna ve Beytullah'm da bir tane
bulunduğuna göre, vücubunun tekrarı için sebep yoktur.
Sonra -İmam Ebû
Yûsuf'a göre- haccın vücubu fevridir. Yani vacip olduğu ilk yılda yerine
getirilmesi gerekir. Aksi takdirde günah işlenmiş olur.Îmam Ebû Hanife'den de bu görüşte olduğunu gösteren
bir söz naklolunmuştur. İmam Muhammed ile İmam-ı Şafiî ise: “Fevri değildir.
Çünkü bütün ömürde bir kere vacip olduğuna göre onun vakti bütün ömürdür. Kişi
namazı, nasıl vaktinden istediği saatte kılabilir ve bundan dolayı günah işlemiş
olmuyorsa, hacca da ömrünün istediği yılında gidebilir ve bundan ötürü günah
işlemiş olmaz- demişlerdir, imam Ebû Yûsuf ise; -Haccın yılda belli bir zamanı
bulunduğuna ve yılın her ayında hacca gidilemediğine göre, eğer vacip olduğu
ilk yılda gidilmezse bir yıl beklemek gerekecektir. Bir yılda ise, ölüm nadir
olmadığı için ihtiyatın gereği, vacip olur olmaz gitmektir. Namaz vakti ise
öyle değildir. Zira namaz vakti kısa olduğu için onda ölüm nadirdir” demiştir.Haccın vücubu için deli ve çocuk olmamanın şartına
gelince; Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Hangi köle âzatlanırsa, on defa bile hacca gitmiş
olsa, İslâm'ın rüknü olan haccı bir daha yapması gerekir ve hangi çocuk
ergenlik çağına girerse, on defa bile hacca gitmiş olsa, İslâm'ın rüknü olan
Haccı bir daha yapması gerekir”[3]
buyurmuştur. Kaldı ki hacc bir ibadettir. Köle ile çocuk ise ibadet ile
mükellef değillerdir.
2- Haccın
vücubu için, ayrıca hasta olmamak ve vücutta herhangi bir sakatlığın
bulunmaması da şarttır. Çünkü hastalık veyahut vücutta bir sakatlığın bulunması
halinde yolculuk yapmak ya büsbütün imkânsızdır, ya da zordur. Dinde ise
zorluk yoktur.İmam Ebû Hanife'ye göre, iki gözden kör olankimseye -beraberinde kendisine yardıma olacak bir
kimsesi bulunsa bile- hacc vacip değildir. Diğer iki imâm ise: “Beraberinde
kendisine yardım edecek bir kimse bulunursa vaciptir” demişlerdir, ki bu
mesele namaz bahsinde de geçti. Kötürüm olan kimseye ise, eğer yardımcısı
bulunursa, imam Ebû Hanife'den “Vaciptir. Çünkü kötürüm, yolda kendisine
yardım edecek bîr kimse bulunduğu zaman binmek için araç bulan kimseye benzer”,
İmam Muhammed'den ise: “Vacip değildir. Çünkü eğer yardımcısı onu sırtına
almazsa kendisi yürüyemez. İki gözden kör olan kimse ise öyle değildir. Zira
iki gözden kör olan,kimse, yolunu şaşırmış olan kimse gibi eğer ona kılavuzluk
edilirse bizzat yürüyebilir” diye söyledikleri rivayet olunmaktadır.Haccın vücubu için, hac yolculuğunda gerekli olan azık
ve binite sahip olmak da şarttır. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü
ve's-selâm)'e: “Haccın farziyetini bildiren âyette geçen -Beyt'e gidebilme gücünden
murat nedir?” diye sorulduğunda, Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü
ve's-selâm):“Azık ve binittir” diye
cevap vermiştir. [4] Buna göre, eğer kişi
ancak, kendisiyle bir başkasının sırayla binebilecekleri bir biniti
kirahyabiliyorsa, kendisine hac vâcib değildir. Zira bu durumda olan kimseye
yolculuğunun hepsinde azık ve bineğe sahiptir, denemez. Sonra, haccm farziyeti
için varlığı şart olan azık ve binitin, kişinin hacca gidip gelinceye kadar
çoluk çocuğunun -mesken, hizmetçi, yiyecek ve giyecek gibi- bütün zorunlu ihtiyaçlanndan
fazla olması da şarttır. Zira hac şeriatın emrettiği bir ibadettir. Çoluk
çocuğun nafakası ise kul hakkıdır Kul hakkı şeriatın emrinden önce gelir.
Mekke ve çevresinde
oturan kimseler için binite sahip olmak şartı yoktur. Çünkü Mekke ve çevresinde
oturanların hac menasikini yaya olarak yerine getirmelerinde fazla bir zorluk
yoktur. Onlar için haccın menasikini yerine getirmek de nihayet cuma namazına
gitmek gibidir.
Bunlardan başka, ayrıca
yolun emniyetli olması da şarttır. Zira hacca gidebilmek yolun emniyetli
olmasına bağlıdır. Ancak bu şart kimisi: “Vücubun şartıdır. Hatta eğer kişi,
yol emniyetli olmadığı için hacca gitmemiş ise, öldükten sonra yerine bir
başkasının gitmesini vasiyet etmek zorunda değildir” demiştir, ki İmam.Ebû Hanife'den rivayet olunan görüş bu yoldadır.
Kimisi: “Vücubun değil, haca yerine getirmenin şartıdır. Zira Peygamber
Efendimiz, (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), âyette geçen “Güçü yalnız azık ve binitle açıklamıştır.” demiştir. [5]
3- Hacca
gitmek istiyen kadının beraberinde ya kocasının, ya da kendisiyle evlenmesi
caiz olmayan bir yakın akrabasının bulunması şarttır. Evi Mekke den üç günlük
veya daha fazla mesafede olan kadın için bunlarsız hac yoluna çıkmaz caiz
değildir. İmam-ı Şafii: “Eğer beraberinde başka kadın arkadaşları bulunur ve bu
kadınların hepsi güvenilir kimseler olursa, kadının eşliğinde kocası veya
yakın akrabası bulunmazsa bile, caizdir. Çünkü beraberinde bunca emin kadınlar
bulununca kendisi için herhangi bir tehlike mevcut değildir” demiştir.Biz ise;“Hiç bir kadın eğer beraberinde kendisiyle evlenmesi
caiz olmayan bir yakm akrabası bulunmazsa hac yoluna çıkmasın”[6]
hadisine dayanıyoruz. Kaldı ki beraberinde yakm akrabası bulunmayan kadın için
-beraberinde başka kadınlar bulunsa bile- yine tehlike vardır. Hatta
beraberinde başka kadınların bulunması tehlikeyi daha da arttırır. Nitekim
bunun içindir ki, bir yabancı kadının yanında yalnız kalmak, beraberinde bir
başka kadın bulunsa bile caiz değildir. Fakat eğer evi Mekke' den üç günlük
mesafeden daha az olsa, o zaman beraberinde kocası veya yakm akrabası bulunmasa
da caizdir.
Eğer hacca gitmek
istiyen kadının beraberinde yakm bir akrabası bulunursa, kocası onu hacca
gitmekten alıkoyamaz. İmam-ı Şafii: “Alıkoyabilir. Çünkü kadın hacca gidip dönünceye
kadar kendisi bekâr hayatını yaşamak zorunda kalmış olur” demiştir.
Biz diyoruz ki: Farz
olan ibadetlerin ifası yolunda erkeğin hakkı söz konusu değildir. Hac da farz
olan bir ibadettir. Hatta eğer kadına hac farz olmamış veyahut onun ikinci
gidişi olursa, kocası onu yolundan alıkoyabilir. Ancak -demişlerdir ki- Eğer
kadınınberaberindeki yakın akrabası helâl, haram bilmiyen ve
güvenilmez bir kimse olursa o zaman kocası onu gitmekten alıkoyabilir.
Kadının yakın akrabası
-Mecusilikten başka- hangi dinden olursa olsun kadın onunla birlikte hacc
yoluna çıkabilir. Ancak eğer Mecusî olursa onunla birlikte çıkamaz) Zira
mecûsilikte yakın akrabalık evlenmeye mâni değildir. Eğer kadının yakın
akrabası çocuk veya deli olursa -kadını koruyamadığı için- kadın onunla birlikte
çıkamaz. Ergenlik çağına yaklaşıp da henüz ergenleşmemiş olan kız da, büyük
kadınlar gibi eğer beraberinde bir yakın akrabası bulunmazsa hacca gidemez.Şu da bilinmelidir ki: kadının beraberinde yakm
akrabasının bulunması şart olduğuna göre, yakın akrabasının yol masrafı kadına
aittir. Ancak kadının yakın akrabası eğer bulunmazsa, kadına hacc vacip mi
olmaz, yoksa vacip olur da edası mı gerekmez? diye ihtilâf etmişlerdir.
4- İhrama
girdikten sonra ergenlik çağına giren çocuk ile azatlanan kölenin devam
ettikleri hacc, farz olan haccın yerini tutmaz.Zira
bunlar ihrama girerken hacc kendilerine farz olmadığı için başladıkları hacc
nafile olup farza dönüşemez. Fakat eğer çocuk daha Arafat'a gitmemişken
ihramını yenileyip farz niyetini getirirse caizdir. Kölenin ise böyle de
yapması caiz değildir. Zira çocuk ibadete ehil olmadığı için, ihrama girmekle
başlamış olduğu haccı yüklenmiş olmaz. Köle ise ibadete ehil olduğu için
ihrama girmekle başladığı haccı yüklenmiş olur ve dolayısıyle onu bozamaz. [7]
Bir
Fasıl
Haccın inikatları,
yani hacca giderken ihrama girmeden geçilmesi caiz olmayan semtler beş tane
olup Medine tarafından gidenler için Zülhuleyfe, Irak tarafından gidenler için
Zatuırk, Şam tarafından gidenler için Cuhfe, Necid tarafından gidenler için
Karen ve Yemen tarafından gidenler için de Yelemlem denilen semtlerdir. Zira
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) mikat olarak bu yerleri
belirtmiştir. [8] Bunun için hacca giden
kimse, bu yerlerden hangisine varırsa, ihrama girmeden daha öteye geçemez”. Fakat
bu yerlere varmadan ihrama girmenin bir sakıncası yoktur.Evi bu raikatların berisinde olan kimsenin, ister Hacc
veya umre niyetiyle, ister başka maksatla olsun Mekke'ye gitmek isterken, bu
beş semtten birine vardığı zaman -biz Hanefilere göre- ihrama girmesi gerekir.
Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtüve's-selâm);
“Hiçbir kimse ihrama girmeden mikati geçemez”[9]
buyurmuştur. Hem de ihrama girmenin bu kutsal olan yere saygı göstermek
olduğuna göre, hacc veya umre niyetiyle veyahut başka maksatla Mekke'ye
gidenler arasında fark bulunmaması lâzım gelir.Mikatların
ötesinde oturan kimseler ise, Mekke'ye herhangi bir iş için gitmek
istediklerinde ihrama girmeden gidebilirler. Çünkübunların Mekke'ye gidip gelmeleri çok olduğu için eğer
her bir gitmede ihrama girmekle mükellef tutulurlarsa zor olur. Bunun için
bunlar da Mekke'nin içinde oturanlar gibi ihrama girmeden Mekke'ye girip
çıkabilirler. Fakat Hacc veya umre niyetiyle Mekke'ye gitmek istedikleri zaman
ihrama girmeleri gerekir. Çünkü Mekke'ye her zaman Hacc veya umre niyetiyle
gidilmediği için, bu maksatla giden kimselerin ihrama girmekle mükellef
tutulmalarında zorluk yoktur.
Kişinin buinikatlaravarmadan da ihramagirmesicaizdir. Zira Cenâb-ı Hak:
“Başladığınız Hac veumreyi tam
olarak yapın”[10]
buyurmuştur. Hac ve umrenin tam olarak yapılması da, Hz. Ali ile Abdullah İbn-i
Mesud'un yorumlarına göre kişinin hac veya umreye giderken kapısı önünden
ihrama girmesidir. Hatta mikata varmadan ihrama girmek, daha zor olduğu ve
Kâbe'ye karşı olan saygı onda daha fazla bulunduğu için daha sevaplıdır. Fakat
İmam Ebû Hanife'den: “Mikata varmadan ihrama girmenin daha sevaplı olması
ancak, sakıncalı bir duruma girmiyeceğinden emin olan kimseler içindir”diye söylediği rivayet olunmuştur.
Mikatların ötesinde
oturanların mikatı, Harem denilen kutsal çevrenin sınırlan ile inikatlar
arasında kalan yerlerdir. Zira bunlar için kapıları önünden ihrama girmek caiz
olduğuna göre, mikat-larla Harem'in sınırları arasında kalan her yer için
inikattır. Mekke'de olanlar için ise, hac mikatı Harem'in içi, umre mikatı da
Harem'in dışıdır. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm).
Ashabından kimisine Mekke' nin içinde hac ihramına girmelerini emrettiği
halde, muhterem eşi Hz. Âişe'nin umre ihramına girmesi için kardeşine onu
Tenim'e götürmesini emretmişti.Ten'im ise,
Harem'in dışında olan bir semtin adîdir. Hem de haccın rükünlerinden biri
Arafat'ta durmak olduğuna, Arafat'ın da Harem'in dışmda bulunduğuna göre, hac
Harem'in dışında bulunduğuna göre, hac Harem'in içinden Harem'in dışına doğru
bir yolculuk olur. Umre ise; Harem'in içinde eda edildiği için umre ihramına
Harem'in dışındaki her yerde girilebilir.[11]
İhrama
Girmek
1- Kişi
ihrama girmek istediği zaman önce yıkanır veyahut abdest alır. Fakat yıkanmak
abdest almaktan daha iyidir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ihrama girmek isterken yıkanmıştır. [12]
Ancak şu var ki bu yıkanmadan gaye temizlenmek olduğu için, aybaşı halindeki
kadın da ihrama girerken -onun için gusül olmuyorsa da- yıkanmakla emrolunmuştur.
Bunun içindir ki abdest almak bu yıkanmanın yerine geçer. Nasıl ki cuma günü
müstahap olan yıkanmadan da gaye temizlenmek olduğu içindir ki abdest almak
onun da yerine geçer. Fakat temizlik yıkanma ile daha fazla hasıl olduğu ve
Peygamber Efendimiz de yıkanmayı abdest almaya tercih ettiği için, yıkanmak
abdest almaktan daha iyidir.
2- İhrama
girmek istiyen kimse yıkandıktan sonra -birini eteklik yapmak, diğerini de
omuzlan üstüne atmak suretiyle- yeni veyahut yıkanmış olan iki bez parçasına
bürünür. Zira hem Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ihrama
girerken böyle yapmış, [13] hem
de ihramda olan kimselere dikilmiş elbise yasak olduğu için böyle yapmaktan
başka çare yoktur. Fakat yeni bez, temiz olma ihtimali daha kuvvetli olduğu
için yıkanmış bezden daha iyidir.(İhrama girmek istiyen kimse, varsa güzel koku
da sürer.) Zira rivayet olunmaktadır kiHz.Aişe (Radiyallâhü anhâ) “Ben Peygamber Efendimize (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)
ihrama gireceği sırada güzel kokular sürerdim” demiştir. [14] İmam
Muhammed' den ise; “Eğer güzel kokunun maddesi, sürüldüğü yer üzerinde
ihramdan sonra da kalıyorsa mekruhtur” diye rivayet olunmuştur, ki İmam Mâlik
ile İmam-ı Şafiî de bu görüştedirler. Zira eğer böyle olursa ihrama girdikten
sonra sürülmüş gibi olur. İhramda olan kimseye ise -ileride geleceği üzere-
güzel koku sürmek sakıncalıdır.
Biz diyoruz ki: Yasak
olan, ihramda iken güzel koku sürmektir. Bu ise, ihrama girmezden önce sürülüp
vücut üzerinden giderilmesi mümkün olmayan güzel kokunun devamıdır. Fakat
ihrama girmezden önce giyilen dikili elbise -çıkanlabildiği için- öyle değildir.İhrama girmek isteyen kimse bundan sonra iki rekât
namaz kılar. Zira Cabir (Radıyallâhü anh)'ın rivayetine göre Peygamber
Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Zülhuleyfe'de ihrama girdikten sonra iki
rekât namaz kılmıştır ve;“Allah'ım, ben hacca gitmek İstiyorum. Bana kolaylık ver ve benden
kabul buyur” [15] diye dua eder. Çünkü haccm rükünleri ayn ayrı
zamanlarda ve değişik yerlerde yapıldığı için bir hayli zorluğu vardır. Bunun
için Cenâb-ı Allah'tan kolaylık dilenir. Namaz ise, hem zamanı az ve hem de
eğer kişi hasta olmazsa kılınması kolay olduğu için namaza başlanırken böyle
bir dua yoktur, (ve namaz bittikten sonra telbiyeye başlar. Zira rivayete göre
Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) namaz kılar kılmaz telbiyeye
başlamıştır. [16] Şayet namazdan sonra
başlamayıp da bineğinin sırtında yola doğrulunca başlarsa yine caizdir. Fakat
geçen rivayete binaen, namazı bitirir bitirmez başlamak daha iyidir.
3- İhrama
giren kimse eğer yalnız hac maksadı ile ihrama giriyorsa getirdiği telbiye ile
hac niyetim getirmek zorunda olur. Zira hac bir ibadettir. İbadetler ise ancak
niyetle biribirinden ayrılmış olurlar.
Telbiye: Lebbeykallahumme
Lebbeyke La Şerike Leke, Lebbeyke İnnelhamde Venni'mete Leke Veımülke La Şerike
Leke Senin emrindeyim Allah'ım senin emrindeyim. Senin emrindeyim. Senin
ortağın yoktur. Senin emrindeyim. Bütün hamd, nimet ve hükümranlık senindir
diye zikretmektir.
Telbiye;
İbrahim (Aleyhisselâm)'ın -meşhur hikâyesinde geçtiği üzere- insanları Kâbe'yi
ziyarete olan çağırışına icabettirir. Telbiyede geçen bu kelimelerden bir
tanesini bile eksik bırakmamak gerekir. Zira bütün ravilerin ittifakı ile
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bu şekilde gelmiştir. Şayet
eksik bırakılmaz, fakat bir şeyler ilâve edilirse caizdir. İmam-ı Şafii
-Rebi'in kendisinden ettiği rivayete göre-telbiyeyi de ezana kıyas ederek: “Caiz değildir. Çünkü telbiye de ezan
ve teşehhüt gibi me'sur bir şekilde varit olmuştur” demiştir.Biz diyoruz ki: Abdullah İbn-i Mesud, Abdullah İbn-i
Ömer ve Ebû Hüreyre gibi Ashabın büyüklerinden birçok kimseler, ona birtakım
şeyler katmışlardır. Kaldı ki telbiyeden maksat, Cenâb-ı Allah'ı yüceltip ona
kulluk göstermek olduğuna göre ona başka şeyleri de katmanın sakıncalı olmaması
lâzım gelir.
Kişi telbiyeye
başlayınca ihrama girmiş olur. Yani eğer hacca niyet getirerek telbiyeye
başlarsa ihrama girmiş olur. Çünkü ibadetler ancak niyetle ifa edilebilirler. Fakat
telbiye getirilmeden hacca niyet edilse bile ihrama girilmiş olamaz. Zira hac
da namaz gibi birtakım rükünleri bulunan bir ibadettir. Namaza nasıl ancak tekbir
ile giriliyorsa, hacca da ancak telbiye ile girilir. Ancak şu vardır ki:
namaza girebilmek için tekbir almak şart ise de -Hanefi Fıkhı ulemâsı olan
arkadaşlarımız arasında yaygın olan görüşe göre- hacca başlamak için telbiyede
geçen kelimeleri bizzat kullanmak şart olmayıp Allah'ı yüceltmek kastı ile
söylenen her zikir, hatta Arapça olmasa bile varit olan telbiyenin yerine
geçer.İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'e göre namaz ile hac
arasında şu yönden fark vardır: Hac babı namaz babından daha geniş olduğu için
namaza girmek için bir zikir yapmak şart ise de, hacca başlamak için -kurban
olarak kesilecek develeri nişanlamak gibi- zikir olmayan bir şey de zikrin
yerine geçer. Bunun için telbiye bir başka zikir veyahut Arapça yerine bir
başka dil de olabilir.
(Cenâb-ı Hak (Azze ve
Celle):
“Hacda refes, füsuk ve cidal yoktur”[17]
buyurduğu için, ihramda olan kimse bu üç şeyden bütün gücü ile sakınmalıdır.)
Refes: Kimisi;
“Cinsel ilişkidir”, kimisi: “Kötü ve kaba lâflardır”, kimisi de: “Kadınların
yanında cinsel ilişki ile cinsel ilişkiye sürükleyici şeylerden söz etmektir”
demiştir.
Füsuk: Dinî
yasakları çiğneyip korkusuz ve pervasızca günah işlemektir. Bu, her ne kadar
her zaman haram ise de, ihramda her zamankinden daha haramdır.Cidal da: şunun bununla gerekli gereksiz tartışıp ağız
kavgası yapmaktır. Kimisi de: “Haccın zamanı hakkında müşriklerle münakaşa
etmektir” demiştir.
4- İhramda
olan kimse av avlayamaz. Zira Cenâb-ı Hak:
5- İhramda
olan kimse ava işaret de edemez ve onu başkasına gösteremez. Çünkü rivayet
olunmaktadır ki: Ebû Katade (Radıyallâhü anh) bir yaban eşeğini avlamış, fakat
kendisi ihramda değil idiyse de, beraberinde olan arkadaşları ihramda
oldukları için Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara:
“Siz işaret ettiniz mi? Siz gösterdiniz mi? Siz
yardım ettiniz mi?” diye sormuş ve
onlar: “Hayır,” diye cevap verince “O
zaman yiyin”[19]
buyurmuştur. Hem de avaişaret etmek veyahut onu bir
başkasına göstermek, onu bizzat avlamak değil de, avlanmasına yardım etmek
olduğu için bizzat avlanmak hükmündedir.
6- İhramda
olan kimse gömlek, kilot, sarık ve papuç da giyemez. Ancak eğer terlik
bulamazsa papuçu, boğazını kesip terlik durumuna getirdikten sonra giyebilir.
Çünkü rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ihramda
olan kimseleri bunları giymekten nehyetmiş ve sonunda;“Papuç da giyemez. Ancak eğer terlik
bulamayıp da papuçlan topuklann aşağısından keserse, o zaman giyebilir” [20] buyurmuştur.
Hişam'ın İmam
Muhammed'den rivayetine göre bu hadiste geçen “Topuk”tan murat, abdest
âyetinde geçen, bacakların alt ucundaki çıkık kemikler olmayıp, çarık bağının
bağlandığı semtteki ayak mafsalıdır.
7- İhramda
olan kimse yüzünü ve başını örtemez. İmam–ıŞafiî: “Erkek
yüzünü örtebilir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Erkeğin ihramda olması başından, kadının ihramda olması yüzünden
bellidir”[21] buyurmuştur. demiştir.
Bizim ise delilimiz, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in “İhramda vefat eden bir arkadaşı hakkında;Başı ile yüzünü örtmeyin. Zira kıyamet günü kabirden,
telbiye getirerek kaldırılacaktır” [22] diye
buyurmasıdır. Kaldı ki kadın, yüzü açık olarak gezmesinin kötülüğe yol açtığı
halde ihramda yüzünü açmak zorunda iken, erkeğin ihramda yüzünü açmak zorunda
olması evleviyetle lâzım gelir. İmam-ı Şafiî' nin dayandığı hadis ise, kadının
ihramda bile başını açmasının caiz olmadığım bildirmek için varit olmuştur.
8- İhramda
olan kimse güzel koku süremez. Zira Peygamber Efendimiz(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):
“Hacaifa etmekte
olan kimse, saçı sakalı biribirine karışık ve kerih koku veren kimsedir”[23] buyurmuştur.
9- İhramda
olan kimse aynı hadise binaen saçma, sakalına yağ süremez ve ne saçını, ne de
vücudunun herhangi bir yerinde bulunan kılları tıraş edemez. Zira Cenâb-ı Hak;
“Kurban yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş
etmeyin”[24]
buyurmuştur.
10- İhramda olan
kimse sakalını da kesemez. Çünkü kıllar kesme ile de hafiflediği için kesmek de
tıraş etmek hükmündedir.
11- İhramda
olan kimse alaçehre, safran veya aspur ile boyanmış bir elbiseyi giyemez. Zira
Peygamber Efendimiz(Sallallahü Aleyhive
Sellem):
“İhramda olan kimse safran veya alaçehrenin değdiği
bir elbiseyi giyemez”[25]
buyurmuştur. Ancak eğer yıkanmış ise, rengi gitmemiş bile olsa giyebilir. Çünkü
giyilmesinin caiz olmaması rengi için değil, kokusu içindir. İmam-ı Şafii: “Aspurla
boyanmış elbiseyi giymede sakınca yoktur. Çünkü aspur, rengi güzel ve fakat
kokusuz bir bitkidir” demiştir. Biz diyoruz ki: Rengi gibi güzel bir kokusu da
vardır.
12- İhramda
olan kimsenin hamama gidip yıkanmasında sakınca yoktur. Çünkü Hz. Ömer
(Radıyallâhü anh) ihramda yıkanmıştır. [26]İhramda olan kimsenin bir duvar veya tahtarevan ile
gölgelenmesinde sakınca yoktur. İmam Malik: “Çadır ve benzeri şeylerin altında
gölgelenmesi -başım örter gibi olduğu için- mekruhtur” demiştir.Biz diyoruz ki: Hz. Osman (Radıyallâhü anh) ihramda
iken ona çadır kurulmuştu. Sonra, başa değmedikten sonra, çadır ile bina
arasında ne fark vardır. Hatta eğer perdeler yüze ve başadeğmezs, Kabe'nin perdeleri arkasına girmek de-
gölgelenmek olduğu için- mekruh değildir.
13- İhramda
olan kimsenin, beline kemer bağlamasında salanca yoktur. imam Malik: “Eğer
bağladığı kemerde başkasının parasını taşıyorsa -buna mecbur olmadığı için-
mekruhtur” demiştir.Biz diyoruz ki: Kemer dikilmiş
elbise sayılmadiğı için, içindeki para ister sahibinin, ister başkasının olsun,
ikisinin de sakıncası yoktur.
14- İhramda
olan kimse ne başını, ne de sakalını hatmi ile yıkayamaz. Çünkü hatmi güzel
kokulu bir bitki olduğu gibi, baştaki haşereleri de öldüren bir temizleme
aracıdır.
15- İhramda
olan kimse, farz olan bir namazdan sonra, her yüksek olan bir yere çıkarken,
her alçak olan bir yere inerken, her bir süvari kafilesine rastlarken ve her seher
vaktinde telbiye getirir. Zira Pygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) ashabı bu durumların hepsinde telbiye getirirlerdi. [27]
Hacdaki telbiye de namazdaki tekbir gibi olup namazdaki tekbir nasıl durumdan
duruma geçişlerde almıyorsa, telbiye de öyledir.Telbiye
ne kadar yüksek sesle getirilirse o kadar iyidir. Zira Peygamber Efendimiz(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);“Haccın en üstün ameli, yüksek sesle
telbiye getirmek ve kan dökmektir”[28]
buyurmuştur.Kişi Mekke'ye girdiği zaman ister gece, ister gündüz
olsun hiç durmadan Mescid-i Haram'a gider. Zira rivayet olunmaktadır ki
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'ye girer girmez
Mescid-i Haram'a gitmiştir. [29] Hem
de Mekke'ye gitmekten maksat Beytullah'ı ziyaret etmektir. Beytullah ise
Mescid-i Haram'dadır.(Kişinin gözü Beytullah'a
iliştiği zaman da tekbir getirir ve La İlahe İllellah der. Abdullahîlm-i Ömer (Radıyâllâhü anh) Beytullah ile
karşılaştığı zaman Bismillahi Valla-Hu Ekber derdi. [30]İmam Muhammed: “Birtakım basmakalıp dualara bağlı
kalmak kalbin yumuşaklığını giderir” diye hiç bir yerde okunacak herhangi bir
duayı tayin etmemiş, ancak: Peygamber Efendimizden (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) naklolunan duaları okumak teberrüken iyidir, demiştir.
Kişi ondan sonra
Hacer-ül Esved'e doğru yönelip tekbir alır ve La İlahe İllellah der. Zira
rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Mescid-i Haram'a girdiğinde Hacer-ül Esved' den başlayarak ona doğru ilerleyip
tekbir ve tehlil getirmiştir.[31]Kişi tekbir ve tehlil getirirken ellerini havaya
kaldırır. Çünkü- Peygamber Efendimiz (SallallahüAleyhiveSellem)namazbahsinde de
geçtiği üzere-“Eller ancak yedi yerde kaldırılır” [32] diye
dururken: “Bu yerlerden biri Hacer-ül
Esved'in karşısında dururkendir” demiştir.Eğer
kişi herhangi bir kimseyi incitmeden Hacer-ül Esved'i istilâm etmeye yani onu
öpmeye veya elinin ayasını ona sürmeye olanak bulursa bunu yapmaya çalışır.
Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
iki dudağını Hacer-ül Esved'in üstüne koyarak onu öpmüş ve Hz. Ömer'e:“Sen iri ve güçlü bir adamsın, güçsüz
olan kimseleri İncitebilirsin. Bundan dolayı, halkın arasına girip taşa
ulaşmak için onlarla sıkışma. Ancak eğer bir açıklık bulursan taşı öp veya ona
elinisûr. Açıklık bulamazsan yüzünü ona ver
ve tehlil tekbir getir”[33]
buyurmuştur. Hem de Hacer-ül Esved'i öpmek veya ona el sürmek sünnettir.
Müslümanları incitmekten sakınmak ise vaciptir. Şayet elinde bulunan) bir
hurma dalı ve benzeri gibi (bir şeyi Hacer-ül Esved'e dokundurup da o şeyi öpmeye
imkân bulursa, bu da iyidir, Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devesinin sırtında ve elinde bulunan bastonunu
Kabe'nin rükünlerine dokundurmak suretiyle tavaf yapmıştır. [34]
Şayet bunu da yapamazsa, o zaman yüzünü Hacer-ül Esved'e vererek tekbir tehlil
getirmek, Allah'a hamdetmek ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Selleml'e salavat okumakla yetinir.
Kişi bundan sonra İhramının
bir ucunu sağ koltuğunun altından, bir ucunu da sol omuzunun üstünden
geçirerek sağ yanma döner ve Kabe kapısının bulunduğu tarafa doğru ilerleyip
Kabe'nin etrafında yedi tur yapar. Çünkü rivayet olunduğuna göre Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hacer-ül Esved'i öptükten sonra sağ
yanına dönmüş ve Kabe kapısının bulunduğu tarafa doğru ilerleyip Kabe' nin
etrafında yedi tur yapmıştı. [35]
Kâbe'nin etrafında tur yaparken ihramın bir ucunu sağ koltuğun altından, bir
ucunu da sol omuzun üstünden geçirmek sünnet olup Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklolunmuştur. [36]
Kabe'nin etrafında tur
yapılırken Hatıym'in dışından geçilir. Hatıym: oluğun bulunduğu duvarla
bitişiğinde ve yerden yüksekçe olan sekinin adıdır. Hz. Aişe'nin rivayetine [37]
göre, burası ibrahim (Aleyhisselâm) zamanında Kabe'nin içinde iken sonradan
Kureyşliler tarafından yapılan, bir onarımda maîzemeleri yetmediği için Kabe'
nin dışında bırakılmıştır. Bunun için ona hem “Hatıym” hem “Hicir” denilir.
Çünkü Hatıym, koparmak mânâsında olan “Hatm” mastarından müştaktır. Zira burası
Kâbe'den iken Kabe’den koparılmıştır. Hicir de “Hacr” mastarından gelmedir.
Zira Hacr menetmek demektir. Burası da Kabe'den iken Kâbe'den menedildiği için
ona Hicir denilmiştir. Bunun için, Kabe’nin etrafında tur yapılırken bu
sekinin dışından geçmek gerekir. Hatta eğer kişi bu seki ile Kâbe'nin duvan
arasında buiunan açıklıkta geçerse tavafı caiz olamaz. Bununla beraber namazda
bu sekiyi kıble yapmak caiz değildir. Çünkü namazda Kabe' nin karşısında
durmanın şart olduğu, Kur'anı Kerim ile sabit iken Kâbe'den olduğu Haber-ı
Vahit ile, yani tek kişi hadisi ile öğrenilen bir şeyin karşısmda durup namaz
kılmak ihtiyata aykırıdır. Tavafta ise, ihtiyat onun dışından geçmektir.
Tavafın ilk üç turunu
koşarak yapmak sünnettir. Bunun sebebi şudur: Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) ile Ashabı Kâbe'yi tavafa başlarken uzaktan onları seyreden
müşrikler birbirlerine :
“Görüyor musunuz,
Yesrib'in [38] sıtması onları ne kadar
güçsüz yapmıştır” demişler ve bunu duyan Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem), müşriklere gözdağı vermek için ashabına, ilk üç turu koşarak
yapmalarını emir buyurmuştu. [39]
Sonradan buna her ne kadar artık gerek kalmamış ise de, hüküm gerek Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanında, gerek ondan sonra olduğu
gibi devam etmiştir. Geri kalan dört tur ise normal yürüyüşle yapılır.
Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hac safahatını rivayet
edenlerin hepsi bunda müttefiktirler.
İlk üç turdaki koşmak
da Hatıym'dan Hatıym'a kadardır. Peygamber Efendimizden (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) bu şekilde rivayet olunmuştur. [40]
Şayet fazla kalabalıktan bazı yerlerde koşmaya imkân bulunmazsa, hemen orada
durulur ve açıklık bulununca tekrar koşmaya devam edilir. Çünkü koşmanın yerini
tutacak'başka bir şey bulunmadığı için, turları sünnet olan şekli ile yapmak
üzere durup beklemek gerekirHacer-ülEsved'iöpmek veya el sürmek ise öyle değildir. Zira fazla
kalabalıktan dolayı Hacer-ül Esved'i öpmek veya el sürmek mümkün olmadığı
zaman, onun karşısında durmak onu öpmek veya ona el sürmek yerini tutar.
Kişi Kabe'nin
etrafında turları yaparken, Hacer-ül Esved'in yanından geçtikçe –yapabilirse-
Hacer-ülEsved'i öpmesi veya onael sürmesi sünnettir. Çünkü Tavafın turları namazın
rekâtları gibidirler. Namaz kılan kimse nasıl her bir rekâta yeni bir tekbir
ile başlıyorsa, Kâbe'yi tavaf eden kimse de her bir tura, Hacer-ül Esved'i
öpmek veya ona el sürmekle taşlar. Şayet fazla kalabalıktan buna gücü yetmezse,
o zaman -yukanda da geçtiği üzere- Hacer-ül Esved'in karşısında durup tehlü ve
tekbir getirmekle yetinir.
Kabe tavaf edilirken,
Hacer-ül Esved'den başka- ayrıca Kabe'nin Yemen yönündeki köşesini de öpmek
veya ona el sürmek zahir olan rivayete göre (iyidir.) İmam Muhammed'den ise,
sünnet olduğu ve Hacer-ül Esved ile bu köşeden başka bir yere el sürmenin
sünnet olmadığı rivayet olunmuştur. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) yalnız Hacer-ül Esved ile bu köşeye el sürerdi. [41]
Kabe'yi tavaf eden
kimse tavafını Hacer-ül Esved'i öpmek veya ona el sürmekle bitirir ve ondan
sonra İbrahim (Aleyhisselâm)'ın makamına gidip iki rekât namaz kılar. Şayet
orada yer' bulamazsa, Mescid-i Haram'ın imkân bulduğu herhangi bir yerinde
kılar. Bu iki rekât namaz biz Hanef’lere göre vaciptir. İmam-ı Şafii ise: “Sünnettir
Çünkü vücubunu gösteren herhangi bir de!ü yoktur”demiştir.Biz ise “Kabe'yi tavaf edenkimse,her yedi
tur başına iki rekâtnamaz kılsın” [42]
hadisine dayanıyoruz. Zira emir vücubuifade
eder.
İki rekât namazdan
sonra tekrar Hacer-ül Esved'e dönülüp öpülür veya ona el sürülür. Çünkü
rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki
rekât namaz kıldıktan sonra tekrar Hacer-ül Esved'e dönmüştü. [43] Kaide
şudur ki: arkasında Saiy bulunan her tavaftan sonra Hacer-ül Esved'e dönülür.
Zira nasıl tavafa Hacer-ül Esved ile başlanıyorsa, Sa'ye de Hacer-ül Esved ile
başlanır. Arkasında saiy bulunmayan tavaf ise böyle değildir.Buraya kadar söylediğimiz tavaf Tavafül-Kudum'dur.
Buna ayrıca Tavaf üttahiyyede
denilir.Bu tavaf vacip değil,
sünnettir.İmam Malik, “Kim ki Beyt'e
gelirse onu tavaf ile
hediyelendirsin” [44]
hadisine dayanarak bu tavafın vacip olduğunu söylemiştir.
Biz diyoruz ki:
-Cenâb-ı Allah tavafı mutlak bir şekilde emir buyurmuş, yani «Beyt'i şu kadar
kez tavaf edin- dememiştir. Mutlak emrin de tekrarı gerektirmediğine ve
Tavafüzziyare'nin de icma ile vacip olduğuna göre bu tavafın vacip olmaması
lâzım gelir. Kaldı ki imam Malik'in dayandığı hadis de bu tavafın vacip olmadığını
ifade eder. Çünkü bu hadiste bu tavafa hediye denilmiştir. Hediye ise
müstahaptır.Mekke'de oturanlar için Tavafülkudum yoktur. Çünkü
Tavafülkudum Mekke'ye geliş tavafı demektir. Mekke' de oturanlar ise Mekke' ye
gelmiş olmuyorlar ki bu tavafı yapsınlar.Bundan sonra
kişi Safa tepesine çıkıp yüzünü Kabe'ye verir ve tekbir, tehlil ve salâvat
getirdikten sonra ellerini havaya kaldırıp istediği duaları yapar. Zira
rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) Safa
tepesine çıkmış ve Beyt'i görünce durup yüzünü ona vererek duaya başlamıştır. [45]
Diğer dualarda olduğu gibi burada da duadan önce Allah'a hamd ve sena edilir ve
Peygamber Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) salâvat getirilir, ki Allah
katmda kabulü için vesile olsun. Elleri havaya kaldırmak da zaten her duada
sünnettir. [46] Safa tepesine de Kâbe'nin
görülebileceği kadar çıkılır. Zira tepeye çıkmaktan maksat Kabe'yi görüp yüzü
ona vermektir. Sonra, kişi Safa tepesine çıkmak istediği zaman Mescid-i Haram'
dan istediği kapıdan çıkabilir. Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) Beni Mahzum kapısından çıkması ise -ki bu kapıya Babussafa da denilir-
bu kapıdan çıkmak sünnet olduğu için değil, bu kapınınSafatepesine daha yakın olduğu içindi.
Sonra kişi. Safa
tepesinden inip normal bir yürüyüşle Merve tepesine doğru ilerler ve Batnülvadi
denilen semte varınca iki yeşil nişan arasında koşarak yürür. Ondan sonra Merve
tepesine varıncaya kadar tekrar normal bir yürüyüşle ilerleyip Merve tepesine
çıkar ve Safa tepesinde yaptıklarının aynısını bu sefer Merve tepesinde
yapar. Bunun hepsi bir tur olup Safa tepesinden başlayarak Merve tepesinde
bitirmek suretiyle bunun gibi altı tur daha yapar. Buna da Saiy denilir. Zira
rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Safa
ile Merve tepeleri arasında bu şekilde yedi tur yapmıştır. Safa tepesinden
başlamanın sebebi de; “Cenâb-ı Allah
Safaile Merve'nin hangisinden önce söz
etmişse, siz de önce ondan başlayın” [47]hadisidir.
Sonra, Safa ile Merve
tepeleri arasındaki bu sa'y vacip ise de, haccın rüknü değildir, İmam-ı Şâfii
ise:“Sa'y yapın.
Zira Cenâb-ı Allah size sa'yı farz kılmıştır” [48] hadisine dayanarak: “Rükündür”
demiştir. Biz ise;
“Safa ile
Merve Allah'ın nişanelerindendirler. Kim Beyt'i hacceder veya umre yaparsa, bu
ikisini de tavaf etmesinde bir sakınca yoktur”[49]
âyet-i Kerimesine dayanıyoruz. Zira bu ifadeden rükni-yet şöyle dursun, vücup
bile anlaşılmaz. Bununla beraber biz yine ihtiyaten vücubuna kail olmuşuzdur.
Hem de rükniyet ancak kesin delil ile sabit olur. Burada ise kesin delil
yoktur. Zira İmam-ı Şafii'nin dayandığı hadis sa'yın farzıyetinde nass
değildir. Çünkü farz kılmak bazan müstahap kılmak mânâsında da kullanılır.
Nitekim;âyet-i kerimesinde “Birinize
ölüm geldiği zaman, eğer mal bırakıyorsa, vasiyet etmek size farz kılındı”[50] diye
buyurulduğu halde, ölmek üzere bulunan kimsenin vasiyet etmesi icma ile
müstahaptır.
Safa ile Merve
arasında bu şekilde sa'y da yaptıktan sonra kişi ihramını çözmeden Mekke'de
bekler. Zira hacc niyetiyle ihrama girdiği için hac menasikini bitirmedikçe
ihramını çözeni ev. (ve her arzu ettikçe Beyt'i tavaf eder. Zira tavaf da namaz
gibidir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
“Beyt'i tavaf etmek de bir namazdır”[51]
buyurmuştur. Nnmaz ise en güzel ibadettir, öyleyse tavaf da öyledir. Ancak bu
tavaflardan sonra Safa ile Merve arasında saiy yoktur. Çünkü hacda saiy ancak
bir kez vaciptir. Nafile olarak da saiy yapmak meşru değildir. Kişi bu
tavafları yaparken her bir yedi turdan sonra iki rekât namaz kılar, ki bu
namaza -yukarıda da geçtiği üzere- Tavafın iki rekât namazı denilir.
Zilhicce ayının
yedinci günü gelince imam bir hutbe vererek halka, Mina'ya gitmenin, oradan da
Arafat dağına çıkıp arife günü Arafat'ta kalmanın ve ondan sonra tekrar Mina'ya
dönüp Teşrik günlerini Mina'da geçirmenin gerektiğini anlatır. Kısacası: Hacda
üç hutbe vardır. 1.si, bizim söylediğimiz bu hutbedir. 2.'si, Arefe günü Arafat
dağında, 3.sü de Zilhicce ayının onbirinci günü Mina'da verilir. Buna göre
hutbeler gün aşın olarak verilmiş olur.İmam Züfer: “Hutbeler
Zilhicce ayının sekizinci gününden itibaren üç gün üstüste verilir. Çünkü
hacıların bir arada bulundukları günler bu günlerdir.” demiştir.
Biz diyoruz ki:
ZiIhicce ayının sekizinci günü ile Kurban bayramının ilk günü herkes meşgul
olduğu için hutbeyi dinlemeye pek vakit bulamaz. Hutbelerden gaye ise, halka
gerekli bilgileri vermektir. Bunun için bizim dediğimiz günlerde hutbelerin
verilmesi daha uygundur.İhramda olan kimse zilhicce
ayının sekizinci günü sabah namazım kıldıktan sonra Mina'ya gitmek üzere
Mekke'den çıkar ve Arafe gününün sabah namazını kılıncaya kadar Mina'da kalır.
Ondan sonra Arafat'a gider. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zilhicce' nin sekizinci günü sabah namazını Mekke'de
kılmış ve Güneş doğunca Mina'ya doğru yola çıkarak öğle, ikindi, akşam, yatsı
ve sabah namazlarını Mina'da kıldıktan sonra Arafat dağına çıkmıştır. [52] Şayet
kişi Arefe gecesini Mekke'de geçirir ve sabah namazını kıldıktan sonra Arafat'a
gitmek üzere yola çıkıp Mî-na'dan geçerse yine de kâfi gelir. Çünkü Zilhicce'
nin sekizinci günü Mina'da yapılması gereken herhangi bir ibadet yoktur.
Fakat bu kimse Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yaptığı gibi
yapmadığı için iyi bir iş yapmış olmuyor.
Arafat'ta Güneş
tepeden sağa doğru kaymağa başlayınca İmam, Arafat ve Müzdelife vukufları.
Cemreleri taşlamak, kurban kesmek, tıraş olmak ve Tavafüzziyara gibi Haccın
geri kalan menasikini halka bildirmek üzere hutbe verir ve ondan sonra öğle
ile ikindi namazlarını birarada kıldırır. Bu hutbe de cuma hutbesi gibi iki
tane olup aralarında hafif bir oturuş yapılır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) böyle yapmıştır. [53] İmam
Malik: “Hutbe namazdan sonra verilir. Çünkü bu hutbeden gaye öğüt ve nasihat
olduğu için o da bayram hutbesi gibidir” demiştir. Bizim ise delilimiz.
Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hutbeyi namazdan önce
vermiş olmasıdır. Kaldı ki bu hutbeden gaye haccm menasîki hakkında bilgi
vermek olduğuna ve bu menasikten bir tanesinin de öğle, İkindi namazlarını bir
arada kılmak olduğuna göre bu hutbenin namazdan önce olması daha uygundur.
Mezhebin zahirine göre
-cuma hutbesinde olduğu gibi- bu hutbede de imam minbere çıkıp oturduktan
sonra müezzin ezan okumaya başlar. İmam Ebü Yûsuf ise -bîr rivayete göre -imam
minbere çıkmazdan bir rivayete göre de “Hutbeyi bitirdikten sonra ezan okunur”
demiştir. Fakat doğrusu bizim dediğimiz gibidir. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem), devesinin sırtına çıkıp doğrulduktan sonra
müezzinler onun önünde ezan okumaya başlamışlardı. [54]
Kamet ise, hutbe bittikten sonra getirilir. Çünkü, namaza başlama zamanı -cuma
namazında olduğu gibi- hutbe bittikten sonradır. Öğle
ile ikindi namazları öğle namazı vaktinde, bir arada ve bir ezan ile ve fakat
her birine ayn ayrı kamet getirilerek kılınır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) öğle ile ikindi namazlarını bir arada kıldığına dair
rivayetler meşhurdur ve bunda ihtilâf yoktur. Peygamber Efendimizin (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) iki namazı bir ezan ve fakat iki kamet ile kılması ise, Cabir
(Radıyallâhü anh)'ın;“Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) öğle ile ikindi namazlarını bir ezan ve iki kamet ile kıldı-
mealindeki hadisiyle sabittir. [55]
Bunun manası şudur ki: öğle namazı için hem ezan okunur, hem kamet getirilir.
İkindi namazı ise, vakti daha olmamışken kılındığı için -halk bilsin diye- ona
yalnız kamet getirilir. Ve iki namaz arasında sünnet kılınmaz. Çünkü eğer
aralarında sünnet kıhnsa, ikisinin bir arada kılınmasında mânâ kalmaz. Bunun
için eğer aralarında sünnet kıhnsa, mekruh bir iş yapılmış olmakla beraber
-zahir olan rivayete göre- o zaman ikindi namazı için de ayrı bir ezan
okunur.İmamMuhammedise:“Aralarında sünnet kıhnsa bile veya başka bir iş dahi
yapılsa, ikindi namazı için ayrı bir ezan okunmaz” demiştir.
Şayet imam hutbe
vermese de caizdir. Çünkü bu hutbe farz değildir. İmam Ebû Hanife'ye göre öğle
namazını, bulunduğu yerde ve tek başına kılan kimse ikindi namazını ikindi namazı
vaktinde kılar. Diğer iki imam ise: “Tek başına da kılsa iki namazı bir arada
kılar. Çünkü iki namazı bir arada kılmak, Arafat'ta istendiği zaman ve çokça
dua etme imkanını bulabilmek içindir. Buna ise, cemaatle namaz kılan kimse
kadar tek başına kılan kimse de muhtaçtır” demişlerdir. İmam Ebû Hanife:“Her namazı kendi vakti içinde kılmanın zorunluğu
naslarla sabit olduğuna göre, herhangi bir namazı vaktinden önce kılmak, ancak
şeriatın varid olduğu bir durumda caiz olabilir. Şeriat ise, sadece Arafat' ta
imam ile birlikte öğle namazından sonra kılman ikindi namazı hakkında varid
olmuştur. O da -iki imamın dediği gibi-istendiği zaman ve çokça- dua etmeye
imkan bulmak için değildir. Zira bunun için iki namazı bir arada kılmak ile her
namazı kendi vakti içinde kılmak arasında fark yoktur. Eğer ikindi namazı
kılınmadan cemaat dağılırsa, her biri bir tarafa giden bunca insanların ikinci
kez ikindi namazı için toplanmaları zor olur” demiştir. Arafat' da öğle ile
ikindi namazlarını bir arada kılabilmek için, İmam Ebû Hanife'ye göre her iki
namazın da cemaatle kılınması şarttır. İmam Züfer ise:“Yalnız ikindi namazının cemaatle kılınması kâfidir”
demiştir. Hacc ihramında olma şartı da bu ihtilâfa göredir. İmam Ebü Hanife
-yukarıda da geçtiği üzere- “Çünkü her hangi bir namazı vaktinden önce kılmak
kıyasa aykırı olduğu için ancak Şeriat'm varit olduğu bir durumda caiz olur. Bu
durum da her iki namazın cemaatla kılınması ve kılan kimsenin hacc ihramında
olması halidir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu iki
namazı hac ihramında ve cemaatla kıldırırken bir araya getirmiştir” demiştir.
İhramda olma şartı
hakkında da İmam Ebû Hanife'-den iki rivayet gelmiştir. Bir rivayete göre İmam
Ebû Hanfe: “Eğer kişi öğleden önce ihrama girmemiş ise iki namazı bir arada
kılamaz”, bir rivayete göre de: “Namaza başlamadan önce ihrama girmiş olması
kâfidir” demiştir.Namazdan sonra imam cemaatı ile birlikte
Cebel-ürrahme yakınında yer tutmak İçin harekete geçer. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öyle yapmıştır. [56]Arafat'ın -Ürene düzlüğü dışında- her yerinde
durulabilir.Çünkü Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü
ve's-selâm);
“Arafat'ın her semti durma yeridir. Ancak ürene
düzlüğünde durmayıp daha yukarı çıkın. Müzdelife'nin de her semti durma yeridir
Ancak Vadi Muhassir'de durmayıp daha yukarı çıkın”[57] buyurmuştur.İmamın Arafat'ta yerde durması caiz ise de, bineğinin
sırtında durursa daha iyidir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) devesinin sırtında durmuştur. [58]
İmamın Arafat'ta
durduğu sürece yüzünü kıbleye vermesi de iyi bir şeydir. Zira rivayet
olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi veSellem):
“Arafat'tahep
yüzü kıbleyedönük olarak
durmuş ve -Durulan yerlerin en iyisi kıbleye yönelik olarak durulan yerdir”[59]
buyurmuştur.
Arafat'ta imam gâh
halka hacc menasiki hakkında bilgi verir, gâh halkın duyabileceği bir sesle dua
eder. Zira rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat'
ta, yiyecek istiyen aç ve yoksul olan bir kimsenin avuç açması gibi her iki
elini açıp istediği duaları yapmıştı. [60]
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den birtakım dualar rivayet
olunuyorsa da kişi istediği duaları yapmakta serbesttir. Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet olunan duaları mufassal olarak
-Uddet-ünnasik Fi İddeti Menasik- adlı kitabımızda toplamış bulunuyoruz. îstiyen
oradan alabilir.
Arafat'ta halk ne
kadar imamın yakınında dursalar o kadar iyidir. Zira -yukarıda da söylediğimiz
gibi- imam gâh hacc menasiki hakkında bilgi verir, gâh yüksek sesle dua eder.
Onun yakınında olanlar daha iyi sesini işitirler.Ayrıca imamın arkasında durmak da iyi bir şeydir.
Çünkü imamın yüzü kıbleye dönük olduğu için onun arkasında duran kimselerin de
yüzleri kıbleye dönük olur. Ancak bizim bu dediklerimizin hepsi, Arafat'tadurmanın en iyi olan şekli hakkındadır.
Yoksa, Arafat'ın neresinde durulsa -yukarıda da geçtiği üzere- caizdir.Arafat'a çıkmazdan önce yıkanmak ve Arafat'da da güç
yettiği kadar dua etmek müstahaptır. Bu yıkanma -gusül bahsinde geçtiği
üzere- mendup olup vacip değildir. Hatta eğer kişi yıkanmayıp yalnız abdest de
alsa- cuma, bayram ve ihrama girme gusüllerinde olduğu gibi- yıkanmanın yerini
tutmuş olur. Dua edip durmak da keza vacip değil, müstahaptır. Zira rivayet
olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat'ta
hep ümmeti için dua edip durmuş, tâ ki ümmetinin -kul hakları dışında- her
çeşit günahlarının bağışlandığı müjdesi kendisine verilmiştir. [61]Arafat'ta telbiye devamlı getirilmeyip zaman zaman
kesilir. İmam Mâlik: “Kişi Arafat'a çıkar çıkmaz telbiyeyi keser. Zira telbiye “Senin
emrindeyim” demek olup dil ile icabettir. Dil ile icabet ise, haccın rükünlerine
başlamazdan önce olup haccın rükünlerine başlandıktan sonra ona gerek kalmaz”
demiştir.
Biz diyoruz ki:
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Akabe Cemresi'nin yanma
varıncaya kadar telbiyeye devam ettiği [62]
gibi, hacdaki telbiye namazın tekbirleri hükmünde olduğu için, kişinin ihramda
olduğu sürece telbiye getirmesi gerekir.
Arafat'ta arefe günü
güneş battıktan sonra imam ile beraberinde olan halk Arafat'tan hareket eder
ve ağır ağır inip tâ ki Müzdelife'ye varırlar. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) Arafat'dan güneş battıktan sonra hareket etmiştir. [63] Hem
de Arafat"dan güneş battıktan sonra hareket etmekle müşriklerin adetine
muhalefet edilmiş olur. Şayet kişi kalabalık içinde sıkışmaktan korkup İmamdan
önce hareket eder ve fakat Arafat'ın -sınırlarını geçmezse - Arafat'dan ha
reket etmiş sayılmadığı için- caizdir. Bununla beraber -bir rüknü vakti
gelmeden edaya başlamış olmasın diye- imamdan önce hareket etmemesi daha
evladır. Güneş batıp imamın hareketinden sonra bir miktar durup sonra hareket
etmekte ise bir sakınca yoktur. Zira rivayet olunmaktadır ki halk hareket
ettikten sonra Hz. Aişe bir içecek isteyip orucunu açtıktan sonra hareket
etmiştir.(Müzdelife'ye
varıldıktan sonra tepesinde ateş yakılan ve Kuzah denilen dağın eteğinde durmak
müstahaptır.) Zira rivayete göre hem Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem), hem Hz. Ömer bu dağın eteğinde durmuşlardır. [64] Burada
da. -Arafat'ta olduğu gibi- imamın arkasında durmak müstahaptır.
İmam burada da akşam
ile yatsı namazlarını bir arada, bir ezan ve bir kamet ile kıldırır.
İmam Züfer: “Arafat'ta
olduğu gibi burada da iki namaz bir ezan ve fakat iki kamet ile kılınır” demiştir.
Biz diyoruz ki Cabir
(Radıyallâhü anh)'ın rivayetine göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) Müzde1ife'de akşam ile yatsı namazlarını bir ezan ve bir kamet ile kıldırmıştır.
[65]
Kaldı ki burada yatsı namazı vaktinde kılındığı için ona ayrıca kamet getirmeye
gerek yoktur. Arafat'da ise ikindi namazı öğle namazı vaktinde kılındığı için
ona ayrıca kamet getirilir ki cemaat haberdar olsun.
Bir arada kılınan bu
akşam ile yatsı namazları arasında sünnet kılınmaz. Çünkü eğer aralarında
sünnet kılmsa bir arada kılınmış olmazlar. Şayet kişi akşam namazından sonra
sünnet kıldıktan veyahut bir başka iş yaptıktan sonra yatsı namazını kılmak
isterse -iki namazı biribirinden ayırmış olduğu için- yatsı namazına da ayrıca
kamet getirir. Hattâ yalnız kamet değil -Arafat'da bir arada kılınan öğle ile
ikindi namazları arasında sünnet kılındığı zaman nasıl ikindi namazı için de ayrıca
ezan okunuyorsa- burada da yatsı namazı için de ayrı bir ezan okumak
gerekirdi. Fakat Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den
Müzdelife'de akşam namazım kıldıktan sonra yemek yediği ve ondan sonra yatsı
namazını yalnız kamet getirilerek kıldırdığı rivayet olunduğu için biz yalnız
kamet ile yetindik.Sonra imam Ebû Hanife'ye göre bu
iki namazı bir arada kılabilmek için -Arafat'ta bir arada kılınan öğle ve
ikindi namazında olduğu gibi-cemaatla kılınmalan şart değildir. Çünkü bu iki
namazı bir arada kılmada herhangi bir namazı vaktinden önce kılmak gibi kıyasa
aykırı bir hareket yoktur. Arafat'ta öğle ile ikindi namazlan bir arada
kılındıklan zaman ise, ikindi namazı vaktinden önce kılınmış olur.
İmam Ebû Hanife ile İmam
Muhammed'e göre akşam namazını yolda, yani Müzdelife'ye varmadan kılmak caiz
değildir ve şayet kılınsa, fecir sökmedîkçe bir daha kılmak gerekir. İmam Ebû
Yûsuf ise: “Caizdir. Fakat iyi bir şey yapmış olmaz” demiştir. Aynı ihtilâf,
kişinin Arafat'dan hareket etmezden önce akşam namazını kılması halinde de
caridir.İmam Ebü Yûsuf: “Akşam namazı vaktinde kılınmış
olduğu için sahihtir ve dolayısıyla bir daha kılınması gerekmez. Ancak sünnete
aykın hareket ettiği için iyi bir iş yapmış olmuyor” demiştir.
İmam Ebû Hanife ile
İmam Muhammed de, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Müzde1ifeyolunda Üsame'ye “Namaza dahavardır” diye buyurduğuna dair rivayete dayanmışlardır.
[66] Zira
bu ifade ile akşam namazını yatsı vaktine ertelemenin vacip olduğuna işaret
buyurulmuştur ki, iki namazı Müzde1ife'de bir arada kılmaya imkân bulunsun.
Bunun içindir ki fecir sökmedikçe bir daha kılınması gerekir ve fecir sökünce
de -iki namazı aynı vakitte artık kılmaya imkân kalmadığı için- bir daha
kılmanın vücubu sakıt olur.
Müzdelife'de imam,
sabah namazım fecir söker sökmez ve ortalık daha karanlıkken kıldırır. Zira
Abdullah İbn-i Mesud (Radıyallâhü anh)'ın rivayetine göre Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Müzdelife'de sabah namazını karanlıkta
kıldırmıştır. [67] Hem de Müzdelife'de sabah
namazını erken kılmak, kişiye bol bol dua etmek için vakit bırakmış olur.
Nasıl ki Arafat'da ikindi namazını öğle namazı vaktinde kılmak da bunun
içindir.
(Sabah namazından
sonra imam ile cemaat, ortalık aydınlanıncaya kadar Müzdelife'den aynlmayıp dua
ederler.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Müzdelife'de
sabah namazından sonra yerinden aynlmayıp ortalık aydınlanıncaya kadar dua
etmiştir. [68] Hattâ İbn-i Abbâs'ın
rivayetinegöre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Müzde1ife'de, yaptığı duanın kabul olunduğu ve ümmetinin -kul hakkı da dahil-
bütün günahlarının bağışlandığı müjdesini de almıştır. [69]
Sabah namazından sonra
ortalık aydinlanıncaya kadar Müzde1ife'de kaimak -biz Hanefilere göre-haccın
bir rüknü olmayıp ancak vaciptir ve eğer kişi mazeretsiz olarak kalmaca ona
kurban lazım yelir. İmam-ı Şafii ise;“Arafat'tan
indiğinizde Allah'ı Meş'ar-ı Haram denilen Müzdolife'de zikredin” [70] ayeti
kerimesine dayanarak rükün uldugunu söylemiştir. [71]Zira böyle bir emirle rükniyet sabit olur.
Biz diyoruz ki:
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beraberinde bulunan
ailelerinden yorgun ve zaif olanları daha ortalık karanlıkken Mina'ya
göndermişti. [72] Eğer ortalık
aydmlanmcaya kadar Müzdelife'de kalmak rükün olsaydı ortalık daha karanlıkken
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları göndermezdi. Âyette
emredilen şey de zikirdir. Zikir ise icnin ile sünnettir. Ancak buna göre. ortalık
aydınlanıncaya kadar Müzde1ife"de kalmanın vacip de olmaması
gerekirdi.Faknibiz vucubunu:“Kim ki bizim bu namazımızda hazır bulunur ve buradan
gidinceye kadar bizimle beraber bulunursa, eğer daha önce de Arafat'ta gece
veya gündüz durmuşsa haccıtamamlanmışolur” [73]
hadisinden çıkarıyoruz. Zira bu ifadeden vücup anlaşılır. Ancak eğer kişi
güçsüz, kadın veya hasta olduğu için kalabalığa tahammül edemiyorsa -yukarıda
geçen hadise binaen- hakkında vücup sakıt olur.Yukarıda
geçen hadise binaen Müzdelife'nin -Vadi Muhassir dışında- her yerinde
durulabilir.
İmam, cemaatı ile
birlikte güneş doğduktan sonra Mina'ya gitmek üzere Müzdelife'den hareket
eder. Kudûri'nin bazı nüshalarında bu şekilde geçiyorsa da yanlış olup doğrusu
-ortalık aydınlanınca Müzde1ife'den hareket eder- şeklindedir. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) güneş doğmadan Müzde1ife'denhareket etmiştir. [74]
Kişi Mina'ya vardıktan
sonra Akabe Cemresinden başlayarak vadinin ortasındaki düzlükten, parmak uçları
ile atılan çakılların büyüklüğünde yedi tane çakıl oraya atar. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mina'ya varınca Akabe Cemresinin
taşlarını atmadan vadinin ortasındaki düzlükten yukarı çıkmamış ve;“Parmak uçları ile alılan küçük çakılları atın.
birbirinizi incitmeyin” [75] buyurmuştur. Şayet kişi daha buyuk çakılları atarsa
yine caizdir. Çünkü atılan taşlar büyük de olsa onunla atmak demek olan remiy
hâsıl olur. Ancak herhangi bir kimseye değdiği takdirde onu incitmemesi için
büyük taşlan atmak iyi değildir.
Şayet kişi Cemre'ye
yukarı taraftan atarsa yine caizdir. Zira Akabe Cemresi'nin her tarafı ibadet
yeridir. Fakat yukarıda geçen hadise binaen aşağıdaki düzlükten atmak daha evlâdır.
Her bir çakıl
atılırken tekbir getirilir. Abdullah İbn-i Mesud ile Abdullah İbn-i Ömer'den bu
şekilde rivayet olunmuştur. [76] Şayet
tekbir yerine teşbih edilirse yine caizdir. Çünkü teşbih ile de zikir hâsıl
olur. Taşları atarken ise zikretmek gerekir.
Taşlar atıldıktan
sonra Akabe Cemresi'nin yanında durulmaz.Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Akabe Cemresiyanında durmamıştır. [77]Taşlar atılmaya başlarken telbiye kesilir. Zira gerek
Abdullah İbn-i Mesud ve gerek Cabir (Radıyallâhü anh)'dan gelen rivayetlere
göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Akabe Cemresi’ne taşları
atmaya başlarken telbiyeyi kesmiştir.
Cemrelere taş atmanın
keyfiyeti şöyledir: Çakıl sağ elin baş parmağının iç tarafı üstüne bırakılıp
şehadet parmağının yardımı ile cemreye doğru fırlatılır.
Hasan İbn-i Ziyad'ın İmam
Ebü Hanife'den rivayetine göre, cemreleri taşlayan kimse ile taşların düştüğü
yerin arasındaki mesafenin beş arşından aşağı olmaması gerekir. Zira bundan
daha az olan mesafeden atmak, atmak değil, yere düşürmektir. Bununla beraber
şayet kişi daha az bir mesafeden atarsa yine olur. Çünkü bu da -hiç değilse-
ayakların önüne atmaktır. Fakat sünnete uymadığı için iyi sayılmaz. Fakat eğer
çakıl yavaş olarak yere bırakılırsa caiz değildir. Zira yavaş olarak yere bırakmaya,
atmak denilmez. Eğer atılan çakıl cemrenin içine düşmeyip yakınına düşerse,
yine olur. Çünkü atılan çakılların hepsini cemrenin içine düşürmek çoğu kez
mümkün olamaz. Fakat eğer uzak bir yere düşerse caiz değildir. Zira bu ibadetin
yeri ancak cemrenin bulunduğu sahadır Eğer kişi her yedi çakılı bir defada
atarsa bir atış sayılır. Çünkü çakılları ayrı ayrı atmanın gerektiği nassan
bildirilmiştir.
Kişi atmak istediği
çakılları istediği yerden toplayabilir. Ancak cemrenin içinden veya yanından
toplamak, daha önce atılmış olan çakılları geri almak olduğu için mekruhtur ve
hakkında varit olan hadisten böyle anlaşıldığı için uğursuz sayılır. [78]
Bununla beraber şayet kişi çakılları cemrenin içinden veya yanından toplayıp
atarsa -atmak hasıl olduğu için- caizdir.Sonra atmak
istenen şeyin çakıl olması da şart değildir. Toprak cinsinden olan her şey
caizdir. Çünkü gaye atmaktır. Atmak ise çakılla olduğu gibi toprakla da olur.
Fakat altın ile gümüş olamaz. Çünkü altın ile gümüşleri atmak, atmak değil,
serpmektir, İmam-ı Şafii: “Taştan başkası olamaz” demiştir.(Kişi Akabe Cemresinin taşlarını attıktan sonra,
isterse kurban keser ve ondan sonra saçını ya tıraş eder veyahut ondan makasla
aldırır.) Zira Peygamber Efendimiz(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Bu gün ilk ibadetimiz cemreyi taşlamak, ondan sonra
kurban kesmek, ondan da sonra tıraş olmaktır” [79] buyurmuştur. Hem de tıraş
olmakla ihramdan çıkılmış olur. Kurban kesmek de öyledir. Nitekim hac niyetiyle
ihrama girip de hac yolundan alıkonan kimse kurban vermekle ihramdan çıkmış
olur. Bunun İçin, cemreyi taşlamak, kurban kesmekle tıraş olmaktan öncedir.
Sonra ihramda iken tıraş olmak yasak olduğu için kurban kesmek de' tıraş
olmaktan öncedir.Metinde “Eğer isterse kurban keser” diye
kurban kesmenin isteğe bağlanması: çünkü İfrad Haccını yapan kimseye kurban
kesmek sünnettir. Bizim de konuşmamız ifrad haccı hakkındadır.
Saçı tamamiyle tıraş
etmek makasla aldırmaktan daha iyidir.Zira
Peygamber Rfundimiz(Aleyhi's-salâtü
ve's-selâm); “Allah tıraş olanlara rahmet
eylesin”[80]hadisinde tıraş olanlara açıkça dua buyurmuştur. Hem
de gaye temizlik olduğuna göre, uzun süren haccın günleri içinde kirlenip bitlenen
saçları kökünden kazımak, makasla aldırmaktan iyidir. Nasıl ki yıkanmakla
temizlik daha fazla hasıl olduğu için, abdest almak onun yerine geçiyorsa da,
yıkanmak abdest almaktan evlâdır.
Sonra abdest almada
başın dörtte birini meshetmek nasıl kâfi geliyorsa, hacda da başın dörtte
birini tıraş etmek kâfi gelir. Bununla beraber Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem)sünnetine [81]
uymak için başını tamamını tıraş etmek daha evlâdır. Saçı makasla aldırmak da,
üstten parmak uçları kadar aldırmaktır.
Saçını tıraş eden veya
makasla aldıran kimse ihramdan çıkmış sayıldığı için -kadınlara yaklaşmaktan
başka-ihramda yasak olan her şey ona helâl olur. İmam Mâlik: “Ona güzel koku
sürmek de helal olmaz. Çünkü güzel koku sürmek de cinsel ilişkiye sürükleyen
bir şeydir” demiştir.Bizim delilimiz, tıraş olan bir
kimse hakkında Peygamber Efendimizin(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) îrad buyurduğu;“Kadınlardan başka bir şey ona helâl
oldu” [82] hadisidir. Zira böyle bir hadis dururken kıyas yapılamaz.
Biz Hanefilere göre,
tıraş olmakla tenasül uzvu dışında da cinsel ilişki helâl olmaz. Zira bu
ilişki ile de cinsel arzu yerine gelmiş olur. Bunun için bu ilişki de ancak,
tam olarak ihramdan çıktıktan sonra helâl olur.
İmam-ı Şafii ise,
tıraş olmakla tenasül uzvu dışında cinsel ilişkide bulunmanın helâl olduğu
görüşündedir.
Biz Hanefilere göre
cemreyi taşlamakla ihramdan çıkılmış olmaz. İmam-ı Şafii: “Cemreyi taşlamak da
tıraş olmak gibi bayramın birinci gününde olduğu için tıraş olmak gibi, onunla
da ihramdan çıkılması gerekir” demiştir.Biz diyoruz
ki: Cemreyi taşlamakla tıraş olmak arasında fark vardır. Çünkü ihramda olan
kimse için tıraş olmak yasaktır. Cemreyi taşlamak ise yasak değildir.(Bayramın birinci günü Mina'da tıraş olduktan sonra ya
aynı gün, ya ertesi veya daha sonraki gün Mekke'ye inilip Ziyaret Tavafı
yapılır.) Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Selîem) Mina'da tıraş olduktan sonra Mekke'ye inip Beyt'i tavaf etmiş ve
tekrar dönüp öğle namazını Mina'da kılmıştır. [83]Ziyaret Tavafı ancak kurban bayramı günlerinde
yapılabilir. Zira Cenâb-ı Hak;
“Allah'ın onlara nzık olarak verdiği hayvanları belli
günlerde kurban ederken onun adını ansınlar...” buyurduktan sonra;
“Sonra tıraş olup. tırnaklarını kesip temizlensinler,
adaklarını yerine getirsinler ve Kabe'yi tavaf etsinler”[84] buyurarak
tavafı kurban kesmenin üzerine atfetmiştir. Bundan ise ikisinin aynı günlerde
olduğu anlaşılır. Ziyaret Tavafının vakti, kurban bayramının ilk günü
tanyerinin ağarması ile başlar. Zira tanyeri ağarmadıkça daha gece olduğu
için, daha Arafat'da durma vakti bitmiş olmuyor. Ziyaret Tavafı'nm vakti ise,
Arafat'da durma vakti bittikten sonra başlar. Ziyaret Tavafı için en sevaplı
oîan vakit -kurban kesmede olduğu - kurban bayramının ilk günüdür. Hadiste
de; “Kurban bayramı günlerinin en üstünü
birinci gündür”[85]
buyurulmuştur.
Eğer kişi daha önce
yapmış olduğu Kudüm Tavafından sonra Safa ile Merve arasında saiy yapmış ise ziyaret
Tavafından ne koşar ve ne de tavaftan sonra Safa ile Merve arasında saiy
yapar. Daha önce saiy yapmayan kimse ise, bu tavafta hem koşar ve hem de tavaftan
sonra saiy yapar. Zira bir defadan fazla saiy yapmak meşru değildir. Koşmak da
ancak kendisinden sonra saîy yapıian tavafta meşrudur.(Bu tavaftan da sonra iki rekât namaz kılınır.) Zira
-yukarıda açıkladığımız üzere- her tavaf iki rekât namaz ile bitirilir.
Bu tavaftan sonra
kişiye kadınlara yaklaşmak da helâl olur.
Bu tavaf haccın
rükünlerindendir. Zira metni yukarıda geçen “Ve
Kabe'yi tavaf etsinler” âyetinde edilmesi emredilen tavaf budur. Bu tavafa
ayrıca “İfada Tavafı” yani Arafat'dan dağılma tavafı ve “Bayram günü tavafı”
da denilir.
Yukarıda da
açıkladığımız üzere bu tavafın vakti bayram günleri olduğu için (bu tavafı
bayram günlerinden sonraya bırakmak mekruhtur. Şayet kişi onu bayramdan sonraya
bırakırsa, İmam Ebû Hanife'ye göre Cinayetler bahsinde geleceği üzere ona
kurban lâzım gelir.Bu tavaftan sonra tekrar Mina'ya
dönülür. Zira -yukarıda da geçtiği üzere- Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) bu tavafı yaptıktan sonra tekrar Mina'ya dönmüştür. Hem de
Haccın menasikinden olan cemrelere taş atmalar daha tamamlanmadığı içih tekrar
M i n a' ya dönmek gerekir. Çünkü cemreler Mina'dadırlar.
Kurban bayramının
ikinci günü öğle vakti olunca cemreler taşlanmaya başlanır. Önce Mescid-ül'Hayfın
yanındaki Cemreye yedi çakıl -her atışta tekbir getirilerek- atılır ve çakıllar
bittikten sonra cemrenin yanında bir miktar durulur. Ondan sonra aynı yerdeki
diğer cemre aynı ekilde taşlanıp sonunda cemrenin yanında keza bir miktar
durulur ve ondan sonra bu sefer Akabe Cemresi aynı şekilde taşlanır ve fakat
taşlar bittikten sonra bu cemrenin yanında durulmaz. Cabir (Radıyallâhü anh)
Peygamber Efendimi? (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in nüsükleri bu şekilde ifa
ettiğini nakletmiştir.
Birinci ve ikinci
cemrenin yanında herkesin durduğu yerde durulup Allah'a hamd ve sena edilir,
tekbir ve tehlil getirilir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e
salât ve selâm okunur ve ondan sonra kişi arzu ettiği duaları yapar. Dua
edilirken eller havaya kaldırılır. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem) -yukarıda da geçtiği üzere- “Eller
yedi yerden başka kaldırılmaz...” diye buyururken “Bu yedi yerden bîri, bu
iki cemreninyanında dururkendir” demiştir. Kişi dua ederken ayrıca
bütün müslümanlara mağfiret dileğinde bulunması gerekir. Zira Peygamber
Efendimiz; “Allah'ım,
hacıları ve hacıların kendisine mağfiret diledikleri kimseleri mağfiret eyle” [86]diye dua
etmiştir.
Kaide sudur ki
arkasında bir başka cemrenin taşlanması bulunan cemrenin taşlarını attıktan
sonra kışı bir miktar durup dua eder ondan diger
cemreye gecer.Arkasındanbaşka cemrenin taşlanması bulunmayan cemrenin yanında
ise taşları atıldıktan sonra durulmaz.Bunun icindirki bayraaamın birinci
günüAkabe Cemresi taşladıktan sonra
yanında durulmaz. Bayramın ücüncu günü öğle vakti olunca yine her üç cemre aynı
şekilde taşlanır Bundan sonra kiş Acele etmek isterse durmayıp Mekke'ye gider.
Zira Cenâb-Hak;
“Acele edip Mina’daki ibadeti iki günde bitirmek
isteyen kimseyede geri kalan kimseyede günah yoktur”[87]
buyurmuştur Fakat geri
kalap ibadeti tamamlamak daha evladır.. Zira rivayet olunmaktadır ki ibadeti
tamamlamak daha evladır. Peygamber Efendimi (s.a.v) Minada kalıp dördüncü
günüra taşlamalalarınıda yaptıktan sonra sonra mekke ye dönmüştür. [88]
“Kişi isterse dördümü
gündefakat daha fecir sökmeden Mina dan
ayrılabilir. Fakat söktükten sonra cemrelerl taşlama'dan ayrılamaz. Çünku
fecrin sökmesiyle cemreleri taşlama ibadetinin vakti girmiş olür. İmama-ı Şafi
ise: “Üçünçü ğünün güneşi batınca artık Minadan aynlamaz,” demiştir.
Kişi isterse fakat
daha fecir sökmeden Minadan ayrıla bilir .Fakat söktükten sonra cemreleri
taşlama ayrılamaz. Çüku fecir sökmesiyle cemreleri taşlama ibadetinin vakti
girmiş olur. İmam-ı Şafi ise üçüncü günün güneşi batınca artık Mina’dan ayrılamaz,
demiştir
İmam Ebu Hanife’ye
göre dördüncügünün taşlarını öğledenönce atmak cayizdir.İmam Ebû Haneye bu görüşü
Diger iki İmam ise dördüncü gün de diger günlere kıyas ederek cayiz olmadıgını
söylemiştir. İmam Ebû Hanife:“Çünki
kişinin bayramı dördüncü günü taşları atmak için Mina da bekleyip beklememekte
muhayyer olduğuna göre, bekledigi zaman öğleden önce atabilmesi evleviyetle
lazım gelir” demiştir. Fakat ikinci ve üçüncü günün taşlarını -meşhur olan
rivayete göre- öğleden önce atmak caiz değildir. Çünkü bu taşları hiç atmamak
caiz olmadığına göre, vakitleri gelmeden atma-nın caiz olmaması gerekir.
Birinci günün taşlarına gelince: vakti -yukarıda da geçtiği üzere- fecrin
sökmesiyle başlar.İmam-ı Şafii ise: “Gecenin yansından
sonra atılabilir. Zira rivayet olunmakladır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) çobanlara geceleyin atmak için izin vermiştir” demiştir. [89]
Bizim ise delilimiz; -bir rivayete gör “Sabaha
girmedikçe bir rivayete göre -güneş doğmadıkça Akabe cemresini taşlamayın” [90] hadisidir.
Zira bu hadisin birinci rivâyetıyle fecirden önce atmanın caiz olmadığı ikinci
rivâyetiyie de güneş doğduktan sonra atmanın daha efdal olduğu sabit olmuştur.
Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çobanlara atmak için izin
verdiği gece ise, bayramın ikinci ve üçüncü geceleridir. Kaldı ki, Arefe
gününün akşamı Arafat'da durma vakti olduğuna ve Akab e cemresini taşlamanın da
Arafat’da durduktan sonra olduğuna göre, taşlama vaktinin Arafat'da durma
vaktinden sonra olması lâzım gelir.Sonra Akabe
Cemresini taşlamanın vakti -imam Ebû Hanife'ye göre- bayramın birinci günü gün
batıncaya kadar devam eder. Zira -yukarıda da geçtiği üzere- Peygamber
Efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Bu gün ilk ibadetimiz cemreyi taşlamaktır”[91]
buyurarak bayramın birinci gününün Akabe Cemresini taşlamanın vakti olduğunu
bildirmiştir. Gün de ancak günün batması ile bitmiş olur. İmam Ebü Yûsuf dan
ise. Akabe Cemresini taşlamanın ancak öğleye kadar caiz olduğunu söylediği
rivayet olunmaktadır. Yukarıda geçen hadis ise onun görüşüne karşı bir
delildir. Şayet kişi atmayı gecenin sonlarına bırakırsa, atabilir ve ona bir
şey lâzım gelmez. Fakat eğer ertesi güne bırakırsa, yine atabiliyorsa da imam
Ebû Hanife'ye göre ona kurban lâzım gelir. Çünkü vaktinin dışına çıkarmış
olur.
Taşları binerek de
atmak caizdir. Çünkü binerek de olsa taşları atmakla taşlama eylemi hâsıl
olur.
Arkasında bir başka
cemrenin de taşlanması bulunan her cemreyi'yaya olarak, arkasında bir başka
cemrenin taşlanması bulunmayan cemreyi de binerek taşlamak daha iyidir. Zira
arkasında başka cemrenin taşlanması bulunan cemrenin yanında -yukarıda
söylediğimiz üzere- durulup dua edilir. Yaya olarak edilen duanın kabulü ise
daha fazla umulur. Bu, yaya olarak veya binerek cemreleri taşlamanın daha iyi
olduğu görüşü, İmam Ebû Yusuf’dan naklolunmuştur.Cemrelerin
taşlandığı günlerin gecelerinde Mina'da kalmamak mekruhtur. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözü geçen geceleri Mina'da
geçirmiştir. [92] Hz. Ömer de geceleri
Mina'da kalmak istemiyenlere kızardı. [93]
Bununla beraber şayet biri kalmazsa ona bir şey lâzım gelmez. Çünkü geceleri
Mina'da kalmak, cemreleri taşlamada güçlük çekilmesin diye emrolunmuştur. Bunun
için haccın menasikinden değildir, ki terki yüzünden herhangi bir şey lâzım
gelsin. İmam-ı Şafii ise: “Taşlamalar bitinceye kadar geceleri Mina'dakalmak vaciptir” demiştir.
Kişinin Mina'da kalıp,
eşyasını Mekke'ye göndermesi de mekruhtur. Zira rivayet olunmaktadır ki Hz.
Ömer buna da mani olur ve yapanları kınardı. [94]
Çünkü eşyasını Mekke'ye gönderip de, kendisi Mina'da kalan kimse hep eşyasını
düşünüp duracaktır.
Mekke'ye dönmek üzere
Mina'dan hareket eden kimse, önce Muhassab denilen yere iner. Bu yerin bir
başka adı da Ebtah'tır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Mekke'ye dönerken önce buraya inmiş ve -en sahih olan rivayete göre buraya
rasgele değil, -kendisinden kalan bir sünnet olsun diye- bile bile inmiştir.
Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
Mina'da Ashabına:“Yarınki
konağımız -Allah izin verirse- Kinane oğullarının bucağıdır, ki burada küfür
üzerine antlaşmışlardı[95] buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sözü ile, Kureyşlilerle
Kinane oğullan arasında Haşimilere karşı akdedilen boykota işaret buyurmuştur.
Bundan anlıyoruz ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buraya,
Cenâb-ı Allah'ın kendisine ihsan buyurduğu büyük lütfü müşriklere göstermek
için inmiştir. Bunun için, buraya inmek de, tavafta koşmak gibi sünnet
olmuştur.(Bundan sonra kişi Mekke'ye girer ve Kabe'yi -etrafında
yedi tur yapmak suretiyle- tavaf eder. Ancak bu tavafta koşmaz. Bu tavafa da
-Tavaf'us-sadır- yani çıkış tavafı -Tavaf-ül'veda» yani ayrılma tavafı ve “Tavafü
ahiri ahdihi bi'I-Beyti” yani Beyt'in son tavafı denir. Çünkü bu tavaf ile kişi
artık Beyt'ten ayrılmış ve Mekke'den çıkmış olur. Bu tavaf biz Hanefilere göre
vaciptir.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);“Kim ki bu beyti haccederse, menasikinin
sonu bu beyti tavaf olsun”[96]
buyurmuştur. Ancak aybesı halinde olan kadınların bu tavafı yapmamalarına izin
verilmiştir.
Fakat Mekke halkına bu
tavaf yoktur. Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- bu tavaf Beyt'ten ayrılma
ve Mekke'den çıkma tavafıdır. Mekke halkı ise ne Beyt'ten ayrılır ve ne de
Mekke'den çıkarlar. Yukarıda da söylediğimiz üzere, koşmak ancak Kudüm Tavafında
meşru olduğu için bu tavafta koşmak da yoktur. Yukarıda metni geçen “Kabe'yi tavaf eden kimse her yedi tur başına
iki rekât namaz kılsın” hadisine binaen -diğer tavaflarda olduğu gibi- bu
tavaftan da sonra iki rekât namaz kalınır.
Bundan sonra Zemzem
kuyusunun yanına gidilip suyundan içilir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber
Efendimiz (SallallahüAleyhi ve Sellem) Zemzem
kuyusundan kendi eliyle bir kova su çekmiş ve içebildiği kadar içtikten sonra
gerisini tekrar kuyuya boşaltmıştır. [97]
Bundan başka ayrıca
Kabe' nin kapısına gidip eşiğini de öpmek müstahaptır.
Bundan sonra kişi
tekrar Kabe'nin yanına varıp Mültezem diye anılan Kabe'nin duvarına yapışır,
yanaklanyla göğsünü duvara dayayarak ve Kabe'nin perdelerine asılarak yalvarır
yakarır ve uzun uzun dua eder. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Seliem)'in böyle yaptığı rivayet olunmuştur. Bundan sonra memleketine dönmek
üzere Beytulah'tan ayrılır. Demişlerdir ki: Kişi Mescid-i Haram' dan çıkarken
arkasını Beytullah'a vermemesi, BeytuHah'tan ayrılmaya üzülüp ağlaması ve
çıkıncaya kadar geri geri gitmesi gerekir.
İşte bilinmesi gereken
hac menasikinin hepsi bunlardır.[98]
Bir
Fasıl
Mekke'ye girmeyip
doğrudan Arafat'a giden ve açıkladığımız şekilde Arafat'ta vukuf yapan kimseden
Kudüm tavafı sakıt olur. Zira Kudüm tavafı sıraladığımız şekilde Hac menasikini
yerine getirmeye başlayan kimseye mahsustur. Bu kimse ise öyle yapmamıştır. Ve
ona bir şey de lâzım gelmez. Çünkü Kudüm tavafı sünnettir. Sünnetin yapılmaması
ise herhangi bir şeyi gerektirmez.
Arefe günü öğle vakti
ile bayram gününün fecri arasında Arafat'a yetişen kimse -hangi saatte
Arafat'a çıkmış olursa olsun- hacca yetişmiş olur. Buna göre Hanefilerce
Arafat'da vukuf vakti, Arefe günü öğleden sonra başlar. Zira rivayet
olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğleden sonra
Arafat'a çıkmıştır. [99]
Bundan ise, Arafat'ta vukuf vaktinin öğleden sonra başladığı anlaşılır.
Peygamber Efendimiz (SallallahüAleyhi ve Sellem) ayrıca;
“Kim ki Arafat'a, gece de olsa yetişirse hacca
yetişmiş olur ve kim-ki Arafat'a geceleyin de yetişmezse haccı kaçırmış olur”[100] buyurmuştur.
Bu da Arafat'da vukuf vaktinin fecrin sökmesiyle son bulduğunu ifâde eder. İmam
Malik eğer, Arafat'da vukuf vaktinin Arefe günü fecir veya güneşin doğmasıyla
başladığı görüşünde ise, Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
öğleden sonra Arafat'a çıkması [101]
onun görüşüne karşı bir delildir.
Arefe günü öğleden
sonra Arafat'a çıkıp da akşamı beklemeden geri dönen kimse) bize göre (Arafat
vukufunu yapmış olur. Zira Peygamber Efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Hac Arafat'da vukuf yapmaktan ibarettir. Kim ki Arafat'da gece, yahut
gündüzden bir miktar durursa haccı tamam olur”[102] buyurarak
-yahut- diye muhayyerlik edatını kullanmıştır.
İmam Malik: “Eğer
Arafat'ta gündüzden başka, geceden de bir miktar kalınmazsa kâfi gelmez” demiş
ise de, bu hadis onun, görüşüne karşı bir delildir.Eğer bir kimse Arafat'tan uykuda yahut baygınlık
halinde, ya da Arafat olduğunu bilmiyerek geçerse, Arafat'ta vukuf etmiş sayılır.
Zira haccm bir rüknü olan Arafat'da vukuf, Arafat'dan geçmekle de hâsıl olur ve
geçerken uykuda, ya baygın olmamak veya Arafat olduğunu bilmemek vukufa mani
değildir. Nasıl ki uyku veya baygınlık oruca da mani değildir. Fakat namaz
oruç ve vukuf gibi değildir. Çünkü namaz baygınlık halinde devam edemez.
Kişinin oruçlu veyahut namazda olduğunu bilmemesi de mümkün değildir. Çünkü
oruç ile namaz niyetsiz olamazlar, Haccın ayn ayn rükünleri için ise niyet
şart değildir.
Eğer bir kimse mikatta
baygın düşüp de onun yerine arkadaşları ihrama girmesi için niyet getirip
telbiye ederlerse, İmam Ebû Hanife'ye göre caizdir. Diğer iki İmam: câiz
değildir. Çünkü kendisi niyet getirmediği gibi, arkadaşlarına da kendisi yerine
niyet getirmeleri için izin vermemiştir” demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise: “Bu
kimse arkadaşlarıyla arkadaşlık yapmaya başlarken, kendisinin yapamayacağı
herhangi bir işte kendisine yardımcı olmalarını istemiş gibi olur. Bu ise,
açıktan değilse de zımnen izindir.” demiştir. Eğer kişi bir başkasına: “Mikata
vardığımızda uykuda veyahut baygın olursam benim yerime sen niyet getirip
telbiye et” der ve o başkası da öyle yaparsa her üç imama göre de caizdir.
Yani eğer bu kimse uyandıktan veya ayıldıktan sonra hac menasikini sürdürürse,
haccı sahihtir. Çünkü izin verdiği için kendisi bizzat yapmış gibi olur.
Haccın bütün ahkamında
kadın da erkek gibi ibadet ile mükellef olduğu için erkek gibidir. Ancak
kadın, başını avret olduğu için açamaz. Fakat yüzünü açar. Zira -yukarıda da
geçtiği üzere- peygamber Efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Kadının ihramda olması yüzünden bellidir” buyurmuştur. Eğer kadın yüzünün üstüne bir şey
sarkıtır ve fakat yüzünden uzak tutarsa caizdir.) Rivayet olunmaktadır ki Hz.
Aişe (Radıyallâhü anhâ) böyle yapıyordu. [103]
Zira öyle yapmak örtünmek değil, herhangi bir şeyin altında gölgelenmek hükmündedir.
Kadın telbiye ederken
sesini yükselteni ez. Çünkü kadının sesini yükseltmesinde kötülüğe yol açma
endişesi vardır.Kadın Kabe'yi tavaf ve Safa ile Merve arasında
sa'y yaparken koşamaz. Zira kadının koşmasında avret yerlerinin açılma tehlikesi
vardır.Kadın başını da traş edemez. Ancak saçından makasla
aldırır. Çünkü rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
kadınları, saçlarım traş etmekten nehyetmis ve makasla kısaltmalarım
emretmiştir. [104] Çünkü sakalını traş eden
erkek nasıl çir-kinleşiyorsa, saçını traş eden kadın da çirkinlesinaçılma tehlikesi vardır.
Demişlerdir ki:
Kalabalık olduğu zaman kadın Hacer-ûl Esved'i de istilâm edemez. Çünkü kadın
erkeklere dokunmaktan nehyedilmiştir. Ancak eğer Kabe' hin etrafını hiç bir
zaman boş bulamazsa o zaman kalabalıkta dahi Hacer-ül Esved'i istilâm edebilir.
Eğer bir kimse bir
sığır veya deveyi kurbanlık diye nişanlar ve onu beraberine alıp hac yoluna
çıkarsa -kurban ister nafile, ister adak, ister daha önceki bir hacda av
öldürdüğü için ceza olarak lâzım gelmiş olsun- bununla ihrama girmiş olur.
Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Kim ki bir bedeneyi kurbanlık içinnişanlarsa ihrama girmiş olur”[105]
buyurmuştur. Bedene ise, büyükbaş hayvan demek olup deveye de sığıra da
şamildir. Hem de, hac veya umre yapmak istiyenlerden başka bir kimse
kurbanlıkları nişanlamadığı için kurbanlıkları nişanlamak da, telbiye gibi hac
çağrısına icabet sayılır. Çünkü icabet nasıl söz ile oluyorsa, fiil ile de
olur. Bunun için, kişi kurbanlığını nişanlar nişanlamaz, eğer beraberinde hac
yoluna çıkarsa ihrama girmiş olur. Çünkü kurbanlıkları nişanlamak haccın
özelliklerinden olduğu için kişi onunla hacca gitmeyi niyet etmiş olur.
Kurbanlığı nişanlamak:
boynuna nal, demir halka veya ağaç kabuğu gibi sert bir şeyi takmaktır.
Şayet kişi
kurbanlığını nişanlayıp gönderir de, kendisi beraberinde yola çıkmazsa,
bununla ihrama girmiş olmaz. Zira rivayete göre Hz. Âişe (Radıyallâhü anh): “Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) kurbanlıklarının iplerini büküyordum. Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) kurbanlıklarını yola çıkardı da kendisi ihrama girmeden evde
kaldı” demiştir. [106]
Şayet kişi kurbanlığını gönderdikten sonra yola çıkarsa, kurbanlığına
yetişmediği sürece, yine de ihrama girmiş olmaz. Çünkü yolaçıkarken kurbanlığı beraberinde olmadığı için, hacca
gitmeyi niyet etmekten başka bir iş yapmış olmaz. Yalnız niyetle de ihrama
girilmiş olamaz. Fakat kurbanlığına yetiştikten sonra -hacca gitme niyeti-
haccm özelliklerinden olan beraberinde kurbanlık götürme fiiliyle birleştiği
için -kurbanlığı ile birlikte yola çıktığı zamanda olduğu gibi- ihrama girmiş
olur. Ancak eğer gönderdiği kurbanlık temettü' naccınm kurbanı olursa, beraberinde
yola çıkmasa da, onu yola çıkarmakla ihrama girmiş olur. Yani eğer ihrama
girmek niyeti ile onu yola çıkarırsa kendisi beraberinde çıkmasa da ihrama
girmiş olur. Bu da bir istihsandır. Çünkü Temettü haccınm kurbanı
kendiliğinden vacip olduğu için haccm menasikinden sayılmaktadır. Diğer
kurbanlar ise herhangi bir yasağın işlenmesi halinde ancak vacip olur. Bunun
için Temettü' haccınm kurbanlığını yola çıkarmakla ihrama girilmiş olur da,
diğer kurbanlıkları yola çıkarmak eğer beraberlerinde çıkılmazsa ihrama girmek
için kâfi gelemez.
Kurbanlık diye bir
deve veya sığıra çul örtmek, ya da vücudunun herhangi bir yerini dağlamakla ve
bir koyun veya keçinin boynuna nal veya benzeri bir şey takmakla İhrama
girilmiş olamaz. Zira hayvanları soğuk, sıcak ve sineklerden korumak için de
onlara çul örtülür. Bunun için çul örtmek haccm özelliklerinden değildir.
Hayvanın herhangi bir yerini dağlamak da İmam Ebû Hanife'ye göre mekruh olduğu
için haccın bir nüsükü olamaz. Diğer iki İmama göre de her ne kadar mekruh
değilse de, bazan tedavi için yapıldığından, yine haccın nüsükü olamaz.
Hayvanın boynuna nal ve benzeri şeyleri takmak ise, haccm kurbanlıklarına mahsustur.
Koyun veya keçinin boynuna nal ve benzeri şeyleri takmak da ne adettir ve ne de
sünnettir.
Kişiye kurban olarak
bir “Bedene” lâzım geldiği zaman bir deve veya sığır kurban etmesi gerekir.
İmam- Şafii: -Deveden başka olamaz. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü
ve's-selâm) cuma namazına erken saatlarda gitmenin fazileti hakkında;“Kim ki cuma günü yıkanıp ve ondan sonra birinci saatte
(camiye) giderse bir bedeneyi kurban etmiş gibi sevap kazanır ve kim ki ikinci
saatte giderse bir sığın kurban etmiş gibi sevap kazanır”[107] diye
buyurarak bedene ile sığın biribirinden ayırmıştır-demiştir.Biz diyoruz
ki: Bedene iri ve büyükbaş hayvan demek olduğu için bu vasıfta ikisi
ortaktırlar. Nitekim bunun içindir ki ikisi de yedi kişiye kurban olabilirler.
Kaldı ki sahih olan rivayete göre yukarıda geçen hadiste “Bedene” yerine “Cezur”
diye geçmektedir. Cezur ise deve demektir.[108]
Kıran
Haccı
Kıran, Temettü ve
İfrad olmak üzere haccın üç çeşidi vardır. Bunlardan Kıran, Temettü ile
İfrad'dan daha iyidir.İmam-ı Şafii: “İfrad daha iyidir”
Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Kuran ruhsattır” [109]
diye buyurmuştur. Hem de Ifrad'da Hac ile Umre ayrı ayrı yapıldığı için hem
fazla telbiye getirilir, hem kişinin yolculuğu daha uzun sürer ve hem de iki
kez tıraş yapılır” demiştir.
İmam Malik de: “Temettü
daha iyidir. Çünkü Temettu'dan Kur'an-ı Kerim'de söz edilmiştir. Kıran hakkında
ise Kur'an-ı Kerim'de hiç bir söz yoktur” demiştir. Bizim ise delilimi?;“Ey Muhammed'in akrabaları, Hac İle umreye birlikte
başlayın”[110]
hadisidir. Kaldı ki Kur'an'da hac ille umre ibadetlerinin ikisi de bulunduğu
için o da, hem oruç tutmak hem itikâfa girmek veyahut hem sınırda nöbet tutmak,
hem gece namazını kılmak gibidir. Hac veya umrede getirilen telbiye için de
belirli bir sayı yoktur, ki İfrad'da daha fazla telbiye bulunsun. Yolculak da
lizatihi maksut değil, ki uzunu daha sevaph olsun. Tıraş olmak da bir ibadet
olmayıp onunla ibadetten çıkıldığı için fazla tıraş olmada da sevap yoktur.
Bunun için bu sebeplerden hiç biri ile ifradm daha iyi olduğu iddia edilemez. “Kıran ruhsattır” hadisinden de murad,
Hac aylarında umre, yapmanın günahların en büyüğü olduğunu söyliyen
müşriklerin bu sözünü reddetmektir. Kaldı ki Kur'an-ı Kerim'de Kırandan da söz
edilmiştir. Zira -yukanda da geçtiği üzere “Hac ile umreyi tam olarak yapın”âyet-ı kerimesi “Hac ile umrenin ihramlarına kapınızın
önünden girin” demektir. Bu ise ancak Kıranda mümkün olur. Şu da vardır ki
Kıranda hac ile umrenin ihramlarına erken girilir ve her iki ibadetin bitimine
kadar ihramda kalınır. Temettü' ise öyle değildir. Bunun için Kıran Temettu'dan
daha iyidir.
Kimisi demiştir ki:
İmam-ı Şafiî ile aramızdaki ihtilâf, Kıran haccım yapan kimsenin, bize göre
iki tavaf, iki sa'y. ona göre bir tavaf, bir sa'y yaptığı içindir. Kıran haccı
şöyledir: Kişi mikata varınca hem umreye, hem hacca niyet getirerek ihrama girer
ve ihramın sünneti olan namazdan sonra: “Aliah'ım, hac ile umreyi birlikte
yapmak istiyorum. Onları bana kolaylaştır ve benden kabul buyur” diye dua
eder. Çünkü Kıran -beraberlik demek olan mukarenet gibi aynı babın masdarı
olup- hac ile umreyi beraber yapmak demektir.
Daha önce yalnız umre
niyetini getirip ihrama giren kimse de, eğer tavaftan dört tur daha yapmamışsa,
haç niyetini de getirerek umresini Kıran'a dönüştürebilir. Çünkü tavafın çoğunu
daha yapmadığı için umreye daha yeni başlamış sayılır. Kişi ne zaman ve nerede
hac ile umreyi birlikte yapmak isterse, ikisini birlikte yapabilmek için
Allah'dan kolaylık dileğinde bulunur.
Kıran haccında, önce
umrenin rükünleri yapıldığı için, kişi dua ve telbiyesinde ünce umreyi söyler.
Bunun içindir ki:
“Allah'ım, emrine umre ile haccı birlikte
yapmak suretiyle icabet ediyorum” der. Şayet “Hac ile umreyi” de dese yine
olur. Çünkü bundan da haccın daha önce yapılacağı anlaşılmaz. Eğer kişi
telbiyesinde hac ile umreyi ağzı ile söylemeyip sadece içinden ikisine niyet
ederse, namaz niyetinde nasıl caiz ise burada da caizdir.Kıran niyetini getiren kimse Mekke'ye girince, önce
umrenin tavaf ve sayım yapar ve tavafı yaparken ilk üç turunu koşarak yapar.
Bundan sonra haccın amellerine başlayıp -ifrad naccını yapan kimse gibi- önce
kudüm tavafını, ondan sonra da sa'yı yapar. Zira Cenâb-ı Hak (Celle Celallahü);
“Kim ki umreyi hacdan önce yapmaktan
yararlanırsa...”[111]
buyurarak umreyi hacdan önce zikretmiştir. Çünkü bu âyet her ne kadar Temettü'
hakkında ise de, kıranda da umre hacdan önce yapıldığı için kıran da temettü'
hükmündedir.
Kıran'da umre ile hac
arasında tıraş yoktur. Çünkü umrenin amelleri bitince kişi daha hac ihramında
olduğu için, eğer tıraş olursa ihramda yasak olan bir şeyi işlemiş olur.
Kıran'da tıraş -ifrad'da olduğu gibi- ancak bayram günü olur.Biz Hanefilere göre ihramdan, kurban kesmekle değil
-ifrad haccında olduğu gibi- tıraş olmakla çıkılır.îşte Kıran haccı bizim mezhebimize göre böyledir.
İmam-ı Şafiî ise: “Kıran haccında hac ile umrenin ikisi için bir tavaf ile bir
sa'y yapılır. Zira Peygamber Efendimiz(Aleyhi's-salâtü ve'sselâm);
“Umre kıyamete kadar hacca girmiştir” [112]
buyurmuştur. Kaldı ki Kıran haccının temeli tedahül, yani hac ile umre
amellerinin birleşmesidir. Nitekim bunun içindir ki Kıran haccında bir telbiye,
bir yolculuk ve bir tıraş ile yetinilmiştir. Bunun için Kıran hacemda bir
tavaf ile bir sa'yın da kâfi gelmesi gerekir” demiştir.
Biz diyoruz ki: Hz.
Ömer (Radıyallâhü anh) iki tavaf ile iki sa'y yapan Sabiy b. Mabed'e “Sen
Peygamberinin sünnetini yaptın” demiştir. [113] Hem
de Kıran, hac ile umrenin ikisini bir arada yapmak olduğuna göre, eğer
ikisinin de amelleri yapılmazsa ikisi bir arada yapılmış olmaz. Kaldı ki
ibadetlerde tedahül olamaz. Yolculuk da bizatihi ibadet olmayıp başka
ibadetleri yapmak içindir. Telbiye ile de ihrama girilir ve tıraş ile ihramdan
çıkılır. Bunun için bunlardan hiç biri lizatihi maksut değildir. Nitekim dört
rekâth nafile namazının rekâtlarından her iki çifti de maksut olduğu için, bir
niyetle kılındıkları halde birbirlerine dahil olmazlar.“Umre kıyamete kadar hacca girmiştir” hadisi de “Umrenin vakti
haccın vaktine girmiştir” demektir
Kıran hacemda hem
umrenin, hem haccın tavaflarım yaptıktan sonra da sa'ylanm yapmak caizdir.
Çünkü böyle de yapılsa, vacipler yine de yerine getirilmiş olurlar. Ancak böyle
yapan kimse, umrenin sa'yını tehir, haccın da kudüm tavafını takdim ettiği
için iyi bir şey yapmış olmaz. Bununla beraber ona bir şey lazım gelmez. İki
İmama göre ona bir şey lâzım gelmemesi zahirdir. Çünkü onlara göre menasikte
sırayı gözetlemek herhangi bir cezayı gerektirmez, imam Ebû Hanife'ye göre de
kudüm tavafı sünnettir. Sünnetin terki bir şeyi gerektirmediğine göre, takdim
veya tehiri ile bir şey lâzım gelmemesi evleviyetle gerekir. Başka bir nüsük
ile uğraşıp sa'yı da tehir etmek, keza kurban kesmeyi gerektirmez. Bu kimse de
haccın kudüm tavafı ile uğraştığı için umrenin sa'yıni tehir etmiştir.
Kıran haccım yapan
kimse, bayram günü Akabe Cemresini taşladıktan sonra bir kurban keser, ki buna
Kıran kurbanı denilir. Kurban da ya bir koyun, ya bir sığır, ya bir deve, ya
da bir devenin yedide biridir. Çünkü Kıran haccı da Temettü haccı hükmündedir.
Temettü haccında ise kurban lâzım geldiği, nassan bildirilmiştir. Kurban da
-Allah izin verirse ileride anlatacağım üzere- deve, sığır ve davarlardan olur.
Sonra bir kişiye devenin yedidebiri nasıl caiz ise, sığırın da yedidebiri
caizdir.(Kıran haccın yapan kimse eğer kurban kesmeye gücü
yetmez veya kurbanlık hayvan bulamazsa. Zilhiccenin yedinci gününden itibaren
başlamak üzere daha hacda iken üç gün ve evine döndükten sonra yedi gün -ki
cem'an on gün eder- oruç tutması gerekir.
Zira Cenâb-ı Hak (Azze
ve Celle)
“Kurbanbk bulamayana, hac esnasında üç gün, döndüğünüzde
de yedi gün -ki tam on gün eder- oruç tutmak gerekir”[114]
buyurmuştur. Çünkü bu nass her ne kadar temettü haccını yapan 'kimse hakkında
ise de, kıran haccı da temettü haca hükmündedir. Zira temettü haccmı yapan
kimseye, hac günlerinde umreyi de yaptığı için kurban lâzım gelir. Bu sebep ise
kıran haccında da mevcuttur.
Hac esnasında
tutulması emrolunan üç gün orucu -daha önce de tutmaya başlamak caiz ise-
Zilhiccenin yedinci gününden itibaren tutmak daha iyidir. Çünkü oruç kurbana
bedel olduğu için -ilerde belki kurban kesmeye gücü yeter ümidiyle-
geciktirilmesi müstahaptır.(Şayet kişi daha Mekke'de iken,
yedi gün orucu da tutmaya başlarsa caizdir. Fakat bayram günleri geçtikten
sonra. Çünkü bayram günlerinde oruç tutmaktan nehyedilmiştir. İmam-ı Şafii
ise: “Caiz değildir.” Çünkü âyet-i kerimede “Hacdan
döndüğünüzde” diye buyurulmuştur. Ancak eğer kişi Mekke'de kalmaya karar
verirse o zaman Mekke'de de tutabilir. Çünkü memleketine dönmesi artık
sozkonusu değildir” demiştir.Biz diyoruz ki: “Hacdan döndüğünüzde”“Haccı bitirdiğinizde”demektir. Çünkü memlekete dönebilmek haccm bitmesine
bağlıdır. Bunun için, hac bitince memlekete dönülmüş gibi olur.
Bayram günlerinden
önce oruç tutmayan veya tutamayan kimse için kurban kesmekten başka çare
yoktur. İmam-ı Şafii:“Bayramdan sonra da oruç tutabilir. Zira bu oruç da
belirli bir zamanda tutulması gerektği için, ramazan orucu gibi kazaya kalabilir.”
İmam Malik de: “Bayram günlerinde tutar. Çünkü Cenâb-ı Hak:
“Üç gün hac esnasında tutmak gerekir” buyurmuştur. Eğer bayram günlerinde tutulmazsa hac
esnasında tutulmuş olmaz- demişlerdir. Biz diyoruz ki: Bayram günlerinde oruç
tutmaktan nehyedildiği için, bayram günleri “Hac esnası- kelimesinin
şümuiundan müstesnadır. Şayet müstesna olmasa da, bayram günlerinde tutulan
oruç noksan bir oruç olduğu için, lâzım gelmiş olan kâmil orucun yerine geçmiş
olamaz. Hac esnasında tutulması emredildiği için de bayramdan sonra da
tutulamaz. Çünkü kurbana bedeldir. Bedeller ise ancak şeriatça belirtilmiş
olurlar. Şeriat ise, bu orucun hac esnasında tutulduğu takdirde kurbana bedel
olduğunu söylemiştir. Bunun için bu kimsenin kurban kesmekten başka çaresi
yoktur. Rivayete göre Hz. Ömer de bu kimseye kurban kesmeyi emretmiştir. [115]
Şayet kurban kesmeye gücü yetmezse, kurban kesmeden ihramdan çıkar ve o zaman
-kıran kurbanı ve kurban kesmeden ihramdan çıkma kurbanı olmak üzere- iki tane
kurban kesmekle mükellef olur.
Eğer Kıran haccı
ihramına giren kimse, Mekke'ye uğramadan Arafata çıkarsa umreyi terketmiş olur.
Çünkü Arafat vukufu haccın amellerinden olduğu için artık umre yapmasına imkân
kalmaz. Zira umreyi haccm amelleri üzerine bina kılmak meşru değildir ve onda
kıran kurbanı sakıt olur. Çünkü umreyi terketmiş olunca artık onu hac
günlerinde yapamaz, ki ona kıran kurbanı lâzım gelsin. Fakat umreye
başladıktan sonra onu yanda bıraktığı için ona hem umreyi yarıda bırakma
kurbanı lâzım gelir, hem de yanda bıraktığı umreyi kaza etmesi gerekir.
Sahih olan rivayete
göre İmam Ebû Hanife'nin görüşüne göre, kişi Arafat yoluna çıkmakla -Arafat'a
varmadıkça- umreyi terketmiş olmaz. Çünkü bu kimse ile, cuma günü evinde öğ'e
namazını kıldıktan sonra cuma namazına gitmek üzere evinden çıkan kimse
arasında fark vardır. Zira kişi, eğer mazereti bulunmazsa öğle namazını kılmış
olsa bile cuma namazına gitmek zorundadır. Bunun için, cuma namazına gitmek
üzere evinden çıkar çıkmaz, kılmış olduğu öğle namazı bozulur. Kıran veya
temettü ihramına giren kimse ise, umre yapmadan Arafat'a çıkmaktan
nehyedilmiştir. Bunun için Arafat yoluna çıkmakla umreyi bırakmış sayılmaz.[116]
Temettü
Haccı
Temettü haccı biz
Hanefilere göre İfrad haccından iyidir. Çünkü Temettü haccında -Kıran haccında
olduğu gibi- hac ile umre ibadetlerinin ikisi de hac aylarında yapılmış olur.Temettü haccında ayrıca İfrad haccında bulunmayan
kurban kesme nüsükü de vardır. Kaldı ki -İfrad haccmda olduğu gibi- Temettü
haccında da yolculuk yalnız hac içindir. Çünkü bu yolculukta her ne kadar
hacdan önce umre de yapılıyorsa da, umre hacca tâbi olduğu için bu yolculuk esasında
hac içindir. Nasıl ki Cuma namazına giden kimse, namazdan önce sünnet de
kılıyorsa da, sünnet farzın tabii olduğu için onun gitmesi, esasında cuma
namazı içindir. İmam Ebû Hanife'den: “İfrad haccı Temettü hac”andan iyidir. Çünkü “Temettü haccanda umre için yola
çıkılmış olur” diye söylediği de rivayet olunmuştur.
Temettü ihramına giren
kimse -Mekke'ye beraberinde kurbanlık götüren ve götürmeyen kimseler olmak
üzere- iki kısımdır.
Temettü: Bir
yolculukta ve hac ayları içinde kişinin hem haca, hem umreyi -aralarında evine
dönmeksizin- eda etmesidir.Temettü haccmın keyfiyeti
şöyledir: Kişi hac mevsiminde mî-kata varınca umre niyetini getirip ihrama
girer ve Mekke'ye girerek umre için tavaf ile saiy yapar. Sonra başını ya
tamamen tıraş edip ya da saçını makasla kısaltıp ihramdan çıkar. İşte umre budur.
Kişi yalnız umreyi yapmak istediği zaman da yine böyle yapar. Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Umretü'1-Kaza'da böyle yapmıştır. [117]
İmam Malik: “Umrede
tıraş yoktur. Umre yalnız tavaf iie sa'ydır” demiş ise de, gerek Peygamber
Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) umre yaparken tıraş olması ve gerek
Umretü'1-kaza hakkında nazil olan;
“Kiminiz başını tıraş etmiş, kiminiz saçını kısaltmış
olarak, güven içinde ve kimseden korkmayarak Mescid-i Haram'a gireceksiniz”[118]âyet-i kerimesi onun bu görüşüne karşı birer delildir.
Kaldı ki -haccın ihramına nasıl telbiye ile girilip tıraş ile çıkılıyorsa,
umrenin de ihramına telbiye ile girildiği için tıraş ile çıkılması lâzım gelir.Temettu'da kişi Kabe'yi tavafa başlayınca telbiyeyi
keser. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Umretü'1-Kaza'da
Hacer'ül-Esved'i istilâma başlayınca telbiyeyi kesmiştir. [119] Hem
de umreden maksat tavaf olduğuna göre, tavafa başlanınca telbiye getirmek için
mânâ kalmaz. Bunun içindir ki hac ihramında olan kimse de Akabe Cemresini
taşlamaya başlayınca telbiyeyi keser. Çünkü bayram günü ilk yapılması gereken
ibadet Akabe Cemresini taşlamaktır.
İmam Malik ise: “Temettü
ihramında olan kimse, gözü Kâbe'ye ilişince telbiyeyi keser. Çünkü umre Kâbe'yi
ziyaret etmektir. Kâbe'yi ziyaret etmek de onu görmekle hâsıl olur” demiştir.
Temettu'da kişi umreyi
yaptıktan sonra Mekke'de ihramda olmayarak oturur. Zira umreyi bitirince
ihramdan çıkmış olur ve Zilhicce ayının sekizinci günü, Mescid-i Haram'da bu
sefer hac için niyet getirip ihrama girer. Aslında şart olan, Haram'ın sınırlan
içinde ihrama girmektir. Mescid-i Haram'ın kendisi şart değildir. Zira bu
kimse deMekke halkı hükmündedir.
Mekke halkının hac
mikatı ise -yukanda da söylediğimiz gibi-haram
sınırlarının içidir, (ve İfrad haccıni yapan kimsenin yaptığı gibi yapar.)
Çünkü bundan sonra haccı ifa eder. Fakat İfrad haccını yapan kimse, haccin
rüknü olan Ziyaret Tavafında koşmadığı ve tavaftan sonra Safa ile Merve
arasında sa'y yapmadığı halde bu kimse, haccının ilk tavafı olduğu için Ziyaret
tavafında koşar ve ondan sonra da Safa ile Merve arasında sa'y yapar. Ancak eğer
Mina'ya hareket etmezden önce tavaf ve ondan sonra Safa ile Merve arasında sa'y
yapmaz. Çünkü bunları daha önce yapmıştır, ve bu kimseye yukanda geçen ayet-i
kerimeye binaen temettü kurbanı lâzım gelir. Şayet kurban kesmeye gücü
yetmezse Kıran haccı bahsinde de söylediğimiz gibi hac esnasında üç gün ve
evine döndükten sonra da yedi gün olmak üzere toplam olarak on gün oruç
tutması gerekir. Eğer kişi Şevval ayında üç gün oruç tuttuktan sonra Temettü
ihramına girerse, şevval aynıda tuttuğu oruç, hac esnasında tutması gLreken üç
gün orucun yerine geçemez. Çünkü bu oruç kurbana bedel olduğu için ancak
Temettü ihramına girmekle vacip olur. Halbuki kişi bu orucu tutarken ihramda
değil idi. Daha vacip olmamış olan bir ibadeti yapmak ise geçerli değildir. Fakat
eğer ihrama girdikten sonra Mekke'de tutarsa, henüz tavaf yapmamış olsa bile.
Bize göre “caizdir.” İmam-ı Şafii: “Caiz” değildir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve
Celle);“Hac
esnasında üç gün oruç tutmakgerekir” buyurmaktadır, demiştir.
Biz diyoruz ki: Kişi
ihrama girdikten sonra tuttuğu için kendisine vacip olduktan sonra tutmuş
sayılır. Âyetteki “Hac esnası” deyiminden de murat hac aylarıdır. Bununla
beraber bu orucu kıran bahsinde açıkladığımız sebebe binaen (son günlere
bırakmak daha evlâdır.Eğer Temettü ihramına girmek
istiyen kimse beraberinde kurban götürmek isterse, ihrama girer ve kurbanlığını
beraberine alıp yola çıkar. ki en efdah da böyle yapmaktır. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurbanlarını beraber götürmüştür. [120] Hem
de kurbanlığı beraberinde olan kimse daha hazırlıklı olur ve işini daha çabuk
görür.
Yukarıda geçen Hz. Âişe
(Radıyallâhü anhâ)'nin hadisine binaen kurbanlık deve veya sığır olduğu zaman
boynuna nal, matara gibi bir şey bağlanır. Kurbanlığın boynuna bir şey bağlamak
ona çul Örtmekten evlâdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de kurbanlıklar Kalaid, yani
boynu bağlı kurbanlıklar diye geçmektedir. Hem de kurbanlığın boynuna bir şey
bağlamak kurbanlık olduğunu bildirmek içindir. Çul ise, hayvanlara başka
maksatlar için de örtülür.Kişi önce telbiyeye başlar ve
ondan sonra kurbanlığının boynuna nişan bağlar. Çünkü -yukanda da geçtiği
üzere- kurbanlığın boynuna nişan bağlayıp beraberinde yola çıkmakla kişi ihrama
girmiş olur. İhrama ise telbiye ile girmek daha iyidir. Sonra kurbanlığı öne
katıp sürmek onu arkadan çekmekten daha evlâdır. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zü'lhuleyfe’de ihrama girerken kurbanlıkları
beraberinde olup önünde sürülüyordu. [121] Hem
de öne katıp sürmede daha fazla teşhir vardır. Ancak eğer sürme ile
gitmiyorsa, o zaman yulanndan tutulup arkadan çekilir.İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'e göre, kurbanlık
eğer deve olursa nişanlanır. İmam Ebû Hanife'ye göre ise, nişanlamak mekruhtur.
Nişanlamak: devenin-kurbanlık olduğu bilinsin diye- hörgüçünü ,sol veya sağ
yanının alt tarafından yarıp kanı ile dedeyi boyamaktır. Demişlerdir ki: Sol
yandan yarmak daha uygundur. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) kasten, kurbanlıklarının sol yanlarını yardırmıştır. [122]
İçlerinde sağ yanlan yanlanlar olmuşsa da kasten olmamıştır.
Kurbanlık develeri
nişanlamak fmam Ebû Hanife'ye göre mekruh, diğer iki İmama göre iyidir. İmam-ı
Şafii ise: “Sünnettir. Çünkü Peygamber Efendimizle (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) Hulefa-i Raşidin'den naklolunmuştur” demiştir. İmam Ebû Yûsuf ile İmam
Muhammed: “Çünkü bir suyun başına indiği zaman kovulmasın veya kaybolduğu zaman
onu gören sahibine geri versin, diye kurbanlık devenin boynuna nişan bağlanır.
Bu maksat ise nişanlamakla daha fazla hâsıl olur. Çünkü boynuna bağlanan
herhangi bir şey düşebilir. Vücudunda açılan nişan ise sabittir. Bunun için
nişanlamak sünnettir. Fakat hayvana işkence verdiği için biz ona “Sünnet”
değil, “İyi” diyoruz” demişlerdir.İmam Ebû
Hanife de: “Nişanlamak işkencedir ve nehyedilmiştir. Peygamber Efendimizin,
kurbanlıklarını nişanlatması ise onları kaybolmaktan korumak içindi. Çünkü
müşrikler yalnız nişanlanmış olan kurbanlıklara dokunmazlardı” demiştir. Kimisi
“İmam Ebû Hanife ancak zamanındaki insanların kurbanlıkları nişanlamalarına
mekruh demiştir. Zira onun zamanında nişanlamada o kadar aşırı giderlerdi ki,
açılan yaranın kangıranlaşıp etrafa dağılmasından korkulurdu” demiştir.
Kurbanlığım
beraberinde götüren bir kimse de Mekke'ye vardığı zaman Kâbeyi tavaf eder ve
Safa ile Merve arasında sa'y yapar.Beraberinde
kurbanlığını götürmeyen kimsenin umresi de -yukanda açıkladığımız üzere-
böyledir. (Ancak kurbanlığım beraberinde götüren kimse, haccım da yapmadıkça
ihramdan çıkmış olamaz.)
“Eğer ben,
şimdi bildiğimi başlangıçta bilseydim, kurbanlıkları beraber getirmez ve içinde
bulunduğum ihramı umre yaparak ihramdan çıkardım” [123] buyurmuştur. Bundan ise, kurbanlığını beraber götüren
kimsenin, haccı da bitirmedikçe ihramdan çıkamadığı anlaşılmaktadır. Bu
kimse'de yukanda açıkladığımız üzere Mekke halkı gibi Zilhiccenin sekizinci
günü haccın ihramma girer. Şayet daha önce de Haccın ihramına girerse caizdir.
Hattâ ne kadar erken girerse o kadar iyidir. Çünkü erken girmede hem ibadete
karşı aşırı istek duygusu, hem de daha fazla güçlük vardır. Hac ihramına erken
girmenin daha iyi oluşu, beraberinde kurbanlık götüren kimseye mahsus olmayıp,
götürmeyen kimsenin de haccın ihramına erken girmesi daha iyidir. Kurbanlığını
beraber götüren bu kimse, bayram günü tıraş olunca her iki ihramdan da çıkmış olur.)
Zira namazdan nasıl selâm ile çıkılıyorsa, ihramdan da tıraş ile çıkılır.Mekke halkı için ne kıran, ne de Temettü haccı yoktur.
Mekke halkı ancak ifrad haccinı yapabilirler.
İmam-ı Şafii: “Mekke
halkı da Kıran ile Temettü haclarını yapabilirler. Ancak onlara kurban lâzım
gelmez” elemiş ise de;
“Bu da evi Mescid-i Haram'da olmayan kimseler içindir”
[124] âyet-i kerimesi onun görüşüne karşı bir delildir. Hem
de Kıran ile Temettü, kolaylık olsun diye hacc ile umresinin ikisini bir
yolculukta yapmak olduklarına göre buna ancak dışarıdan gelenler muhtaçtırlar.
Mikatlarla Mekke
arasında oturanlar da Mekke halkı hükmünde olup onlar için de Kıran ile Temettü
hacları yoktur. Fakat eğer kişi Mekke halkından olup da Kûfe'ye gitmiş ise.
Kıran haccinı yapabilir. Çünkü o da mikata tabi olduğu için dışarıdan
gelenlerin hükmündedir.
Temettü ihramında olan
kimse, eğer beraberinde kurbanlık götürmemişse umresi bittikten sonra eğer
evine dönerse, temettu'u bozulmuş olur. Çünkü bu kimse beraberinde kurbanlık
götürmediği için, umreyi bitirince ihramdan çıkmış olur. İhramda değilken evine
uğraması ise, şaibeli olduğu için umre ile haccı biribirinden ayırmış olur.
Temettü ise, umre ile haccın bir yolculukta yapılması demektir. Bunun için
temettu'u bozulur. Rivayet olunduğuna göre Tabiin'den birçok kimseler böyle
demişlerdir.
Fakat eğer beraberinde
kurbanlık götürmüş ise, umresinin bitmesiyle ihramdan çıkmadığı için -imam Ebü
Hanife ile imam Ebû Yûsuf'a göre -evine uğramasının sakıncası yoktur, İmam Muhammed
ise: “Yine de temettu'u bozulur. Çünkü o zaman Umre ile haccı ayrı
yolculuklarda yapmış olur” demiştir, imam Ebû Hanife ile imam Ebû Yûsuf ise:
«ihramdan çıkmadığı için, geçici olarak evine uğraması yolculuk vasfını kaldırmış
olmaz. Fakat Mekke halkından olup da Kûfe'ye giden ve Temettü niyetiyle ihrama
girip beraberinde kurbanlık götüren kimse, eğer evine uğrarsa temettu'u
bozulur. Çünkü evi Mekke'de olduğu için evine uğraması ile yolculuk vasfı
kalkar” demişlerdir.
Eğer bir kimse hac
ayları gelmeden umre niyetiyle İhrama girer ve Kabe'yi daha dört tur tavaf
etmemişken hac, ayları girer de umresini tamamlayıp hac ihramına girerse,
temettü haccın yapmış olur. Çünkü biz Hanefiler'e göre ihrama girmek rükün olmayıp
şarttır. Bunun için hac ayları gelmeden haccın ihramına girilebilir. Ancak
şeyin çoğu şeyin tamamı hükmünde olduğu için amellerin çoğunu hac ayları
içinde yapmak gerekir. Burada da tavaftan dört tur daha yapılmamışken hac ayları
geldiği için tavafın çoğu hac ayları içinde yapılmıştır.
Tavaftan dört tur
veyahut daha fazla yaptıktan sonra hac ayları girip de hac ihramına giren kimse
ise. Temettü haccını yapmış olamaz. Zira bu kimse hac ayları girmeden tavafın
çoğunu yapmış tır. Tavafın çoğunu hac ayları girmeden yapan kimsenin Temettü
haccım yapamamasının sebebi de şudur: Çünkü umre ihrammda olan kimse, eğer
tavaftan dört tur daha yapmamışken cinsel ilişkide bulunursa umresi bozulur.
Dört tur yaptıktan sonra ise bozulmaz. Bu ise o demektir ki umre ihrammda olan
kimse, tavaftan dört tur yaptıktan sonra ihramdan çıkmış sayılır. Hac ayları
gelmeden umre ihramından çıkan kimsenin haccı ise, hiç bir mezhebe göre
Temettü olamaz.
İmam Mâlik: “Kişinin
Temettü haccını yapabilmesi için -umrenin çoğunu hac aylarından önce yapmış
olsa bile- umresini hac ayları içinde bitirmesi kâfidir” demiş ise de,
yaptığımız bu yargı onun görüşüne karşıdır. Kaldı ki Temettü umre ile haccın
ikisini hac ayları içinde ve bir yolculukta yapmak demek olduğuna göre, umrenin
hiç değilse çoğunu hac ayları içinde yapmanın şart olması gerekir.
Hac ayları, Şevval ile
Zilka'de aylarının tamamı ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Abdullah İbn-i
Mesud, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Zübeyir
ERadıyallâhü anhüm) 'dan böyle rivayet olunmuştur. Hem de Zilhicce' den on gün
geçmedikçe hac yapmak mümkündür. On gün geçtikten sonra ise hac yapma imkânı
ortadan kalkar. Bundan ise, anlaşılıyor ki;
“Hac zamanı belirli birkaç aydır”[125]âyet-i kerimesinde geçen birkaç aydan murat iki ayın
tamamı ile bir ayın bir kısmıdır.
Eğer kişi hac ayları
girmeden hac niyetini getirip ihrama girerse, ihrama girmesi caizdir ve
inün'akit olur. Imam-ı Şafiî: “Hac ihramı olarak değil, umre ihramı olarak
mün'akit olur” demiştir. Çünkü ihrama girmek İmam-ıŞafii'ye göre rükündür. Bize göre ise
-yukarıda da söylediğimiz üzere- şarttır. Bunun için, namaz vakti girmeden
abdest almak nasıl caiz ise bu da öyledir. Hem de ihrama girmekle kişi,
birtakım şeyleri kendine yasak, birtakım şeyleri kendine vacip kılmış olur. Bu
ise, zamanı gelmeden de -mikata varmadan ihrama girmek gibi- mümkündür.
Eğer Kûfe'de oturan
bir kimse, hac ayları içinde umre niyetiyle ihrama girer ve umreyi bitirip
başını tıraş ettikten sonra Mekke veyahut Basra'da oturup ve aynı yılda hacca
giderse. Temettü haccını yapmış olur. Bu kimsenin birinci örnekte Temettü
haccım yapmış olması: Çünkü hem umreyi, hem haccı hac ayları içinde ve aynı
yolculukta yapmış olur.
İkinci örnekte ise;
Temettü haccım yapmış olması, kimisi: “Her üç imamın da görüşüdür” kimisi de:
“Yalnız İmam Ebû Hanife'nin görüşüdür. Diğer iki imama göre ise, bu kimse
Temettü haccını yapmış olmuyor. Çünkü Temettü haccında umre için mikatta, hac
için de Mekke'de ihrama girilir. Bu kimse ise, umre için de hacc için de,
mikatta ihrama girmiştir” demiştir. İmam Ebû Hanife ise: “Bu kimse umreden
sonra her ne kadar Basra'da oturmuşsa da, asıl memleketine dönmediği için eski
yolculuğu devam eder ve bu yolculukta hem umreyi, hem haccı yaptığı için ona
temettü kurbanı lâzım gelir” demiştir.
Eğer Kûfe'de oturan
bir kimse, hac aylarında, önce umre ihramına girdikten sonra umresini bozar ve
bozduğu umreyi tamamlayıp tıraş olduktan sonra Basra'da oturur, ondan sonra,
bozduğu umreyi kaza etmek üzere hac aylarında tekrar umre yapar ve aynı yılda
hac ihramına da girerse, İmam Ebû Hanife'ye göre Temettü hac cim yapmış olmaz.
Diğer iki İmam ise: “Yapmış olur” demişlerdir. Zira bu kimse Bas ra'da
oturduktan sonra yeniden yolculuğa çıkıp bu yolculukta hem umre, hem haccı
yapmıştır.
İmam Ebû Hanife ise: “Eski
memleketine dönmediği için halâ eski yolculuğu devam eder. Eski yolculuğunda
yaptığı umre ise bozulmuş ve bu da onun kazasıdır” demiştir.
Eğer bu kimse eski
memleketine döner ve ondan sonra hac aylarında ikinci kez umre yapar, ondan sonra
aynı yılda hac ihramına girerse her üç İmama göre de Temettü haccını yapmış
olur. Zira memleketine dönmesiyle yolculuğu kalktığı için bu yeni bir yolculuktur
ve bu yolculukta, ikisi de sahih olan hem umre, hem haccı yapmıştır. Eğer
umresini bozan bu kimse hac ayları gelinceye kadar Mekke'de kalıp Basra'ya
gitmez ve hac aylarında tekrar umre yapıp ondan sonra hac ihramına girerse, her
üç imamagöre de Temettü haccını yapmış olmaz. Zira umre
ihramına Mekke'de girmiş ve birinci yolculuğu da fâsid bir umre ile son bulmuştur.
Mekke'deoturanlar için ise Temettü
yoktur.
Hac aylarında umre
yapan ve aynı yılda hac ihramına giren kimse, umre ile haccından hangisini bozarsa
onu tamamlamak zorundadır. Zira ihramda olan kimse, ihramdan ancak bütün menasiki
yaptıktan sonra çıkabilir, (ve Temettü kurbanı da kendisinden sakıt olur. Zira
bu yolculukta sahih bir umre ile sahih bir hac yapmamıştır.
Eğer Temettü haccım
yapmakta olan bir kadın bayramda bir koyun kurban ederse kendisine lâzım gelen Temettü
kurbanı yerine geçmez. Zira kendisine lâzım gelen kurban Temettü kurbanıdır.Kadının verdiği kurban ise, bayramda verilmesi gereken
normal olan kurbandır. Bunu yapan erkek de olsa yine öyledir. [126]
İhrama girmek İsterken
aybaşı haline giren kadın, yıkanıp ihrama girer ve hac yapan kimsenin yapmak
zorunda olduğu her şeyi yapar. Ancak kandan temizlenip gusledinceye kadar,
Kabe'yi tavaf edemez. Zira Hz. Aişe (Radıyallâhü anhâ) Sirf denilen yerde
aybaşı haline girince Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)ona;“Hacda olan kimsenin yaptığı her şeyi yap. Ancak Beyt'i
tavaf edemezsin”[127] buyurmuştur.
Çünkü Kabe mescitte olduğu için aybaşı halinde olan kadın mescide giremez.
Arafat vukufu ise çölde olduğu için bir sakıncası yoktur. Eğer kadın Arafat'ta
vukuf ve Kabe'yi tavaf ettikten sonra aybaşı haline girerse, veda tavafı
yapmadan Mekke'den ayrılır ve ona bir şey de lâzım gelmez.
Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aybaşı halinde olan kadınlara Veda
tavafını yapmamak için müsaade etmiştir. [128]Hac bittikten sonra Mekke'de kalmak İsteyen kimseye
Veda Tavafı yoktur. Çünkü Veda Tavafı, haccı bitirip evlerine dönmek istiyenlere
mahsustur. Ancak eğer Mekke'de kalmaya bayramın üçüncü gününden sonra niyet
ederse, o zaman Mekke'de kalsa bile -İmam Ebü Hanife'den gelen rivayete göre-
Veda tavafını yapmak zorundadır. Kimisi İmam Muhammed'in de aynı görüşte
olduğunu rivayet etmiştir. Çünkü bayramın üçüncü günü Haccın menasiki bittiği
için Veda Tavafının vakti girmiş olur. Veda tavafının vakti girdikten sonra
ise Mekke'de kalmaya niyet etmekle vücubu sakıt olmaz.[129]
İhramda
Yasak Olan Herhangi Bir Şeyi Yapmanın Hükmü
Eğer ihramda olan bir
kimse güzel koku sürünürse ona, keffaret lâzım gelir. Şayet güzel koku sürdüğü
yer bir uzvun tamamı veya daha fazla olursa, o zaman ona kurban vacip olur.
Uzuvdan maksat, baş, bacak, oyluk ve benzeri olan insan vücudunun parçalandır.
Çünkü bu uzvun tamamına güzel koku sürüldüğü zaman yasağı işleme suçu tam
olduğu için lâzım gelen ceza da tam olur. Eğer güzel koku sürülen yer bir
uzuvdan az olursa, o zaman kişiye bir sadaka lâzım gelir. Zira güzel kokunun
sürüldüğü yer bir uzuvdan az olduğu için işlenen suç küçük sayılır.İmam Muhammed ise: “Bir uzvun tamamı için bir kurban
lâzım geldiğine göre, tamamı olmadığı zaman sürülen miktar tamamına göre ne
kadar ise, bir kurbanın kıymetinden o kadarın lâzım gelmesi gerekir” demiştir,el-Münteka'da da “Eğer güzel kokunun sürüldüğü yer
uzvun dörttebiri olursa -başın dörttebirini tıraş etmeye kıyasen- tam kurban
lâzım gelir” diye yazılıdır. Halbuki ikisi arasında -ilerde, Allah izin
verirse anlatacağımız üzere- fark vardır.
Sonra, kurban lâzım
geldiği zaman -lâzım gelen kurban ne için lâzım gelmiş olursa olsun -bir koyun
veya keçi kesmekle ödenmişolur. Ancak -Hedy bahsinde de
geleceği üzere- cinsel ilişkide bulunmakla veyahut kadının aybaşı halinde
tavaf yapması ile lâzım gelen kurban, deve veya sığırdan başkası olamaz.
İmam Ebû Yûsuf dan
rivayet olunduğuna göre, ihramda lâzım gelen sadaka -eğer miktarı şeriatça
belirtilmiş değilse- yarım sa' buğdaydır. Ancak eğer bit veya çekirge
öldürdüğü için ona sadaka lâzım gelmiş ise, o zaman istediğini verebilir.(Eğer kişi saçını kına veya benzeri bir şeyle boyarsa
ona kurban lâzım gelir.)Zira kına
güzel kokulardandır. Nitekim Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm),
“Kınabitkisi güzel
kokudur”[130]
buyurmuştur. Sürülen kınanın saç üzerinde kuruyup kalması halinde ise iki
kurban lâzım gelir. Biri, kişinin kendine güzel koku sürdüğü, biri de saçını
kına ile örttüğü içindir. Saçm “Vesime” denilen bitki ile boyanması halinde ise
bir şey lâzım gelmez. Zira vesime güzel kokulardan değildir. Sahih olan
rivayete göre İmam Ebû Yûsuf: “Eğer kişi başı ağrıdığı için başula vesime
sürerse ona ceza lâzım gelir. Çünkü o zaman sürdüğü vesime başım örtmüş olur”
demiştir,Sonra İmam Muhammed'in “el-Mebsût”da, saç ile sakalın
ikisini, “el-Camiussağir”de ise yalnız saçı söylemesinden, saç ile sakaldan her
birinin ayrı ayp cezayı gerektirdiği anlaşılır.
Eğer kişi kendine
zeytin yağını sürerse ona -İmam Ebû Hanife'ye göre- kurban diğer iki İmama
göre sadaka lâzım gelir. İmam-ı Şafii de: “Eğer saçına sürerse ona kurban lâzım
gelir. Çünkü karışık ve dağınık olan saç yağlandığı zaman düzelmiş olur. Başka
yerlerine sürmesi halinde ise -bir yaran olmadığı için- bir şey lâzım gelmez”
demiştir.İmam Muhammed ile İmam Ebû Yûsuf: “Çünkü zeytin yağı
vücuda sürülecek ilâçtan çok, bir yiyecek maddesidir. Bununla beraber vücuda
sürüldüğü zaman haşereleri öldürdüğü için sadaka lâzım gelir” demişlerdir.İmam Ebü Hanife de: “Her ne kadar yiyecek maddelerinden
ise de, aslında kokusu güzel bir maddedir. Kaldı ki, vücuda sürülmesinde
-haşerelerin öldürülmesi, kılların yumuşaması ve mesamelerin açılması gibi-
birtakım yararlar bulunduğu için,ihram halinde
onu vücuda sürmek tam bir suçtur ve bunun için kurban gerektirir” demiştir. Bu
ihtilâf da, sürülen zeytin yağının halis olması halindedir.
Zambak, yasemin esansı
ve menekşe gibi içine güzel koku katılmış olan zeytin yağlarının sürülmesi
halinde ise, kurban lâzım geldiğinde ihtilâf yoktur. Çünkü o zaman tamamen
güzel kokudur. Ancak şu var ki eğer güzel koku maksadı ile sürülürse kurban
lâzım gelir. Eğer vücuttaki bir yara veya ayak çatlaklıklarının tedavisi için
sürülürse o zaman keffaret lâzım gelmez. Çünkü aslında güzel kokulu bir madde
olmadığı için, eğer güzel koku maksadı ile sürülmezse kurban lâzım gelmez. Misk
ve benzeri güzel kokuları sürmek ise, tedavi maksadı ile dahi olsa kurban
gerektirir.
Eğer ihramda olan
kimse dikilmiş elbise giyer, yahut başını herhangi bir şey ile örter ve
giydiği elbise veya basma koyduğu şey, tam bir gün bir gece üzerinde kalırsa,
ona kurban lâzım gelir. Eğer giydiği elbise veya başına koyduğu şey, üstünde
bir gün ile bir geceden daha az bir zaman kalırsa o zaman ona sadaka lâzım
gelir. İmam Ebû Yûsuf dan: “Eğer üstünde yarım günden fazla bir zaman kalırsa
kurban lâzım gelir, diye söylediği rivayet olunmuştur, ki İmam Ebû Hanife de
önce buna kaildi. Imam-ı Şafii de: “Dikilmiş elbise veya baş örtüsü kişinin
üstünde hiç kalmasa bile, onu giymesi veya başını örtmesi ile kişiye kurban
lâzım gelir. Çünkü bu durumda da, giydiği elbise veya başına koyduğu şeyden,
çok az bir zaman dahi olsa, faydalanmış olur” demiştir.
Biz diyoruz ki: Kişi
elbise giymek veyahut başına bir şey koymaktan ancak, o elbise veya şeyin
kişinin üstünde bir süre kaldığı takdirde tam faydalanmış olur ve bunun için
ancak o zaman ona kurban lâzım gelir. Bu süre de bir gün ile takdir edilmiştir.
Çünkü kişi normal olarak herhangi bir elbiseyi bir gün giyer ve ondan sonra
çıkarır. Bunun için, eğer elbise kişinin üstünde bir günden az bir zaman için
kalırsa, ondan tim olarak yararlanmış olmadığı için ona kurban değil, sadaka
lâzım gelir. Ancak imam Ebû Yûsuf günün çoğunu günün tamamı yerine koymuştur.
Eğer kişi gömlek veya
kilotu kuşak olarak bağlar, ya da roba olarak giyer veyahut palto, pardüsü ve
ceket gibi bir üstlük elbiseyi, kollarını geçirmeden omuzlan üzerine atarsa,
ona bir şey lâzun gelmez. Çünkü bu durumda dikilmiş elbise giymiş sayılmaz,
İmam Zûfer ise: “Sakıncalıdır. Çünkü üstlük elbiseleri, kollarını geçirmeden de
giymek âdettir. Nitekim omuzundan düşmemesi için kişiiki yakasından tutar” demiştir.
Kişinin, başının
tamamını tam bir gün örttüğü zaman kendisine kurban lâzım geldiğinde ihtilâf yoktur.
Çünkü ihramda yasak olan bir şeyi yapmış olur. Fakat başının tamamım değil de,
bir kısmını örttüğü zaman ise, İmam Ebû Hanife'den: “Eğer örtülen miktar başın
dörttebirinden az olursa bir şey lâzım gelmez” diye söylediği rivayet
olunmaktadır. İmam Ebû Hanife bunu da tıraş ile avrete kıyas ederek: “Eğer
başının tamamını örtmese de, örttüğü miktar başının dörttebiri olursa ona
kurban lâzım gelir. Çünkü bazı kimselerde başın tamamını değil, bir kısmını
örtmek âdettir” demiştir. İmam Ebü Yûsuf' tan da, başın çoğunu başın tamamı
hükmüne koyduğu rivayet olunmaktadır.
Eğer ihramda olan
kimse saçının veya sakalının dörttebirini tıraş ederse ona kurban lâzım gelir.
Eğer tıraş ettiği miktar saç veya sakalın dörttebirinden az olursa, o zaman
ona sadaka lâzım gelir. İmam Malik: “Kişi başının tamamını tıraş etmedikçe ona
bir şey lâzım gelmez” -İmam-ı Şafiî de: “Tıraş ettiği miktar az da olsa ona
kurban lâzım gelir. Nasıl ki Harem'in bitkilerini kestiği zaman, kestiği bitki
az da olsa ona fidye lâzım gelir” demiştir'.
Biz diyoruz ki: Başm
bir kısmını tıraş etmek de âdet olduğu İçin işe yarar. Bunun için kişi başının
bir kısmını dahi tıraş ettiği zaman, işlediği suç tamdır. Bunun gibi sakalın
da bir kısmını tıraş etmek, Irak'ta veArabistan'daadettir.
Eğer ihramda olan
kimse ensesinin tamamını tıraş ederse keza ona kurban lâzun gelir. Çünkü ense
de baş gibi tıraş edilmesi maksut olan bir uzuvdur.Her ilk koltuğunu tıraş eden kimseye bir kurban lâzım
gelir. Nasıl ki bir koltuğunu tıraş etmek de kurban gerektirir. Zira temizlenmede
her iki koltuğun da tıraş edilmesi matlup olduğu için her iki koltuk, göbek
altı kıllarının yeri gibi bir uzuv sayılır.
İmam Ebû Yûsuf ile
İmam Muhammed: “Bir uzvunun tamamını tıraş eden kimseye kurban lâzım gelir.
Eğer tıraş edilen yer bir uzuvdan az olursa o zaman sadaka lâzım gelir”
demişlerdir.
Uzuvdan murat, göğüs,
bacak ve benzeri gibi vücudun her hangi bir parçasıdır. Çünkü vücudun herhangi
bir yeri üzerindeki kıllangidermekten gaye temizlenmek
olduğuna göre, tam temizlenme ancak uzvun tamamını tıraş etmekle olur.
Eğer kişi bıyığından
makasla alırsa ona, bıyığının kısalttığı oranda keffaret lâzım gelir. Yani
aldığı miktar, sakalın dörttebirinin kaçta kaçı ise ona göre kendisine keffaret
lâzım gelir. Meselâ eğer alman miktar, sakalın dörttebirinin dörttebiri kadar
olursa, bir koyunun dörttebir kıymeti lâzım gelir.
Yukarıda geçen -Eğer
bıyığından makasla alırsa- tabirinden, bıyığı tıraş etmenin sünnet olmadıği
anlaşılır. Evet bıyığı tıraş etmek sünnet değil olur. Sünnet ancak bıyıktan
makasla alıp kılları üst dudağın kenarındaki yüksekliğin seviyesi kadar
kısaltmaktır.
İmam Ebû Hanife'ye
göre, vücudundan hacamet vuracağı yeri tıraş eden kimseye kurban lâzım gelir.
Diğer iki imam ise): “Bu kimse hacamet vurmak için hacamet yerini tıraş
etmiştir. Hacamet vurmak ise ihramda yasak olmadığına göre hacamet yerini tıraş
etmenin de yasak olmaması lâzım gelir. Ancak şu var ki -ne maksatla olursa
olsun- herhangi bir yerini tıraş eden kimse tıraş ettiği yeri temizlemiş olur.
Bunun için ona kurban değil (sadaka lâzım gelir” demişlerdir. İmam Ebü Hanife
de: “Hacamet vurulacak yerin kıllarını tıraş etmeden hacamet vurmak mümkün
olmadığı için hacamet yerini tıraş etmek bizzat maksut olan bir şeydir. Kaldı
ki bu tıraş ile bir uzvun tamamı temizlenmiş olur. Bunun için bu kimseye
kurban lazım gelmesi gerekir” demiştir.
Eğer İhramda olan bir
kimse, ihramda olan bir diğer kimsenin başını tıraş ederse -tıraş edilen
kimsenin emriyle olsun olmasın- tıraş edene sadaka, edilene kurban lâzım
gelir. İmam-ı Şafii: “Eğer tıraş edilenin isteğiyle olmazsa, meselâ uykuda olup
tıraş olmaktan haberi olmazsa ona bir şey lâzım gelmez” demiştir. Çünkü ona
göre, bir suçu işlemeye zorlanan kimse işlediği suçtan sorumlu değildir. Uykuda
olmak ise, zorlanmaktan daha kuvvetli bir mazerettir.Bize görş ise, uykuda olan veyahut zorlanan kimseye
sadece günah yoktur. Keffaret ise uykuda veyahut zorlanmış olmakla sakıt
olamaz. Çünkü keffaret vücutta hâsıl olan temizlikten dolayı lâzım gelir.
Başında başgösteren bir hastalıktan dolayı saçını tıraş etmek zorunda kalan
kimse ise böyle değildir. Çünkü bu kimse -mazereti kul tarafından olmayıp tabiî
olduğu için- muhayyerdir. Sonra, başı tıraş edilen kimse, kendisine lâzım
gelen kurbanın kıymetini başını tıraş eden kimseden de isteyemez. Çünkü tıraş
olmakla vücudunda hasıl olan temizlikten dolayı kendisine kurban lâzım
gelmişti.
Tıraş eden kimse
ihramda olmasa da yine hüküm böyledir. İmam-ı Şafiî ise: “Tıraş eden kimseye
-ihramda olsun olmasın- bir şey lâzım gelmez” demiştir.
îhramda olan bir
kimsenin ihramda olmayan bir kimsenin başım tıraş etmesi halinde de aynı
ihtilâf vardır: İmam Şafiî: “Tıraş eden kimse ihramda ise de, tıraştan kendisi
yararlanmadığı için kendisine bir şey lâzım gelmez” demiştir.Biz ise diyoruz ki: Haremde bitkileri kesmek nasıl
yasak ise, insan vücudundaki kılları da ihramda kesmek yasaktır. Bu kimse de
tıraştan her ne kadar yararlanmıyorsa da, ihramda kesilmesi yasak olan kılları
kestiği için kendisine keffaret lâzım gelir. Ancak şu var ki kestiği kıllar
kendisinin olmadığı için işlediği suç ağîr değildir. Bunun için ona kurban
değl, sadaka lâzım gelr.
Eğer ihramda olan
kimse ihramda olmayan bir kimsenin bıyığından alır veyahut tırnaklarını
keserse yukarıda geçen sebebe binaen bir yoksula istediği bir yemeği yedirmek
zorunda olur.
İhramda iken el ve
ayaklarının tırnaklarını kesen kimseye kurban lâzım gelir. Çünkü ihramda iken
yapılması yasak alan bir şeyi yapmış olur. Ancak şu var ki: Eğer tırnaklarının
hepsini bir kez ve aynı yerde kesmiş ise, birden fazla kurban ona lâzım gelmez.
Zira tırnaklarının hepsini aynı yerde kestiği için bir kere suç işlemiş
sayılır. Ayrı ayrı oturuşlarda kesen kimseye ise, İmam Muhammed'e göre yine bir
kurban lâzım gelir. Çünkü orucu bozmak kefaretinde olduğu gibi, burada da
lâzım gelen kefaretler birleşmiş olur. Ancak eğer kişi önceki oturuşta kestiği
tırnakların kefaretini verdikten sonra ikinci oturuşta geri kalanları keserse
-önceki suçun kefareti verildikten snra bir daha suç işlendiği için- kefaretler
birleşemez. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre ise, eğer her bir
oturuşta bir el veya ayağının tırnaklarını keserse ona dört tane kurban lâzım
gelir. Çünkü kurbanda ibadet vasfı daha galib olduğu için -tilâvet secdesi
âyetlerinde olduğu gibi- kefaretlerin birleşmesi için bütün tırnakların aynı
oturuşta kesilmiş olması gerekir.
Yalnız bir el veya
ayağının tırnaklarını kesen kimseye de kurban lâzım gelir. Çünkü başın
tıraşında olduğu gibi burada da dörttebir tamamın yerine kaimdir. (Tırnaklan kesilen
parmaklar beştenaz olduğu zaman ise sadaka lâzım gelir.)
Bunun manası şudur ki: her bir tırnak için bir sadaka gerekir.
İmam Züfer: “Üç
parmağın tırnaklarını kesen kimseye de kurban lâzım gelir” demiştir, ki İmam
Ebû Hanife'de önce bu görüşte idi. Çünkü bir elinin tırnaklarını kesene kurban
lâzım geldiğine göre, üç parmak bir elde bulunan parmakların çoğu olduğu için
bu kimseye de kurban lâzım gelmesi gerekir.
Tırnakları kesilen
parmakların baştan aşağı olduğu zaman kurban lâzım gelmediğine dair görüşün
delili de şudur: Çünkü bir el veya ayağın tırnakları bütün tırnakların
dörttebiri olduğu için biz bir el veya ayağın tırnaklarına bütün tırnakların
hükmünü vermiş oluruz. Üç parmağın tırnaklan ise -her ne kadar bir el veya ayakta
bulunan tırnakların çoğu ise de- bütün tırnakların dörtte birinden az olduğu
için, ona bütün tırnakların hükmünü veremeyiz.
Eğer kişi değişik el
ve ayaklarından beş tane parmağın tırnaklarını keserse, İmam Ebü Hanife ile
İmam Ebû Yûsuf'a göre ona sadaka gelir. İmam Muhammed ise: “Kurban kesmesi
gerekir” demiştir. İmam Muhammed bu kimseyi de bir elinin bütün tırnaklarını
kesen veyahut başının değişik yerlerini dörttebir mikdarında tıraş eden
kimselere kıyas etmiştir.
İmam Muhammed ile İmam
Ebü Yûsuf da: “İhramda iken tırnaklarını kesen kimseye kurban lâzım gelmesi,
tırnaklarını kesmekle temizlenip güzelleştiği içindir. Değişik parmaklarının
tırnaklarını kesen kimse ise, temizlenip güzelleşmek şöyle dursun, bilâkis
daha çirkin görünür. Basın değişik yerlerini tıraş etmek ise âdet olduğu için
kişiyi çirkin göstermez. Bunun için bu kimsenin işlediği suç tam değildir ve
dolayısiyle ona kurban değil, her bir tırnak için bir yoksula doyabileceği
kadar yemek yedirmesi gerekir. Hattâ eğer el ve ayaklarının değişik parmaklarından
kestiği tırnaklar baştan fazla da olsa, yine hüküm böyledir.
İhramda iken, kırılıp
asılı kalan bir tırnağını koparan kimseye bir şey lâzım gelmez. Zira kırılmış
olan tırnak canlılığını yitirdiği için Harem'in kurumuş bitkisine benzer.
Harem'in kuru bitkisini kesip koparmada nasıl sakınca yoksa, bu da öyledir.
İhramda iken güzel
koku süren, yahut dikilmiş elbise giyen veyahut mazereti bulunmaksızın başını
tıraş eden kimse muhayyer olups isterse bir koyun veya keçi keser, isterse
herbirine yanm savermek suretiyle altı yoksula bir yiyecek
maddesini dağıtır, isterse üç gün oruç tutar. Zira Cenâb-ı Hak;
“İçînizde hasta
veyahut başından rahatsız olan varsa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka
vermesi, ya da kurban kesmesi gerekir”[131] buyurarak “Yahut” demek olan muhayyerlik edatım kullanmış
ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de âyeti öyle tefsir
etmiştir. [132] sonra, oruç -nerede
olursa olsun- ibadet olduğu için, nerede tutulursa tutulsun kâfi gelir. Sadaka
da aynı sebebe binaen haremin yoksullarına verilmesi şart değildir. Fakat
kurbanın Haremde kesilmesi ittifak ile şarttır. Zira kan akıtmak ancak belli
bir zamanda veyahut belli bir yerde ibadet olur. Bu kanı akıtmanın ise, belli
bir zamanı bulunmadığına göre belli bir yeri olması gerekir. İmam Ebû Yûsuf'a
göre kişi sadaka vermek istediği zaman -yemin keffaretinde olduğu gibi- sadakayı
yemek olarak yoksullara yedirebilir.İmam Muhammed
ise: “Yemek olarak yedirmek caiz değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak: “Sadaka vermesi gerekir” diye buyurmuştur.
Sadaka ise verilen kimseye temlik edilmiş olur. Yemek yedirmede ise temiilc
yoktur” demiştir.[133]
Bir
Fasıl
İhramda iken karısının
avretine bakıp menisi gelen kimseye bir şey lâzım gelmez. Çünkü ihramda iken
yasak
olan şey yalnız cinsel
ilişkidir. Bu kimse ise cinsel ilişkide bulunmamıştır. Nihayet bu kimse de
düşünüp de düşünce ile menisi gelen kimse gibidir.İhramda iken karısını şehvetle öpen veyahut ona
dokunan kimseye ise kurban lâzım gelir. el-Camiussağiyr-'de ise “Kadına şehvetle
dokunup menisi gelen kimseye kurban lâzım gelir” diye kasdedilmektedir. Halbuki
“el-Mebsutun açıklamasına göre meninin gelip gelmemesi halleri arasında fark
yoktur, ön ve arka taraflar dışında yapılan cinsel ilişkide de hüküm böyledir,
İmam-ı Şafiîise, ihramı da oruca kıyas ederek: “Bu hallerin
hepsinde ihramın bozulması için meninin gelmesini şart koşmuştur.Biz diyoruz ki: Hac ancak cinsel ilişkide bulunmakla
bozulur. İhramın diğer yasaklarından hiç biri haccı bozmaz. Bu hallerin hepsi
de cinsel ilişki olmadıklarına göre, bu hallerde meni gelse bile haccın
bozulmaması lâzım gelir. Ancak şu var ki: bu hallerde de cinsel arzu -kısmen
de olsa- tatmin edildiği için ihramda bunlar yasak edilmiş ve işlenmesi halinde
kurban lâzım gelir. Oruç ise öyle değildir. Çünkü oruçta -ne şekilde olursa
olsun- cinsel arzunun tatmini haramdır. Cinsel arzuda -cinsel ilişki dışında-
ancak eğer meni gelirse tatmin olur.
Eğer ihramda olan
kimse daha Arafat vukufunu yapmamışken cinsel ilişkide bulunursa, haccı bozulur
ve bir koyun kurban etmesi gerekir. Ayrıca haccı bozulmamış gibi haccını
sürdürmek zorunda olmakla beraber kendisine kaza da lâzım gelir. Zira rivayet
olunmaktadır ki: Peygamber Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hem
kendisi hem karısı ihramda iken karısı ile cinsel ilişkide bulunan kimsenin
durumu sorulmuş ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“İkisi de
kurban keserler ve haclarını sürdürmek zorundadırlar. Ayrıca ertesi yıl bir
daha hac yapmaları gerekir”.[134]
buyurmuştur. Bu şekilde cevap ayrıca birçok ashabdan da naklolunmuştur. İmam-ı
Şafii bu kimseyi de Arafat vukufunu yaptıktan sonra cinsel ilişkide bulunan
kimseye kıyas ederek: “Bir deve kurban etmesi gerekir” demiş ise de, hadisin
ıtlakı onun görüşüne karşı bir delildir. Kaldı ki bu kinişe, haccını bir daha
kaza etmesi gerektiği için işlediği suç hafiflemiş olur. Bunun için ona,
Arafat vukufundan sonra cinsel ilişkide bulunan kimseye nazaran daha hafif bir
ceza lâzım gelmesi gerekir. Çünkü Arafat vukufunu yaptıktan sonra cinsel
ilişkide bulunan kimse haccını kaza etmek zorunda olmadığı için, işlediği suç
ağırlığını korur.Arka taraftan cinsel ilişkide bulunan
kimsenin haca bozulup bozulmadiğı hakkında İmam Ebü Hanife'den iki rivayet
gelmiştir.
Cinsel ilişki ve
haclarını bozan erkek ile kadın, haclarını kqza ederlerken biribirlerinden ayrılıp
uzak durmaları gerekmez. İmamMâlik: “Hac yoluna çıkar çıkmaz”,
İmam Züfer: “İhrama girdikten sonra”, İmam-ı Şafii de cinsel ilişkide bulundukları
yere vardaklannda birbirlerinden ayrılmaları gerekir. Çünkü eğer beraber
kalırlarsa önceki hacda cinsel ilişkide bulunduklarını hatırlayıp bir daha
böyle bir haltı işleyebilirler” demiştir.
Biz diyoruz ki:
Kendilerini birleştirip birbirlerine bağlayan, aralarında nikâhtır. Nikâh ise
halen aralarında mevcuttur. Bunun için ihrama girmezden önce birbirlerinden
ayrılmalarına gerek yoktur. Zira ihrama girmemişken cinsel ilişkide bulunsalar
bile, bir sakıncası yoktur. İhrama girdikten sonra da ayrılmaları gereksizdir.
Çünkü ufak bir nefsanî arzuya uymak yüzünden başlarına gelen bu felâket ve
çetin zorluklan gördükçe, bir daha böyle bir haltı işlemek şöyle dursun,
yaptıklarına bin kere pişman olurlar. Bunun için, ihrama girdikten sonra da
birbirlerinden ayrılmaları anlamsızdır.
Arafat vukufunu
yaptıktan sonra cinsel ilişkide bulunan kimsenin haccı bozulmaz. Fakat bir deve
veya sığır kesmesi gerekir.Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)-yukarıda
da geçtiği üzere- “Arafat'tavukuf yapan kimsenin haccı tamam olur”buyurmuştur. Bu kimsenin bir deve veya sığır kesmek
zorunda olması ise İbn-i Abbas'ın rivayetine dayanır. [135] Hem
de ihramda cinsel ilişkidebulunmak yasakların en büyüğü
olduğu için, gerektirdiği keffaretin de büyük olması gerekir. İmam-ı Şafii: “İhramda
olan kimse Arafat vukufunu yapmış olsa bile, eğer daha tıraş olmadan cinsel
ilişkide bulunursa haccı bozulur” demiştir.
Tıraş olduktan sonra
cinsel ilişkide bulunan kimseye ise bir koyun kesmek gerekir. Çünkü ihramda
olan kimse, tıraş olmakla dikilmiş elbise giymek gibi yasaklan yapabilmek
bakımından ihramdan çıkmış oluyorsa da, haccın bütün vaciplerini bitirmedikçe
kadınlara yaklaşamadığı için bu bakımdan daha ihramda sayılır. Bunun için bu
kimseye kurban lâzım gelir. Fakat tam ihramda olmadığı için işlediği suç hafif
olup bir koyun kesmek kendisi için kâfi gelir.
Umre ihramında olan
kimse eğer daha tavaftan dört tur yapmamışken cinsel ilişkide bulunursa,
umresi bozulur ve bir koyun kesmesi gerekir. Bununla beraber umresini sürdürmek
zorundadır ve ayrıca ona kaza da lâzım gelir. Eğer tavaftan dört tur yaptıktan
sonra cinsel İlişkide bulunursa o zaman umresi bozulmaz. Fakat bir koyun
kesmesi yine gerekir.
İmam-ı Şafii, umreyi
de hacca kıyas ederek: “Her iki durumda da umresi bozulur ve bir deve kesmesi
gerekir” demiştir. Çünkü İmam-ı Şafiî hac gibi umrenin de farz olduğu görüşündedir.
Bize göre ise Umre sünnet olduğu için umrenin bozulmasında koyun, haccm
bozulmasmda da deve veya sığır lâzım geldiğine kailiz.
Unutarak cinsel
ilişkide bulunan kimse de, bilerek cinsel ilişkide bulunan kimse gibidir.
İmam-ı Şafii: “Unutarak cinsel ilişkide bulunan kimsenin haca bozulmaz”
demiştir. Bu ihtilâf, uykuda veyahut zorla kendisiyle cinsel ilişkide bulunulan
kadın hakkında da caridir. İmam-ı Şafiî: “Bu mazeretlerle yasaklık kalkar. Bunun
için bu durumlarda cinsel ilişki suç değildir ki onunla hac veya umre bozulsun”
demiştir.Biz diyoruz ki: Hac veya umrenin bozulması,bu durumlardaişlenen
cinsel ilişkinin yasak olduğu için değil, cinsel arzuyu tatmin ettiği içindir.
Çünkü bu vasıf mazeretlerle kalkmaz. Kaldı ki hac veya umre ile oruç arasında
fark vardır. Çünkü oruçlu olan kimse oruçlu olduğunu unutabilir, ihramda
olmanın durumu ise -namazda olma durumu gibi- ihramda olmayı unutmaya mânidir.[136]
Bir
Fasıl
Abdestsiz olarak kudüm
tavafını yapan kimseye sadaka lâzım gelir. İmam-ı Şafii: “Abdestsiz olarak
yapılan herhangi bir tavaf sahih değildir. Zira Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);
“Beyti tavaf
etmek debîr namazdır. Ancak Cenâb-ı Allah tavafta konuşmayı helal kılmıştır”[137]
buyurmuştur. Bunun için abdestli olarak tavaf yapmak tavafın sıhhati için
şarttır” demiştir. Bizim isedelilimiz;
“Kadim olan Beyt'i tavaf etsinler”[138]
âyet-i kerimesidir. Zira bu âyette “Abdestli olarak” diye bir kayıt yoktur.
Bunun için, tavaf ederken abdestli olmak farz değildir. Ancak kimisi: “Sünnettir”
demiş ise de en sahihi şudur ki vaciptir. Çünkü hem abdestsiz olarak tavaf
yapıldığı zaman kefaret lâzım gelir, hem de hadis ile amel etmek vacip olduğu
için hadisten vücup anlaşılır.
Kudüm tavafı denilen
bu tavaf sünnet ise de, ona başlanınca vacip olduğu için abdestsiz olarak
yapıldığı zaman ona eksiklik girer ve bu eksiklik sadaka ile giderilmiş olur,
ki mertebe bakımından Allah'ın vacip kıldığı Ziyaret tavafından aşağı olduğu
bilinsin. Kudüm tavafından başka, farz veya vacip olmayan her tavafta da hüküm
böyledir.
Ziyaret tavafını
abdestsiz olarak yapan kimseye ise bir koyun kesmek gerekir. Çünkü bu kimse
haccın rüknüne eksiklik sokarak daha ağır bir suç işlediği için kurban kesmeyi
hak etmiş olur.
Cünüp olarak tavaf
yapan kimseye ise bir deve veya sığır gerekir. Abdilah İbn-i Abbas
(Radıyallâhü anhJ 'dan böyle rivayet olunmuştur. Hem de cünüplük
abdestsizlikten daha ağır olduğu için, bu kimsenin tavafa soktuğu eksikliği
ancak bir deve veya sığır kesmekle gidermek mümkündür.
Tavafın çoğu da
abdestsiz veya cünüp olarak yapıldığı zaman da yine hüküm böyledir. Çünkü şeyin
çoğu şeyin tamamı hükmündedir.Abdestsiz veya cünüp olarak
tavaf yapan kimse için en efdalı, daha Mekke'de iken bir daha tavaf yapmaktır
ve eğer bir daha yaparsa kurban kesmesi artık gerekmez. el-Mebsut'un bâzı nüshalarında-bir
daha tavaf yapması gerekir” diye geçiyorsa da, en sahihi şudur ki abdestsiz
olarak yapılan tavafı bir daha yapmak müstahaptır, cünüp olarak yapılan tavafı
bir daha yapmak vaciptir. Çünkü cünüp olarak yapılan tavafın eksikliği daha
fazladır. Sonra, abdestsiz olarak yapılan tavaf eğer bir daha yapılırsa
-bayram günlerinden sonra dahi olsa- kurban kesmek artık gerekmez. Çünkü
tavafta eksiklik şüphesi artık kalmaz. Cünüp olarak yapılan tavaf bir daha
yapılırsa, eğer bayram günlerinde yapılmışsa zamanında yapılmış olduğu için
artık kurban kesmek gerekmez.Fakat eğerbayram günlerinden sonra yapılmışsa, zamanında
yapılmadığı için İmam Ebü Hanife'yegöre
kurban kesmek gerekir.
Eğer kişi cünüp olarak
yapmış olduğu tavafı bir daha yapmadan evine dönerse, bir daha yapmak için
tekrar Mekke'ye dönmesi gerekir. Zira tavafmdaki eksikiik büyük olduğu için,
telâfisi ancak bir daha dönüp yapmakla mümkündür. Şayet dönmeyip, hed'y olarak
Mekke'ye bir deve veya sığır gönderirse -yukarıda da açıkladığımız üzere-
tavafta hasıl olan eksikliğin yerine geçtiği için caizdir. Fakat dönmesi daha
iyidir. Abdestsiz olarak tavaf yapıp da bir daha tavaf yapmadan evine dönen
kimsenin ise kurban göndermesi, dönüp bîr daha tavaf yapmaktan iyidir. Zira
tavafındaki eksiklik diğerine nazaran hafiftir. Kaldı ki kurban göndermede
fakirler için yarar vardır. Şayet bir daha dönerse, cünüp olarak tavaf yapan
kimse gibi yeniden ihrama girmesi gerekir.
Ziyaret tavâfmı
yapmadan evine donen kimse ise mutlaka dönmesi gerekir. Çünkü ziyaret tavafı
rükün olduğu için ihramda olan kimse onu yapmadıkça ihramdan çıkmış olamaz ve
kadınlara yak-laşamaz.
Veda tavafını
abdestsiz olarak yapan kimseye de sadaka lâzım gelir. Zira veda tavafı her ne
kadar vacip ise de, rükün olmadığı için Ziyaret tavafı kadar önemli değildir.
İmam Ebû Hanife'den bu kimseye bir koyun lâzım geldiği yolunda da bir rivayet
gelmişse de, en doğrusu birincisidir.Veda Tavafını
cünüp olarak yapan kimseye ise bir koyun kesmek lâzım gelir. Çünkü Veda
tavafını cünüp olarak yapmak büyük bir noksanlıktır. Ancak Veda Tavafı ziyaret
tavafından rütbece üstün olduğu için onu cünüp olarak yapmada bir koyun kesmekle
yetinilmiştir.
Ziyaret tavafından üç
tur eksik bırakan kimseye bir koyun kesmek gerekir. Zira tavafta, yansından
daha az bir miktar yapılmadığı için hâsıl olan eksiklik de abdestsiz olarak
yapılan tavaftaki eksiklik gibi hafif olup onun için koyun kesmek yeterli
gelir.Ziyaret tavafından dört tur veya fazla eksik bırakan
kimse ise, eksik bıraktığı turtan yapmadıkça ihramdan çıkmış olamaz. Zira eksik
bıraktığı turlar yaptığı turlardan fazla olduğu için hiç tavaf yapmamış
gibidir.Veda tavafından üç tur yapmayan kimseye ise sadaka
lâzım gelir.
Vacip olan herhangi
bir tavafı Hicr'in içinden yapan kimse, eğer henüz Mekke'den ayrılmamışsa bir
daha tavaf yapması gerekir. Çünkü -yukarıda da geçtiği üzere- Hicr'in dışında
tavaf yapmak gerekir. Hicr'in içinden tavaf yapmak, Kabe'nin etrafında tur
yaparken Kabe ile Hatyim arasında bulunan iki açıklıktan birinden girip
diğerinden çıkmaktır. Böyle yapan bir kimse tavafına eksiklik soktuğu için
Mekke'den ayrılmadığı sürece bir daha tavaf yapması gerekir, ki meşru bir şekilde
tavaf yapmış olsun. Şayet tavafın hepsini değil de, yalnız Hicr'in içinden
yaptığı kısmı bir daha yaparsa yine kâfidir. Zira böyle de yapsa, yapmamış olan
kısmı yapmış olur.Yalnız Hicr'in içinden yaptığı kısmı bir
daha yapmanın şekli böyledir : Hicri sağma alıp ileriye doğru yürümeye başlar
ve Hicr'in sonuna varınca o baştaki açıklıktan içeri girip diğer taraftan
çıkar ve bu ameliyeyi yedi kez tekrarlar.
Şayet bu kimse,
Hicr'in içinden yaptığı bu tavafı bir daha yapmadan evine dönerse, ona kurban
lâzım gelir. Zira bu kimsenin tavafmdaki eksiklik dörttebire yakın olduğu için
ona sadaka kâfi gelmez.
Ziyaret tavafını
abdestsiz olarak. Veda tavafını da abdestli olarak ve fakat bayram günlerinden
sonra yapan kimseye kurban lâzım gelir. Eğer bu kimse ziyaret tavafını cünüp
olarak yapmış ise. İki İmam: “Ona yine bir kurban lâzım gelir” demişlerse de,
İmam Ebû Hanife'ye göre bu kimseye iki kurban lâzım gelir. Çünkü Veda tavafı
vaciptir. Abdestsiz olarak yapılan Ziyaret tavafının bir daha yapılması ise
vacip olmayıp müstahap olduğu için, birinci surette veda tavafı Ziyaret tavafı
yerine geçmeyip veda tavafı olarak kalır. İkinci surette ise, Veda tavafı
Ziyaret tavafı yerine geçer. Çünkü cünüp olarak yapılan ziyaret tavafının bir
daha yapılması. Veda tavafı gibi vaciptir. Bu itibarla kişi bu surette Ziyaret
tavafını bayram günlerinden sonraya bırakmış, Veda tavafını da hiç yapmamış
olur. Veda tavafının yapılmaması halinde ise ittifak ile kurban lâzım gelir.
Ziyaret tavafının bayram günlerinden sonraya bırakılması halinde de ihtilâf
vardır. İmam Ebû Hanife'ye göre lâzım gelir, diğer iki imama göre lâzım
gelmez. Ancak bu kimseye, Mekke' den ayrılmadığı sürece Veda tavafını bir daha
yapması emrolunur. Evine döndükten sonra ise -yukarıda da söylediğimiz üzere-
artık emrolunmaz.
Umre ihramında olup
abdestsiz olarak tavaf ve Sa'y yaptıktan sonra ihramdan çıkan kimse, Mekke'den
ayrılmadıkça bir daha tavaf ve sa'y yapar ve ona bir şey lazım gelmez. Çünkü
abdestsiz olarak yaptığı tavafta eksiklik bulunduğu için bir daha yapması gerekir.
Sa'y da tavafa tabidir. Ve bir daha yapınca eksiklik kalmadığı için ona bir
şey lâzım gelmez. Şayet bu kimse bir daha tavaf ve sa'y yapmadan evine dönerse
abdestsiz olarak tavaf yaptığı için ona kurban lâzım gelir. Fakat bir daha Mekkeye
dönmesi gerekmez. Çünkü umrenin son rüknü olan sa'yı da yaptığı için ihramdan
çıkmıştır. Ayrıca sa'yı da abdestsiz olarak yaptığı için ise ona bir şey lâzım
gelmez. Çünkü bu sa'y sahih olan bir tavaftan sonra yapılmıştır. Sahih olan
rivayete göre tavafı bir daha yaptıktan sonra sa'yı yapmasa da, yine bir şey
lâzım gelmez.
Hac ihramında olan
kimse Safa ile Merve arasında sa'y yapmasa da haccı tamamdır. Ancak ona kurban
lâzım gelir. Çünkü biz Hanefilere göre Safa ile Merve arasında sa'y vacip olduğu
için yapılmaması halinde hac bozulmaz, fakat kurban lâzım gelir.
Arafat dağından
imamdan önce ayrılan kimseye kurban lâzım gelir. İmam-ı Şafiî: “Bu kimseye bir
şey lâzım gelmez. Çünkü rükün olan, Arafat'ta vukuf etmektir. Kişi bunu yaptıktan
sonra vukufu uzatmasa da ona bir şey lâzım gelmez” demiştir.
Biz diyoruz ki: Arafat'ta
güneş batıncaya kadar kalmak vaciptir. Zira Peygamber Efendimiz
(Aleyhi's-sâlâtü ve's-selâm);
“Arafat'tan güneş battıktan sonrahareket edin”[139]
buyurmuştur.. Bunun, için, güneş batmadan Arafat' tan ayrılan kimse vacibi
terketmiş olur ve dolaysiyle ona kurban lâzım gelir. Eğer güneş battıktan sonra
bir daha Arafat'a dönse de- zahir olan rivayete göre- kurbanın vücubu
kendisinden sakıt olmaz. Çünkü imam ile birlikte hareket etmesi gerekirdi.
İmam ile birlikte hareket etmedikten sonra bir daha Arafat'a dönmesi
manasızdır. Güneş batmadan bir daha Arafat'a dönen kimse hakkında ise ihtilâf
edilmiştir. Arafat'a geceleyin gelen kimse ise öyle değildir. Çünkü vukufu
geceye kadar sürdürmenin vücubu, gece değil, gündüz vukuf yapan kimse içindir.Müzdelife'de vukuf yapmayan kimseye de kurban lâzım
gelir. Çünkü Müzde1ife vukufu vaciptir.
Bayramın hiç bir günü
cemre taşlamasmı yapmayan kimseye de kurban lâzım gelir. Çünkü vacibi
kesinlikle terketmiş olur. Ancak taşlamaların hepsi aynı cinsten birer ibadet
olduğu için -vücudunun bütün kıllarını tıraş eden kimseye olduğu gibi- bu kimseye
yalnız bir kurban lâzım gelir. O da bayramın son günü güneş battıktan sonra.
Çünkü cemreleri taşlamak ancak bayram günlerinde ibadettir. Bu günler
bitmedikçe taşlamaların hepsini sıra ile yapmak mümkündür.İmam Ebû Hanife'ye göre bir gün an taşlamalarını bir
başka güne bırakmak da kurban kesmeyi gerektirir. Fakat diğer iki İmam bu
görüşe katılmamışlardır.
Bir günün de
taşlamalarını yapmayan kimseye kurban lâzım gelir. Çünkü bir günün taşlamaları
tam bir ibadettir.Üç cemreden birinin taşlamasını yapmayan
kimseye ise sadaka lâzım gelir. Çünkü bir günde her üç cemreyi taşlamak bir
ibadet olduğuna göre, yalnız bir cemreyi taşlamayan kimse bu ibadetin çoğunu
yapmış olur. Kurban ise ancak, bir vacibin çoğunu yapmamak halinde lâzım
gelir.
Bayramın ilk günü
Akabe cemresini taşlamayan kimseye ise kurban lâzım gelir. Çünkü bayramın ilk
günü yalnız Akabe cemresinin taşlaması vardır, bunun için bu kimse o gün
vacibini tamamen bırakmış olur. Akabe cemresi taşlarının yansından fazlasını
atmayan kimse de öyledir.
Bir cemreye bir, iki
veyahut üç çakıl eksik atan kimseye ise, her bir çakıl için yarım sa' lâzım
gelir. Zira bu kimsenin yapmadığı miktar vacibin yansından az olduğu için ona
sadaka vermek kâfidir.
Başını bayram günleri
bittikten sonra tıraş eden kimseye, İmam Ebû Hanife'ye göre kurban lâzım gelir.
Ziyaret tavafını bayram günlerinden sonraya bırakan kimse de öyledir. Diğer
iki İmam ise: “Bu her iki kimseye de bir şey lâzım gelmez” demişlerdir. Bu
ihtilâf -yukanda da geçtiği üzere- bir günün taşlamalarını bir başka güne
bırakmak ve -Akabe cemresini taşlamaktan önce tıraş olmak, kıran haccında Akabe
cemresini taşlamaktan önce kurban kesmek veyahut kurban kesmezden önce tıraş
olmak gibi- sonra yapılması gereken bir ibadeti önce yapmak hallerinde de
caridir. İki imam: “Bu durumların hepsinde vacipler kaza edildiği için başka
bir şey lâzım gelmez” demişlerdir, imam Ebû Hanife'nin delili de Abdullah İbn-i
Mesud'un;“Kim ki haccın bir ibadetini birdiğer ibadetine takdim ederse ona kurban lâzım gelir”[140]
hadisidir. Kaldı ki -inikatta ihrama girmemek gibi- belli bir yeri bulunan
bir ibadetin yerinde yapılmaması halinde kurban lâzım geldiğine göre, belli
bir zamanı bulunan bir ibadetin de zamanında yapılmaması halinde kurban lâzım
gelmesi gerekir.Hac ihramında olup bayram günlerinde ve
fakat Harem'in dışında tıraş olan kimseye de kurban lâzım gelir. İmam Ebû
Hanife ile İmam Muhammed'e göre Umre ihramında olan kimse de eğer Harem'in
dışında tıraş olursa ona kurban lâzım gelir demişlerdir. İmam Ebü Yûsuf ise: “Umre
ihramında olan kimseye bir şey lâzım gelmez” demiştir. Ben diyorum ki
el-Camiussağiyr'de İmam Ebû Yusuf'un umre ihramında olan kimse hakkındaki sözü
kaydedilmişse de hac ihramında olan kimse hakkındaki sözüne değinilmemiştir.
Kimisi: “Çünkü hac ihramında olan kimse hakkında ihtilaf yoktur. Zira hacda
hep Mina'da tıraş oluna gelmiştir. Mina ise Harem'in sınırlan içindedir” demiş
ise de, en doğrusu şudur ki: aynı ihtilâf hac ihramında olan kimse hakkında da
caridir. İmam Ebû Yusuf: “Harem'de tıraş olmak şart değildir. Zira Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'de umreden alıkonduğu zaman
hemen orada tıraş olmuştur” demiştir. [141]
İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed ise: “Tıraş ile ihramdan çıkıldığı için tıraş
da namazın sonundaki selâm gibidir. Selâm ile namazdan çıkıldığı halde nasıl
selâm namazın bir vacibi ise tıraş da haccın bir vacibidir ve haccın bir vacibi
olunca da haccın diğer vacipleri gibi Harem'de yapılması gerekir. Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ashabının Hudeybiye'de tıraş
olmaları da Harem'in dışında tıraş olmanın caiz olduğuna delil olamaz. Zira Hudeybiy
e' nin bir kısmı Harem'den sayılır. Peygamber Efendimizle (Sallallahü Aleyhi
ve Sellem} Ashabı o kısımda tıraş olmuş olabilirler” demişlerdir. Kısacası:
İmam Ebû Hanife'ye göre tıraşın hem belli bir vakti, hem yeri vardır. İmam Ebü
Yûsuf'a göre ne belli bir vakti vardır, ne yeri. İmam Muhammed'e göre belli
bir yeri vardır. Fakat vakti yoktur. İmam Züfer'e göre belli bir vakti vardır.
Fakat yeri yoktur .
Bu ihtilâf da “Kişi belli olan vaktinde
veya yerinde tıraş olmadığı zaman kendisine kurban lâzım gelir mi gelmez mi?”
konusundadır. Yer veya vaktinde olmayan tıraş ile ihramdan çıkıldığında ise
ihtilâf yoktur.
Sonra, umre vakitli
bir ibadet olmadığı için onun tıraşı da ittifak ile vakitli değildir. Fakat
umrenin belirli bir yeri bulunduğu için tıraşının da aynı yerde yapılması
gerekir.
Harem'in dışına çıkan
kimse, tekrar Harem'e dönünceye kadar eğer tıraş olmazsa ittifak ile kendisine
bir şey lâzım gelmez. Yaniumre ihramında olan kimse eğer
böyle yaparsa, tıraş olması gerektiği yerde tıraş olduğu için ona bir şey
lâzım gelmez. Hac ihramında olan kimse ise, böyle yapsa dahi, tıraş olması
gerektiği vakitte tıraş olmadığı için İmam Ebû Hanife'ye göre ona kurban lâzım
gelir.
Kıran haccında olan
kimse, kurban kesmezden önce eğer tıraş olursa İmam Ebû Hanife'ye göre ona iki
kurban lâzım gelir. Biri Kıran kurbanıdır, biri de kurban kesmeyi tıraştan
sonraya bıraktığı içindir. İki İmama göre ise, bu kimseye Kıran kurbanından
başka bir şey lâzım gelmez. Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- iki İmama
göre herhangi bir vacibi tehir etmekten dolayı bir şey lâzım gelmez.[142]
Bir
Fasıl
Bilinmelidir ki
ihramda olan kimse için kara avı haram, deniz avı helâldir. Zira Cenab-ı Hak
(Azze ve Celle):
“Deniz avı ve onu yemek size de, yolculara da geçimlik
olarak helâl kılınmıştır. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size yasak
edilmiştir.” [143] buyurmuştur. Kara avı karada doğup büyüyen ve karada
yaşayan, deniz avı da suda yaşayan ve suda doğup büyüyen hayvan demektir. Av da
yaradılışı itibariyle insanlardan kaçıp ele gelmiyen hayvanlardır. Peygamber
Efendimiz (SallallahüAleyhi ve Sellem) kara
hayvanlarından beş tane istisna etmiştir. Bunlar da Fevâsık-ı Hams diye anılan
kurt, kuduz köpek, karga, delice, yılan ve akreptir. [144]
Zira bunlar saldırgan hayvanlardır. İmam Ebû Yûsuf dan rivayet olunduğuna göre
kargadan maksad leşleri yiyen kargadır.
İhramda iken av
öldüren veyahut öldürtmek için yerini başkasına gösteren kimseye ceza lâzım
gelir.) Avı bizzat öldüren kimseye ceza lâzım geldiğinin delili;
“Ey iman etmiş olanlar, ihramda iken av öldürmeyiniz.
Sizden kim (ihramda) bilerek av öldürürse, ona ceza olarak evcil hayvanlardan,
Öldürdüğü avın benzeri olan bir hayvan lâzım gelir.”[145]
ayet-i kerimesidir. Zira bu âyet, ihramda olan bir kimsenin bizzat av öldürdüğü
zaman kendisine ceza lâzım geldiğinde nasstır. Fakat avın yerini başkasına
gösteren kimseye de ceza lâzım geldiğine dair bu âyette nass bulunmadığı için İmam-ı
Şafii: “Ceza yalnız bizzat av öldürmekten lâzım gelir. Avın yerini başkasına
gösteren kimseye ise “Av öldürmüştür” denemediği için ceza lâzım gelmez.
Nihayet bu da, ihramda olmayan iki kimseden birinin diğerine avın yerini
göstermesi kabilindendir” demiştir.Bizim ise
delilimiz «ihram bâbı»nda geçen Ebû Katade'nin hadisidir. Atab. Rabah (Allah rahmet eylesin) “Avın yerini
başkasına gösteren kimseye ceza lâzım geldiğinde ihtilâf yoktur” demiştir.
Kaldı ki ihramda av öldürmek nasıl yasakise, avın
yerini başkasına göstermek de yasaktır. Hem de av ancak kaçıp gizlenmekle
kendini korumaya çalıştığı için, yerini başkasına göstererek onu ele veren
kimse de bizzat onu öldürmüş gibi olur. Hem de kişi ihrama girmekle herhangi
bir canlıya karışmamayı iltizam ettiği için, eğer gereği gibi hareket etmezse
-kendisine bırakılan emâneti korumada kusur gösteren kimse gibi- zamin olur.
İhramda olmayan kimse ise, böyle bir şeyi iltizam etmediği için öyle değildir.
Kaldı ki İmam Ebû Yûsuf ile İmam Züfer'den, ihramda olmayan kimsenin de zamin
olduğu rivayet olunmuştur.
Başkasına avın yerini
gösteren kimseye ceza lâzım gelmesi için de, kendisine gösterilen kimsenin daha
önce avın yerini bilmemesi ve gösteren kimseye inanması şarttır. Hattâ eğer
ona değil de, başkasına inanarak avı öldürürse ona ceza lâzım gelmez.
Eğer avın yerini
gösteren kimse ihramda olmazsa, Harem'de dahî olsa yukarıda açıkladığımız
sebebe binaen ona bir şey lâzım gelmez.
İhramda iken av
öldüren kimse, ister unutarak ister bilerek öldürmüş olsun fark etmez. Çünkü
bu ceza, itlaftan dolayı kişiye lâzım gelen bir mali ceremedir. Mali
ceremeleri gerektiren eylemlerde ise unutma iie bilerek yapma haüeri arasında
fark yoktur.
İhramda iken ilk
olarak av öldüren ile ikinci kez öldüren arasında da fark yoktur. Çünkü cezayı
gerektiren sebep her iki durumda da aynıdır.
Av öldüren kimseye
lâzım gelen ceza -İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre- avın öldürüldüğü
yerdeki veyahut eğer çölde öldürüîmüşse öldürüldüğü yere en yakm olan yerdeki
kıymetidir. Bu kıymet de adil olan iki kişi tarafından biçilir ve kendisine
ceza lâzım gelen kimse muhayyer olup s isterse onunla bir kurban satınahr,
isterse yiyecek alıp her bir fakire ya yarım sa' buğday, ya da bir sa' arpa
veya kuru hurma verir, isterse her bir sa arpa veya yanm sa' buğday yerine bir
gün oruç tutar. imam Muhammed ile İmam-ı Şafii: “Öldürülen avın eğer evcil
hayvanlardan benzeri varsa benzeri verilir. Meselâ : öldürülen av ceylan
olursa bir koyun veya keçi, sırtlan olursa yine bir koyun veya keçi, tavşan
olursa bir dişi oğlak, Arap tavşanı olursa dört aylık bir dişi oğlak, devekuşu
olursa deve, yabaneşeği olursa sığırlâzım gelir.
Zira Cenâb-ı Hak. “Ölürdüğü avın evcil
hayvanlardan bir benzeri ceza olarak lâzım gelir”buyurmuştur”demişlerdir.
Avın evcil
hayvanlardan benzeri ve değer bakımından değil, biçim ve yaradılışı yönünden
benzeridir. Zira hayvanın kendisi evcil olur, değeri evcil olamaz. Hem de
Ashab-ı Kiram -yukarıda açıkladığımız üzere- devekuşu, ceylan, yaban eşeği ve
tavşanın biçim bakımmdan benzerine hükmetmişlerdir. Peygamber Efendimiz
(Sallallahu Aleyhi ve Selim)de;“Sırtları avdır ve onda bir koyun veyakeçi lâzım gelir” [146] buyurmuştur.
Serçe kuşu ve güvercin
gibi, evcil hayvanlardan benzeri bulunmayan avlarda ise, İmam Muhammed de İmam
Ebû Hanife ile İmam Ebû Ebû Yûsuf gibi “Kıymet lâzım gelir” demiştir. İmam-ı
Şafii ise, güvercin ile koyun veya keçi arasında benzerlik bulunduğunu, zira
ikisinin de- bir defada ve nefes atmadan su içtiğini ve hem de güvercin
ötüşünün de koyun ve keçinin böğürüşünü andırdığını söyliyerek: -Güvercinin
öldürülmesi halinde bir koyun veya keçi lâzım gelir» demiştir, İmam Ebû Hanife
ile imam Ebü Yûsuf: -Mutlak benzerlik hem biçim ve hem de kıymet bakımından
benzerliktir. Fakat burada bu mânâya hamletmek mümkün olmadığı için kıymet
bakımından olan benzerliğe hamletmek gerekir. Çünkü -kul alacaklarında olduğu
gibi- Şeriatta meşhur olan benzerlik budur. Yahut icma iîe bu benzerlik
murattır veyahut her avın kıymet bakımından benzeri vardır da, biçim
bakımından yoktur. Âyetteki “Naam” kelimesinden de murat -Allah daha iyi bilir-
yabani hayvanlardır. Zira Ebû Ubeyde ile Asmai' nin dediklerine göre bu
kelime hem evcil, hem yabanî hayvanlarda kullanılır. “Sırtlanda bir koyun lâzım gelir” hadisi de “bir koyunun kıymeti
lâzım gelir.” Mânâsındadır” demişlerdir. Sonra, İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû
Yûsuf'a göre kişi, kendisine lâzım gelen kıymet ile isterse bir kurban, isterse
yiyecek alır, isterse ne kurban ve ne de yiyecek almayıp oruç tutar, imam
Muhamme.d ile İmam-ı Şâfii'ye göre ise bu muhayyerlik hakemlere aittir. Eğer
hakemler kurbana hükmederlerse -yukarıda da söylediğimiz gibi- öldürülen avın
benzerini kurban etmek gerekir. Eğer yiyecek veya oruca hükmederlerse, İmam
Ebü Hanife ileİmam Ebû Yûsuf un dedikleri gibi yapmak gerekir, tmam
Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf: “Muhayyerlik -yemin kefaretinde olduğu gibi-
Şeriat tarafından kişiye gösterilen kolaylık olduğuna göre, hakemlere değil,
kişiye ait olması lâzım gelir” demişlerdir, tmam Muhammed ile İmam-ı Şâfii'nin
delili de metni yukanda geçen Mâide sûresinin 95. âyetidir. Zira bu âyette
geçen Hedyen kelimesi mensup olduğu için ya Yahkümü Bihi deki zamirden haldır,
ya Yah-Kümü nün mefuludur. Hangisi de olsa, kurbanın hakemler tarafından
hükmedilmesi gerektiğini ifade eder. Sonra, yemek demek olan Taam ile Oruç
demek olan Siyam kelimeleri arasında muhayyerlik edatı olan Ev kelimesinin
getirilmesinden de bu muhayyerliğin hakemlere ait olduğu anlaşılır.Biz diyoruz ki: Âyetteki Kefaretün ile Adlü Zalike kelimeleri
merfu oldukları için Hedyen üzerine değil, Cezaün üzerine matuhturlar. Bu ise.
hakemlerin yalnız ava değer biçmekle görevli oldukları, avın değeri
anlaşıldıktan sonra kurban yemek ve oruçtan birini seçmek ise, avı öldürene
ait olduğunu ifade eder.Sonra, Öldürülen av nerede
öldürülmüşse hakemler ona, oranın raicine göre değer biçerler. Ancak eğer
öldürüldüğü yerde avların alım satımı olmuyorsa, o zaman, oraya en yakın yerin
raicine göre değer koyarlar: “Kabe'ye ulaşacak kurban” diye buyurmuştur, Yemek
ise başka yerlerde de verilebilir. İmam-ı Şâfii yemeği de kurbana kıyas ederek:
“Yemek de Mekke'den başka bir yerde verilmez” demiştir. Zira kurbanın Mekke’de
kesilmesi, Mekke fakirlerinin yararlanması için emredildiğine göre yemek de
öyledir.
Biz diyoruz ki. “Kurban
hikmeti bilinmeyen taabbüdî bir ibadet olduğu için ancak belirli bir zaman ve belirli
bir yerde kesildiğitakdirde ibadet olur. Yemek
vermek ise gayesi yoksullara yardim 'olduğu için, nerede ve ne zaman olursa
olsun ibadettir.
Oruç da keza Mekke'den
başka yerlerde tutulabilir. Zira oruç da nerede tutulursa tutulsun ibadettir.
Şayet kişi kurbanı
Mekke'de değil, bir başka yerde keserse, yemek vermeyi seçmiş gibi olup kurban
kesmesi yemek yedirme yerine geçmiş olur. Yani eğer kurbanı başka bir yerde
kesip etini yoksullara dağıtır ve kurbanın eti de verilmesi gereken yiyecek
miktarından az olmazsa, keffaret olarak yemek vermeyi seçmiş ve fakirlere
herhangi bir yiyecek maddesini vermiş gibi olur. Zira yalnız kurban kesmek
yemek verme yerine geçemez.
Şu da bilinmelidir ki
kişi kurban kesmeyi seçtiği zaman kurbanbğa yaramayan hayvanları kesemez. Zira
kurban kelimesinden ancak kurbanlık hayvan anlaşılır. İmam Muhammed ile İmam-ı
Şafii: “Deve, sığır veya davar cinsinden olduktan sonra küçük de olsa olur.
Zira Ashab-ı kiram öldürülen bazı avlarda oğlak ve kuzularla hükmetmişlerdir”
demişlerdir. İmam Ebû Hanife'ye göre de küçük hayvanlar yiyecek maddesi olarak
verilebilir.Biz Hanefilere göre, kişi yemek vermeyi seçtiği zaman
öldürdüğü avın yiyecek maddeleriyle kıymetlendirilmesi gerekir. Öldürülen avm kıymeti ile eğer yiyecek maddesi alınırsa,
her bir yoksula ya yarım sa' buğday, ya da bir sa' arpa vermek gerekir. Hiçbir
yoksula yarım sa'dan az verilemez. Zira keffaret olarak verilmesi gereken
yiyecekler yoksullara, şeriatça ancak bu şekilde dağıtılır.
Oruç tutmayı seçen
kimse, öldürdüğü ava önce yiyecek maddeleriyle değer biçtikten sonra her bir
sa' arpa veya yarım sa' buğday yerine bir gün oruç tutar. Zira orucun maddi
değeri bulunmadığı için ava oruçla değer biçmek mümkün değildir. Bunun için
ava yiyecek maddeleriyle değer biçmek gerekir.
Lâzım gelen yiyecek
maddesinden yanm sa'dan daha az bir miktar şayet artarsa kişi muhayyer olup
isterse onu tasadduk eder, isterse onun yerine bir gün oruç tutar. Zira bir
günden az oruç olamaz. Bunun için, lâzım gelen yiyecek maddesinin bir yoksula verilmesi
gereken mikdardan daha az olduğu zaman da, yine o mik-dar verilir, ya da -bir
günden daha az oruç olmadığı için- bir gün oruç tutulur.
Eğer ihramda olan
kimse bir avı yaralar, ya tüylerini çeker veya bir uzvunu koparırsa Avı öldürdüğü
zaman avın tamamına -zamin olduğu gibi avda meydana gelen eksikliğe zamin olur.
Eğer bir kuşun
tüylerini yolduğu veyahut ayaklarını kestiği için kuş artık uçup kendini
koruyamaz olursa, kuşun bütün kıymeti kendisine lâzım gelir. Çünkü hayvam,
kaçıp kendini kurtaramaz duruma soktuğu için onu öldürmüş gibi olur.
Hz. Ali ile Abdullah İbn-i
Abbas (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet olunduğuna göre devekuşunun yumurtalarını
kıran kimseye yumurtaların kıymeti lâzım gelir. Zira yumurta, yumurta olarak
her ne kadar av değilse de, ilerde canlamp av olacağı için avm hükmündedir. Eğer
kırılan yumurta içinden ölü civciv çıkarsa, o zaman canlı olan bir civcivin
kıymeti lâzım gelir. Bu bir istihsandır. Yoksa kıyas, yumurtanın kıymetinden
başka bir şey lâzım gelmemesini gerektirmektedir. Çünkü civcivin canlanıp
canlanmadığı bilinemez. Ancak yumurtanın canlı bir civciv çıkarmaya hazır bir
durumda olduğu için, zamanı gelmeden kırılması civcivin ölümüne sebep olur ve
bunun için ihtiyaten “Ondan dolayı ölmüştür” denilir. Bunun gibi, ihramda olan
kimse eğer bir ceylanın karnına vurup bir ölü yavru düşürmesine sebep olursa,
ona hem ceylanın, hem yavrusunun kıymeti lâzım gelir.
Karga, dölengeç kuşu,
kurt, yılan, akrep, fare ve kuduz köpekleri öldürmekten dolayı bir şey lâzım
gelmez. Zira Peygamber Efendimiz(Aleyhis-salâtü ve's-selâm);“Beş çeşit
hayvan zararlı olup Harem'în dışında da Harem'de de öldürülebilirler. Bunlar
dölengeçkuşu, yılan, akrep, fare ve ısırıcı köpektir”[147]
demiştir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayrıca şunu da
buyurmuştur:“İhramda olan
kimse, fare, karga, dölengeç kuşu, akrep, yılan ve ısırıcı köpekleri
öldürebilir.” [148] Bu hadisin bazı rivayetlerinde kurt da vardır.
Kimisi : «Isırıcı köpekten maksat kurttur» demiştir. Kargadan da maksat leşleri
yiyen ve pislikleri karıştıran karga dır.Çünkü zararlı olan karga bu kargadır.
Saksağan ise öyle değildir. Çünkü saksağan hem zararlı değil, hem de ona karga
denilmez. İmam Ebû Hanife'den: “Isırıcı olan ve olmayan ve evcil olan ve
olmayan köpekler arasında fark yoktur. Zira bu hususta nazara alman cinstir.
Aynı sebebe binaen ev sıçanı ile yabanî sıçan arasında da fark yoktur. Zira bu
hususta nazara alman cinstir. Aynı sebebe binaen ev sıçanı iîe yabanî sıçan
arasında da fark yoktur. Büyük keler ile arap tavşanı ise, zararlı olmadıkları
için istisna edilen beş sınıf hayvanlardan değillerdir” diye söylediği de rivayet
olunmuştur.
Sivri sinek, karınca,
pire ve keneleri de öldürmede bir sakınca yoktur. Çünkü bunlara av deniimediği
gibi, hem insan vücudundan oluşmuyorlar ve hem de yaradılışları itibariyle
inciticidirler. Karıncadan murat, insanları inciten siyah veya sarı renkli
olanlarıdır. İncitici olmayan karıncalan öldürmek ise günahtır. Fakat av olmadıkları
için cezayı gerektirmez.Bir biti öldüren kimseye ise
buğday, arpa ve benzeri gibi herhangi bir yiyecek maddesinden bir avuç mikdarı
gibi bir sadaka lâzım gelir. Çünkü bit vücut kirinden oluştuğu için, ihramda
öldürmek ihramda temizlenme yasağına uymamak demek olur.
el-Camlussağiyr'de “Bir
biti öldüren kimse herhangi bir yoksula bir şey yedirir” diye geçmektedir.
Bundan, yoksula yedirdiği şeyin az dahi olsa ve onu doyurmasa bile kâfi
geldiği anlaşılır.
Bir çekirgeyi öldüren
kimse de istediği mikdarda bir sadaka verir. Çünkü çekirge de kara avı sayılır.
Zira av ele gelmeyen ve güçlükle yakalanabilen hayvan demektir. Hz. Ömer
(Radıyallâhü anh); “Bir kuru hurma bir çekirgeden iyidir” [149]
demiştir.
Kaplumbağayı öldüren
kimseye ise bir şey lâzım gelmez. Çünkü kaplumbağa -keler ve böcekler gibi-
haşerattan olup yakalanması güç olmadığı için av sayılmaz.
Harem avını sağan
kimseye sağdığı sütün kıymeti lâzım gelir. Zira süt avın vücudundan oluştuğu
için avın kendisi hükmündedir.
Şeriatın istisna
ettiği ve yukarıda saydığımız beş zararlı hayvan dışında eti yiyümeyen diğer
canavar ve benzeri hayvanları öldüren kimseye de ceza lâzım gelir. İmam-ı
Şafiî: “Lâzım gelmez. Çünkü her canavar yaradılışı itibarı ile insanlara
zararlı olduğu için şeriatça istisna edilmiş sayılır. Kaldı ki hadiste geçen Kelb
kelimesi lügat itibarı ile yalnız köpek olmayıp bütün canavarlara şamildir”
demiştir.
Biz diyoruz ki:
Canavarların hepsi insanlardan kaçtıkları için av sayılırlar. Kaldı ki insanlar
onlan -ya güçlü oldukları, ya zararlı bulundukları veyahut onları avlanma
aracı yapmak için- yakalamak isterler. Hadiste istisna edilen hayvanlar da
sayılı oldukları için onlara başkalarını kıyas etmek mümkün değildir. Kelb kelimesi
de lügatta bütün canavarlara şamil ise de, örfen yalnız köpekte kullanılır.
Konuşmalarda ise lügattan çok, örfe uyulur.
Eti yiyilmiyen
hayvanlara değer biçilirken hiç bîrinin değeri bir koyunu geçemez. İmam Züfer,
eti yiyilmeyen hayvanları da diğerlerine kıyas ederek: “Değeri neye ulaşırsa
ulaşsın lâzım gelir” demiştir. Bizim ise delilimiz, yukarıda metni geçen “Sırtlan avdır ve onda bir koyun lâzım
gelir” hadisidir. Hem de eti yenilmeyen hayvanın değerine güçlü ve yırtıcı
olduğu için değil derisi için itibar olunur. Bunun için değeri bir koyunun
değerini aşamaz.
İhramda olan kimse
eğer bir canavarı kendisine saldırırken öldürürse ona bir şey lâzım gelmez.
İmam Züfer bunu da saldırgan deveye kıyas ederek: “Kıymeti lâzım gelir»
demiştir. Biz ise Hz. Ömer'in bir canavan öldürdüğü için kurban kestikten
sonra: “Biz ona saldırdık da onun için kurban kestik” diye söylediğine dair
rivayete dayanıyoruz. [150]
Kaldı ki ihramda olan kimse savunmaktan değil saldırmaktan nehyedilmiştir.
Nitekim yukarıda geçen beş hayvanı öldürmeye muhtemelen zararlı oldukları için
izin verilmiştir. Bu ise bilfiil zarar vermektedir. Saldırgan deve ise öyle
değildir. Çünkü deve saldırgan dahi olsa başkasının malı olduğu için sahibinin
izni olmaksızın öldürülemez.
İhramda olan kimseye
avı öldürmek zorunda dahi kalsa, ceza lâzım gelir. Zira metni yukarıda geçen “İhramda bulunduğunuz sürece size kara avı
yasak edilmiştir” âyetinin nassı ile sabitttir ki herhangi bir avı
öldürebilmek, keffaret vermeye bağlıdır.
İhramda olan kimsenin
davar, deve, sığır, tavuk ve evcil olan kaz ve ördekler gibi evcil hayvanları
kesmesinde sakınca yoktur. Zira bu hayvanlar evcil oldukları için av
değillerdir. Evcil kazdan maksat ev ve havuzlarda barınan kazlardır. Zira bu
kazlaı yaradılışları itibarı ile insanlardan kaçmazlar.
Ayaklan tüylü de olsa
güvercinleri öldüren kimseye ceza lâzım gelir. İmam Malik: “Ayaklan tüylü olan
güvercinleri öldürmekten ceza lâzım gelmez Çünkü bu tür güvercinle: yaradılış
itibarı ile insanlardan kaçmadığı ve yerden çabuk kalkamadığı için av sayılmaz”
demiştir. Biz diyoruz ki: Güvercinlerin her çeşidi yaradılış itibariyle
insanlardan kaçar ve yerden geç de kalksa uçtuğu için ele geçmez. Şayet
içlerinde insanlardan kaçmayanları varsa da, ânzî olduğu için onlara itibar
olunmaz.
Evcilleştirîlmiş
ceylanları öldüren kimseye de ceza lazım gelir. Zira ceylan yaradılış itibariyle
av olduğu için evcilleştirilmesi onun avhk vasfım kaldıramaz. Nasıl ki, deve de
yaradılış itibariyle evcil olduğu için kaçtığı zaman evcillik vasfı kalkmaz ve
öldürülmesi ihramda olan kimse için haram olmaz.
İhramda olan kimsenin
kestiği av murdar olup eti yiyilemez. İmam-ı Şafii “İhramda olan kimse eğer
ihramda olmayan bir kimse için keserse murdar olmaz. Çünkü başkası yerine
kestiği için o başkası onu kesmiş gibi olur” demiştir.
Biz diyoruz ki: Hayvan
kesmek meşru bir fiil olduğu halde bu kesmek haram bir fiildir. Bunun için bu
da Mecusinin kesmesi gibi kesmek sayılmıyor. Çünkü meşru olan kesmek, eti
kandan temizleme ameliyesi yerine geçen kesmektir. Bu kesmek ise Şeriatça
haram olduğu için o ameliyenin yerine geçemez.
İhramda olan kimseye,
kestiği avın etinden yemesi halinde -İmam Ebû Hanife'ye göre- yediği etin
kıymeti lâzım gelir. Diğer iki imam ise: “Ona bir şey lâzım gelmez”
demişlerdir. Bu avın etinden yiyen başkasına ise, ihramda dahi olsa her üç
imama göre de bir şey lâzım gelmez.) İki İmam: “Çünkü bu avın eti murdar olduğu
için, onu yiyen kim olursa olsun ona tevbe ve istiğfardan başka bir şey lâzım
gelmez”, İmam Ebû Hanife de: “Buavın etinden
yemek onu kesen kimseye yalnız murdar olduğu için değil, aynı zamanda ihramda
onu kestiği için de haramdır. İhramda olan başkalarına ise, yalnız murdar
olduğu için haramdır” demişlerdir.
İhramda olan kimsenin
ihramda olmayan kimsenin avlayıp kestiği avın etini yemesinde -eğer ona avın
yerini göstermemiş ve avlamasını söylememiş ise- sakınca yoktur. İmam Malik: “Eğer
onun için avlamış ise yiyemez. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem);
“İhramda olan kimsenin herhangi bir avın etini
yemesinde -eğer kendisi onu avlamamış veyahut başkası tarafından onun için
avlanmamış ise- sakınca yoktur”[151]
buyurmuştur, demiştir.Bizimdelilimizise“Ashap,ihramdaolankimseninavlanmış hayvanın etini yemesi hakkında
konuşurlardı. Seslerini duyan Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Sakıncası yoktur” [152]
buyurdu, mealinde rivayet olunan hadistir.
Bu diyoruz ki İmam
Malik'in dayandığı hadiste geya “Eğer avlayan kimse ona vermemiş ise»”ya da -Eğer onun sözü ile avlanmamış ise- mânâsındadır.
Sonra bu hadiste “Eğer kendisi avın yerini göstermemiş ise” diye şart koşulmuştur.
Bu ise, ihramda olan kimsenin başkasına avın yerini göstermesinin haram
olduğuna da nasstir. Bununla beraber derler ki: Bunun hakkında iki rivayet
vardır. Haram olduğuna dair rivayetin delili yukarıda geçen Ebû Katade'nin
hadisidir.Harem'in herhangi bir avını öldüren kimse, ihramda
olmasa bile kıymetini yoksullara dağıtmak zorunda olur. Zira Haremin avlarına
dokunulamaz. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) uzunca bir
hadisinde;
“Harem'in avları da ürkütülemez”[153]
buyurmuştur. Bu kimseye kendisine lâzım gelen avın kıymeti yerine oruç tutmak yeterli gelemez. Zirabu ceza, keffaret olmayıp mali bir ceza olduğu için,
kul alacağı gibi aynen ödenmesi gerekir. İmam Züfer bu cezayı da ihramda av
öldüren kimseye lâzım gelen cezaya kıyas ederek: “Oruç tutmak da yeterlidir”
demiştir. Oysa, bu mali bir ceza olduğu için ikisi arasında fark vardır. Bu
kimseye, kurban tla vermenin yeterli gelip gelmediği hakkında iki rivayet
vardır.
“Eğer bir kimse bir
avı yakalayıp onunla birlikte Harem'in sınırlan içine girerse, girer girmez
avı salıvermesi gerekir. İmam-ı Şafiî: “Harem'in dışında onu yakaladığı için
mubah bit yoldan mülkiyetine geçmiştir. Şeriat ise hiç kimseye mülkünden
vazgeçmesini emretmez” demiştir.
Biz diyoruz ki: Bu av
sağ olarak Harem'in sınırları içine girdiği için, Harem'e hürmeten artık ona
dokunmamak gerekir. Şayet bırakmayıp onu başkasına satarsa ve henüz duruyorsa
geri verilir.! Çünkü ona dokunmak haram olduğu için satışı fasittir. Eğer durmuyorsa
ona ceza lâzım gelir.İhramda olan kimsenin de, yakaladığı
avı başkasına satması aynı sebebe binaen öyledir.Eğer
bir kimse, evinde veyahut beraberindeki bir kafeste av bulunduğu halde ihrama girerse
avı salması gerekmez. İmam-ı Şafiî: “Gerekir. Çünkü eğer salmazsa, elinde iken
ihrama girip de onu salmaması halinde nasıl dokunulmazlığım ihlâl ediyorsa bu
da öyledir”demiştir.
Biz diyoruz ki:
Ashab-ı Kiram ihrama girerlerken evlerinde birçok avlar bulunduğu halde hiç
birinden avınrsahverdiği rivayet olunmamıştır.[154]
Kaldı ki ihramda olan kimseye gereken şey, herhangi bir ava dokunmamaktır. Bu
kimse de, av elinde olmadığı için ava dokunmuş sayılmaz. Ancak şu var ki, av
onun mülkiyeti altındadır. Bunun da bir sakmcası yoktur. Çünkü eğer onu satsa
da, satışı fasit olduğu için mülkiyetinden çıkamaz. Kimisi demiştir ki: “Eğer
ihrama girerken içinde av bulunan kafes elinde olursa, avı -herhangi bir kimse
veya hayvana kaptırmamak şartı ile- salıvermesi gerekir” demiştir.
Eğer bir kimse bir avı
yakaladıktan sonra ihrama girer ve bir başkası da avı bu kimsenin elinden kapıp
bırakırsa, İmam Ebü Hanife'ye göre zamin olur. Diğer iki İmam ise: “Zamin
olmaz.” Çünkü onu kendisine caiz olmayan bir şeyden alıkoyduğu için ona iyilik
etmiş olur” demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise: “Bu kimse daha ihramda deği'ken
yakaladığı için ona meşru bir yoldan malik olmuştur ve malik olunca da ihrama
girmesiyle mülkiyeti bozulmaz. Bunun için izni olmadan onu itlaf eden kimse
zamin olur. Zira ona vacip olan şey onu itlaf değil, sadece elinde bulundurmamaktır.
Bu da onu, kaçamayacağı herhangi, bir yerde bırakmakla mümkün olurdu. Bunun
için, elini ondan kesen kimse tecavüz etmiş olur. Fakat kişinin ihramda iken
yakaladığı av, kişi ona malik olamadığı için öyle değildir” demiştir.Aynı ihtilâf, başkası elinde bulunan çalgı aletlerini
kıran kimse hakkında da câridir.
İhramda olan kimsenin
yakalayıp elinde tuttuğu avı kaçıran kimseye ise, ittifak ile bir şey lâzım
gelmez. Zira kişi ihramda iken yakaladığı ava malık olamaz. Çünkü Cenabı Hak yukarıda
dageçtiği üzere “İhramda
bulunduğunuz sürece size karaavi yasak edilmiştir” [155]
buyurduğu için, içki satınalan kimse nasıl içkiye malik olamıyorsa, ihramda
olan kimse de yakaladığı ava malik olamaz.
Eğer ihramda olan
kimse bir avı yakalar ve ihramda olan bir başkası da bu avı öldürürse, ikisine
de ceza İâzım gelir. Birincisi ihramda iken av yakaladığı için, ikincisi de
ihramda iken av öldürdüğü için cezayı hak etmiş olurlar. Fakat birincisi
ödediği cezayı ikincisinden isteyebilir. İmam Züfer: “İsteyemez Çünkü ihramda
iken av yakaladığı için o da ikincisi kadar suçludur” demiştir.Biz diyoruz ki: Her ne kadar ihramda avlanmak yasak
ise de, bu kimse yakaladığı avı, eğer öldürülmeseydi bırakmak suretiyle,
işlediği suçtan geri dönebilirdi. Fakat ikincisi bu olanağı ortadan kaldırdığı
için diğerinin cezasını da o çekmelidir.
Harem'in sınırlan
içinde bulunan bir otu veyahut kendiliğinden biten ve herhangi bir kimsenin
mülkü olmayan bir ağacı kesen kimseye, eğer kestiği ot veya ağaç daha yeşil
olup kurumamış ise kıymeti lâzım gelir. Zira Peygamber Efendimiz. (Sallallahü
Aleyhive Sellem) Harem hakkında;
“Çayırlan biçilmez, dikenleri kesilmez”[156]
buyurmuştur. Sonra, lâzım gelen bu kıymeti mutlaka vermek gerekir. Onun yerine
oruç tutulamaz. Çünkü Harem'in ot ve ağaçlarını kesmek ihramda olmak için
değil, Harem'in ot ve ağaçlan oldukları için haramdır. Kendiliğinden bitmeyip
insanlar tarafmdan dikilen ağaçlan kesmede ise, icma ile sakınca yoktur.
İnsanlar tarafmdan ekilmesi âdet olmayan bitkiler de, eğer insanlar tarafmdan
ekilirse, insanlar tarafından ekilen bitkilerin hükmünü alır.
Kendiliğinden ve fakat
bir kimsenin tarlasında biten bitkiyi kesen kimseye iki kıymet lâzım gelir.
Bir kıymet Harem'e saygısızlık ettiği, bir kıymet de başkasına ait olan mala
tecavüz ettiği içindir. Nasıl ki başkasının mülkü bulunan bir avı öldüren
kimseye de iki kıymet lâzım gelir.
Harem'in kurumuş bitki
ve otlarını kesen kimseye ise -kuru bitki artık büyümediği için- bir şey lâzım
gelmez.
Harem'in çayırlarında
hayvanlar otlatılamaz ve Izhır denilen ottan başka hiç bir otu kesilemez. İmam
Ebû Yûsuf: Otlamanın sakıncası yoktur. Çünkü hayvanları otlanmaktan alıkoymak
mümkün, değildir demiştir. Yukanda metni geçen “Harem'in otları biçilemez, dikenleri kesilemez” hadisi bizim için
delildir. Zira oraklarla kesmek ile, dudak ve dişlerle kesmek arasında fark bulunmayıp
ikisi de biçmektir. Kaldı ki Harem'in dışından hayvanlara ot getirmek mümkün
olduğu için hayvanları Harem'de otlatmak zorunlu değildir. Ancak, Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafmdan istisna edildiği için [157] Îzher
denilen ot bu hükme tabi değildir. Harem'de bu otu biçmek de, hayvanlan
otlatmak da caizdir. Mantar da bitki sayılmadığı için kesilmesi sakıncalı
değildir.
İfsad haccını yapan
kimsenin, yapması halinde kendisine kurban lâzım gelen bir şeyi eğer Kıran
haccını yapan kimse yaparsa ona -biri hac, biri de umre için olmak üzere- iki
kurban lâzım gelir. İmam-ı Şafii (Allah rahmet eylesin): “Kıran haccını yapan
kimseye de bir kurban lâzım gelir” demiştir. Zira ona göre, kıran haccını
yapan kimse hac ile umreden birinin ihramındadır. Bize göre ise yukanda
geçtiği üzere- hem hac ve hem umrenin ihramındadır. Ancak ihramsız olarak
mikatı geçmesi halinde bu kimseye bir kurban lazım gelir. Zira mikata
geldiğinde kendisine hac ile umreden yalnız birinin ihramına girmek vacip idi.
Bir vacibi tehir etmek ise yalnız bir kurbanı gerektirir.İmam Züfer (Allah rahmet eylesin): “Kıran haccını
yapan kimseye mikatı ihramsız geçmek de iki kurban gerektirir” demiştir.
Eğer ihramda olan iki
kişi birlikte bir avı öldürürlerse ikisine de ayn ayn kurban lâzım gelir. Zira
avın yerini başkasına gösteren kimseye tam ceza lâzım geldiğine göre, avı
başkası ile birlikte öldüren kimseye tam ceza lâzım gelmesi evleviyetle
gerekir.
Eğer ihramda olmayan
iki kişi Harem'in bir avını birlikte öldürürlerse ikisine bir ceza lâzım
gelir. Nasıl ki yanlışlıkla bir adamı öldüren iki kişiye yalnız bir diyet ve
fakat her birine ayn bir ke-fareı lâzım gelir.
İhramda olan kimsenin,
avı satması ile satın alması fasittir. Çünkü eğer av daha sağ iken ihramda olan
kimse onu satarsa, onun dokunulmazlığım ihlâl etmiş ve eğer fonu kestikten
sonra satarsa bir murdan satmış olur.
Eğer bir kimse bir
ceylanı Harem'in sınırlan dışına çıkardıktan sonra ceylan yavrular ve
yavruları ölürlerse, ölen her bir yavru için ona bir ceza lâzım gelir. Zira
Harem'in sınırlan dışına çıkarılmasıyla ceylanun dokunulmazlık vasfı kalkmaz.
Bunun için, onu çıkaran kimse onu tekrar Harem'in sınırlan içine döndermek zorundadır.
Bu vasıf da, şeriatın ona verdiği bir vasıf olduğu için yav-rulanna da geçer. Eğer
ceylanın cezasını ödedikten sonra ceylan doğurursa o zaman ölen yavrulannın
cezası kendisine lâzım gelmez. Çünkü ceylanın cezası verilince onun
dokunulmazlık vasfı kalkmış olur.[158]
İhramsız
Olarak Mikata Geçmek
Eğer Kûfeli olan bir
kimse beni amir hurmalıklarına vardıktan sonra umre ihramına girer ve fakat
bir daha Zat-ü Irk'a dönüp oradan telbiyeye başlarsa ondan kurbanın vücubu
sakıt olur. Eğer Zat-ü Irk'a döner ve fakat Mekke'ye girip umre tavafını
yapıncaya kadar telbiye etmezse kurban kesmesi gerekir. imam Ebû Hanife'ye
göre böyledir. Diğer iki İmam ise: “Telbiye etsin etmesin Zat-ü Irk'a dönmesi
ile ondan kurbanın vücubu sakıt olur”,
İmam Züfer de “Telbiye
etsin etmesin kurbanın vücubu ondan sakıt olmaz. Çünkü ihramsız olarak mikatı
geçtiği için -gün batmadan Arafat’tan ayrılıp da gün battıktan sonra tekrar
Arafat'a dönen kimse gibi- ihramsız olarak mikatı geçme suçu kendisinden sakıt
olmaz” demişlerdir.
Biz diyoruz ki: Her ne
kadar ihramsız olarak mikatı geçmiş ise de, herhangi bir amele henüz
başlamamışken bir daha mikata dönüp orada yeniden ihrama girdiği için, mikatı
ihramsız olarak geçmemiş gibi olur. Bunun için ona kurban lâzım gelmez. Gün
batmadan Arafat'tan ayrılıp da gün battıktan sonra tekrar' Arafat'a dönen
kimse ise öyle değildir. Çünkü Arafat'ta gündüzleyin vukuf yapan kimse, gün
batarken Arafat'ta olması gerekir. Ancak şu var ki, İki İmama göre ihrama
girmek için telbiye etmek şart olmayıp yalnız niyet getirmek kâfi olduğundan,
bu kimse telbiye etmese bile Zat-ü Irk'a dönmesiyle mika-tm hakkını yerine
getirmiş olur. İmam Ebû Hanife'ye göre ise, telbiye de şart olduğu için yalnız
dönmek yeterli olamaz.
Bu ihtilâf, mikatı
geçtikten sonra hac ihramına giren kimse hakkında da caridir. Eğer kişi tavafa
başlayıp Hacerül Esved'i istilâm ettikten sonra mikata dönerse, ondan ittifak
ile kurban sakıt olmaz ve eğer ihrama girmeden dönerse ondan ittifak j!e
kurban sakıt olur.
Bu da eğer kişi hacc
veya umre yapmak için Mekke'ye gitmek istiyorsa böyledir. Eğer Zat-ü Irk'a bir
başka maksat için gider ve fakat oraya vardıktan sonra Mekke'ye gitmek isterse,
o zaman bu kimse ile evi hurmalıkta olan kimse arasında fark yoktur. Zira.hurmalığın
kendisi saygı gösterilmesi gereken bir yer olmadığı için Hacc ile umreden başka
bir maksatla oraya varan kimsenin ihrama girmesi gerekmez. Nihayet bu kimse de
orada oturanlardan biri gibi olur. Orada oturanlar ise başka bir iş için Mekke'ye
gitmek istediklerinde ihrama girmeleri gerekmez.
Eğer evi Hurmalık'ta
olan veyahut bir iş için oraya gelen kimse, hacc yapmak isterken Harem'in
sınırlan içine girmeden ihrama girip Arafat'ta vukuf yaparsa ona bir şey lâzım
gelmez. Çünkü kendisi için mikat olan Harem'indışında ihrama girmiştir.
Eğer ihramsız olarak Mekke'ye
giren bir kimse aynı yıl içinde çıkıp inikatta hac veya umre için ihrama
girerse, ihramsız olarak Mekke'y girmesiyle kendisine vacip olmuş haccm yerine
geçmiş olur. İmam Züfer: “Yerine geçmez” demiştir, ki kıyas dabunu gerektirmektedir. Zira kişinin ihramsız olarak Mekke'ye
girdiği için kendisine vacip olan hac veya umre de, kişinin adadığı için
kendisine vacip olan veyahut Mekke'ye girdiği aynı yılda yapmayıp başka yılda
yaptığı hac veya umre gibidir. Bu hac veya umre nasıl niyete muhtaç ise bu da
öyledir.Biz diyoruz ki: Kişiye gerekli olan şey, bu yere
geldiği zaman -farz olan haccı yapmak için geldiği zamanda olduğu gibi- ihrama
girmek suretiyle ona saygı göstermektir. Kişi bunu aynı yılda yaptığı zaman
yapmış olur. Fakat yıl bittikten sonra eğer yaparsa -boynuna geçmiş bir borç
olduğu için- ona niyet getirmek gerekir. Nasıl ki adanmış olan itikâf aynı
yılın ramazanında yapılan itikâf onun yerine geçer de, ertesi yılın ramazanında
yapılan itikâf eğer onun niyetiyle olmazsa onun yerine geçmez.
Mikatı geçtikten scnra
umre ihramına giren ve umresini tamamlanamadan bozan kimsenin bozduğu umreyi
hem tamamlaması ve hem de sonradan kaza etmesi gerekir. Zira umre her ne kadar
vacip değilse de ihramına girildikten sonra vâcib olduğu için bozulsa dahi tamamlanması
gerekir. Nasıl ki vâcib olmayan haccm da başlandıktan sonra bozulsa dahi
tamamlanması lâzım gelir. Fakat ihramsız olarak mikatı geçmesinden dolayı ona
kurban lâzım gelmez. İmam Züfer'in yaptığı yargıya göre ise bu kimseye kurban
lâzım geiir. Bu ihtilâf da, mikatı ihramsız olarak geçtikten sonra hac ihramına
giren ve sonra haccını bozan kimse hakkındaki ihtilâf gibidir. İmam Züfer bu
ihramsız olarak mikatı geçmeyi de -koku sürünmek ve tıraş olmak gibi- haccın
diğer yasaklanna kıyas etmiştir.
Biz diyoruz ki: Bu
kimse bozmuş olduğu haccı kaza ederken mikatta ihrama girdiği için bozduğu
hacda ihramsız olarak mikatı geçmiş olma suçu ortadan kalkmış olur. Haccın
diğer yasakları ise ihramsız olarak mikatı geçme yasağı gibi değillerdir. Eğer
bir Mekke'li hac niyetiyle Mekke'den çıkıp ihrama girer ve Harem'e dönmeden
Arafat'a çıkarsa bir koyun veya keçi kurban etmesi gerekir. Zira onun mikatı
Harem olduğu halde Harera'in dışına çıktıktan sonra ihrama girmiştir. Bunun
için ona kurban lâzım gelir. Şayet bu kimse bir daha Harem'e dönüp oradan
telbiyeye başlarsa, mikatın dışından hacca gelen kimse hakkında söylediğimiz
ihtilâf bunun hakkında da caridir.
Eğer temettü haccını
yapan kimse umresini bitirdikten sonra Harem'in sınırları dışına çıkar ve ondan
sonra ihrama girip Arafatvukufunu yaparsa ona kurban
lâzım gelir. Çünkü bu kimse Mekke'ye girip umrenin amellerini yapınca Mekke'
li kimsenin hükmüne girmiştir. Mekke'li olan kimsenin ise -yukarıda da
söylediğimiz üzere- Harem'in sınırlan içinde ihrama girmesi gerekir. Bu kimse
ise Harem'in sınırlan dışına çıktıktan sonra ihrama girdiği için ona kurban
lâzım gelir. Şayet bu kimse daha Arafat vukufunu yapmamışken Harem'in sınırlan
içine dönüp telbiyeye başlarsa mikatın dışından hacca gelen kimse hakkında cari
olan ihtilâfa göre bu kimseye Allah bilir artık birşey lâzım gelmez.[159]
İhramda
İken Bir Diğer İhrama Da Girmek
İmam Ebû Hanife: “Mekke'de
oturan kimse eğer umre ihramına girdikten ve Kabe'yi de bir tur tavaf ettikten
sonra hac ihramına da girerse, haccı bırakır ve ona hem kurban ve hem ds bir
hac ile bir umrenin kazası lâzım gelir” demiştir. İmam Ebû Yûsuf ile İmam
Muhammed ise: “Bu kimsenin umreyi bırakması daha iyidir ye ona bir kurbanla
umrenin kazası lâzım gelir” demişlerdir. Zira Mekke' de oturanlar hac ile
umreyi birlikte yapamadıkları için bu kimse ikisinden birini bırakmak
zorundadır. Umre ise bırakılmaya daha lâyıktır. Çünkü umre hem hac kadar
önemli değil, hem rükünleri daha az ve hem de belirli bir zamanı olmadığı için
kazası daha kolaydır. Hatta eğer kişi umre ihramına girip de umreden bir şey
yapmadan haccın ihramına girerse aynı sebepten dolayı yine hüküm böyledir.
Fakat eğer Kabe'yi dört tur tavaf ettikten sonra haccın ihramına girerse, o
zaman haccı bırakmasının gerektiğinde ihtilâf yoktur. Çünkü dört tur, tavafın
çoğu olduğu için tavafın tamamı hükmündedir. Bunun için -umreyi tamamlamış
olması halinde olduğu gibi- artık umreyi bırakmaya imkân yoktur. Dört turdan
daha az tavaf yapıldığı zaman ise, umrenin çoğu yapılmamış olduğu için umreyi
bırakmak mümkündür. İmam Ebü Hanife ise: “Umrenin amellerinden -az da olsa-
bir miktar yapıldığı için umrenin ihramı güç kazanmıştır. Haccın ihramı ise,
kişi ona yeni girdiği için daha güçlenmemiştir. Güçlü olmayanı bırakmak ise
güçlü olanı bırakmaktan daha kolaydır. Hem de umreyi bırakmak umreyi
bozmaktır. Haccı bırakmak ise haccı bozmak değil, onu yapmamaktır. Bozmak ise yapmamaktan
daha ağırdır” demiştir. Bununla beraber her iki durumda da, yani ister haccı,
ister umreyi bırakmış olsun, ona kurban lâzım gelir. Çünkü ikisini birliktesürdüremediği için birinin ihramından zamanı gelmeden
çıkmış olur. Bunun için o da muhsar, yani hac veya umresini tamamlamaktan
ahkonan kimse hükmündedir. Ancak umreyi bırakması halinde kendisine yalnız
umrenin, haccı bırakması halinde ise hem haccın, hem umrenin kazası lâzım
gelir.
Kişi şayet ikisini de
bırakmayıp birlikte sürdürürse yine caizdir. Çünkü ikisinin de amellerini
üzerine aldığı şekilde yerine getirmiş olur. Ancak ikisini birlikte sürdürmekten
nehyedilmiştir. Nehy ise nehyedilen şeyin gerçekleşmesinde -usulumuzda bilindiği
üzere- mani değildir. Fakat ikisini bir arada yaptığı için ona kurban lâzım
gelir. Çünkü nehyedilen şeyi yaptığı için ameline eksiklik girmiş olur. Bu
kurban, Mekke'de oturan kimseler için cebir kurbanı, inikatların dışında
oturanlar için de şükür kurbanıdır.
Eğer bir kimse hac
ihramına girdikten sonra bayram günü ikinci kez hac ihramına girerse, eğer
birinci ihramda olmuş ise ikinci hac da kendisine vacip olur ve ona bir şey lâzım
gelmez. Eğer birinci ihramda tıraş olmamış ise, ikinci hac yine kendisine
vacip olur ve fakat -tıraş olsun olmasın- İmam Ebû Hanife'ye göre ona kurban
lâzım gelir. Diğer İki İmam ise: “Eğer tıraş olmazsa ona kurban lâzım gelmez”
demişlerdir. Zira iki haccı veya iki umreyi bir arada yapmak bidattir. Hem de
eğer tıraş olursa onun tıraşı birinci ihramı için bir nüsük ise de, ikinci
.ihramı için sakıncalıdır. Zira zamanından önce yapılan bir tıraştır. Bunun
için ona kurban lâzım gelir. Eğer ertesi yıla kadar tıraş olmazsa, o zaman
birinci ihramın tıraşını zamanında yapmamış olur. Bu ise, İmam Ebû Hanife'ye
göre kurban kesmeyi gerektirir. Diğer iki imama göre ise -yukarıda da
söylediğimiz üzere- gerektirmez.
Eğer bir kimse
umresini bitirdikten sonra ve fakat daha tıraş olmamışken bir daha ihrama
girerse, zamanından önce ihrama girdiği için ona kurban lâzım gelir. Zira bu
kimse iki umreyi bir arada yapmış olur. Bu ise mekruhtur. Bunun için ona
kurban lâzım gelir ve bu kurban cebir ve kefaret kurbanıdır.
Eğer bir kimse hac
ihramına girdikten sonra umre ihramına da girerse, ona her ikisi de vacip olur.
Zira hac ile umreyi bir arada yapmak Kıran haccı olup mikatlann dışında oturan
kimseler için meşrudur. Bizim meselemiz de bu kimseler hakkındadır. Ancak bu kimse
sünnete aykın davrandığı için iyi bir iş yapmış olmaz. Şayet bu kimse umrenin
herhangi bir amelini yapmadan Arafat'ta vukuf yaparsa umreyi bırakmış olur.
Zira umreyi hacca bina kılmakmeşru olmadığı için bu kimseye
umre amellerini yapmak mümkün değiidir. Fakat Arafat'ta vukuf yapmadıkça yukarıda
da söylediğimiz gibi yalnız Arafat yoluna çıkmakla umreyi bırakmış olmaz.
Eğer bir kimse hac
için tavaf yaptıktan sonra ihram umresine de girip ikisini birlikte sürdürürse
ikisi de ona vacip olur. Zira -yukarıda da geçtiği üzere- hac ile umreyi bir
arada yapamk meşru olduğu için birlikte her ikisinin ihramına girmek caizdir.
Bu tavaftan maksat Kudüm tavafıdır. Zira kudüm tavafı sünnet olup rükün olmadığı
için onun yapılmaması halinde herhangi bir şey lazım gelmez Rükün olmayınca da
onun yapılması ile hacdan herhangi bir şey yapılmış olmadığı için önce umrenin,
sonra haccın amellerini yapmak mümkündür. Bunun için her ikisini birlikte
sürdürürse caizdir. Ancak birlikte yaptığı için ona kurban lâzım gelir ve sahih
olan rivayete göre bu kurban cebir ve kefaret kurbanıdı;. Çünkü kişi bir bakıma
umrenin fiillerini haccın fiilleri üzerine bina kılmış olur.
Bununla beraber bu
kimse için umreyi bırakmak müstahaptır. Zira haccın amellerinden bir şey yapmış
olduğu için eğer umreyi bırakmazsa onu haccın amelleri üzerine bina kılmış
olur. Fakat eğer henüz tavaf yapmamış ise öyle değildir, ve umreyi bıraktığı
içinona kurban lâzım gelir.
Eğer bir kimse bayram
günlerinde umre ihramına girerse yukarıda açıkladığımız sebepten dayı İhramına
girdiği umre ona vacip oluyorsa da onu bırakması gerekir. Çünkü eğer
bırakmazsa umrenin amellerini her bakımdan haccın amelleri üzerine bina kılmış
olur Hem de -sonradan açıklayacağımız üzere- bayram günlerinde umre yapmak
mekruhtur Bunun için, ihramına girdiği umreyi bırakması gerekir, ve bıraktığı
için ona hem kurban ve hem de kaza lâzım gelir. Şayet bırakmayıp sürdürürse
caizdir. Çünkü mekruh olması kendisinde olmayan bir sebepten dolayıdır O da,
bayram günlerinde kişinin ham amelteriyle meşgul bulunmasıdır. Ancak ikisini
bir arada yaptığı için ona kurban lâzım gelir. Derler ki: Bu kurban da kefaret
kurbanıdır. Kimisi: “Eğer kişi hac için tıraş olduktan sonra umre ihramına
girerse -zahire göre- umreyi bırakması gerekmez”, Kimisi de: “Hakkında nehiy
bulunduğu için tıraş olduktan sonra da olsa, yine bırakması gerekir” demiştir.
Fakih Ebü Cafer'in dediğine göre bizim ulemamız bu görüştedirler.
Eğer bir kimse Arafat
vukufunu kaçırır ve ondan sonra hac veya umre ihramına girerse, ihramına girdiği
hac veya umreyi bırakması gerekir. Zira -sonradangeleceğiüzere- kaçırılan haccın ihramı umre ihramına dönüşmeden onun ihramından
umre amellerini yapmakla çıkılmış olur. Bunun için. eğer bırakmazsa umre
ihramına girdiği zaman -iki umre ihramına girdiği zamanda olduğu gibi- ef'al
bakımından iki umreyi, hac ihramına girdiği zaman da ihram bakımından iki haccı
bir arada yapmış olur. Bunun için -iki haccın ihramına girdiği zamanda olduğu
gibi- birini bırak ması gerekir. Fakat ihramına girmesi sahih olduğu ve zamanı
gelmeden de ihramdan çikitığı için -Allah bilir- ona hem kaza ve hem de kurban
lâzım gelir.[160]
İHSAR
BABI
İhsar: İhramda olan
kimsenin hac veya umresini hastalık, düşman ve benzeri gibi herhangi bir sebepten
dolayı tamamlamaya imkân bulamaması demektir.
İhramda olan kimse,
bir düşman tarafından yoluna devam etmekten ahkonduğu veyahut hastalandığı
için hac veya umresini sürdüremediği zaman ihramından çıkabilir. İmam-ı Şafii:
“İhsar ancak düşmanla olur. Zira ihramdan çıkıp da Kâbe'ye kurban göndermek,
düşman tarafından yolu kesilen kimseye hayatını kurtarması için meşru
olmuştur. Hastalanan kimse ise ihramdan çıkmakla hastalığı kalkmaz” demiştir.
Biz diyoruz ki: îhsar
âyeti hastalıktan dolayı ihramını sürdüremeyen kimseler hakkında varit
olmuştur. Zira bütün lûgatçılar müttefiktirler ki Îhsar hastalanma ile olur.
Düşmanın engellemesine ise Hasır denir. Kaldı ki hac veya umreyi tamamlamadan
ihramdan çıkmak, uzun zaman ihramda kalmanın zorluğu içindir. Hasta olan
kimsenin ise, uzun zaman ihramda kalması daha zordur.
Kişiye hac veya
umresini tamamlamadan ihramdan çıkması caiz olduğu zaman önce Harem'de kesilmek
üzere bir kurban gönder ve beraberinde gönderdiğin kimseye kurbanının
kesileceği günü söyle ve o gün geçtikten sonra ihramdan çık, denilir. Çünkü
ihsar kurbanı bir ibadettir. Herhangi bir hayvanı kesmek ise-yukarıda da
geçtiği üzere- eğer belirli bir gün veya yerde olmazsa ibadet olamaz ve
dolayısiyle onunla ihramdan çıkılamaz.
“Hed'y yerine ulaşıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin” [161]
âyet-i kerimesi buna işarettir. Zira Hed'y Harem'e hediye edilen kurbana denir.
İmam-ı Şafiî: “İhsar kurbanım Harem'e göndermek şart değildir. Zira bu kurban,
ihramda olan kimsenin ihramdan çıkabilmesi için kendisine gösterilen bir
kolaylıktır. Eğer Harem'e gönderilmesi şart olursa o zaman kolaylık olmaz”
demiştir.
Biz diyoruz ki: Böyle
de olsa, yine kurban kesmek uzun zaman ihramda kalmaktan kolaydır.
Bu kurbanın davar
olması caizdir. Zira âyette Kurban diye nass edilmiştir, davar da kurbanın en
aşağı cinsidir. Şayet kişi sığır, deve veyahut bunların yedidebirini kurban
yaparsa yine olur.
Kurbanı Harem'e
göndermekten maksat, bizzat kurban edilecek hayvanı göndermek değildir. Harem'de
satın alınmak üzere kıymetini de göndermek caizdir.
Metindeki “Ve o gün
geçtikten sonra ihramdan çık” sözünden, ihramdan çıkabilmek için tıraş olmanın
şart olmadığı anlaşılır, ki İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed buna kaildirler.
İmam Ebû Yûsuf ise, bir rivayete göre “Eğer tıraş olmazsa birşey lâzım gelmez”
demiş ise de, diğer bir rivayete göre “Kurban göndermekten başka, tıraş olmak
da şarttır. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'de,
Umresini tamamlamaktan engellenince tıraş olmuş ve Ashabına da tıraş oimalannı
emir buyurmuştur” demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de: “Tıraş ancak
Hac veya umrenin amelleri bitmeden tıraş olmak ibadet değildir. Peygamber
Efendimizle (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabı ise, umreden vazgeçip Medine'ye
dönmek istedikleri bilinsin diye Hudeybiye'de tıraş olmuşlardı.
Eğer Kıran haccı
ihramında olan kimse ihsar edilirse Harem'e iki kurban göndermesi gerekir. Zira
bu kimse iki ihramdan çıkmaya muhtaçtır. Şayet Umre ihramında kalıp yalnız hac
ihramından çıkmak için bir kurban gönderirse her iki ihramdan da çıkmamış olur.
Çünkü bu kimsenin her iki ihramdan da birlikte çıkması emrolunmuştur.
İhsar kurbanı
Harem'den başka bir yerde kesilemez. Fakat İmam Ebü Hanife'ye göre bayramdan
önce kesilebilir. Diğer iki İmamise: “Hac
ihramında olan kimse bayram gününden önce kesemez. Umre ihramında olan kimse
ise istediği zaman kesebilir” demişlerdir. İki İmam ihsar kurbanını da temettü
ile kıran kurbanlarına kıyas etmişlerdir. îki İmam ayrıca -tıraş ile de
ihramdan çıkıldığı için- ihsar kurbanını tıraşa da kıyas etmiş olabilirler. İmam
Ebû Hanife ise: “İhsar kurbanı kefaret kurbanıdn. Bunun içindir ki etinden
yemek caiz değildir ve hepsini yoksullara dağıtmak gerekir. Bunun için onun
da, diğer kefaret kurbanları gibi belirli bir zamanı yoksa da belirli bir yeri
vardır. Temettü ile kıran kurbanları.ise, şükür kurbanı oldukları için öyle
değildirler. Tıraş da belirli vakti bulunduğu için öyle değildir. Çünkü tıraş,
haccın en büyük rüknü olan Arafat vukufundan sonra olunur» demiştir.
Hac ihramında olan
kimse ihsardan dolayı ihramdan çıkınca ona hem hac, hem umrenin kazası lâzım
gelir. Abdullah İbn-i Abbas ile Abdullah İbn-i Ömer (Radiyallâhü anh)'den böyle
rivayet olunmuştur. [162]
Çünkü bu kimsenin hacca girişi sahihtir. Bunun için ona haccın kazası lâzım
gelir. Umre de, kaçırılmış olan haccın hükmünde olduğu için onun da kazası
lâzım gelir. Umre ihramında olan kimseye ise yalnız umre kazası lâzım gelir.
Biz Hanefilere göre
umre ihramında olan kimse için de ihsar vardır. İmam Malik: “Umrenin belirli
bir vakti olmadığı için ihsan yoktur” demiştir.
Biz diyoruz ki;
Peygamber Efendimizle (Sallallahü Aleyhi ve Sellemle) Ashabı Mekke'ye girmekten
menedilirken Hudeybiye'de umre ihramında idiler. Kaldı ki, ihsarda olan kimseye
ihramdan çıkma izni, zorluğa duçar olmasın diye verilmiştir. Bu sebep ise umre
ihramında da vardır ve böyle olunca, ihsar nedeniyle umre ihramından çıkan
kimseye -hacda olduğu gibi- kaza lâzım gelir.
Kıran haccı ihramında
olan kimseye bir hac ile iki umrenin kazası lâzım gelir. Kıran haccı ihramında
olan kimseye bir hac ile bir umre kazasının lâzım gelmesi, yukarıda
söylediğimiz sebepten dolayıdır. İkinci umre de, başladığı umrenin sahih olduğu
halde onun ihramından çıktığı için ona lâzım gelir.
Eğer kıran hacci
ihramında olan kimse, Harem'e kurban gönderdikten ve adamlarına da -Kurbanımı
falan günde kesin- diye talimat verdikten sonra ihsan kalkarsa, eğer artık ne
hac ve ne de kurbanına yetişemiyorsa hac yoluna devam etmeyip kurbanının kesilmesiyle
ihramdan çıkıriayı bekler. Zira haccı kaçırdığı için artık haccın amellerini
sürdürmekte onun için bir yarar yoktur. Ancak eğer umre yapmak için yoluna devam
etmek isterse yapabilir.
Eğer hac ile
kurbanının ikisine de yetişiyorsa yoluna devam etmesi gerekir. Zira henüz
maksat elden gitmemişken mani ortadan kalkmıştır. Kurbanına da yetiştiği zaman
onda istediği gibi tasarruf eder. Çünkü malıdır ve onu öyle bir maksat için
tayin etmişti ki artık ona ihtiyaç kalmamıştır. Eğer kurbanına yetişiyor da
hacca yetişemiyorsa ihramdan çıkar. Eğer hacca yetişiyor ve fakat kurbanına
yetişemiyorsa ihramdan çıkması istihsanen caizdir. Bu taksim, İmam Muhammed ile
İmam Ebû Yûsufun hac ihramında olan muhsar hakkındaki görüşlerine göre mümkün
olamaz. Zira onlara göre ihsar kurbanı bayramdan önce kesilemez. Bunun için
eğer muhsar, hacca yetişirse kurbanına da yetişmiş olur. İmam Ebû Hanife'nin
görüşüne göre ise mümkündür. Umre ihramında olan muhsar hakkında da ittifak
ile mümkündür. Zira umre ihsan kurbanının kesimi için belirli bir vakit yoktur,
İmam Züfer: “Eğer muhsar, hacca yetişiyor da kurbanına vetişemi-yorsa ihramdan
çıkması caiz değildir. Zira her ne kadar kurbanına yetişemiyorsa da asıl maksat
olan hacca yetiştiği için kurban ile yetişemez” demiştir. Caiz olduğunu
istihsan edenler ise: “Eğer biz onu haccını sürdürmeye mecbur kılarsak
gönderdiği kurban boşa gitmiş olacaktır. Oysa can gibi malın da korunması
gerekir. Ancak kendisi muhayyer olup isterse bulunduğu yerde veya başka yere
giderek kurbanının kesilmesini bekler ve ondan sonra ihramdan çıkar, isterse
ihramında olduğu hac veya umreyi tamamlamak üzere yoluna devam eder, ki en
iyisi de budur. Çünkü bu durumda, verdiği sözü daha da yerine getirmiş olur”
demişlerdir.
Arafat vukufunu yaptıktan
sonra ihsar olunan kimse artık haccı kaçırmaktan emin olduğu için muhsar sayılmaz.Mekke'de dahî olsa Arafat'a gitmekten ve Kabe'yi tavaf
etmekten menedileıı kimse muhsardır. Zira her ne kadar bu kimse Mekke'de ise
de haccını tamamlamaktan ahkonduğu için Harem'in dışında ihsar edilen kimse
hükmündedir.
Tavaf ile Arafat
vukufundan bîrini yapabilen kimse ise muhsar değildir. Tavafı yapabilen
kimsenin muhsar olmaması: çünkühaccı kaçıran kimse tavaf ile
ihramdan çıkmış olur. Vukufu yapan kimse de -yukanda da söylediğimiz gibi-
haccı kaçırmaktan emin olur.Kimisi: “Bu meselede tmam Ebû
Hanife ile İmam Ebü Yûsuf arasında ihtilâf vardır” demiş ise de, doğrusu -Allah
bilir- söylediğimiz gibidir.[163]
Haccı
Kaçırma Bab
Eğer bir kimse hac
İhramına girer ve kurban bayramı günü tanyeri ağanncaya kadar Arafat'ta vukuf
yapmazsa haccı kaçırmış olur. Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- vukuf vakti
bayram günü tanyeri ağanncaya kadar devam eder. Bu kimseye Kabe'yi tavaf etmek.
Safa İle Merve arasında Saiy yapmak ve ihramdan çıkıp ertesi sene haccını kaza
etmek gerekir. Fakat ona kurban lâzım gelmez. Zira Peygamber Efendimiz
(Sallallahü Aleyhi ve Sellem);
“Kim ki geceleyin Arafat vukufuna yetişemezse haccı kaçırmış olur. Umre
yapıp ihramdan çıksın ve ertesi sene haccını kaza etmesi gerekir” [164]
buyurmuştur. Umre ise Tavaf ile saiyden başka bir şey değildir. Hem de ihram
sahih olarak inikat ettikten sonra ondan çıkmak için -mübhem bir niyetle
girilen ihramda olduğu gibi- hac ile umreden birini yapmakla ancak olur. Burada
ise kişi haccı yapamaz durumda olduğu için ona umreyi yapmaktan başka bir yol
yoktur. Ve umre yapmakla ihramdan çıktığı için ona kurban lâzım gelmez. Çünkü
ona lâzım gelen umre muhsara lâzım gelen kurbanın yerine kaim olduğu için
aynca kurban da lâzım gelmez.
Umre ise kaçınlmaz.
Umre senenin bütün günlerinde yapılabilir. Ancak -Arefe bayram ve teşrik
günleri olmak üzere- beş günde yapılması mekruhtur. Zira rivayet olunmaktadır
ki Hz. Aişe (Radıyallâhü anhâ) bu beş günde umre yapmaktan hoşlanmazdı. [165] Hem
de bu beş günde hac yapıldığı için bu günler hac günleridir, İmam EbüYûsuf tan «Arefe günü öğleden önceumre yapmak mekruh değildir. Çünkü haccm rüknü olan
Arafat vukufunun vakti öğleden sonra başlar” diye söylediği rivayet olunuyorsa
da, mezhepte en zahir olan, bizim dediğimizdir. Bununla beraber eğer kişi bu
günlerde de umre yaparsa sahihtir ve ihrama girmiş olur. Çünkü bu günlerde umre
yapmanın mekruh olması, bu günlerde bulunan bir sebepten dolayı değil, haccın
amellerine gereken önemi göstererek bu günleri yalnız hacca ve haccm
amellerine bırakmak içindir. Bunun için eğer kişi bu günlerde umre ihramına da
girerse umreye girişi sahih olur.
Umre sünnettir. İmam-ı
Şafii ise;“Hac ile umrenin ikisi de farzdır. Hangisi ile
başlarsan sakıncası olmaz” [166]
hadisine dayanarak: “Farzdır” demiştir.Bizim de
delilimiz;“Hac farz'dır. Umre ise
nafiledir” [167]
hadisidir. Hem de umrenin belirli bir zamanı olmadığı gibi. başka bir şeyin
niyetiyle de yapılabilir. Nitekim haccı kaçıran kimse, hac niyetiyle ihrama
girdiği halde umre olarak tamamlar. Bu ise, umrenin nafile olduğunu gösterir.
İmam-ı Şafii'nin dayandığı hadise gelinceya onunla “Haccın amelleri umrede de mevcuttur” mânâsı kasdedilmiştir,
ya da bizim dayandığımız hadis ile çatıştığı için onunla umrenin farzıyeti
sabit olamaz.
Temettü babında da
söylediğimiz üzere umre Kabe'yi tavaf ve Safa ile Merve arasında saiy olmak
üzere iki amelden ibarettir.![168]
Başkası
Yerine Hac Etmek
Bu babın dayandığı
temel şudur: Ehl-i sünnet'e göre kişi -namaz, oruç, sadaka ve benzeri gibi-
işlediği herhangi bir iyi amelin sevabım başkasına verebilir. Nitekim Peygamber
Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki tane beyaz koç kurban ederken,
birini kendi
adına, birini de Allah'ın birliğine ve kendisinin Allah'ın Peygamberi olduğuna
şahitlik eden ümmeti adına keserek kurbanlarından birinin sevabını ümmetine
bahsetmiştir. [169]
İbadetler -zekât gibi
yalnız mali, namaz gibi yalnız bedeni ve hac gibi hem mali ve hem bedenî olmak
üzere-bir kaç çeşittir. Birinci çeşidi,, ister keyfi, ister mecburî olsun her
iki durumda da başkası yerine yapmak caizdir. Çünkü bu ibadet, yapıldıktan
sonra yapanı kim olursa olsun gayesi hâsıl olur. İkinci çeşidi ise, hiç bir
durumda başkası yapamaz. Çünkü bu çeşit ibadetin gayesi olan bedeni yormak ve
nefsi İslaha çalışmak, başkasının yapması halinde hasıl olamaz. Üçüncü çeşide
gelince: Kişi onu başkasına da yaptırdığı zaman malî zorluğa uğradığı için,
bizzat yapamadığı zaman başkasına yaptırabilir. Ancak hac bütün ömürde bir
kere farz olduğundan, kişinin onu başkasına yaptırabilmesi için ölünceye kadar
kendisinin onu yapamaması şarttır. Fakat nafile babı daha geniş olduğu için
nafile olan haccı başkasına yaptırmak caizdir.
Sonra, mezhebin
zahirine göre başkasına yaptırılan hac, yaptıranın olur, ki bu konuda varit
olan hadisler de bunu göstermektedir. NitekimHas'amoğullarıkabilesinden bir kadın:“Babam çok yaşlıdır, hayvan sırtında kendini tutamaz.
Onun yerine hac yapabilir miyim? diye sorunca, Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem): “Baban yerine hac da
yap umre de”[170]
diye cevap vermiştir. İmam Muhammed ise: “Başkasına yaptırılan hac yapanın
olur. Yaptıran kimseye ise, ancak yaptığı masrafın sevabı hâsıl olur. Çünkü
hac bedeni bir ibadet olduğu için kişinin onu yapamaması halinde başkasına
yaptırmak için yaptığı masraf onun yerine geçer. Nasıl ki oruç tutamayan
kimsenin verdiği fidye de orucun yerine geçmiş olur diye söylediği rivayet
olunmaktadır.
Eğer bir kimseye iki
kişi ayrı ayrı: “Benim yerime hac yap» diye söyler ve o da her ikisinin de
niyetiyle ihrama girerse, yaptığı.hac
kendisinin olur ve eğer onlardan ücret almış ise geri vermesi gerekir. Çünkü
başkasına yaptırılan hac -yukarıda da söylediğimiz üzere- her ne kadar
yaptıranın oluyorsa da, bu kimse kendisine haccı yaptıran her iki kişinin de
isteğine uymadığı için yaptığı hac kendisinin olun Zira ikisi de haccı yalnız
kendisi yerine yapmasını söylediği halde kendisi ortaklı olarak her ikisi
adına ihrama girmiştir. Ve biri diğerinden öncelikli olmadığı için, yaptığı
haccı sonradan birine vermesi de mümkün değildir. Fakat eğer kişi anne ve
babası yerine hac yaparsa böyle değildir. Çünkü bu haccı karşılıksız olarak
yaptığı için sevabını, anne ile babasından hangisine vermek isterse verebiür.
Burada ise, ücretle yaptığı için kendisine yaptıranların isteğine göre hareket
etmesi gerekir ve böyle yapmadığı için yaptığı hac kendisinin olur. Bunun için
de, onlardan aldığı ücreti geri vermesi gerekir. Eğer ihrama girerken
-İkisinden biri yerine ihrama girerim» diye mübhem olarak niyet getirir ve
ibham içinde haccını sürdürürse -herhangi biri diğerinden öncelikli olmadığı
için- yine ikisinin de isteğine uymamış sayılır. Eğer mübhem olarak ihrama
girdikten sonra ve fakat daha herhangi bir amelde bulunmamışken ikisinden
birini tayin ederse, İmam Ebû Yûsuf'a göre yine böyledir ve kıyas da bunu
gerektirir. Zira ihrama girerken kimin yerine ihrama girdiğini belirtmesi
gerektiği halde bunu yapmadığı için yaptığı hac kendisinin olur. Fakat eğer
ihrama girerken “Hac ile umreden birinin ihramına girerim” diye niyet
getirirse, sonradan hac ile umreden birine çevirebilir. Çünkü bunda iltizam
edilen ihram, diğerinde ise yerine ihrama girilen kimse meçhuldür.
İstihsamn delili de
şudur; İhram bizatihi maksut olmayıp hac veya umre yapabilmek için bir vesile
olduğundan mübhem dahi olsa eğer daha hac veya umrenin amellerinden bir şey
yapılmamışken kimin için oiduğu tayin edilirse vesile olmaya yarar. Fakat eğer
ameller de ibham içinde yapılırsa öyle değildir. Çünkü ibham içinde yapılmış
olan bir şeyin sonradan tayini kabil değildir.
Eğer bir kimse bir
başkası yerine kıran haccı ihramına girerse kıran kurbanı kendisine ait olur.
Çünkü kıran kurbanı kişiye, Cenâb-ı Allah'ın kendisini hac ile umreyi bir arada
yapmaya muvaffak kıldığı için lâzım gelen şükür kurbanıdır. Hac ile umreyi bir
arada yapan kimse ise ihrama giren kimsedir.
Eğer bir kimse bir
başkasına kendisi yerine hac yapmasını, bir başkası da kendisi yerine umre
ihramına girmesini söyler ve ona kıran yapmak için de izin verirlerse yine
böyledir. Yani kıran kurbanı aynı sebepten dolayı, kıran haccı yapan kimseye
aittir.
İhsar kurbanı ise İmam
Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre haccı yaptırana aittir. İmam Ebû Yûsuf
ise; “Haccı yapana aittir. Çünkü ihsar kurbanı uzun zaman ihramda kalmaktan
kurtulma'; için ihramdan çıkma kefaretidir. İhramdan ise, ihramda olan kimse
çıkar” demiştir. İmam Ebû Hanife ile îmam.Muhammed de: “İhramda olan kimseyi bu
zorluğa sokan, kendisine haccı yaptıran kimse olduğuna göre bu zorluktan
kurtulma kefaretinin de ona ait olması lâzım gelir” demişlerdir.
Eğer bir kimse bir ölü
yerine hac yaparken ihsar edilirse İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre ihsar
kurbanı ölünün bıraktığı maldan çıkar. İmam Ebû Yûsufise: “Haccı yapan kimseye aittir” demiştir.
Sonra İmam Ebû Hanife
ile İmam Muhammed'in görüşüne göre ihsar kurbanı, kimisi: “Ölünün bıraktığı
malın üçtebirinden çıkar. Çünkü kurban da zekât ve kefaretler gibi karşılıksız
bir bağıştır”, kimisi de. “Ölünün bıraktığı malın tamamından çıkar. Çünkü
haccı yapan kimseye ödenmesi gereken bir alacaktır” demiştir.
İhramda iken cinsel
ilişkide bulunmaktan dolayı lâzım gelen kurban ise haccı yapan kimseye aittir.
Çünkü bu kurban ihramda işlenen suçun cezasıdır. Suçu ise, haccı yapan kimse
işlemiştir. Bu kimse aynca, yaptığı masrafa da zamin olur. Yani eğer bu kimse
daha Arafat vukufunu yapmamışken cinsel ilişkide bulunmakla haccını bozarsa,
kendisine haccı yaptıran kimsenin kesesinden yaptığı masrafı da ödemesi
gerekir. Çünkü kendisine haccı yaptıran kimse sahih bir hac yapmasını şart
koşmuştur. Fakat başkası yerine hac yapan kimse eğer Arafat vukufunu kaçınrsa
yaptığı masrafı ödemek zorunda olmaz. Çünkü elinde olmayarak kaçırmıştır.
Arafa vukufundan sonra cinsel ilişkide bulunan kimse de yaptığı masrafa zamin
olmaz. Zira Arafat vukufundan sonra yapılan cinsel ilişki ile hac bozulmaz.
Ancak -yukanda da söylediğimiz gibi- kurban lâzım gelir ve- bu kurban da,
diğer kefaret kurbanları gibi ihramda olan kimseye aittir.
Eğer bir kimse, yerine
hac edilmesini vasiyet eder ve öldükten sonra vasisi, vasiyetini yerine
getirerek yerine hac etmek için birini tutup gönderir, ancak tuttuğu adam
Kûfe'ye varınca ölür veyahut parası çalmırsa İmam Ebü. Hanife'ye göre malının
geri kalan kısmının üçtebirinden ve ölünün evinden yola çıkmak şartı île bir
başkası tutulur, tmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed:“Birinci adamın öldüğü yerden yola çıkacak bir kimse
tutulur” demişlerdir. Buna göre meselede iki yönden ihtilâf vardır:
1- İkinci adama verilecek ücret malın geri kalan
kısmının üç-tebirinden mi, yoksa tamamının üçtebirinden mi ödenir?
2-
İkinci adam ölünün evinden mi, yoksa birinci adamın öldüğü yerden mi yola
çıkar? Birinci ve metinde mezkur olan görüş İmam Ebû Hanife'nindir.İmam Muhammed'e göre ise, eğer birinci adama
verilen ücretten bir şey kalmış ise ondan tutulur, kalmamış ise vasiyet
bozulur. Çünkü vasiyet eden kimsenin vasiyet ettiği mikdan ayırıp da zayi
olduğu zaman nasıl vasiyeti bozuluyorsa, tayin ettiği vasinin de -onun yerine
kaim olduğu için- ayırdığı mikdarın zayi olması halinde vasiyetin bozulması
lâzım gelir.
İmam Ebü Yûsuf da: “Malın
tamamı üçtebirinin geri kalan kısımdan ödenir. Çünkü vasiyet ancak terekenin
üçte birinden nafiz olur”. İmam Ebû Hanife: “Çünkü ölünün vasi tayin ettiği
kimsenin terekeden yaptığı harcamalar ancak eğer ölünün söylediği yolda olursa
sahih olur. Burada ise o yolda olmadığı için, terekeden ayrılmadan ziyaa
uğraması kabilindendir. Bunun için geri kalan kısmının üçte birinden ödenir”
demiştir.
İhtilâfın ikinci
konusu olan -ikinci adam ölününevinden
mi, yoksa birinci adamın varıpöldüğü yerden mi yola çıkar?” meseleşine gelince
kıyas «ölünün evinden yola çıkar” diyen İmam Ebû Hanife’nin görüşünü
gerektirir. Zira;“Kişi
öldüğü zaman -üç şey dışında- her türlü ameli kesilir.” [171]
hadisi, ölen kimsenin yanda kalan amelinin dünya ahkâmı yönünden hükümsüz
olduğunda nasstır. Vasiyetin infazı da dünya ahkâmından olduğuna göre birinci
adamın hac yolundan kestiği mesafenin hükümsüz olması ve bunun için ikinci
adamın ölünün evinden yola çıkmasının vücubu lâzım gelir. Birinci adamın varıp
öldüğü yerden de yola çıkmanın caiz olduğunu istihsan eden iki İmamın delili
de;
“Allah'a ve O'nun Peygamber'ine hicret etmek üzere evinden çıkıp da
yolda ölen kimse, AHah'dan ecir almayı hak etmiş olur” [172]
âyet-i kerimesi ile;“Kim ki hac yolunda ölürse ona her yıl, kabul olunmuş bir haccın sevabı
yazılır” [173] hadisidir. Zira bu âyet
ile hadisten, birinci adamın hac yolunda kestiği mesafenin hükümsüz olmadığı ve
hükümsüz olmayınca da, ikinci adamın onun vardığı yerden yola çıkabildiği
anlaşılır.
Bu ihtilâf, aslında
kendi adına hac yoluna çıkıp da yolda ölen kimse hakkında olup, başkası adına
çıkan kimse hakkında ise ona kıyasen caridir.
Anne ile babası yerine
hac ihramına giren kimse, haca bittikten sonra sevabını onlardan yalnız birine
verebilir. Zira izin almadan başkası adma hac eden kimsenin, haccınin sevabını
haccı bittikten sonra o kimseye verebildiğine göre, ihrama girerken getirdiği
niyet hükümsüzdür. Bunun için bu kimsenin, anne ile babasının ikisi niyetine
girdiği haccın sevabını sonradan birine vermesi sahih tir. Fakat başkasının
emriyle ihrama giren kimse -yukarıda da aralarında ayırım yaptığımız gibi-
öyle değildir.[174]
HAC
KURBANLARI BABI
Hac kurbanlarının en
aşağısı bir koyun veya keçidir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber
Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hac kurbanlarının hangi hayvanlardan
verildiği sorulmuşve Peygamber Efendimiz; “En aşağısı bir koyun veya keçidir” [175] diye
cevap vermiştir.
Hac kurbanları deve,
sığır ve koyun ile keçi olmak üzere üç çeşit hayvandan verilebilir. Zira
Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) en aşağısının bulunduğunu
bildirince, en üstününün de bulunması lâzım gelir. O da deve ile sığırdır. Hem
de hac kurbanı Harem'e hediye edilen kurban demek olduğuna göre bu vasıf bu
her üç çeşit hayvanda da bulunur.
Hac kurbanları, kurban
olarak kesilmesi caiz olan hayvanlar dışında olamaz. Çünkü hac kurbanları da
kurbanların bîr çeşidi olduğu için diğer kurbanlarda aranan vasıflar onda da
aranır.
Cünüp olarak ziyaret
tavafını yapan kimse ile Arafat vukufundan sonra cinsel ilişkide bulunan kimse
dışında, herkes koyun veya keçiyi kurban edebilir. Bu iki kimse ise yukanda
anlattığımız sebebe binaen deve veya sığırdan başkasını kurban edemezler.
Haccın nafile kurbanı
ile Temettü' ve Kıran hacci kurbanlarından yemek caizdir. Çünkü bu kurbanlar
ihramda bir kusur işlemekten ötürü lâzım gelen kefaret kurbanları olmayıp
birer ibadet oldukları için, diğer kurbanlar gibi onlardan yemek caizdir, hatta
müstahaptır. Nitekim rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) verdiği bu kurbanlarının etinden yemiştir. Bayram kurbanı
gibi bu kurbanların da fakirlere dağıtılması müstahaptır.
Geri kalan diğer hac
kurbanlarından ise yemek caiz değildir. Zira geri kalan kurbanların hepsi
kefaret kurbanlarıdır. Sabittir ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem) Hudeybiye'de umre yapmak üzere Mekke'ye girmekten alıkonunca, Naciye
el-Eslemi adındaki sahabi ile kurbanlaraıı göndermiş ve ona;“Ne sen, ne de
arkadaşlarından herhangi biri bu kurbanlardan bir şey yemeyin” [176]
buyurmuştur.
Haccın nafile kurbanı ile
Temettü' ve Kıran hacci kurbanlai bayramdan önce kesilemezler. Fakat İmam
Muhammed Mebsut’ta “Haccın nafile kurbanı bayramdan önce kesilebiliyorsa da,
bayram; bırakmak daha iyidir» diye kaydetmektedir ve sahih olan görüş budur.
Zira haccın nafile olan kurbanı Harem'in hediyesi olduğı için sevaphdır.
Harem'e hediye olması da Harem'e ulaştırılması il gerçekleşmiş olur. Bu olunca,
ne zaman kesilse caizdir. Fakat bayram günlerinde kurban kesmenin ibadet olması
daha zahir olduğı için bayrama bırakmak daha iyidir. Temettü' ve Kıran haccı
kur banlarının bayramdan önce kesilmesinin caiz olmayışı ise, çünkü Cenâb-ı
Hak;“Kurbanlarınızdan
yeyin ve sıkıntıda olan yoksula yedirin. Ondai sonra tıraş olun, tırnaklarını
kesip temizlensinler” [177]
buyurmuş tur. Tıraş olup temizlenme zamanı ise bayram günüdür. Bunun için
Temettü' ile Kıran haccı kurbanları, bayram kurbanı giib bayran günleri dışında
kesilemezler.[178]
Diğer kurbanları ise
kişi istediği zaman kesebilir. İmam-, Şafii haccın bütün kurbanlarını Temettü'
ve Kıran Haccı kur banlarına kıyas ederek “Hiç bir kurban, bayramdan önce
kesilemez” demiştir. Çünkü ona göre Temettü ile Kıran haccı kurbanları da ke
faret kurbanlarıdırlar.
Biz diyoruz ki: Diğer
kurbanlar kefaret kurbanları oldukları için bayram ile ilgileri yoktur. Zira bu
kurbanlar hacda işlenen herhan gi bir kusurun yerine geçsin diye kesilirler.
Bunun için denilebiliı ki: ne kadar erken kesilseler o kadar iyidir. Temettü'
ile Kıran haccı kurbanları ise, vakitli birer nüsük oldukları için bayram kurba
nı gibi bayram günlerine mahsusturlar.
Hac kurbanları
Harem'den başka bir yerde kesilemezler. Zira Cehâb-ı Hak, ihramda av öldüren
kimseye lâzım gelen cezayı;“Kabe'ye ulaşacak bir kurban” [179]
diye vasıfIandırmıştır. Bunun için bu vasıf haccın bütün kurbanlarında şart
olmuştur. Hem de hac kurbanına Hediy denilir. Hediy ise hediye olarak bir yere
gönderilen kurban demek olduğu için onun mefhumunda Harem vardır. Zira hedyin
yeri Harem'dir. Peygamber Efendimiz (Şallallahü Aleyhi ve Sellem) de;“Minanın her
tarafı kurban kesme yeridir. Mekke'nin de bütün yol ve dereleri kurban kesme
yeridir” [180] buyurmuştur.
Hac kurbanlarının eti
ise her yerin fakirlerine verilebilir. Çünkü fakirlere yardım gayesini
amaçladığı için hangi fakirlere verilse gayesi gerçekleşmiş olur. İmam-ı Şafii:
“Harem'in fakirleri dışında kimseye verilemez” demiştir.
Hac kurbanlarını
nişanlamak ve beraberce Arafat'a götürmek vacip değildir. Çünkü Hedîy kelimesi
kurban etmek için bir yere götürülen hayvan demek olduğuna göre onda
nişanlanmış olma şartı yoktur. Fakat Temettü' ve Kıran haccı kurbanlarını
nişanlamak iyidir. Çünkü bu kurbanların bayramdan önce kesilmesi caiz olmadığı
için bayrama kadar onları tutacak kimse bulunmayabilir. Hem de Temettü' ve
Kıran hacet kurbanlan kefaret kurbanlan olmayıp birer nüsük oldukları için
onlarda aşikârlık esastır. Kefaret kurbanlan ise -yukarıda da söylediğimiz
gibi- bayramdan önce kesile-bildikleri için öyle değildirler. Kaldı ki, kefaret
kurbanları ihramda kusur işlemenin cezası oldukları için gizli kalmaları daha
uygundur.
Deveyi ayakta, sığır,
koyun ve keçiyi ise yatırarak kesmek daha iyidir. Zira Cenâb-ı Hak;
“Rabbin içinnamaz kıl ve kurban nahreyle” [181]
buyurmuştur. Nahr ise ayakta boğazlamak demek olduğu için, müfessirler: “Bu âyet ile deve kurban edilmesi emir”
buyurulmuştur demişlerdir. Cenâb-ı Hak;
“Allah bir sığır zebhetmenizi buyurur” [182]
âyeti ile “Ona fidye olarakzebhedilecek büyük bir kurbanlık verdik” [183]
âyetinde ise Zebih kelimesini kullanmıştır. Zebîh ise yatırarak boğazlanmaktır.
Hen: de sabittir ki Peygamber Efendimizle (Şallallahü Aleyhi ve Sellem) Ashabı
deve kurbanlarını ayakta ve öndeki sol ayaklan bağlı olarak keserlerdi. [184] Sağır
ile davarlar ise ayakta kesilmezler. Çünkü ya-tınlarak kesildikleri zaman
boğazlarını tutmak mümkün olduğu için onları yatırarak kesmek daha kolaydır.
Bunun için sığır ve davarlarda sünnet, onları yatırarak kesmektir.
Herkesin kendi
kurbanını –yapabiliyorsa- kendi eliyle kesmesi daha iyidir. Zira rivayet
olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hacer-ül
Veda'da beraberinde götürdüğü yüz deveden altmış küsur tanesini kendi eliyle
kesmiş ve geri kalanlannı da kestirmek için Hz. AIi'yi görevlendirmiştir. [185] Hem
de kurban kesmek bir ibadet olduğuna göre herkesin kendi ibadetini bizzat
kendisinin yapması daha iyidir. Zira kişinin kendi ibadetini bizzat kendisinin
yapmasında daha fazla huşu vardır. Ancak şu var ki. kimisi hayvan kesmesini
beceremiyor veyahut rahatlıkla yapamıyor. Bunun için bu kimselere kurbanlarını
başkalarına kestirmek caizdir.
Kurbanın çul ve yuları
da fakirlere verilmelidir. Kurbanı kesen kassaba kurbandan ücret verilemez.
Zira Peygamber Efendimiz (Şallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz.A1i'ye;“Çullan ile yulannı da ver. Kassabın ücretini
onlardan verme” [186] buyurmuştur.
Kurbanlığını
beraberinde süren kimse eğer yolda ona binmek zorunda kalırsa binebilir. Binmek
ihtiyacında olmayan kimseye ise, binmemek daha iyidir. Çünkü onu Allah yolunda
vermek üzere mahndan ayırdığı için, yerine varıncaya kada ondan yararlanması
doğru değildir. Ancak eğer ona binmek ihtiyacında ise o zaman binmesinde bir
sakınca yoktur. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü
Aleyhi ve Sellem) bir adamın bir deveyiönüne katıp
sürdüğünü görmüş ve adamı;“Binsene. Ne diye yaya yürüyorsun?”[187]
diye kınamıştır. Derler ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)
adamın deve arkasında yorgun yorgun yürüdüğünü görünce ona böyle söylemiştir.
Eğer deveye binmesi yüzünden devede bir eksiklik meydana gelirse, meydana
gelen eksiklik mikdarma zamin olur.
Eğer kurbanlığının
sütü bulunursa sağamaz ve kuruması için memelerine soğuk su serper, Zira süt,
kurbanlığın vücudundan oluştuğu için kendisi ondan yararlanamaz. Bu da eğer
onu kesme zamanı yakınsa, böyledir. Eğer kesilmesi daha uzak ise, hayvanm zarar
görmemesi için onu sağıp sütünü fakirlere verir. Şayet sütü kendisi harcarsa,
zamin olup ya da o kadar süt, ya da sütün değerini fakirlere vermesi lâzım
gelir.
Eğer kurbanlığını
beraberinde sürerken kurbanlığı yolda ölürse, eğer kurbanı nafile ise yerine
koymak zorunda değildir. Zira onu kurban yapmak istiyordu. O da elden
çıkmıştır. Eğer boynuna borç olmuş bir kurbanı ödemek için onu götürüyor
idiyse, bir başkasını onun yerine koyması gerekir. Çünkü boynuna borç olmuş
olan kurban bunun ölümü ile ödenmiş olmaz.
Eğer beraberinde
sürdüğü kurbanlıkta kulağından üçtebir gitmesi gibi büyük sayılan bir eksiklik
meydana gelirse artık kurbanlığa yaramadığı için yerine başkasını koyar. Onu
da nasıl isterse öyle yapar. Zira diğer mallarının arasına girmiş olur.
Eğer kurbanlık deve
yolda yorulup, yahut hastalanıp yürüyemez olursa, nafile ise onu kaldığı yerde
keser, kanı ile boynundaki nah boyayarak hörgücünün yanlarına sürer ve etinden
ne kendisi ve ne de zenginlerden herhangi biri yiyemez. Zira -yukarıda da
geçtiği üzere- Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Naciye
el-Eslemi'ye böyle emretmiştir. Devenin boynundaki naldan maksat, kurbanlık
olduğunu bildirmek için boynuna takılan nişandır. Böyle yapmanın faydası şudur
ki kurbanlık olduğu bilinsin de zenginler yemeyip fakirlere kalsın. Çünkü
zengin.fakir herkesin ondan yiyebilmesi için yerine varması
şarttır. Bu ise yerine varamadığı için hiç kimseye helâl olmaması gerekirdi.
Fakat onu canavarlara yem yapmaktansa fakirlere vermek daha iyidir. Zira ne de
olsa. fakirlere vermek sevaptan hali değildir. Kurbandan da gaye sevaptır. Eğer
yolda hastalanıp yürüyemiyen deve vacip bir kurbanlık ise. onun yerine bir
başkasını koyar ve onda hem malı olduğu ve hem de artık kurbanlığa yaramadığı
için istediği tasarufu yapar.
Nafile. Temettü' ve Kıran
kurbanlarına nişan takılır. Çünkü bu kurbanlar kefaret kurbanları olmayıp nüsük
oldukları için kurbanlık olduklarını bildirmek daha uygundur.
İhsar kurbanı ile
kefaret kurbanlarına ise nişan takılmaz. Zira bu kurbanların vücubuna sebep,
ihramda kusur işlemek olduğu için gizli kalmaları daha uygundur. İhsar kurbanı
da kefaret olduğu için kusur işleme kurbanları hükmündedir.Sonra, metinde “Nafile, Temettü ve Kıran kurbanları”
diye kurban mutlak olarak geçiyorsa da, ondan murat deve ve sığırdır. Çünkü
koyun ve keçileri nişanlamak âdet değildir ve nişanlamalarında yarar
bulunmadığı için biz Hanefilere göre -yukarıda da geçtiği üzere- nişanlamaları
sünnet değildir.[188]
Çeşitli
Meseleler
Eğer halk Arafat
vukufunu yaptıktan sonra veyahut yaparken, birtakım kimseler halkın bayram günü
vukuf yaptığına dair şahitlik ederlerse yapılan vukuf kâfi gelir. Kıyas ise
kâfi gelmemesini gerektirir. Zira vukuf belli bir gün ve yeri bulunan bir
ibadet olduğu için, başka bir gün veya yerde yapıldığı zaman sahih olmaması
lâzım gelir. Nitekim ZiIhicce'nin sekizinci gününde yapıldığı sabit olduğu
zaman sahih değildir. Bununla beraber kâfi gelmesi istihsan edilmiştir. Çünkü
bu şahitlik hüküm altına girmeyen bir şeyi nefye dairdir. Zira bu şahitlikten
maksat yapılan haccm sahih olmadığını isbat etmektir. Hac ise hüküm altına
girmeyen bir şeydir. Bunun için bu şahitlik kabul olunmaz. Hem de bu öyle bir
şeydir ki her zaman ve herkesin başına geldiği için sakınılması mümkün
değildir. Bir daha yapmayı söylemek de büyük bir zorluk doğurur. Bunun için,
yapılmış olan, şüpheli dahi olsa onunla yetinmekgerekir.
Zilhicce' nin sekizinci günü yapılan vukuf ise öyle değildir. Çünkü bir gün
sonra bir daha yapmak mümkündür. Kaldı ki ibadetlerde, vakti geçtikten sonra
yapılan vukufun benzeri var da, vakti gelmeden yapılan vukufun benzeri yoktur.
Derler ki: Hakim şu şahitlere: “Defolun gidin. Halkın hacet tamamdır” diyerek
şahitliklerini reddetmelidir. Çünkü bu şahitlikte bozgun yaratmaktan başka bir
yarar yoktur.Eğer Arefe gününün akşamında da Zilhicce hilâlini gördüklerine
dair şahitlik ederler ve gecenin kalan kısmında Arafat'ayetişilemiyorsa yine şahitlikleriyle amel
edilmez.
Eğer bayramın ikinci
günü birinci cemrenin taşlarını atmadan, ikinci ve üçüncü cemrelerin taşlarını
atan kimse, birinci cemrenin taşlarını attıktan sonra bir daha diğer cemrelerin
taşlarını atarsa sünnet olan sıralamayı gözettiği için iyi etmiş olur. Şayet
birinci cemrenin taşlarını atmakla yetinip diğer cemrelerin taşlarını bir daha
atmasa da, olur. Zira bu durumda her ne kadar sünnet olan sıralamayı gözetmiş
olmuyorsa da hiç değilse yapmamış olduğu vacibi yerine getirmiş olur.
İmam-ı Şafiî: “Eğer
bütün cemrelerin taşlarını bir daha atmazsa yalnız birinci cemrenin taşlarını
atması kâfi gelmez. Çünkü cemrelerin taşlarını sıra ile atmak gerekir. Sıra ile
atılmadığı zaman, tavaftan önce sa'y yapmak, yahut Safa dan. önce Merve ile
sa'ya başlamak gibi olur” demiştir.
Biz diyoruz ki: her
bir cemrenin taşlarım atmak başlı başına maksut bir ibadet olduğu için, caiz
olması, diğerlerinden önce veya sonra yapmaya bağlı değildir. Sa'y ise, önem
bakımından tavaf kadar olmadığı için tavafa tabidir. Bunun için sa'yın tavaftan
sonra yapılması gerekir. Merve ile sa'ya başlamanın caiz olmaması da, Kur'an-ı
Kerim'de Safa ile başlandığı içindir.
Eğer bir kimse yaya
olarak hac yapmayı adarsa, ziyaret tavafını yapmadığı sürece binemez.
el-Mebsut'ta -bu kimse muhayyer olup isterse yaya, isterse binerek hac yapar-
diye yazılı ise de el-Cami-üs Sağiyr'deki bu ifadeye göre bu kimseye yaya
olarak hac yapmak vâcib olur. Zira asıl şudur ki: bu kimse ibadetini kamil bir
şekilde yerine getirmeyi üzerine aldığı için ona, ibadeti o şekilde yerine
getirmek vâcib olur. Nasıl ki peşpeşe oruç tutmayı adayan kimse de adadığı
orucu peşpeşe tutmak zorundadır. Haccın rükünleri de ziyaret tavafı ile bittiği
için bu kimsenin ziyaret tavafını yapıncaya kadar yaya yürümesi gerekir.
Sonra, kimisi: “Bu kimse ihrama girdiği andan, kimisi de “Evinden yolculuğa
çıktığı andan” itiba ren yaya yürümeye başlar. Zira zahir şudur ki. kişi yaya
olarak hac ca gitmeyi adarken bu mânâyı kast etmiş olur. Şayet yolculuğu es
nasında herhangi bir yerde binerse, haccında bir eksiklik biraktıfrı için ona
kurban lâzım gelir” demiştir.
Derler ki: bu kimse ancak,
yol uzak olup yaya yürümek ona zor geldiği zaman binebilir. Yol yakın olup yaya
yürümek de ona zor gelmemesi halinde ise binmemesi gerekir.[189]
[2] Ebû Davud 1/248; İbn-i Mâce 1/213; el-Müstedrek c. 1
s. 441; Ahmed Müsned'i c. 1 s. 352.
[3] el-Müstedrek 1/481; Beyhakî c. 5 s. 179; Heysemitün
el-Zevâid c. 3 s. 206'da yazdığına göre bunu Taberani de el-Evsat'da sıhhatli
bir senetle kaydetmiştir.
[4] Tirmizi 1/100; İbn-i Mâce 1/214; el-Müstedrek c. 1 s.
442; Darekutni c.1 s. 254, Beyhaki c. 4 s. 330.
[5] Bu görüşe göre, eğer kişi yolun emniyetli olmadığı
için hacca gidememiş ise, öldükten sonra kendisi yerine bir başkasının
gitmesini vasiyet etmek zorundadır.
[6] Bezzar, Darekutni, Müslimve Buhari bu hadisi aynı
mânayı ifade eden değişik lafızlarla kaydetmişlerdir.Nasb-ürraye c. 3 s. 10.
[32] Bu hadis namaz bahsinde de geçti. Ancak onda
Hacer-ülesved'in karsısında ellerin kaldırılmasından söz edilmemektedir
[33] Ahmed. İmam-ı Şafii, îshak b. Rabûye ve Ebû Ya'la'nın,
Ebû Yafur el-Abdi'den rivayet ettikleri bu hadisi Abdürrezzak ile İbn-i Ebi
Şeybe de müsenneflerinde kaydetmişlerdir. Nasb-ürraye c. 3 a. 39.
[34] Buhari 1/218. Müslim 1/413. Ebû Davud c. 1 s. 259,
İbn-i Mâce 1/217, Nesai c. 2 s. 38.
[40] Müslim c. 1 S. 411; Ebû Davud C. 1 S. 260; Nesai, c. 2 s. 37; İbn-i Mâce c. 1 s. 217
[41] Buhari c. 1 s. 218; Müslim c. 1 s. 412; Nesai c.1 s.
38; İbn-i Mâce c. 1 s. 217; Ebû Davud c. 1 s. 258.
[42] Bu metin gariptir. Buhari ve Müslim'in Abdullah İbn-i
Ömer'den bu konuda rivayet ettikleri hadis “Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hac
veya umre tavafını yaparken üç turu koşarak ve dört turu da yürüyerekyapar,
ondan sonra iki rekât namaz kılardı” şeklindedir. Buhari c. 1 s. 219, Müslim c.
1 s. 414
[44] Çok gariptir. Haliz tbn-i Hacer, Diraye'de: “Ben bu
hadisihiç. bir yerde bulamadım” diyekaydelmektedir. Diraye c. 1 s. 192.
[45] Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in hac keyfiyeti ile
ilgili olarak Câbir (r.a.)'dan rivayet olunan uzun bir hadiste geçmektedir.
Müslim c. 1 s. 394; Ebû Davud c. 1 s. 262 ve Darimi s. 234.
[46] Dua ederken elleri kaldırmanın sünet olması, bir çok
hadislerle bildirilmiştir, Ebû Davud (Duâ Babı) c. 1 s. 209.
[47] Nesai, c. 2 s. 39; Beyhaki, c. 5 s. 94, Darekutni s.
270
[48] Heysemi Mecme-üz-Zevâfa c 3 s. 248’de Taberani'den
nakletmiştir. Ayrıca bu hadisi Darekutni s. 270 ve Beyhaki de c 5 s. 98'de İmam-ı
Şafii'den nakletmişlerdir. Hadis ayrıca Ahmed müsnedi c. 6 s. 421'de kayıtdır.
[65] İbn-i Şeybe bu hadisi Müsennefine almış ise de bu
hadis yukarıda geçen Câbir (r.a.)'ın hadisine aykırı düştüğü için gariptir.
Nasb-ürraye c. 3 s. 68.
[71] Bu bir zühuldür. Zira Fıkh-ı Şafii kitaplarının hepsi
bunun sünnet olduğunu söylemektedir. El-Mebsut'ta İmam-ı Şafii yerine “Leys
İbn-i Sa'd” diye geçmektedir
[78] el-Müstedrek c. 1 s. 486; Darekutni, c. 1 s. 289.
Heyseminin Mecme-üz Zevâid c. 3 s. 260'da anlattığına göre Taberani de
“el-Evsa”ta kaydetmiştir
[79] Gariptir. Ancak İbn-i Mâce dışında Sıhah-ı Sitte'nin
beşi Enes b. Mâlik(r.a)dan“PeygamberEfendimiz(s.a.v.) Mina'ya geldi
vecemrenin yanına vanp taşlarını attı.
Sonra Mina'daki yerine gelip kurbanını kesti, sonra başının sag yanını sonra
sol yanını göstererek berbere al dedi”, şeklinde bir hadis kaydetmişlerdir.
Ebû Davud c. 1 s. 272, Tirmizi c. 1 s. 123, Müslim c. 1 s. 421
[92] Ebü Davud, İbn-i Hibban ve Hakim. Nasb-ürrayü c. 3 s.
87
[93] İbn-i Ebî Şeybe ve Beyhaki, Nasb-ürraye c. 3 s. 87
[94] Gariptir Fakat İbn-iEbi Şeybe Musannef'inde Hz. Ömer'in “Kim ki halkın Mina'dan hareket
etmesinden önce eşyasını Meke'ye gönderirse haccı yoktur” diye söylediğini
kaydetmiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 88
[101] Darekutni c. 1 s. 264; EbûDavud c. 1 s. 269; Tirmizi c. 1 s. 120; Nesaî
c. 2 s. 47; Ahmed' Müsned'i c. 4 s. 335; Tayalisi s.185. Nasb-ürraye c.3,s.93
[112] Müslim c. 1 s. 407; Ebû Davud c. 1 s. 249; Tirmizi, c.
1 s. 125 ve Nesai.
[113] Bu hadis bu şekilde varid olmamıştır. Ebû Davud, Nesal
ve İbn-i Mâce Sayb b. Mabed es-Sa'lebi'den “Hac ile umreye birlikte niyet
getirdim. Hz. Ömer bana “Sen Peygamber'inin sünnetini yaptın” dedi. şeklinde
rivayet etmişlerdir. Ebû Davud c. 1 s. 250, Nesai c. 2 s. 13. İbn-i Mâce c. 1
s. 219. Ben diyorum ki hadis bu şekliyle müellifin dâvasına delil olamaz. Çünkü
hadiste hac için ayn ve umre için ayrı bir tavaf ile sa'y yapıldığına dair bir
delâlet yoktur.
[126] Müellifin önce kadından örnek getirerek, sonra “Bunu
yapan, erkek de olsa böyledir” demesinden bir mânâ çıkaramadım. Zira eğer “bir
kadın” yerine -her zaman dediği gibi- “bir kimsen deseydi “Bunu yapan, erkek de
olsa böyledir” demeğe gerek kalmaz ve dolayısiyle mesele daha kısa bir ifade
ile anlatılmış olurdu. el-Kifaye ve el-İnaye haşiyeleri buna «Meseleyi,
müelliften ya bir kadın sormuş, ya da erkeklere nazaran kadınlar daha bilgisiz
olduğu için müellif kadından Örnek getirmiştir» diye cevap veriyorlarsa da, bu
cevap pek tatminkâr değildir. Zira böyle de olsa, “bir kadın” yerine «bir
kimse” demek aynı işi görürdü.
[140] Nüshaların çoğunda böyle ise de bazı nüshalarda İbn-i
Abbas'ın hadisi diye geçmektedir ve en doğrusu budur. Îbn-i Ebî Şeybe ile
Tahavi Abdullah İbn-i Abbas(r.a.)dan
“Kim ki haccmdan bir şey takdim veya tehir ederje bunun için bir kurban kessin”
şeklinde nakletmişlerdir. Şerh-ül Asar c. 1, sh. 424
[144] Bu beş hayvanı öldürmenin cevazı hakkında iki hadis
vardır: Biri, onları Harem'de öldürmenin, biri de üıramda olan kimse için
öldürmenin cevazı hakkındadır ki bu iki hadis ayrı ayn hadisler olup birbiri
yerine geçmektedir. Çünkü bu hayvanları Harem'de öldürmenin caiz olmasından,
ihramda olan kimse için de onları öldürmenin caiz olması lâzım gelmez. Bazı
hadis kitaplarında bu iki hadis birleştirilerek şöyle denilmektedir :
“Bes hayvan vardır ki
Harem'de olsun, ihramda olsun onları öldürene günah yoktur. Onlar da
şunlardır: Kurt, kuduz köpek, karga, delice, yılan ve akreptir. Müslim c. 1, s.
384. Bu hadisin daha başka şekilleri de vardır. Kiminde karga yerine fare,
kiminde; benek karga ve kiminde daha başka şeyler geçgektedir.
[147] Müslim, Hac 67-73, 76-79; Buhari, Avlanma 7; Ebû
Davud, Menasüt, 39; Nesai,Hac 82-84,
86, 88, 113-114; Muvatta, Hac 88-90.
[148] Müslim ile Buhari. Ebû Davud da Ebû Said-i Hudri
(r.a)dan: “Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e ihramda olan kimsenin hangi
hayvanları öldürebildiği soruldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Yılanı, akrebi,
fareyi, ısırıcı köpeği, dölence kuşunu ve yırtıcı hayvanları öldürebilir.
Kargaya da atar fakat öldürmez,” diye cevap verdi, şeklinde bir hadis
nakletmiştir. Feth-ülkadir c. 3, s. 16
[154] Îbn-i Ebi Şeybe Musannaf'ında Abdullah b. Haris'ten: “Biz
hac yoluna çıkarken evimizde avlamış olduğumuz avlan olduğu gibi bırakıp salıvermezdik”
diye söylediğini rivayet etmiştir. (Nasb-ürraye e. 3, a. 143)
[166] el-Müstedrek c. 1 s. 481; Darekutni s. 282; Beyhaki c.
4 s. 351.
[167] Merfu olarak gariptir. îbn-i Ebi Şeybe Musannafında
Abdullah Îbn-i Mesud'dan mevkuf olarak rivayet etmiştir. İbn-i Mace ile Tirmizi
de bunu merfu olarak “Hac cihattır, umre nafiledir” şeklinde kaydetmişlerdir. İbn-i
Mâce c. 1, s. 221, Tirmizi c. 1 s. 125
[169] İbn-i Mâce c. 1 s. 232; Ebü Davud c. 2 s. 230;
Heysemî'nin Ez-Zevâid c.4 sh. 22'de kaydettiğine göre bu hadisi aynı mânada
ayrıca Bezzar, Ahmed ve Taheranî de rivayet etmişlerdir. (Nasb-ürraye c. 3 s.
152)
[170] Sıhah-ı Sitte'nin kaydettikleri bu hadiste Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) kadına sadece:“Baban yerine haccet» buyurmuş olup “umre et”
emri yoktur.
[171] Müslim c. 2 s. 41; Nesai c. 2 s, 132; Ebû Davud c. 2
s. 43; Tirmizi c. 1 s. 177
[173] Bu lâfız ve gariptir. Taberani ile Ebû Yala Ebû
Hüreyre (r.a.)'dan: “Kim ki hac yapmak üzere evinden çıkıp da yolda ölürse ona
Kıyamet gününe kadar hac yapan kimsenin sevabı yazılır, kim ki umre yapmak
üzere evinden çıkıp da yolda ölürse Kıyamet gününe kadar ona umrenin sevabı
yazılır...”şeklinde rivayet etmişlerdir. (Nasb-ürraye c. 3 s. 159)
[175] Bu hadis gariptir. Ancak Beyhakî onu el-Ma'rife'de
İmam-ı Şâfii yoluyla îbn-i Cüreye'den “Hacda akitlan kanlann en aşağısı bir
koyun veya keçidir” şeklinde rivayet etmiştir.Nasb-ürraye c. 3 s. 160
[176] Bu hadis yukarıda el-Muvatta ahi 142'de geçtiğini söylediğimiz
Câbir (r.a.)'in uzun olan hadisinde geçtiği gibi tmam Ahmed de Müsned'inde c. 1
s. 260'da bunu teyid eden bir hadis kaydetmiştir. Nasb-ürraye c. 3 sh. 160.
[177] Sünen-i Arbaalıın kaydettikleri bu hadiste; «Ne sen,
ne arkadaşların dan herhangi biri bu kurbanlardan bir şey yemeyin» kısmı
yoktur. Onun yerine “Eğer bu kurbanlıklardan güçsüz duruma düşüp yürüyemez
olarsa onu kes nalını kanına boya ve onu olduğu gibi halka bırak» şeklinde bir
emir vardır. An cak Vakıdfnin Naciye b. Cündüp'ten naklettiği bu hadiste; “Bir
tanesi yolda ta kattan düşüp artık yürüyemez oldu. Bunun üzerine Ebva'da
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e gidip durumu anlattım. Peygamber Efendimiz
(s.a.v.): “Onu kea nişanlarını kam ile
boya ve ne sen, ne de arkadaşlarından herhangi biri ondan yemeyip onu olduğu
gibi halka bırak» diye «mretti” şeklinde bir ziyade vardır. (Feth-ûl Kedir
c. 3 s. 80).