Üye Girişi
Close

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

el-Hidaye - Hacc Bahsi E-Posta
 

Yazan: İmam Merginani, Tarih: 14.02.2010 - 21:32

Okunma Sayısı : 665


HACC BAHSİ

 

Hac. köle, deli ve çocuk olmayan ve vücudunda herhangi bir sakatlık veya hastalık bulunmayan kimseye -eğer hacca gidip dönünceye kadar yol masrafını ve çoluk çocuğunun oturacakları mes­kenden başka, yiyecek ve giyecek gibi zarurî ihtiyaçlarını karşıla­yacak kadar varlığı bulunur ve yol da emniyetli olursa- vaciptir. Yani farzdır. Çünkü haccın farziyeti Kur'an-ı Kerim'in;

“Beyt'e gidebilme gücüne sahip olan kimseler için Beyt'i ziyaret et­mek Allah'ın gerekli kıldığı bir görevdir”[1]  ayeti ile sabittir.

1- Hacc kişiye, ömründe yalnız bir defa vaciptir.  Zira Peygam­ber Efendimiz (Aleyhi’s-salâtü ve's-selâm):

“Hacc her yıl mı vardır, yoksa bir kez midir?” diye sorulmuş. Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)

“Hayır, yalnız bir kezdir. Bir kezden fazlası isteğe bağlıdır[2] buyurmuştur. Kaldı ki haccm vücubuna sebep Beytullah olduğuna ve Beytullah'm da bir tane bulunduğuna göre, vücubunun tekrarı için sebep yoktur.

Sonra -İmam Ebû Yûsuf'a göre- haccın vücubu fevridir. Yani vacip olduğu ilk yılda yerine getirilmesi gerekir. Ak­si takdirde günah işlenmiş olur. Îmam Ebû Hanife'den de bu görüşte olduğunu gös­teren bir söz naklolunmuştur. İmam Muhammed ile İmam-ı Şafiî ise: “Fevri değildir. Çünkü bütün ömürde bir kere vacip olduğuna göre onun vakti bütün ömürdür. Kişi namazı, nasıl vaktinden istediği saatte kılabilir ve bundan dolayı günah iş­lemiş olmuyorsa, hacca da ömrünün istediği yılında gidebilir ve bun­dan ötürü günah işlemiş olmaz- demişlerdir, imam Ebû Yû­suf ise; -Haccın yılda belli bir zamanı bulunduğuna ve yılın her ayında hacca gidilemediğine göre, eğer vacip olduğu ilk yılda gi­dilmezse bir yıl beklemek gerekecektir. Bir yılda ise, ölüm nadir ol­madığı için ihtiyatın gereği, vacip olur olmaz gitmektir. Namaz vak­ti ise öyle değildir. Zira namaz vakti kısa olduğu için onda ölüm na­dirdir” demiştir. Haccın vücubu için deli ve çocuk olmamanın şartına gelince; Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):

“Hangi köle âzatlanırsa, on defa bile hacca gitmiş olsa, İslâm'ın rük­nü olan haccı bir daha yapması gerekir ve hangi çocuk ergenlik çağına girerse, on defa bile hacca gitmiş olsa, İslâm'ın rüknü olan Haccı bir daha yapması gerekir” [3] buyurmuştur. Kaldı ki hacc bir ibadettir. Köle ile çocuk ise ibadet ile mükellef değillerdir.

2- Haccın vücubu için, ayrıca hasta olmamak ve vücutta herhan­gi bir sakatlığın bulunmaması da şarttır. Çünkü hastalık veyahut vücutta bir sakatlığın bulunması halinde yolculuk yapmak ya büs­bütün imkânsızdır, ya da zordur. Dinde ise zorluk yoktur. İmam Ebû Hanife'ye göre, iki gözden kör olan kimseye -beraberinde kendisine yardıma olacak bir kimsesi bulun­sa bile- hacc vacip değildir. Diğer iki imâm ise: “Beraberinde ken­disine yardım edecek bir kimse bulunursa vaciptir” demişlerdir, ki bu mesele namaz bahsinde de geçti. Kötürüm olan kimseye ise, eğer yardımcısı bulunursa, imam Ebû Hanife'den “Vacip­tir. Çünkü kötürüm, yolda kendisine yardım edecek bîr kimse bu­lunduğu zaman binmek için araç bulan kimseye benzer”, İmam Muhammed'den ise: “Vacip değildir. Çünkü eğer yardımcısı onu sırtına almazsa kendisi yürüyemez. İki gözden kör olan kimse ise öyle değildir. Zira iki gözden kör olan,kimse, yolunu şaşırmış olan kimse gibi eğer ona kılavuzluk edilirse bizzat yürüyebilir” di­ye söyledikleri rivayet olunmaktadır. Haccın vücubu için, hac yolculuğunda gerekli olan azık ve bi­nite sahip olmak da şarttır. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'e: “Haccın farziyetini bildiren âyette geçen -Beyt'e gidebilme gücünden murat nedir?” diye sorulduğunda, Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):“Azık ve binittir” diye cevap vermiştir. [4] Buna göre, eğer kişi ancak, kendisiyle bir başkası­nın sırayla binebilecekleri bir biniti kirahyabiliyorsa, kendisine hac vâcib değildir. Zira bu durumda olan kimseye yolculuğunun hepsin­de azık ve bineğe sahiptir, denemez. Sonra, haccm farziyeti için var­lığı şart olan azık ve binitin, kişinin hacca gidip gelinceye kadar çoluk çocuğunun -mesken, hizmetçi, yiyecek ve giyecek gibi- bü­tün zorunlu ihtiyaçlanndan fazla olması da şarttır. Zira hac şeria­tın emrettiği bir ibadettir. Çoluk çocuğun nafakası ise kul hakkıdır Kul hakkı şeriatın emrinden önce gelir.

Mekke ve çevresinde oturan kimseler için binite sahip olmak şartı yoktur. Çünkü Mekke ve çevresinde oturanların hac menasikini yaya olarak yerine getirmelerinde fazla bir zorluk yoktur. Onlar için haccın menasikini yerine getirmek de nihayet cuma na­mazına gitmek gibidir.

Bunlardan başka, ayrıca yolun emniyetli olması da şarttır. Zira hacca gidebilmek yolun emniyetli olmasına bağlıdır. Ancak bu şart kimisi: “Vücubun şartıdır. Hatta eğer kişi, yol emniyetli olma­dığı için hacca gitmemiş ise, öldükten sonra yerine bir başkasının gitmesini vasiyet etmek zorunda değildir” demiştir, ki İmam. Ebû Hanife'den rivayet olunan görüş bu yoldadır. Kimisi: “Vücubun değil, haca yerine getirmenin şartıdır. Zira Peygamber Efendimiz, (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), âyette geçen “Güçü yal­nız azık ve binitle açıklamıştır.” demiştir. [5]

3- Hacca gitmek istiyen kadının beraberinde ya kocasının, ya da kendisiyle evlenmesi caiz olmayan bir yakın akrabasının bulunma­sı şarttır. Evi Mekke den üç günlük veya daha fazla mesafede olan kadın için bunlarsız hac yoluna çıkmaz caiz değildir. İmam-ı Şafii: “Eğer beraberinde başka kadın arkadaşları bulunur ve bu kadınların hepsi güvenilir kimseler olursa, kadının eşliğinde ko­cası veya yakın akrabası bulunmazsa bile, caizdir. Çünkü berabe­rinde bunca emin kadınlar bulununca kendisi için herhangi bir teh­like mevcut değildir” demiştir. Biz ise; “Hiç bir kadın eğer beraberinde kendisiyle evlenmesi caiz olmayan bir yakm akrabası bulunmazsa hac yoluna çıkmasın” [6] hadisine dayanıyoruz. Kaldı ki beraberinde yakm akrabası bulunmayan ka­dın için -beraberinde başka kadınlar bulunsa bile- yine tehlike vardır. Hatta beraberinde başka kadınların bulunması tehlikeyi da­ha da arttırır. Nitekim bunun içindir ki, bir yabancı kadının yanın­da yalnız kalmak, beraberinde bir başka kadın bulunsa bile caiz değildir. Fakat eğer evi Mekke' den üç günlük mesafeden da­ha az olsa, o zaman beraberinde kocası veya yakm akrabası bulun­masa da caizdir.

Eğer hacca gitmek istiyen kadının beraberinde yakm bir akra­bası bulunursa, kocası onu hacca gitmekten alıkoyamaz. İmam-ı Şafii: “Alıkoyabilir. Çünkü kadın hacca gidip dönünceye kadar kendisi bekâr hayatını yaşamak zorunda kalmış olur” demiştir.

Biz diyoruz ki: Farz olan ibadetlerin ifası yolunda erkeğin hak­kı söz konusu değildir. Hac da farz olan bir ibadettir. Hatta eğer kadına hac farz olmamış veyahut onun ikinci gidişi olursa, kocası onu yolundan alıkoyabilir. Ancak -demişlerdir ki- Eğer kadının beraberindeki yakın akrabası helâl, haram bilmiyen ve güvenilmez bir kimse olursa o zaman kocası onu gitmekten alıkoyabilir.

Kadının yakın akrabası -Mecusilikten başka- hangi dinden olursa olsun kadın onunla birlikte hacc yoluna çıkabilir. Ancak eğer Mecusî olursa onunla birlikte çıkamaz) Zira mecûsilikte yakın ak­rabalık evlenmeye mâni değildir. Eğer kadının yakın akrabası ço­cuk veya deli olursa -kadını koruyamadığı için- kadın onunla bir­likte çıkamaz. Ergenlik çağına yaklaşıp da henüz ergenleşmemiş olan kız da, büyük kadınlar gibi eğer beraberinde bir yakın akrabası bu­lunmazsa hacca gidemez. Şu da bilinmelidir ki: kadının beraberinde yakm akrabasının bulunması şart olduğuna göre, yakın akrabasının yol masrafı kadı­na aittir. Ancak kadının yakın akrabası eğer bulunmazsa, kadına hacc vacip mi olmaz, yoksa vacip olur da edası mı gerekmez? diye ihtilâf etmişlerdir.

4- İhrama girdikten sonra ergenlik çağına giren çocuk ile azatlanan kölenin devam ettikleri hacc, farz olan haccın yerini tutmaz. Zira bunlar ihrama girerken hacc kendilerine farz olmadığı için baş­ladıkları hacc nafile olup farza dönüşemez. Fakat eğer çocuk da­ha Arafat'a gitmemişken ihramını yenileyip farz niyetini getirirse caizdir. Kölenin ise böyle de yapması caiz değildir. Zira çocuk iba­dete ehil olmadığı için, ihrama girmekle başlamış olduğu haccı yük­lenmiş olmaz. Köle ise ibadete ehil olduğu için ihrama girmekle baş­ladığı haccı yüklenmiş olur ve dolayısıyle onu bozamaz. [7]

 

Bir Fasıl

 

Haccın inikatları, yani hacca giderken ihrama girmeden geçil­mesi caiz olmayan semtler beş tane olup Medine tarafından giden­ler için Zülhuleyfe, Irak tarafından gidenler için Zatuırk, Şam tara­fından gidenler için Cuhfe, Necid tarafından gidenler için Karen ve Yemen tarafından gidenler için de Yelemlem denilen semtlerdir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) mikat olarak bu yerleri belirtmiştir. [8] Bunun için hacca giden kimse, bu yer­lerden hangisine varırsa, ihrama girmeden daha öteye geçemez”. Fa­kat bu yerlere varmadan ihrama girmenin bir sakıncası yoktur. Evi bu raikatların berisinde olan kimsenin, ister Hacc veya um­re niyetiyle, ister başka maksatla olsun Mekke'ye gitmek is­terken, bu beş semtten birine vardığı zaman -biz Hanefilere göre- ihrama girmesi gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

“Hiçbir kimse ihrama girmeden mikati geçemez” [9] buyurmuştur. Hem de ihra­ma girmenin bu kutsal olan yere saygı göstermek olduğuna göre, hacc veya umre niyetiyle veyahut başka maksatla Mekke'ye gidenler arasında fark bulunmaması lâzım gelir. Mikatların ötesinde oturan kimseler ise, Mekke'ye herhangi bir iş için gitmek istediklerinde ihrama girmeden gidebilirler. Çünkü bunların Mekke'ye gidip gelmeleri çok olduğu için eğer her bir gitmede ihrama girmekle mükellef tutulurlarsa zor olur. Bunun için bunlar da Mekke'nin içinde oturanlar gibi ihrama gir­meden Mekke'ye girip çıkabilirler. Fakat Hacc veya umre ni­yetiyle Mekke'ye gitmek istedikleri zaman ihrama girmeleri gerekir. Çünkü Mekke'ye her zaman Hacc veya umre niye­tiyle gidilmediği için, bu maksatla giden kimselerin ihrama girmek­le mükellef tutulmalarında zorluk yoktur.

Kişinin bu  inikatlara  varmadan da ihrama  girmesi  caizdir. Zira Cenâb-ı Hak:

“Başladığınız Hac ve umreyi tam olarak yapın” [10] buyurmuştur. Hac ve umrenin tam olarak yapılması da, Hz. Ali ile Abdullah İbn-i Mesud'un yorumlarına göre kişinin hac veya umreye gider­ken kapısı önünden ihrama girmesidir. Hatta mikata varmadan ih­rama girmek, daha zor olduğu ve Kâbe'ye karşı olan saygı onda daha fazla bulunduğu için daha sevaplıdır. Fakat İmam Ebû Hanife'den: “Mikata varmadan ihrama girmenin da­ha sevaplı olması ancak, sakıncalı bir duruma girmiyeceğinden emin olan kimseler içindir”  diye söylediği rivayet olunmuştur.

Mikatların ötesinde oturanların mikatı, Harem denilen kutsal çevrenin sınırlan ile inikatlar arasında kalan yerlerdir. Zira bun­lar için kapıları önünden ihrama girmek caiz olduğuna göre, mikat-larla Harem'in sınırları arasında kalan her yer için inikattır. Mekke'de olanlar için ise, hac mikatı Harem'in içi, umre mi­katı da Harem'in dışıdır. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâ­tü ve's-selâm). Ashabından kimisine Mekke' nin içinde hac ih­ramına girmelerini emrettiği halde, muhterem eşi Hz. Âişe'nin umre ihramına girmesi için kardeşine onu Tenim'e götürme­sini emretmişti. Ten'im ise, Harem'in dışında olan bir semtin adîdir. Hem de haccın rükünlerinden biri Arafat'ta durmak olduğuna, Arafat'ın da Harem'in dışmda bulunduğuna göre, hac Ha­rem'in dışında bulunduğuna göre, hac Harem'in içinden Harem'in dışına doğru bir yolculuk olur. Umre ise; Harem'in içinde eda edil­diği için umre ihramına Harem'in dışındaki her yerde girilebilir.[11]

 

İhrama Girmek

 

1- Kişi ihrama girmek istediği zaman önce yıkanır veyahut abdest alır. Fakat yıkanmak abdest almaktan daha iyidir. Zira rivayet olun­maktadır ki Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ih­rama girmek isterken yıkanmıştır. [12] Ancak şu var ki bu yıkan­madan gaye temizlenmek olduğu için, aybaşı halindeki kadın da ih­rama girerken -onun için gusül olmuyorsa da- yıkanmakla emrolunmuştur. Bunun içindir ki abdest almak bu yıkanmanın yerine geçer. Nasıl ki cuma günü müstahap olan yıkanmadan da gaye te­mizlenmek olduğu içindir ki abdest almak onun da yerine geçer. Fakat temizlik yıkanma ile daha fazla hasıl olduğu ve Peygamber Efendimiz de yıkanmayı abdest almaya tercih ettiği için, yıkanmak abdest almaktan daha iyidir.

2- İhrama girmek istiyen kimse yıkandıktan sonra -birini etek­lik yapmak, diğerini de omuzlan üstüne atmak suretiyle- yeni ve­yahut yıkanmış olan iki bez parçasına bürünür. Zira hem Peygam­ber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ihrama girerken böyle yap­mış, [13] hem de ihramda olan kimselere dikilmiş elbise yasak ol­duğu için böyle yapmaktan başka çare yoktur. Fakat yeni bez, te­miz olma ihtimali daha kuvvetli olduğu için yıkanmış bezden daha iyidir.(İhrama girmek istiyen kimse, varsa güzel koku da sürer.) Zi­ra rivayet olunmaktadır ki   Hz.   Aişe (Radiyallâhü anhâ)  “Ben Peygamber Efendimize (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) ihrama gireceği sırada güzel kokular sürerdim” demiştir. [14] İmam Muhammed' den ise; “Eğer güzel kokunun maddesi, sürül­düğü yer üzerinde ihramdan sonra da kalıyorsa mekruhtur” diye rivayet olunmuştur, ki İmam Mâlik ile İmam-ı Şafiî de bu görüştedirler. Zira eğer böyle olursa ihrama girdikten sonra sürülmüş gibi olur. İhramda olan kimseye ise -ileride geleceği üze­re- güzel koku sürmek sakıncalıdır.

Biz diyoruz ki: Yasak olan, ihramda iken güzel koku sürmek­tir. Bu ise, ihrama girmezden önce sürülüp vücut üzerinden gide­rilmesi mümkün olmayan güzel kokunun devamıdır. Fakat ihrama girmezden önce giyilen dikili elbise -çıkanlabildiği için- öyle de­ğildir. İhrama girmek isteyen kimse bundan sonra iki rekât namaz kı­lar. Zira Cabir (Radıyallâhü anh)'ın rivayetine göre Peygam­ber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) Zülhuleyfe'de ihrama girdikten sonra iki rekât namaz kılmıştır ve; “Allah'ım, ben hacca gitmek İstiyorum. Bana kolaylık ver ve benden kabul buyur” [15] diye dua eder. Çünkü haccm rükünleri ayn ay­rı zamanlarda ve değişik yerlerde yapıldığı için bir hayli zorluğu vardır. Bunun için Cenâb-ı Allah'tan kolaylık dilenir. Namaz ise, hem zamanı az ve hem de eğer kişi hasta olmazsa kılınması kolay olduğu için namaza başlanırken böyle bir dua yoktur, (ve namaz bittikten sonra telbiyeye başlar. Zira rivayete göre Peygamber Efen­dimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) namaz kılar kılmaz telbiyeye baş­lamıştır. [16] Şayet namazdan sonra başlamayıp da bineğinin sır­tında yola doğrulunca başlarsa yine caizdir. Fakat geçen rivayete binaen, namazı bitirir bitirmez başlamak daha iyidir.

3- İhrama giren kimse eğer yalnız hac maksadı ile ihrama giri­yorsa getirdiği telbiye ile hac niyetim getirmek zorunda olur. Zira hac bir ibadettir. İbadetler ise ancak niyetle biribirinden ayrılmış olurlar. 

Telbiye: Lebbeykallahumme Lebbeyke La Şerike Leke, Lebbeyke İnnelhamde Venni'mete Leke Veımülke La Şerike Leke Senin emrindeyim Allah'ım senin emrindeyim. Senin em­rindeyim. Senin ortağın yoktur. Senin emrindeyim. Bütün hamd, ni­met ve hükümranlık senindir diye zikretmektir.

Telbiye; İbrahim (Aleyhisselâm)'ın -meşhur hikâyesin­de geçtiği üzere- insanları Kâbe'yi ziyarete olan çağırışına icabettirir. Telbiyede geçen bu kelimelerden bir tanesini bile eksik bırakmamak gerekir. Zira bütün ravilerin ittifakı ile Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bu şekilde gelmiştir. Şa­yet eksik bırakılmaz, fakat bir şeyler ilâve edilirse caizdir. İmam-ı Şafii -Rebi'in kendisinden ettiği rivayete göre-  telbiyeyi de ezana kıyas ederek: “Caiz değildir. Çünkü telbiye de ezan ve teşeh­hüt gibi me'sur bir şekilde varit olmuştur” demiştir. Biz diyoruz ki: Abdullah İbn-i Mesud, Abdul­lah İbn-i Ömer ve Ebû Hüreyre gibi Ashabın büyüklerinden birçok kimseler, ona birtakım şeyler katmışlardır. Kal­dı ki telbiyeden maksat, Cenâb-ı Allah'ı yüceltip ona kulluk göster­mek olduğuna göre ona başka şeyleri de katmanın sakıncalı olma­ması lâzım gelir.

Kişi telbiyeye başlayınca ihrama girmiş olur. Yani eğer hac­ca niyet getirerek telbiyeye başlarsa ihrama girmiş olur. Çünkü iba­detler ancak niyetle ifa edilebilirler. Fakat telbiye getirilmeden hac­ca niyet edilse bile ihrama girilmiş olamaz. Zira hac da namaz gi­bi birtakım rükünleri bulunan bir ibadettir. Namaza nasıl ancak tek­bir ile giriliyorsa, hacca da ancak telbiye ile girilir. Ancak şu var­dır ki: namaza girebilmek için tekbir almak şart ise de -Hanefi Fıkhı ulemâsı olan arkadaşlarımız arasında yaygın olan görüşe gö­re- hacca başlamak için telbiyede geçen kelimeleri bizzat kullan­mak şart olmayıp Allah'ı yüceltmek kastı ile söylenen her zikir, hat­ta Arapça olmasa bile varit olan telbiyenin yerine geçer. İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'e göre namaz ile hac arasında şu yönden fark vardır: Hac babı na­maz babından daha geniş olduğu için namaza girmek için bir zikir yapmak şart ise de, hacca başlamak için -kurban olarak kesilecek develeri nişanlamak gibi- zikir olmayan bir şey de zikrin yerine geçer. Bunun için telbiye bir başka zikir veyahut Arapça yerine bir başka dil de olabilir.

(Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle):

“Hacda refes, füsuk ve cidal yoktur” [17] buyurduğu için, ihram­da olan kimse bu üç şeyden bütün gücü ile sakınmalıdır.)

Refes: Kimisi; “Cinsel ilişkidir”, kimisi: “Kötü ve kaba lâflar­dır”, kimisi de: “Kadınların yanında cinsel ilişki ile cinsel ilişkiye sürükleyici şeylerden söz etmektir” demiştir.

Füsuk: Dinî yasakları çiğneyip korkusuz ve pervasızca günah iş­lemektir. Bu, her ne kadar her zaman haram ise de, ihramda her zamankinden daha haramdır. Cidal da: şunun bununla gerekli gereksiz tartışıp ağız kavgası yapmaktır. Kimisi de: “Haccın zamanı hakkında müşriklerle müna­kaşa etmektir” demiştir.

4- İhramda olan kimse av avlayamaz. Zira Cenâb-ı Hak:

İhramda iken av öldürmeyin[18] buyurmuştur.

5- İhramda olan kimse ava işaret de edemez ve onu başkasına gösteremez. Çünkü rivayet olunmaktadır ki: Ebû Katade (Radıyallâhü anh) bir yaban eşeğini avlamış, fakat kendisi ihram­da değil idiyse de, beraberinde olan arkadaşları ihramda oldukları için Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara:

“Siz işaret ettiniz mi? Siz gös­terdiniz mi? Siz yardım ettiniz mi?” diye sormuş ve onlar: “Hayır,” diye cevap verince “O zaman yiyin” [19] buyurmuştur. Hem de ava işaret etmek veyahut onu bir başkasına göstermek, onu bizzat av­lamak değil de, avlanmasına yardım etmek olduğu için bizzat av­lanmak hükmündedir.

6- İhramda olan kimse gömlek, kilot, sarık ve papuç da giye­mez. Ancak eğer terlik bulamazsa papuçu, boğazını kesip terlik durumuna getirdikten sonra giyebilir. Çünkü rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ihramda olan kimse­leri bunları giymekten nehyetmiş ve sonunda; “Papuç da giyemez. Ancak eğer terlik bulamayıp da papuçlan topuklann aşağısından keserse, o zaman giyebilir” [20] buyurmuş­tur.

Hişam'ın İmam Muhammed'den rivayetine gö­re bu hadiste geçen “Topuk”tan murat, abdest âyetinde geçen, bacakların alt ucundaki çıkık kemikler olmayıp, çarık bağının bağlan­dığı semtteki ayak mafsalıdır.

7- İhramda olan kimse yüzünü ve başını örtemez. İmam–ı Şafiî: “Erkek yüzünü örtebilir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

Erkeğin ihramda olması başından, kadının ihramda olması yü­zünden bellidir”[21] buyurmuştur. demiştir. Bizim ise delilimiz, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in “İhramda ve­fat eden bir arkadaşı hakkında; Başı ile yüzünü örtmeyin. Zira kıyamet günü kabirden, telbiye getirerek kaldırılacaktır[22] diye buyurmasıdır. Kaldı ki kadın, yüzü açık olarak gezmesinin kötülüğe yol açtığı halde ihramda yü­zünü açmak zorunda iken, erkeğin ihramda yüzünü açmak zorun­da olması evleviyetle lâzım gelir. İmam-ı Şafiî' nin da­yandığı hadis ise, kadının ihramda bile başını açmasının caiz olma­dığım bildirmek için varit olmuştur.

8- İhramda olan kimse güzel koku süremez. Zira Peygamber Efen­dimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):

“Haca ifa etmekte olan kimse, saçı sakalı biribirine karışık ve kerih koku veren kimsedir”[23] buyurmuştur.

9- İhramda olan kimse aynı hadise binaen saçma, sakalına yağ süremez ve ne saçını, ne de vücudunun herhangi bir yerinde bulu­nan kılları tıraş edemez. Zira Cenâb-ı Hak;

“Kurban yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin” [24] buyurmuştur.

10- İhramda olan kimse sakalını da kesemez. Çünkü kıllar kesme ile de hafiflediği için kesmek de tıraş etmek hükmündedir.

11- İhramda olan kimse alaçehre, safran veya aspur ile boyanmış bir elbiseyi giyemez. Zira Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi  ve Sellem):

“İhramda olan kimse safran veya alaçehrenin değdiği bir elbi­seyi giyemez” [25] buyurmuştur. Ancak eğer yıkanmış ise, rengi gitmemiş bile olsa giyebilir. Çünkü giyilmesinin caiz olmaması ren­gi için değil, kokusu içindir. İmam-ı Şafii: “Aspurla bo­yanmış elbiseyi giymede sakınca yoktur. Çünkü aspur, rengi güzel ve fakat kokusuz bir bitkidir” demiştir. Biz diyoruz ki: Rengi gibi güzel bir kokusu da vardır.

12- İhramda olan kimsenin hamama gidip yıkanmasında sakınca yoktur. Çünkü Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) ihramda yıkan­mıştır. [26] İhramda olan kimsenin bir duvar veya tahtarevan ile gölgelen­mesinde sakınca yoktur. İmam Malik: “Çadır ve benzeri şeylerin altında gölgelenmesi -başım örter gibi olduğu için- mek­ruhtur” demiştir. Biz diyoruz ki: Hz. Osman (Radıyallâhü anh) ihramda iken ona çadır kurulmuştu. Sonra, başa değmedikten sonra, çadır ile bina arasında ne fark vardır. Hatta eğer perdeler yüze ve başa değmezs, Kabe'nin perdeleri arkasına girmek de- gölgelenmek ol­duğu için- mekruh değildir.

13- İhramda olan kimsenin, beline kemer bağlamasında salanca yoktur. imam Malik: “Eğer bağladığı kemerde başkasının parasını taşıyorsa -buna mecbur olmadığı için- mekruhtur” de­miştir. Biz diyoruz ki: Kemer dikilmiş elbise sayılmadiğı için, içindeki para ister sahibinin, ister başkasının olsun, ikisinin de sakıncası yok­tur.

14- İhramda olan kimse ne başını, ne de sakalını hatmi ile yıkayamaz. Çünkü hatmi güzel kokulu bir bitki olduğu gibi, baştaki haşereleri de öldüren bir temizleme aracıdır.

15- İhramda olan kimse, farz olan bir namazdan sonra, her yük­sek olan bir yere çıkarken, her alçak olan bir yere inerken, her bir süvari kafilesine rastlarken ve her seher vaktinde telbiye getirir. Zira Pygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabı bu durumların hepsinde telbiye getirirlerdi. [27] Hacdaki telbiye de namazdaki tekbir gibi olup namazdaki tekbir nasıl durumdan duru­ma geçişlerde almıyorsa, telbiye de öyledir. Telbiye ne kadar yüksek sesle getirilirse o kadar iyidir. Zira Peygamber Efendimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm); “Haccın en üstün ameli, yüksek sesle telbiye getirmek ve kan dökmektir” [28] buyurmuştur. Kişi Mekke'ye girdiği zaman ister gece, ister gündüz olsun hiç durmadan Mescid-i Haram'a gider. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'­ye girer girmez Mescid-i Haram'a gitmiştir. [29] Hem de Mekke'ye gitmekten maksat Beytullah'ı ziyaret etmektir. Beytullah ise Mescid-i Haram'dadır. (Kişinin gözü Beytullah'a iliştiği zaman da tekbir getirir ve La İlahe İllellah der. Abdullah  îlm-i Ömer (Radıyâllâhü anh) Beytullah ile karşılaştığı zaman Bismillahi Valla-Hu Ekber derdi. [30] İmam Muhammed: “Birtakım basmakalıp dualara bağ­lı kalmak kalbin yumuşaklığını giderir” diye hiç bir yerde okuna­cak herhangi bir duayı tayin etmemiş, ancak: Peygamber Efendi­mizden (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) naklolunan duaları okumak teberrüken iyidir, demiştir.

Kişi ondan sonra Hacer-ül Esved'e doğru yönelip tekbir alır ve La İlahe İllellah der. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mescid-i Haram'a girdiğinde Hacer-ül Esved' den başlayarak ona doğru iler­leyip tekbir ve tehlil getirmiştir.[31] Kişi tekbir ve tehlil getirirken ellerini havaya kaldırır. Çün­kü- Peygamber Efendimiz (Sallallahü  Aleyhi  ve  Sellem)  namaz bahsinde de geçtiği üzere- “Eller ancak yedi yerde kaldırılır” [32] diye dururken: “Bu yerler­den biri Hacer-ül Esved'in karşısında dururkendir” demiştir. Eğer kişi herhangi bir kimseyi incitmeden Hacer-ül Esved'i is­tilâm etmeye yani onu öpmeye veya elinin ayasını ona sürmeye ola­nak bulursa bunu yapmaya çalışır. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki dudağını Hacer-ül Esved'in üstüne koyarak onu öpmüş ve Hz. Ömer'e: “Sen iri ve güçlü bir adamsın, güçsüz olan kimseleri İncitebi­lirsin. Bundan dolayı, halkın arasına girip taşa ulaşmak için onlar­la sıkışma. Ancak eğer bir açıklık bulursan taşı öp veya ona elini sûr. Açıklık bulamazsan yüzünü ona ver ve tehlil tekbir getir” [33] buyurmuştur. Hem de Hacer-ül Esved'i öpmek veya ona el sürmek sünnettir. Müslümanları incitmekten sakınmak ise vacip­tir. Şayet elinde bulunan) bir hurma dalı ve benzeri gibi (bir şeyi Hacer-ül Esved'e dokundurup da o şeyi öpmeye imkân bulursa, bu da iyidir, Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devesinin sırtında ve elinde bulunan bas­tonunu Kabe'nin rükünlerine dokundurmak suretiyle tavaf yapmış­tır. [34] Şayet bunu da yapamazsa, o zaman yüzünü Hacer-ül Esved'e vererek tekbir tehlil getirmek, Allah'a hamdetmek ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'e salavat oku­makla yetinir.

Kişi bundan sonra İhramının bir ucunu sağ koltuğunun altın­dan, bir ucunu da sol omuzunun üstünden geçirerek sağ yanma dö­ner ve Kabe kapısının bulunduğu tarafa doğru ilerleyip Kabe'nin et­rafında yedi tur yapar. Çünkü rivayet olunduğuna göre Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hacer-ül Es­ved'i öptükten sonra sağ yanına dönmüş ve Kabe kapısının bulunduğu tarafa doğru ilerleyip Kabe' nin etrafında yedi tur yapmıştı. [35] Kâbe'nin etrafında tur yaparken ihramın bir ucunu sağ koltuğun altından, bir ucunu da sol omuzun üstünden geçirmek sünnet olup Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den naklolunmuştur. [36]

Kabe'nin etrafında tur yapılırken Hatıym'in dışından geçilir. Hatıym: oluğun bulunduğu duvarla bitişiğinde ve yerden yüksekçe olan sekinin adıdır. Hz. Aişe'nin rivayetine [37] göre, bura­sı ibrahim (Aleyhisselâm) zamanında Kabe'nin içinde iken sonradan Kureyşliler tarafından yapılan, bir onarımda maîzemeleri yetmediği için Kabe' nin dışında bırakılmıştır. Bunun için ona hem “Hatıym” hem “Hicir” denilir. Çünkü Hatıym, koparmak mânâsında olan “Hatm” mastarından müştaktır. Zira burası Kâbe'den iken Kabe’den koparılmıştır. Hicir de “Hacr” mastarından gelmedir. Zira Hacr menetmek demektir. Burası da Ka­be'den iken Kâbe'den menedildiği için ona Hicir denilmiş­tir. Bunun için, Kabe’nin etrafında tur yapılırken bu sekinin dışından geçmek gerekir. Hatta eğer kişi bu seki ile Kâbe'nin duvan arasında buiunan açıklıkta geçerse tavafı caiz olamaz. Bu­nunla beraber namazda bu sekiyi kıble yapmak caiz değildir. Çün­kü namazda Kabe' nin karşısında durmanın şart olduğu, Kur'anı Kerim ile sabit iken Kâbe'den olduğu Haber-ı Vahit ile, yani tek kişi hadisi ile öğrenilen bir şeyin karşısmda durup namaz kılmak ihtiyata aykırıdır. Tavafta ise, ihtiyat onun dışından geç­mektir.

Tavafın ilk üç turunu koşarak yapmak sünnettir. Bunun se­bebi şudur: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ashabı Kâbe'yi tavafa başlarken uzaktan onları seyreden müş­rikler birbirlerine :

“Görüyor musunuz, Yesrib'in [38] sıtması onları ne ka­dar güçsüz yapmıştır” demişler ve bunu duyan Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), müşriklere gözdağı vermek için ashabına, ilk üç turu koşarak yapmalarını emir buyurmuştu. [39] Sonradan buna her ne kadar artık gerek kalmamış ise de, hüküm gerek Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) zamanın­da, gerek ondan sonra olduğu gibi devam etmiştir. Geri kalan dört tur ise normal yürüyüşle yapılır. Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hac safahatını rivayet edenlerin hepsi bunda müttefiktirler.

İlk üç turdaki koşmak da Hatıym'dan Hatıym'a ka­dardır. Peygamber Efendimizden (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu şekilde rivayet olunmuştur. [40] Şayet fazla kalabalıktan bazı yer­lerde koşmaya imkân bulunmazsa, hemen orada durulur ve açıklık bulununca tekrar koşmaya devam edilir. Çünkü koşmanın yerini tutacak'başka bir şey bulunmadığı için, turları sünnet olan şekli ile yapmak üzere durup beklemek gerekir   Hacer-ül   Esved'i öpmek veya el sürmek ise öyle değildir. Zira fazla kalabalıktan do­layı Hacer-ül Esved'i öpmek veya el sürmek mümkün olmadığı zaman, onun karşısında durmak onu öpmek veya ona el sürmek yerini tutar.

Kişi Kabe'nin etrafında turları yaparken, Hacer-ül Esved'in ya­nından geçtikçe –yapabilirse- Hacer-ül  Esved'i öpmesi veya ona el sürmesi sünnettir. Çünkü Tavafın turları namazın rekâtları gi­bidirler. Namaz kılan kimse nasıl her bir rekâta yeni bir tekbir ile başlıyorsa, Kâbe'yi tavaf eden kimse de her bir tura, Hacer-ül Esved'i öpmek veya ona el sürmekle taşlar. Şayet fazla kalabalıktan buna gücü yetmezse, o zaman -yukanda da geç­tiği üzere- Hacer-ül Esved'in karşısında durup tehlü ve tekbir getirmekle yetinir.

Kabe tavaf edilirken, Hacer-ül Esved'den başka- ayrıca Kabe'­nin Yemen yönündeki köşesini de öpmek veya ona el sürmek za­hir olan rivayete göre (iyidir.) İmam Muhammed'den ise, sünnet olduğu ve Hacer-ül Esved ile bu köşeden baş­ka bir yere el sürmenin sünnet olmadığı rivayet olunmuştur. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yalnız Hacer-ül Esved ile bu köşeye el sürerdi. [41]

Kabe'yi tavaf eden kimse tavafını Hacer-ül Esved'i öpmek veya ona el sürmekle bitirir ve ondan sonra İbrahim (Aleyhisselâm)'ın makamına gidip iki rekât namaz kılar. Şayet orada yer' bulamazsa, Mescid-i Haram'ın imkân bulduğu herhangi bir yerinde kılar. Bu iki rekât namaz biz Hanef’lere göre vaciptir. İmam-ı Şafii ise: “Sünnettir Çünkü vücubunu gösteren herhangi bir de!ü yok­tur”  demiştir. Biz ise “Kabe'yi tavaf eden kimse,  her yedi tur başına iki rekât   namaz kılsın[42] hadisine dayanıyoruz. Zira emir vücubu  ifade eder.

İki rekât namazdan sonra tekrar Hacer-ül Esved'e dönülüp öpü­lür veya ona el sürülür. Çünkü rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki rekât namaz kıldık­tan sonra tekrar Hacer-ül Esved'e dönmüştü. [43] Kai­de şudur ki: arkasında Saiy bulunan her tavaftan sonra Hacer-ül Esved'e dönülür. Zira nasıl tavafa Hacer-ül Esved ile başlanıyorsa, Sa'ye de Hacer-ül Esved ile başlanır. Ar­kasında saiy bulunmayan tavaf ise böyle değildir. Buraya kadar söylediğimiz tavaf Tavafül-Kudum'dur. Buna ayrıca Tavaf üttahiyye  de denilir.  Bu tavaf vacip değil, sünnettir. İmam Malik, “Kim ki Beyt'e

gelirse onu tavaf ile hediyelendirsin” [44] hadisine dayanarak bu tavafın vacip olduğunu söylemiştir.

Biz diyoruz ki: -Cenâb-ı Allah tavafı mutlak bir şekilde emir bu­yurmuş, yani «Beyt'i şu kadar kez tavaf edin- dememiştir. Mutlak emrin de tekrarı gerektirmediğine ve Tavafüzziyare'nin de icma ile vacip olduğuna göre bu tavafın vacip olmaması lâzım gelir. Kaldı ki imam Malik'in dayandığı hadis de bu tavafın vacip ol­madığını ifade eder. Çünkü bu hadiste bu tavafa hediye denilmiş­tir. Hediye ise müstahaptır. Mekke'de oturanlar için Tavafülkudum yoktur. Çünkü Tavafülkudum Mekke'ye geliş tavafı demektir. Mekke' de oturanlar ise Mekke' ye gelmiş olmuyorlar ki bu tavafı yap­sınlar. Bundan sonra kişi Safa tepesine çıkıp yüzünü Kabe'ye verir ve tekbir, tehlil ve salâvat getirdikten sonra ellerini havaya kaldırıp is­tediği duaları yapar. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seîlem) Safa tepesine çıkmış ve Beyt'i görünce durup yüzünü ona vererek duaya başlamıştır. [45] Diğer dualarda olduğu gibi burada da duadan önce Allah'a hamd ve sena edilir ve Peygamber Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) salâvat getirilir, ki Allah katmda kabulü için vesile olsun. Elleri havaya kaldırmak da zaten her duada sünnettir. [46] Safa tepesine de Kâbe'nin görülebileceği kadar çıkılır. Zira tepeye çıkmaktan maksat Kabe'yi görüp yüzü ona vermektir. Sonra, kişi Safa tepesine çıkmak istediği zaman Mescid-i Ha­ram' dan istediği kapıdan çıkabilir. Peygamber Efendimizin (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) Beni Mahzum kapısından çıkması ise -ki bu kapıya Babussafa da denilir- bu kapıdan çıkmak sünnet oldu­ğu için değil, bu kapının   Safa   tepesine daha yakın olduğu içindi.

Sonra kişi. Safa tepesinden inip normal bir yürüyüşle Merve tepesine doğru ilerler ve Batnülvadi denilen semte varınca iki yeşil nişan arasında koşarak yürür. Ondan sonra Merve tepesine varın­caya kadar tekrar normal bir yürüyüşle ilerleyip Merve tepesine çı­kar ve Safa tepesinde yaptıklarının aynısını bu sefer Merve tepesin­de yapar. Bunun hepsi bir tur olup Safa tepesinden başlayarak Mer­ve tepesinde bitirmek suretiyle bunun gibi altı tur daha yapar. Bu­na da Saiy denilir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Safa ile Merve tepeleri arasında bu şekilde yedi tur yapmıştır. Safa tepesinden başla­manın sebebi de; “Cenâb-ı Allah Safa ile Merve'nin hangisinden önce söz etmişse, siz de önce ondan baş­layın” [47] hadisidir.

Sonra, Safa ile Merve tepeleri arasındaki bu sa'y va­cip ise de, haccın rüknü değildir, İmam-ı Şâfii ise: “Sa'y yapın. Zira Cenâb-ı Al­lah size sa'yı farz kılmıştır[48] hadisine dayanarak: “Rükündür” demiştir. Biz ise;

Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendirler. Kim Beyt'i hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir sakınca yok­tur” [49] âyet-i Kerimesine dayanıyoruz. Zira bu ifadeden rükni-yet şöyle dursun, vücup bile anlaşılmaz. Bununla beraber biz yine ihtiyaten vücubuna kail olmuşuzdur. Hem de rükniyet ancak kesin delil ile sabit olur. Burada ise kesin delil yoktur. Zira İmam-ı Şafii'nin dayandığı hadis sa'yın farzıyetinde nass değildir. Çün­kü farz kılmak bazan müstahap kılmak mânâsında da kullanılır. Nitekim; âyet-i kerimesinde “Birinize ölüm geldiği zaman, eğer mal bırakıyor­sa, vasiyet etmek size farz kılındı” [50] diye buyurulduğu halde, öl­mek üzere bulunan kimsenin vasiyet etmesi icma ile müstahaptır.

Safa ile Merve arasında bu şekilde sa'y da yaptıktan sonra ki­şi ihramını çözmeden Mekke'de bekler. Zira hacc niyetiyle ihrama girdiği için hac menasikini bitirmedikçe ihramını çözeni ev. (ve her arzu ettikçe Beyt'i tavaf eder. Zira tavaf da namaz gibidir. Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

“Beyt'i tavaf etmek de bir namazdır” [51] buyurmuştur. Nnmaz ise en güzel ibadettir, öyleyse tavaf da öyledir. Ancak bu tavaflardan sonra Safa ile Merve arasında saiy yoktur. Çünkü hacda saiy ancak bir kez vaciptir. Nafile olarak da saiy yapmak meşru değildir. Kişi bu tavafları yaparken her bir yedi turdan sonra iki rekât namaz kılar, ki bu namaza -yukarıda da geçtiği üzere- Ta­vafın iki rekât namazı denilir.

Zilhicce ayının yedinci günü gelince imam bir hutbe vererek halka, Mina'ya gitmenin, oradan da Arafat dağına çıkıp arife günü Arafat'ta kalmanın ve ondan sonra tekrar Mina'ya dönüp Teşrik gün­lerini Mina'da geçirmenin gerektiğini anlatır. Kısacası: Hacda üç hutbe vardır. 1.si, bizim söylediğimiz bu hutbedir. 2.'si, Arefe günü Arafat dağında, 3.sü de Zilhicce ayının onbirinci günü Mina'da verilir. Buna göre hutbeler gün aşın olarak verilmiş olur. İmam Züfer: “Hutbeler Zilhicce ayının sekizinci günün­den itibaren üç gün üstüste verilir. Çünkü hacıların bir arada bu­lundukları günler bu günlerdir.” demiştir.

Biz diyoruz ki: ZiIhicce ayının sekizinci günü ile Kurban bayramının ilk günü herkes meşgul olduğu için hutbeyi dinlemeye pek vakit bulamaz. Hutbe­lerden gaye ise, halka gerekli bilgileri vermektir. Bunun için bizim dediğimiz günlerde hutbelerin verilmesi daha uygundur. İhramda olan kimse zilhicce ayının sekizinci günü sabah na­mazım kıldıktan sonra Mina'ya gitmek üzere Mekke'den çıkar ve Arafe gününün sabah namazını kılıncaya kadar Mina'da kalır. On­dan sonra Arafat'a gider. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zilhicce' nin se­kizinci günü sabah namazını Mekke'de kılmış ve Güneş do­ğunca Mina'ya doğru yola çıkarak öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını Mina'da kıldıktan sonra Arafat da­ğına çıkmıştır. [52] Şayet kişi Arefe gecesini Mekke'de geçirir ve sabah namazını kıldıktan sonra Arafat'a gitmek üzere yola çıkıp Mî-na'dan geçerse yine de kâfi gelir. Çünkü Zilhicce' nin seki­zinci günü Mina'da yapılması gereken herhangi bir ibadet yok­tur. Fakat bu kimse Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yaptığı gibi yapmadığı için iyi bir iş yapmış olmuyor.

Arafat'ta Güneş tepeden sağa doğru kaymağa başlayınca İmam, Arafat ve Müzdelife vukufları. Cemreleri taşlamak, kurban kesmek, tıraş olmak ve Tavafüzziyara gibi Haccın geri kalan menasikini hal­ka bildirmek üzere hutbe verir ve ondan sonra öğle ile ikindi na­mazlarını birarada kıldırır. Bu hutbe de cuma hutbesi gibi iki tane olup aralarında hafif bir oturuş yapılır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) böyle yapmıştır. [53] İmam Malik: “Hutbe namazdan sonra verilir. Çünkü bu hutbeden gaye öğüt ve nasihat olduğu için o da bayram hutbesi gibidir” demiştir. Bizim ise delilimiz. Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hutbeyi namazdan önce vermiş olmasıdır. Kaldı ki bu hutbeden gaye haccm menasîki hakkında bilgi vermek olduğuna ve bu menasikten bir tanesinin de öğle, İkindi namazlarını bir arada kılmak ol­duğuna göre bu hutbenin namazdan önce olması daha uygundur.

Mezhebin zahirine göre -cuma hutbesinde olduğu gibi- bu hut­bede de imam minbere çıkıp oturduktan sonra müezzin ezan okumaya başlar. İmam Ebü Yûsuf ise -bîr rivayete göre -imam minbere çıkmazdan bir rivayete göre de “Hutbeyi bitirdikten son­ra ezan okunur” demiştir. Fakat doğrusu bizim dediğimiz gibidir. Zi­ra Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), devesinin sırtına çıkıp doğrulduktan sonra müezzinler onun önünde ezan oku­maya başlamışlardı. [54] Kamet ise, hutbe bittikten sonra getirilir. Çünkü, namaza başlama zamanı -cuma namazında olduğu gibi- hutbe bittikten sonradır. Öğle ile ikindi namazları öğle namazı vaktinde, bir arada ve bir ezan ile ve fakat her birine ayn ayrı kamet getirilerek kılı­nır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğle ile ikindi namazlarını bir arada kıldığına dair rivayetler meşhurdur ve bunda ihtilâf yoktur. Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki namazı bir ezan ve fakat iki kamet ile kılması ise, Cabir (Radıyallâhü anh)'ın; “Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğle ile ikindi namazlarını bir ezan ve iki kamet ile kıldı- mealindeki hadisiyle sabittir. [55] Bunun manası şudur ki: öğle namazı için hem ezan okunur, hem kamet getirilir. İkindi namazı ise, vakti daha ol­mamışken kılındığı için -halk bilsin diye- ona yalnız kamet geti­rilir. Ve iki namaz arasında sünnet kılınmaz. Çünkü eğer arala­rında sünnet kıhnsa, ikisinin bir arada kılınmasında mânâ kalmaz. Bunun için eğer aralarında sünnet kıhnsa, mekruh bir iş yapılmış olmakla beraber -zahir olan rivayete göre- o zaman ikindi nama­zı için de ayrı bir ezan okunur.   İmam   Muhammed   ise: “Aralarında sünnet kıhnsa bile veya başka bir iş dahi yapılsa, ikindi namazı için ayrı bir ezan okunmaz” demiştir.

Şayet imam hutbe vermese de caizdir. Çünkü bu hutbe farz değildir. İmam Ebû Hanife'ye göre öğle namazını, bu­lunduğu yerde ve tek başına kılan kimse ikindi namazını ikindi na­mazı vaktinde kılar. Diğer iki imam ise: “Tek başına da kılsa iki namazı bir arada kılar. Çünkü iki namazı bir arada kılmak, Ara­fat'ta istendiği zaman ve çokça dua etme imkanını bulabilmek içindir. Buna ise, cemaatle namaz kılan kimse kadar tek başına kı­lan kimse de muhtaçtır” demişlerdir. İmam Ebû Hanife: “Her namazı kendi vakti içinde kılmanın zorunluğu naslarla sa­bit olduğuna göre, herhangi bir namazı vaktinden önce kılmak, an­cak şeriatın varid olduğu bir durumda caiz olabilir. Şeriat ise, sa­dece Arafat' ta imam ile birlikte öğle namazından sonra kı­lman ikindi namazı hakkında varid olmuştur. O da -iki imamın de­diği gibi-istendiği zaman ve çokça- dua etmeye imkan bulmak için değildir. Zira bunun için iki namazı bir arada kılmak ile her nama­zı kendi vakti içinde kılmak arasında fark yoktur. Eğer ikindi na­mazı kılınmadan cemaat dağılırsa, her biri bir tarafa giden bunca insanların ikinci kez ikindi namazı için toplanmaları zor olur” de­miştir. Arafat' da öğle ile ikindi namazlarını bir arada kıla­bilmek için, İmam Ebû Hanife'ye göre her iki namazın da cemaatle kılınması şarttır. İmam Züfer ise: “Yalnız ikindi namazının cemaatle kılınması kâfidir” demiştir. Hacc ihramında olma şartı da bu ihtilâfa göredir. İmam Ebü Hanife -yukarıda da geçtiği üzere- “Çünkü her hangi bir namazı vaktinden önce kılmak kıyasa aykırı olduğu için ancak Şeriat'm varit olduğu bir durumda caiz olur. Bu durum da her iki na­mazın cemaatla kılınması ve kılan kimsenin hacc ihramında olma­sı halidir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu iki namazı hac ihramında ve cemaatla kıldırırken bir araya ge­tirmiştir” demiştir.

İhramda olma şartı hakkında da İmam Ebû Hanife'-den iki rivayet gelmiştir. Bir rivayete göre İmam Ebû Hanfe: “Eğer kişi öğleden önce ihrama girmemiş ise iki namazı bir arada kılamaz”, bir rivayete göre de: “Namaza başlamadan önce ih­rama girmiş olması kâfidir” demiştir. Namazdan sonra imam cemaatı ile birlikte Cebel-ürrahme ya­kınında yer tutmak İçin harekete geçer. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öyle yapmıştır. [56] Arafat'ın -Ürene düzlüğü dışında- her yerinde durulabilir. Çünkü Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

“Arafat'ın her semti durma yeridir. Ancak ürene düzlüğünde durmayıp daha yukarı çıkın. Müzdelife'nin de her semti durma ye­ridir Ancak Vadi Muhassir'de durmayıp daha yukarı çıkın” [57] buyurmuştur. İmamın Arafat'ta yerde durması caiz ise de, bineğinin sırtında durursa daha iyidir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) devesinin sırtında durmuştur. [58]

İmamın Arafat'ta durduğu sürece yüzünü kıbleye vermesi de iyi bir şeydir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve  Sellem):

“Arafat'ta  hep yüzü kıbleye dönük olarak durmuş ve -Durulan yerlerin en iyisi kıbleye yönelik olarak durulan yerdir” [59] buyurmuştur.

Arafat'ta imam gâh halka hacc menasiki hakkında bilgi verir, gâh halkın duyabileceği bir sesle dua eder. Zira rivayete göre Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat' ta, yiyecek istiyen aç ve yoksul olan bir kimsenin avuç açması gibi her iki elini açıp istediği duaları yapmıştı. [60] Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den birtakım dualar rivayet olunuyor­sa da kişi istediği duaları yapmakta serbesttir. Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet olunan duaları mu­fassal olarak -Uddet-ünnasik Fi İddeti Menasik- adlı kitabımızda toplamış bulunuyoruz. îstiyen oradan alabilir.

Arafat'ta halk ne kadar imamın yakınında dursalar o kadar iyi­dir. Zira -yukarıda da söylediğimiz gibi- imam gâh hacc mena­siki hakkında bilgi verir, gâh yüksek sesle dua eder. Onun yakı­nında olanlar daha iyi sesini işitirler. Ayrıca imamın arkasında durmak da iyi bir şeydir. Çünkü imamın yüzü kıbleye dönük olduğu için onun arkasında duran kimse­lerin de yüzleri kıbleye dönük olur. Ancak bizim bu dediklerimizin hepsi, Arafat'ta   durmanın en iyi olan şekli hakkındadır. Yoksa, Arafat'ın neresinde durulsa -yukarıda da geçtiği üzere- caizdir. Arafat'a çıkmazdan önce yıkanmak ve Arafat'da da güç yetti­ği kadar dua etmek müstahaptır. Bu yıkanma -gusül bahsinde geç­tiği üzere- mendup olup vacip değildir. Hatta eğer kişi yıkanmayıp yalnız abdest de alsa- cuma, bayram ve ihrama girme gusüllerinde olduğu gibi- yıkanmanın yerini tutmuş olur. Dua edip durmak da keza vacip değil, müstahaptır. Zira rivayet olunmaktadır ki Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat'ta hep ümmeti için dua edip durmuş, tâ ki ümmetinin -kul hakları dışın­da- her çeşit günahlarının bağışlandığı müjdesi kendisine verilmiş­tir. [61] Arafat'ta telbiye devamlı getirilmeyip zaman zaman kesilir. İmam Mâlik: “Kişi Arafat'a çıkar çıkmaz telbiyeyi keser. Zira telbiye “Senin emrindeyim” demek olup dil ile icabet­tir. Dil ile icabet ise, haccın rükünlerine başlamazdan önce olup haccın rükünlerine başlandıktan sonra ona gerek kalmaz” demiştir.

Biz diyoruz ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in Akabe Cemresi'nin yanma varıncaya kadar telbiyeye devam ettiği [62] gibi, hacdaki telbiye namazın tekbirleri hükmünde ol­duğu için, kişinin ihramda olduğu sürece telbiye getirmesi gerekir.

Arafat'ta arefe günü güneş battıktan sonra imam ile berabe­rinde olan halk Arafat'tan hareket eder ve ağır ağır inip tâ ki Müzdelife'ye varırlar. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafat'dan güneş battıktan sonra hareket etmiş­tir. [63] Hem de Arafat"dan güneş battıktan sonra hareket etmekle müşriklerin adetine muhalefet edilmiş olur. Şayet kişi ka­labalık içinde sıkışmaktan korkup İmamdan önce hareket eder ve fakat Arafat'ın -sınırlarını geçmezse - Arafat'dan ha reket etmiş sayılmadığı için- caizdir. Bununla beraber -bir rüknü vakti gelmeden edaya başlamış olmasın diye- imamdan önce hare­ket etmemesi daha evladır. Güneş batıp imamın hareketinden son­ra bir miktar durup sonra hareket etmekte ise bir sakınca yoktur. Zira rivayet olunmaktadır ki halk hareket ettikten sonra Hz. Aişe bir içecek isteyip orucunu açtıktan sonra hareket etmiştir.  (Müzdelife'ye varıldıktan sonra tepesinde ateş yakılan ve Kuzah denilen dağın eteğinde durmak müstahaptır.) Zira rivayete göre hem Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hem Hz. Ömer bu dağın eteğinde durmuşlardır. [64] Burada da. -Arafat'ta olduğu gibi- imamın arkasında durmak müstahaptır.

İmam burada da akşam ile yatsı namazlarını bir arada, bir ezan ve bir kamet ile kıldırır.

İmam Züfer: “Arafat'ta olduğu gibi burada da iki namaz bir ezan ve fakat iki kamet ile kılınır” demiştir.

Biz diyoruz ki Cabir (Radıyallâhü anh)'ın rivayetine göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Müzde1ife'de akşam ile yatsı namazlarını bir ezan ve bir kamet ile kıldırmıştır. [65] Kaldı ki burada yatsı namazı vaktinde kılındığı için ona ayrıca kamet getirmeye gerek yoktur. Arafat'da ise ikin­di namazı öğle namazı vaktinde kılındığı için ona ayrıca kamet ge­tirilir ki cemaat haberdar olsun.

Bir arada kılınan bu akşam ile yatsı namazları arasında sün­net kılınmaz. Çünkü eğer aralarında sünnet kılmsa bir arada kılın­mış olmazlar. Şayet kişi akşam namazından sonra sünnet kıldıktan veyahut bir başka iş yaptıktan sonra yatsı namazını kılmak ister­se -iki namazı biribirinden ayırmış olduğu için- yatsı namazına da ayrıca kamet getirir. Hattâ yalnız kamet değil -Arafat'da bir arada kılınan öğle ile ikindi namazları arasında sünnet kılındı­ğı zaman nasıl ikindi namazı için de ayrıca ezan okunuyorsa- bu­rada da yatsı namazı için de ayrı bir ezan okumak gerekirdi. Fa­kat Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den Müzdelife'de akşam namazım kıldıktan sonra yemek yediği ve on­dan sonra yatsı namazını yalnız kamet getirilerek kıldırdığı rivayet olunduğu için biz yalnız kamet ile yetindik. Sonra imam Ebû Hanife'ye göre bu iki namazı bir arada kılabilmek için -Arafat'ta bir arada kılınan öğle ve ikindi namazında olduğu gibi-cemaatla kılınmalan şart değildir. Çünkü bu iki namazı bir arada kılmada herhangi bir namazı vaktin­den önce kılmak gibi kıyasa aykırı bir hareket yoktur. Arafat'ta öğle ile ikindi namazlan bir arada kılındıklan zaman ise, ikindi namazı vaktinden önce kılınmış olur.

İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre akşam namazı­nı yolda, yani Müzdelife'ye varmadan kılmak caiz değildir ve şayet kılınsa, fecir sökmedîkçe bir daha kılmak gerekir. İmam Ebû Yûsuf ise: “Caizdir. Fakat iyi bir şey yapmış olmaz” demiştir. Aynı ihtilâf, kişinin Arafat'dan hareket etmezden önce ak­şam namazını kılması halinde de caridir. İmam Ebü Yûsuf: “Akşam namazı vaktinde kılın­mış olduğu için sahihtir ve dolayısıyla bir daha kılınması gerekmez. Ancak sünnete aykın hareket ettiği için iyi bir iş yapmış olmuyor” demiştir.

İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Müzde1ife   yolunda Üsame'ye “Namaza daha vardır” diye buyurduğuna dair rivayete dayanmışlardır. [66] Zira bu ifade ile akşam namazını yatsı vaktine ertelemenin vacip oldu­ğuna işaret buyurulmuştur ki, iki namazı Müzde1ife'de bir arada kılmaya imkân bulunsun. Bunun içindir ki fecir sökmedikçe bir daha kılınması gerekir ve fecir sökünce de -iki namazı aynı vakitte artık kılmaya imkân kalmadığı için- bir daha kılmanın vücubu sakıt olur.

Müzdelife'de imam, sabah namazım fecir söker sökmez ve or­talık daha karanlıkken kıldırır. Zira Abdullah İbn-i Mesud (Radıyallâhü anh)'ın rivayetine göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Müzdelife'de sabah nama­zını karanlıkta kıldırmıştır. [67] Hem de Müzdelife'de sa­bah namazını erken kılmak, kişiye bol bol dua etmek için vakit bı­rakmış olur. Nasıl ki Arafat'da ikindi namazını öğle nama­zı vaktinde kılmak da bunun içindir.

(Sabah namazından sonra imam ile cemaat, ortalık aydınlanıncaya kadar Müzdelife'den aynlmayıp dua ederler.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Müzdelife'de sa­bah namazından sonra yerinden aynlmayıp ortalık aydınlanıncaya kadar dua etmiştir. [68] Hattâ İbn-i Abbâs'ın rivayetine göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Müzde1ife'de, yaptığı duanın kabul olunduğu ve ümmetinin -kul hakkı da dahil- bütün günahlarının bağışlandığı müjdesini de al­mıştır. [69]

Sabah namazından sonra ortalık aydinlanıncaya kadar Müzde1ife'de kaimak -biz Hanefilere göre-haccın bir rüknü ol­mayıp ancak vaciptir ve eğer kişi mazeretsiz olarak kalmaca ona kurban lazım yelir. İmam-ı Şafii ise; Arafat'tan indiğinizde Allah'ı Meş'ar-ı Haram denilen Müzdolife'de zikredin[70] ayeti kerimesine dayanarak rükün uldugunu söyle­miştir. [71]  Zira böyle bir emirle rükniyet sabit olur.

Biz diyoruz ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) beraberinde bulunan ailelerinden yorgun ve zaif olanları da­ha ortalık karanlıkken Mina'ya göndermişti. [72] Eğer orta­lık aydmlanmcaya kadar Müzdelife'de kalmak rükün olsaydı ortalık daha karanlıkken Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları göndermezdi. Âyette emredilen şey de zi­kirdir. Zikir ise icnin ile sünnettir. Ancak buna göre. ortalık aydınlanıncaya kadar Müzde1ife"de kalmanın vacip de olmama­sı gerekirdi.  Fakni   biz vucubunu: “Kim ki bizim bu namazımızda hazır bulunur ve buradan gidince­ye kadar bizimle beraber bulunursa, eğer daha önce de Arafat'ta gece veya gündüz durmuşsa haccı  tamamlanmış  olur[73] hadisinden çıkarıyoruz. Zira bu ifadeden vücup anlaşılır. Ancak eğer ki­şi güçsüz, kadın veya hasta olduğu için kalabalığa tahammül ede­miyorsa -yukarıda geçen hadise binaen- hakkında vücup sakıt olur. Yukarıda geçen hadise binaen Müzdelife'nin -Vadi Muhassir dışında- her yerinde durulabilir.

İmam, cemaatı ile birlikte güneş doğduktan sonra Mina'ya git­mek üzere Müzdelife'den hareket eder. Kudûri'nin bazı nüs­halarında bu şekilde geçiyorsa da yanlış olup doğrusu -ortalık ay­dınlanınca Müzde1ife'den hareket eder- şeklindedir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seİlem) güneş doğma­dan Müzde1ife'den   hareket etmiştir. [74]

Kişi Mina'ya vardıktan sonra Akabe Cemresinden başlayarak vadinin ortasındaki düzlükten, parmak uçları ile atılan çakılların bü­yüklüğünde yedi tane çakıl oraya atar. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mina'ya varınca Akabe Cem­resinin taşlarını atmadan vadinin ortasındaki düzlükten yukarı çık­mamış ve; Parmak uçları ile alılan küçük çakılları atın. birbirinizi incit­meyin” [75] buyurmuştur. Şayet kişi daha buyuk çakılları atarsa yine caizdir. Çünkü atılan taşlar büyük de olsa onunla atmak de­mek olan remiy hâsıl olur. Ancak herhangi bir kimseye değdiği takdirde onu incitmemesi için büyük taşlan atmak iyi değildir.

Şayet kişi Cemre'ye yukarı taraftan atarsa yine caizdir. Zira Akabe Cemresi'nin her tarafı ibadet yeridir. Fakat yu­karıda geçen hadise binaen aşağıdaki düzlükten atmak daha ev­lâdır.

Her bir çakıl atılırken tekbir getirilir. Abdullah İbn-i Mesud ile Abdullah İbn-i Ömer'den bu şekilde rivayet olunmuştur. [76] Şayet tekbir yerine teşbih edilirse yine caizdir. Çünkü teşbih ile de zikir hâsıl olur. Taşları atarken ise zikretmek gerekir.

Taşlar atıldıktan sonra Akabe Cemresi'nin yanında durulmaz. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Akabe Cemresi   yanında durmamıştır. [77] Taşlar atılmaya başlarken telbiye kesilir. Zira gerek Abdul­lah İbn-i Mesud ve gerek Cabir (Radıyallâhü anh)'dan gelen rivayetlere göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Akabe Cemresi’ne taşları atmaya başlarken telbiyeyi kesmiştir.

Cemrelere taş atmanın keyfiyeti şöyledir: Çakıl sağ elin baş par­mağının iç tarafı üstüne bırakılıp şehadet parmağının yardımı ile cemreye doğru fırlatılır.

Hasan İbn-i Ziyad'ın İmam Ebü Hanife'den rivayetine göre, cemreleri taşlayan kimse ile taşların düştüğü yerin arasındaki mesafenin beş arşından aşağı olmaması gerekir. Zi­ra bundan daha az olan mesafeden atmak, atmak değil, yere dü­şürmektir. Bununla beraber şayet kişi daha az bir mesafeden atarsa yine olur. Çünkü bu da -hiç değilse- ayakların önüne atmaktır. Fakat sünnete uymadığı için iyi sayılmaz. Fakat eğer çakıl yavaş olarak yere bırakılırsa caiz değildir. Zira yavaş olarak yere bırak­maya, atmak denilmez. Eğer atılan çakıl cemrenin içine düşmeyip yakınına düşerse, yine olur. Çünkü atılan çakılların hepsini cemre­nin içine düşürmek çoğu kez mümkün olamaz. Fakat eğer uzak bir yere düşerse caiz değildir. Zira bu ibadetin yeri ancak cemrenin bu­lunduğu sahadır Eğer kişi her yedi çakılı bir defada atarsa bir atış sayılır. Çünkü çakılları ayrı ayrı atmanın gerektiği nassan bildiril­miştir.

Kişi atmak istediği çakılları istediği yerden toplayabilir. Ancak cemrenin içinden veya yanından toplamak, daha önce atılmış olan çakılları geri almak olduğu için mekruhtur ve hakkında varit olan hadisten böyle anlaşıldığı için uğursuz sayılır. [78] Bununla bera­ber şayet kişi çakılları cemrenin içinden veya yanından toplayıp atarsa -atmak hasıl olduğu için- caizdir. Sonra atmak istenen şeyin çakıl olması da şart değildir. Toprak cinsinden olan her şey caizdir. Çünkü gaye atmaktır. Atmak ise çakılla olduğu gibi toprakla da olur. Fakat altın ile gümüş olamaz. Çünkü altın ile gümüşleri atmak, atmak değil, serpmektir, İmam-ı Şafii: “Taştan başkası olamaz” demiştir. (Kişi Akabe Cemresinin taşlarını attıktan sonra, isterse kurban keser ve ondan sonra saçını ya tıraş eder veyahut ondan makasla aldırır.) Zira Peygamber Efendimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

“Bu gün ilk ibadetimiz cemreyi taşlamak, ondan sonra kurban kes­mek, ondan da sonra tıraş olmaktır[79] buyurmuştur. Hem de tıraş olmakla ihramdan çıkılmış olur. Kurban kesmek de öyledir. Ni­tekim hac niyetiyle ihrama girip de hac yolundan alıkonan kimse kurban vermekle ihramdan çıkmış olur. Bunun İçin, cemreyi taşlamak, kurban kesmekle tıraş olmaktan öncedir. Sonra ihramda iken tıraş olmak yasak olduğu için kurban kesmek de' tıraş olmaktan ön­cedir. Metinde “Eğer isterse kurban keser” diye kurban kesmenin iste­ğe bağlanması: çünkü İfrad Haccını yapan kimseye kurban kes­mek sünnettir. Bizim de konuşmamız ifrad haccı hakkındadır.

Saçı tamamiyle tıraş etmek makasla aldırmaktan daha iyidir. Zira Peygamber Rfundimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm); “Allah tıraş olanlara rahmet eylesin” [80] hadisinde tıraş olanlara açıkça dua buyurmuştur. Hem de gaye te­mizlik olduğuna göre, uzun süren haccın günleri içinde kirlenip bit­lenen saçları kökünden kazımak, makasla aldırmaktan iyidir. Na­sıl ki yıkanmakla temizlik daha fazla hasıl olduğu için, abdest al­mak onun yerine geçiyorsa da, yıkanmak abdest almaktan evlâdır.

Sonra abdest almada başın dörtte birini meshetmek nasıl kâfi geliyorsa, hacda da başın dörtte birini tıraş etmek kâfi gelir. Bu­nunla beraber Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sünnetine [81] uymak için başını tamamını tıraş etmek daha evlâ­dır. Saçı makasla aldırmak da, üstten parmak uçları kadar aldır­maktır.

Saçını tıraş eden veya makasla aldıran kimse ihramdan çık­mış sayıldığı için -kadınlara yaklaşmaktan başka-ihramda yasak olan her şey ona helâl olur. İmam Mâlik: “Ona güzel ko­ku sürmek de helal olmaz. Çünkü güzel koku sürmek de cinsel iliş­kiye sürükleyen bir şeydir” demiştir. Bizim delilimiz, tıraş olan bir kimse hakkında Peygamber Efen­dimizin  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) îrad buyurduğu; “Kadınlardan başka bir şey ona he­lâl oldu” [82] hadisidir. Zira böyle bir hadis dururken kıyas yapı­lamaz.

Biz Hanefilere göre, tıraş olmakla tenasül uzvu dışında da cin­sel ilişki helâl olmaz. Zira bu ilişki ile de cinsel arzu yerine gelmiş olur. Bunun için bu ilişki de ancak, tam olarak ihramdan çıktık­tan sonra helâl olur.

İmam-ı Şafii ise, tıraş olmakla tenasül uzvu dışında cinsel ilişkide bulunmanın helâl olduğu görüşündedir.

Biz Hanefilere göre cemreyi taşlamakla ihramdan çıkılmış ol­maz. İmam-ı Şafii: “Cemreyi taşlamak da tıraş olmak gibi bayramın birinci gününde olduğu için tıraş olmak gibi, onunla da ihramdan çıkılması gerekir” demiştir. Biz diyoruz ki: Cemreyi taşlamakla tıraş olmak arasında fark vardır. Çünkü ihramda olan kimse için tıraş olmak yasaktır. Cem­reyi taşlamak ise yasak değildir. (Bayramın birinci günü Mina'da tıraş olduktan sonra ya aynı gün, ya ertesi veya daha sonraki gün Mekke'ye inilip Ziyaret Tava­fı yapılır.) Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selîem) Mina'da tıraş olduktan sonra Mek­ke'ye inip Beyt'i tavaf etmiş ve tekrar dönüp öğle nama­zını Mina'da kılmıştır. [83] Ziyaret Tavafı ancak kurban bayramı günlerinde yapılabilir. Zi­ra Cenâb-ı Hak;

“Allah'ın onlara nzık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kur­ban ederken onun adını ansınlar...” buyurduktan sonra;

“Sonra tıraş olup. tırnaklarını kesip temizlensinler, adaklarını yeri­ne getirsinler ve Kabe'yi tavaf etsinler” [84] buyurarak tavafı kur­ban kesmenin üzerine atfetmiştir. Bundan ise ikisinin aynı günler­de olduğu anlaşılır. Ziyaret Tavafının vakti, kurban bayramının ilk günü tanyerinin ağarması ile başlar. Zira tanyeri ağarmadıkça da­ha gece olduğu için, daha Arafat'da durma vakti bitmiş ol­muyor. Ziyaret Tavafı'nm vakti ise, Arafat'da durma vakti bittikten sonra başlar. Ziyaret Tavafı için en sevaplı oîan vakit -kur­ban kesmede olduğu - kurban bayramının ilk günüdür. Ha­diste de; “Kurban bayramı günlerinin en üstünü birinci gündür” [85] buyurulmuştur.

Eğer kişi daha önce yapmış olduğu Kudüm Tavafından sonra Safa ile Merve arasında saiy yapmış ise ziyaret Tavafından ne ko­şar ve ne de tavaftan sonra Safa ile Merve arasında saiy yapar. Daha önce saiy yapmayan kimse ise, bu tavafta hem koşar ve hem de tavaftan sonra saiy yapar. Zira bir defadan fazla saiy yapmak meşru değildir. Koşmak da ancak kendisinden sonra saîy yapıian ta­vafta meşrudur. (Bu tavaftan da sonra iki rekât namaz kılınır.) Zira -yukarı­da açıkladığımız üzere- her tavaf iki rekât namaz ile bitirilir.

Bu tavaftan sonra kişiye kadınlara yaklaşmak da helâl olur.

Bu tavaf haccın rükünlerindendir. Zira metni yukarıda geçen “Ve Kabe'yi tavaf etsinler” âyetinde edilmesi emredilen tavaf budur. Bu tavafa ayrıca “İfada Tavafı” yani Arafat'dan dağılma tava­fı ve “Bayram günü tavafı” da denilir.

Yukarıda da açıkladığımız üzere bu tavafın vakti bayram gün­leri olduğu için (bu tavafı bayram günlerinden sonraya bırakmak mekruhtur. Şayet kişi onu bayramdan sonraya bırakırsa, İmam Ebû Hanife'ye göre Cinayetler bahsinde geleceği üzere ona kurban lâ­zım gelir. Bu tavaftan sonra tekrar Mina'ya dönülür. Zira -yukarıda da geçtiği üzere- Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu tavafı yaptıktan sonra tekrar Mina'ya dönmüştür. Hem de Haccın menasikinden olan cemrelere taş atmalar daha tamam­lanmadığı içih tekrar M i n a' ya dönmek gerekir. Çünkü cemre­ler Mina'dadırlar.

Kurban bayramının ikinci günü öğle vakti olunca cemreler taş­lanmaya başlanır. Önce Mescid-ül'Hayfın yanındaki Cemreye yedi çakıl -her atışta tekbir getirilerek- atılır ve çakıllar bittikten son­ra cemrenin yanında bir miktar durulur. Ondan sonra aynı yerde­ki diğer cemre aynı ekilde taşlanıp sonunda cemrenin yanında ke­za bir miktar durulur ve ondan sonra bu sefer Akabe Cemresi ay­nı şekilde taşlanır ve fakat taşlar bittikten sonra bu cemrenin ya­nında durulmaz. Cabir (Radıyallâhü anh) Peygamber Efendimi? (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in nüsükleri bu şekilde ifa et­tiğini nakletmiştir.

Birinci ve ikinci cemrenin yanında herkesin durduğu yerde du­rulup Allah'a hamd ve sena edilir, tekbir ve tehlil getirilir. Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e salât ve selâm oku­nur ve ondan sonra kişi arzu ettiği duaları yapar. Dua edilirken el­ler havaya kaldırılır. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) -yukarıda da geçtiği üzere- “Eller yedi yerden başka kaldırılmaz...” diye buyururken “Bu yedi yerden bîri, bu iki cemrenin yanında dururkendir” demiştir. Kişi dua ederken ayrıca bütün müslümanlara mağfiret dileğinde bulunması gerekir. Zira Peygamber Efendimiz;Allah'ım, hacıları ve hacıların kendisine mağfiret diledikleri kim­seleri mağfiret eyle” [86]  diye dua etmiştir.

Kaide sudur ki arkasında bir başka cemrenin taşlanması bulunan cemrenin taşlarını attıktan sonra kışı bir miktar durup dua eder ondan diger cemreye gecer.Arkasındanbaşka cemrenin taşlanması bulunmayan cemrenin yanında ise taşları atıldıktan sonra durulmaz.Bunun icindirki bayraaamın birinci günü   Akabe Cemresi taşladıktan sonra yanında durulmaz. Bayramın ücüncu günü öğle vakti olunca yine her üç cemre aynı şekilde taşlanır Bundan sonra kiş Acele etmek isterse durmayıp Mekke'ye gider. Zira Cenâb-Hak;

“Acele edip Mina’daki ibadeti iki günde bitirmek isteyen kimseyede geri kalan kimseyede günah yoktur” [87] buyurmuştur Fakat  geri kalap ibadeti tamamlamak daha evladır.. Zira rivayet olunmaktadır ki ibadeti tamamlamak daha evladır. Peygamber Efendimi (s.a.v) Minada kalıp dördüncü günüra taşlamalalarınıda yaptıktan sonra sonra mekke ye dönmüştür. [88]

“Kişi isterse dördümü günde  fakat daha fecir sökmeden Mina dan ayrılabilir. Fakat söktükten sonra cemrelerl taşlama'dan ayrılamaz. Çünku fecrin sökmesiyle cemreleri taşlama ibadetinin vakti girmiş olür. İmama-ı Şafi ise: “Üçünçü ğünün güneşi batınca artık Minadan aynlamaz,” demiştir.

Kişi isterse fakat daha fecir sökmeden Minadan ayrıla bilir .Fakat söktükten sonra cemreleri taşlama ayrılamaz. Çüku fecir sökmesiyle cemreleri taşlama ibadetinin vakti girmiş olur. İmam-ı Şafi ise üçüncü günün güneşi batınca artık Mina’dan ayrılamaz, demiştir

İmam Ebu Hanife’ye göre dördüncü  günün taşlarını öğleden  önce atmak cayizdir.İmam Ebû Haneye bu görüşü Diger iki İmam ise dördüncü gün de diger günlere kıyas ederek cayiz olmadıgını söylemiştir. İmam Ebû Hanife:   “Çünki kişinin bayramı dördüncü günü taşları atmak için Mina da bekleyip beklememekte muhayyer olduğuna göre, bekledigi zaman öğleden önce atabilmesi evleviyetle lazım gelir” demiştir. Fakat ikinci ve üçüncü günün taşlarını -meşhur olan rivayete göre- öğleden önce atmak caiz değildir. Çünkü bu taşları hiç atmamak caiz olmadığına göre, vakitleri gelmeden atma-nın caiz olmaması gerekir. Birinci günün taşlarına gelince: vakti -yukarıda da geçtiği üzere- fecrin sökmesiyle başlar. İmam-ı Şafii ise: “Gecenin yansından sonra atılabilir. Zira rivayet olunmakladır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) çobanlara geceleyin atmak için izin vermiştir” de­miştir. [89] Bizim ise delilimiz; -bir rivaye­te gör “Sabaha girmedikçe bir rivayete göre -güneş doğmadıkça Akabe cemresini taşlama­yın” [90] hadisidir. Zira bu hadisin birinci rivâyetıyle fecirden ön­ce atmanın caiz olmadığı ikinci rivâyetiyie de güneş doğduktan son­ra atmanın daha efdal olduğu sabit olmuştur. Peygamber Efendi­mizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çobanlara atmak için izin ver­diği gece ise, bayramın ikinci ve üçüncü geceleridir. Kaldı ki, Arefe gününün akşamı Arafat'da durma vakti olduğuna ve Akab e cemresini taşlamanın da Arafat’da durduktan sonra ol­duğuna göre, taşlama vaktinin Arafat'da durma vaktinden sonra olması lâzım gelir. Sonra Akabe Cemresini taşlamanın vakti -imam Ebû Hanife'ye göre- bayramın birinci günü gün batıncaya kadar devam eder. Zira -yukarıda da geçtiği üzere- Peygam­ber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

“Bu gün ilk ibadetimiz cemre­yi taşlamaktır” [91] buyurarak bayramın birinci gününün Akabe Cemresini taşlamanın vakti olduğunu bildirmiştir. Gün de an­cak günün batması ile bitmiş olur. İmam Ebü Yûsuf dan ise. Akabe Cemresini taşlamanın ancak öğleye kadar caiz ol­duğunu söylediği rivayet olunmaktadır. Yukarıda geçen hadis ise onun görüşüne karşı bir delildir. Şayet kişi atmayı gecenin sonla­rına bırakırsa, atabilir ve ona bir şey lâzım gelmez. Fakat eğer ertesi güne bırakırsa, yine atabiliyorsa da imam Ebû Hanife'ye göre ona kurban lâzım gelir. Çünkü vaktinin dışına çıkar­mış olur.

Taşları binerek de atmak caizdir. Çünkü binerek de olsa taş­ları atmakla taşlama eylemi hâsıl olur.

Arkasında bir başka cemrenin de taşlanması bulunan her cemreyi'yaya olarak, arkasında bir başka cemrenin taşlanması bulun­mayan cemreyi de binerek taşlamak daha iyidir. Zira arkasında başka cemrenin taşlanması bulunan cemrenin yanında -yukarıda söylediğimiz üzere- durulup dua edilir. Yaya olarak edilen dua­nın kabulü ise daha fazla umulur. Bu, yaya olarak veya binerek cemreleri taşlamanın daha iyi olduğu görüşü, İmam Ebû Yusuf’dan naklolunmuştur. Cemrelerin taşlandığı günlerin gecelerinde Mina'da kal­mamak mekruhtur. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sözü geçen geceleri Mina'da geçirmiştir. [92] Hz. Ömer de geceleri Mina'da kalmak istemiyenlere kızar­dı. [93] Bununla beraber şayet biri kalmazsa ona bir şey lâzım gel­mez. Çünkü geceleri Mina'da kalmak, cemreleri taşlamada güçlük çekilmesin diye emrolunmuştur. Bunun için haccın menasikinden değildir, ki terki yüzünden herhangi bir şey lâzım gelsin. İmam-ı Şafii ise: “Taşlamalar bitinceye kadar geceleri Mina'da   kalmak vaciptir” demiştir.

Kişinin Mina'da kalıp, eşyasını Mekke'ye gönder­mesi de mekruhtur. Zira rivayet olunmaktadır ki Hz. Ömer buna da mani olur ve yapanları kınardı. [94] Çünkü eşyasını Mek­ke'ye gönderip de, kendisi Mina'da kalan kimse hep eşya­sını düşünüp duracaktır.

Mekke'ye dönmek üzere Mina'dan hareket eden kimse, önce Muhassab denilen yere iner. Bu yerin bir başka adı da Ebtah'tır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'­ye dönerken önce buraya inmiş ve -en sahih olan rivayete göre buraya rasgele değil, -kendisinden kalan bir sünnet olsun diye- bile bile inmiştir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mina'da Ashabına: “Yarınki konağımız -Allah izin verirse- Kinane oğullarının buca­ğıdır, ki burada küfür üzerine antlaşmışlardı [95] buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu sözü ile, Kureyşlilerle Kinane oğullan arasında Haşimilere karşı akdedilen boykota işaret buyurmuştur. Bundan anlıyoruz ki Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buraya, Cenâb-ı Allah'ın ken­disine ihsan buyurduğu büyük lütfü müşriklere göstermek için in­miştir. Bunun için, buraya inmek de, tavafta koşmak gibi sünnet olmuştur. (Bundan sonra kişi Mekke'ye girer ve Kabe'yi -etrafında yedi tur yapmak suretiyle- tavaf eder. Ancak bu tavafta koşmaz. Bu tavafa da -Tavaf'us-sadır- yani çıkış tavafı -Tavaf-ül'veda» yani ayrılma tavafı ve “Tavafü ahiri ahdihi bi'I-Beyti” yani Beyt'in son tavafı denir. Çünkü bu tavaf ile kişi artık Beyt'ten ayrılmış ve Mekke'den çıkmış olur. Bu tavaf biz Hanefilere göre vacip­tir.) Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Kim ki bu beyti haccederse, menasikinin sonu bu beyti tavaf ol­sun” [96] buyurmuştur. Ancak aybesı halinde olan kadınların bu tavafı yapmamalarına izin verilmiştir.

Fakat Mekke halkına bu ta­vaf yoktur. Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- bu tavaf Beyt'ten ayrılma ve Mekke'den çıkma tavafıdır. Mekke hal­kı ise ne Beyt'ten ayrılır ve ne de Mekke'den çıkarlar. Yu­karıda da söylediğimiz üzere, koşmak ancak Kudüm Tavafın­da meşru olduğu için bu tavafta koşmak da yoktur. Yukarıda met­ni geçen “Kabe'yi tavaf eden kimse her yedi tur başına iki rekât namaz kılsın” hadisine binaen -diğer tavaflarda olduğu gibi- bu tavaftan da sonra iki rekât namaz kalınır.

Bundan sonra Zemzem kuyusunun yanına gidilip suyundan içilir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zemzem kuyusundan kendi eliyle bir kova su çekmiş ve içebildiği kadar içtikten sonra gerisini tekrar kuyuya boşaltmıştır. [97]

Bundan başka ayrıca Kabe' nin kapısına gidip eşiğini de öpmek müstahaptır.

Bundan sonra kişi tekrar Kabe'nin yanına varıp Mültezem diye anılan Kabe'nin duvarına yapışır, yanaklanyla göğsünü duva­ra dayayarak ve Kabe'nin perdelerine asılarak yalvarır yakarır ve uzun uzun dua eder. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Seliem)'in böyle yaptığı rivayet olunmuştur. Bundan sonra memleketine dönmek üzere Beytulah'tan ayrılır. Demişlerdir ki: Kişi Mescid-i Haram' dan çıkarken arkasını Beytullah'a ver­memesi, BeytuHah'tan ayrılmaya üzülüp ağlaması ve çıkıncaya ka­dar geri geri gitmesi gerekir.

İşte bilinmesi gereken hac menasikinin hepsi bunlardır.[98]

 

Bir Fasıl

 

Mekke'ye girmeyip doğrudan Arafat'a giden ve açıkladığımız şekilde Arafat'ta vukuf yapan kimseden Kudüm tavafı sakıt olur. Zira Kudüm tavafı sıraladığımız şekilde Hac menasikini yerine getirmeye başlayan kimseye mahsustur. Bu kimse ise öyle yapmamıştır. Ve ona bir şey de lâzım gelmez. Çünkü Kudüm tavafı sünnettir. Sünnetin yapılmaması ise herhangi bir şeyi ge­rektirmez.

Arefe günü öğle vakti ile bayram gününün fecri arasında Ara­fat'a yetişen kimse -hangi saatte Arafat'a çıkmış olursa olsun- hacca yetişmiş olur. Buna göre Hanefilerce Arafat'da vukuf vakti, Arefe günü öğleden sonra başlar. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğleden son­ra Arafat'a çıkmıştır. [99] Bundan ise, Arafat'ta vu­kuf vaktinin öğleden sonra başladığı anlaşılır. Peygamber Efendimiz (SallallahüAleyhi ve Sellem) ayrıca;

“Kim ki Arafat'a, gece de olsa yetişirse hacca yetişmiş olur ve kim-ki Arafat'a geceleyin de yetişmezse haccı kaçırmış olur” [100] bu­yurmuştur. Bu da Arafat'da vukuf vaktinin fecrin sökmesiyle son bulduğunu ifâde eder. İmam Malik eğer, Arafat'da vukuf vaktinin Arefe günü fecir veya güneşin doğmasıyla baş­ladığı görüşünde ise, Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğleden sonra Arafat'a çıkması [101] onun görüşü­ne karşı bir delildir.

Arefe günü öğleden sonra Arafat'a çıkıp da akşamı bekleme­den geri dönen kimse) bize göre (Arafat vukufunu yapmış olur. Zira Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

Hac Arafat'da vukuf yapmaktan ibarettir. Kim ki Arafat'da gece, yahut gündüzden bir miktar durursa haccı tamam olur” [102] bu­yurarak -yahut- diye muhayyerlik edatını kullanmıştır.

İmam Malik: “Eğer Arafat'ta gündüzden başka, geceden de bir miktar kalınmazsa kâfi gelmez” demiş ise de, bu ha­dis onun, görüşüne karşı bir delildir. Eğer bir kimse Arafat'tan uykuda yahut baygınlık halinde, ya da Arafat olduğunu bilmiyerek geçerse, Arafat'ta vukuf etmiş sayı­lır. Zira haccm bir rüknü olan Arafat'da vukuf, Arafat'dan geçmekle de hâsıl olur ve geçerken uykuda, ya baygın olmamak veya Arafat olduğunu bilmemek vukufa mani değil­dir. Nasıl ki uyku veya baygınlık oruca da mani değildir. Fakat na­maz oruç ve vukuf gibi değildir. Çünkü namaz baygınlık halinde devam edemez. Kişinin oruçlu veyahut namazda olduğunu bilme­mesi de mümkün değildir. Çünkü oruç ile namaz niyetsiz olamaz­lar, Haccın ayn ayn rükünleri için ise niyet şart değildir.

Eğer bir kimse mikatta baygın düşüp de onun yerine arkadaş­ları ihrama girmesi için niyet getirip telbiye ederlerse, İmam Ebû Hanife'ye göre caizdir. Diğer iki İmam: câiz değildir. Çünkü kendisi niyet getirmediği gibi, arkadaşlarına da kendisi yerine niyet ge­tirmeleri için izin vermemiştir” demişlerdir. İmam Ebû Ha­nife ise: “Bu kimse arkadaşlarıyla arkadaşlık yapmaya başlar­ken, kendisinin yapamayacağı herhangi bir işte kendisine yardımcı olmalarını istemiş gibi olur. Bu ise, açıktan değilse de zımnen izin­dir.” demiştir. Eğer kişi bir başkasına: “Mikata vardığımızda uy­kuda veyahut baygın olursam benim yerime sen niyet getirip telbi­ye et” der ve o başkası da öyle yaparsa her üç imama göre de caizdir. Yani eğer bu kimse uyandıktan veya ayıldıktan sonra hac menasikini sürdürürse, haccı sahihtir. Çünkü izin verdiği için ken­disi bizzat yapmış gibi olur.

Haccın bütün ahkamında kadın da erkek gibi ibadet ile mü­kellef olduğu için erkek gibidir. Ancak kadın, başını avret olduğu için açamaz. Fakat yüzünü açar. Zira -yukarıda da geçtiği üze­re- peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

“Kadının ihramda olması yüzünden bel­lidir” buyurmuştur. Eğer kadın yüzünün üstüne bir şey sarkıtır ve fakat yüzünden uzak tutarsa caizdir.) Rivayet olunmaktadır ki Hz. Aişe (Radıyallâhü anhâ) böyle yapıyordu. [103] Zira öyle yap­mak örtünmek değil, herhangi bir şeyin altında gölgelenmek hükmündedir.

Kadın telbiye ederken sesini yükselteni ez. Çünkü kadının se­sini yükseltmesinde kötülüğe yol açma endişesi vardır. Kadın Kabe'yi tavaf ve Safa ile Merve arasında sa'y yaparken koşamaz. Zira kadının koşmasında avret yerlerinin açılma tehlike­si vardır. Kadın başını da traş edemez. Ancak saçından makasla aldırır. Çünkü rivayete göre Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) kadınları, saçlarım traş etmekten nehyetmis ve makasla kısalt­malarım emretmiştir. [104] Çünkü sakalını traş eden erkek nasıl çir-kinleşiyorsa, saçını traş eden kadın da çirkinlesin açılma tehlikesi vardır.

Demişlerdir ki: Kalabalık olduğu zaman kadın Hacer-ûl Esved'i de istilâm edemez. Çünkü kadın erkeklere dokunmak­tan nehyedilmiştir. Ancak eğer Kabe' hin etrafını hiç bir zaman boş bulamazsa o zaman kalabalıkta dahi Hacer-ül Esved'i istilâm edebilir.

Eğer bir kimse bir sığır veya deveyi kurbanlık diye nişanlar ve onu beraberine alıp hac yoluna çıkarsa -kurban ister nafile, ister adak, ister daha önceki bir hacda av öldürdüğü için ceza olarak lâ­zım gelmiş olsun- bununla ihrama girmiş olur. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

“Kim ki bir bedeneyi kurbanlık için nişanlarsa ihrama girmiş olur” [105] buyurmuştur. Bedene ise, bü­yükbaş hayvan demek olup deveye de sığıra da şamildir. Hem de, hac veya umre yapmak istiyenlerden başka bir kimse kurbanlıkları nişanlamadığı için kurbanlıkları nişanlamak da, telbiye gibi hac çağ­rısına icabet sayılır. Çünkü icabet nasıl söz ile oluyorsa, fiil ile de olur. Bunun için, kişi kurbanlığını nişanlar nişanlamaz, eğer bera­berinde hac yoluna çıkarsa ihrama girmiş olur. Çünkü kurbanlık­ları nişanlamak haccın özelliklerinden olduğu için kişi onunla hac­ca gitmeyi niyet etmiş olur.

Kurbanlığı nişanlamak: boynuna nal, demir halka veya ağaç kabuğu gibi sert bir şeyi takmaktır.

Şayet kişi kurbanlığını nişanlayıp gönderir de, kendisi berabe­rinde yola çıkmazsa, bununla ihrama girmiş olmaz. Zira rivayete göre Hz. Âişe (Radıyallâhü anh): “Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurbanlıklarının iplerini büküyordum. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurbanlıkları­nı yola çıkardı da kendisi ihrama girmeden evde kaldı” demiştir. [106] Şayet kişi kurbanlığını gönderdikten sonra yola çıkarsa, kurbanlı­ğına yetişmediği sürece, yine de ihrama girmiş olmaz. Çünkü yola çıkarken kurbanlığı beraberinde olmadığı için, hacca gitmeyi niyet etmekten başka bir iş yapmış olmaz. Yalnız niyetle de ihrama giril­miş olamaz. Fakat kurbanlığına yetiştikten sonra -hacca gitme ni­yeti- haccm özelliklerinden olan beraberinde kurbanlık götürme fii­liyle birleştiği için -kurbanlığı ile birlikte yola çıktığı zamanda ol­duğu gibi- ihrama girmiş olur. Ancak eğer gönderdiği kurbanlık temettü' naccınm kurbanı olursa, beraberinde yola çıkmasa da, onu yola çıkarmakla ihrama girmiş olur. Yani eğer ihrama girmek ni­yeti ile onu yola çıkarırsa kendisi beraberinde çıkmasa da ihrama girmiş olur. Bu da bir istihsandır. Çünkü Temettü haccınm kurba­nı kendiliğinden vacip olduğu için haccm menasikinden sayılmak­tadır. Diğer kurbanlar ise herhangi bir yasağın işlenmesi halinde ancak vacip olur. Bunun için Temettü' haccınm kurbanlığını yola çıkarmakla ihrama girilmiş olur da, diğer kurbanlıkları yola çıkar­mak eğer beraberlerinde çıkılmazsa ihrama girmek için kâfi gele­mez.

Kurbanlık diye bir deve veya sığıra çul örtmek, ya da vücudu­nun herhangi bir yerini dağlamakla ve bir koyun veya keçinin boy­nuna nal veya benzeri bir şey takmakla İhrama girilmiş olamaz. Zira hayvanları soğuk, sıcak ve sineklerden korumak için de onla­ra çul örtülür. Bunun için çul örtmek haccm özelliklerinden değil­dir. Hayvanın herhangi bir yerini dağlamak da İmam Ebû Hanife'ye göre mekruh olduğu için haccın bir nüsükü olamaz. Diğer iki İmama göre de her ne kadar mekruh değilse de, bazan te­davi için yapıldığından, yine haccın nüsükü olamaz. Hayvanın boy­nuna nal ve benzeri şeyleri takmak ise, haccm kurbanlıklarına mah­sustur. Koyun veya keçinin boynuna nal ve benzeri şeyleri takmak da ne adettir ve ne de sünnettir.

Kişiye kurban olarak bir “Bedene” lâzım geldiği zaman bir de­ve veya sığır kurban etmesi gerekir. İmam- Şafii: -De­veden başka olamaz. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) cuma namazına erken saatlarda gitmenin fazileti hakkında; Kim ki cuma günü yıkanıp ve ondan sonra birinci saatte (camiye) giderse bir bedeneyi kurban etmiş gibi sevap kazanır ve kim ki ikinci saatte giderse bir sığın kurban etmiş gibi sevap kazanır” [107] di­ye buyurarak bedene ile sığın biribirinden ayırmıştır-  demiştir. Biz diyoruz ki: Bedene iri ve büyükbaş hayvan demek olduğu için bu vasıfta ikisi ortaktırlar. Nitekim bunun içindir ki ikisi de ye­di kişiye kurban olabilirler. Kaldı ki sahih olan rivayete göre yukarı­da geçen hadiste “Bedene” yerine “Cezur” diye geçmektedir. Cezur ise deve demektir.[108]

 

Kıran Haccı

 

Kıran, Temettü ve İfrad olmak üzere haccın üç çeşidi vardır. Bunlardan Kıran, Temettü ile İfrad'dan daha iyidir. İmam-ı Şafii: “İfrad daha iyidir” Zira Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Kuran ruhsattır” [109] diye buyurmuştur. Hem de Ifrad'da Hac ile Umre ayrı ayrı yapıldığı için hem fazla telbiye getirilir, hem kişinin yolculu­ğu daha uzun sürer ve hem de iki kez tıraş yapılır” demiştir.

İmam Malik de: “Temettü daha iyidir. Çünkü Temettu'dan Kur'an-ı Kerim'de söz edilmiştir. Kıran hakkında ise Kur'an-ı Kerim'de hiç bir söz yoktur” demiştir. Bizim ise delilimi?; Ey Muhammed'in akrabaları, Hac İle umreye birlikte başlayın” [110] hadisidir. Kaldı ki Kur'an'da hac ille umre ibadetlerinin ikisi de bu­lunduğu için o da, hem oruç tutmak hem itikâfa girmek veyahut hem sınırda nöbet tutmak, hem gece namazını kılmak gibidir. Hac veya umrede getirilen telbiye için de belirli bir sayı yoktur, ki İfrad'da daha fazla telbiye bulunsun. Yolculak da lizatihi maksut de­ğil, ki uzunu daha sevaph olsun. Tıraş olmak da bir ibadet olmayıp onunla ibadetten çıkıldığı için fazla tıraş olmada da sevap yoktur. Bunun için bu sebeplerden hiç biri ile ifradm daha iyi olduğu iddia edilemez. “Kıran ruhsattır” hadisinden de murad, Hac aylarında um­re, yapmanın günahların en büyüğü olduğunu söyliyen müşriklerin bu sözünü reddetmektir. Kaldı ki Kur'an-ı Kerim'de Kırandan da söz edilmiştir. Zira -yukanda da geçtiği üzere “Hac ile umreyi tam olarak yapın” âyet-ı kerimesi “Hac ile umrenin ihramlarına kapınızın önünden gi­rin” demektir. Bu ise ancak Kıranda mümkün olur. Şu da vardır ki Kıranda hac ile umrenin ihramlarına erken girilir ve her iki ibade­tin bitimine kadar ihramda kalınır. Temettü' ise öyle değildir. Bu­nun için Kıran Temettu'dan daha iyidir.

Kimisi demiştir ki: İmam-ı Şafiî ile aramızdaki ihti­lâf, Kıran haccım yapan kimsenin, bize göre iki tavaf, iki sa'y. ona göre bir tavaf, bir sa'y yaptığı içindir. Kıran haccı şöyledir: Kişi mikata varınca hem umreye, hem hacca niyet getirerek ihrama gi­rer ve ihramın sünneti olan namazdan sonra: “Aliah'ım, hac ile um­reyi birlikte yapmak istiyorum. Onları bana kolaylaştır ve benden ka­bul buyur” diye dua eder. Çünkü Kıran -beraberlik demek olan mukarenet gibi aynı babın masdarı olup- hac ile umreyi beraber yapmak demektir.

Daha önce yalnız umre niyetini getirip ihrama giren kimse de, eğer tavaftan dört tur daha yapmamışsa, haç niyetini de getirerek umresini Kıran'a dönüştürebilir. Çünkü tavafın çoğunu daha yap­madığı için umreye daha yeni başlamış sayılır. Kişi ne zaman ve nerede hac ile umreyi birlikte yapmak isterse, ikisini birlikte yapa­bilmek için Allah'dan kolaylık dileğinde bulunur.

Kıran haccında, önce umrenin rükünleri yapıldığı için, kişi dua ve telbiyesinde ünce umreyi söyler. Bunun içindir ki:Allah'ım, emrine umre ile haccı birlikte yap­mak suretiyle icabet ediyorum” der. Şayet “Hac ile umreyi” de dese yine olur. Çünkü bundan da haccın daha önce yapılacağı anlaşılmaz. Eğer kişi telbiyesinde hac ile umreyi ağzı ile söylemeyip sadece için­den ikisine niyet ederse, namaz niyetinde nasıl caiz ise burada da caizdir. Kıran niyetini getiren kimse Mekke'ye girince, önce umrenin tavaf ve sayım yapar ve tavafı yaparken ilk üç turunu koşarak ya­par. Bundan sonra haccın amellerine başlayıp -ifrad naccını yapan kimse gibi- önce kudüm tavafını, ondan sonra da sa'yı yapar. Zira Cenâb-ı Hak (Celle Celallahü); “Kim ki umreyi hacdan önce yapmaktan yararlanırsa...” [111] buyurarak umreyi hacdan önce zikretmiştir. Çünkü bu âyet her ne ka­dar Temettü' hakkında ise de, kıranda da umre hacdan önce yapıl­dığı için kıran da temettü' hükmündedir.

Kıran'da umre ile hac arasında tıraş yoktur. Çünkü umrenin amelleri bitince kişi daha hac ihramında olduğu için, eğer tıraş olur­sa ihramda yasak olan bir şeyi işlemiş olur. Kıran'da tıraş -ifrad'da olduğu gibi- ancak bayram günü olur. Biz Hanefilere göre ihramdan, kurban kesmekle değil -ifrad haccında olduğu gibi- tıraş olmakla çıkılır. îşte Kıran haccı bizim mezhebimize göre böyledir. İmam-ı Şafiî ise: “Kıran haccında hac ile umrenin ikisi için bir tavaf ile bir sa'y yapılır. Zira Peygamber Efendimiz  (Aleyhi's-salâtü ve'sselâm);

Umre kıyamete kadar hacca girmiştir” [112] buyurmuştur. Kaldı ki Kıran haccının te­meli tedahül, yani hac ile umre amellerinin birleşmesidir. Nitekim bunun içindir ki Kıran haccında bir telbiye, bir yolculuk ve bir tı­raş ile yetinilmiştir. Bunun için Kıran hacemda bir tavaf ile bir sa'yın da kâfi gelmesi gerekir” demiştir.

Biz diyoruz ki: Hz. Ömer (Radıyallâhü anh) iki tavaf ile iki sa'y yapan Sabiy b. Mabed'e “Sen Peygamberinin sünnetini yaptın” demiştir. [113] Hem de Kıran, hac ile umrenin iki­sini bir arada yapmak olduğuna göre, eğer ikisinin de amelleri ya­pılmazsa ikisi bir arada yapılmış olmaz. Kaldı ki ibadetlerde teda­hül olamaz. Yolculuk da bizatihi ibadet olmayıp başka ibadetleri yap­mak içindir. Telbiye ile de ihrama girilir ve tıraş ile ihramdan çı­kılır. Bunun için bunlardan hiç biri lizatihi maksut değildir. Nite­kim dört rekâth nafile namazının rekâtlarından her iki çifti de mak­sut olduğu için, bir niyetle kılındıkları halde birbirlerine dahil ol­mazlar.“Umre kıyamete kadar hacca girmiştir” hadisi de “Umre­nin vakti haccın vaktine girmiştir” demektir

Kıran hacemda hem umrenin, hem haccın tavaflarım yaptık­tan sonra da sa'ylanm yapmak caizdir. Çünkü böyle de yapılsa, vacipler yine de yerine getirilmiş olurlar. Ancak böyle yapan kim­se, umrenin sa'yını tehir, haccın da kudüm tavafını takdim ettiği için iyi bir şey yapmış olmaz. Bununla beraber ona bir şey lazım gelmez. İki İmama göre ona bir şey lâzım gelmemesi zahirdir. Çün­kü onlara göre menasikte sırayı gözetlemek herhangi bir cezayı ge­rektirmez, imam Ebû Hanife'ye göre de kudüm tava­fı sünnettir. Sünnetin terki bir şeyi gerektirmediğine göre, takdim veya tehiri ile bir şey lâzım gelmemesi evleviyetle gerekir. Başka bir nüsük ile uğraşıp sa'yı da tehir etmek, keza kurban kesmeyi gerek­tirmez. Bu kimse de haccın kudüm tavafı ile uğraştığı için umre­nin sa'yıni tehir etmiştir.

Kıran haccım yapan kimse, bayram günü Akabe Cemresini taş­ladıktan sonra bir kurban keser, ki buna Kıran kurbanı denilir. Kur­ban da ya bir koyun, ya bir sığır, ya bir deve, ya da bir devenin ye­dide biridir. Çünkü Kıran haccı da Temettü haccı hükmündedir. Temettü haccında ise kurban lâzım geldiği, nassan bildirilmiştir. Kur­ban da -Allah izin verirse ileride anlatacağım üzere- deve, sığır ve davarlardan olur. Sonra bir kişiye devenin yedidebiri nasıl caiz ise, sığırın da yedidebiri caizdir. (Kıran haccın yapan kimse eğer kurban kesmeye gücü yetmez veya kurbanlık hayvan bulamazsa. Zilhiccenin yedinci gününden iti­baren başlamak üzere daha hacda iken üç gün ve evine döndükten sonra yedi gün -ki cem'an on gün eder- oruç tutması gerekir.

Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle)  

“Kurbanbk bulamayana, hac esnasında üç gün, döndüğünüzde de ye­di gün -ki tam on gün eder- oruç tutmak gerekir” [114] buyur­muştur. Çünkü bu nass her ne kadar temettü haccını yapan 'kimse hakkında ise de, kıran haccı da temettü haca hükmündedir. Zira te­mettü haccmı yapan kimseye, hac günlerinde umreyi de yaptığı için kurban lâzım gelir. Bu sebep ise kıran haccında da mevcuttur.

Hac esnasında tutulması emrolunan üç gün orucu -daha önce de tutmaya başlamak caiz ise- Zilhiccenin yedinci gününden itiba­ren tutmak daha iyidir. Çünkü oruç kurbana bedel olduğu için -iler­de belki kurban kesmeye gücü yeter ümidiyle- geciktirilmesi müstahaptır. (Şayet kişi daha Mekke'de iken, yedi gün orucu da tutmaya baş­larsa caizdir. Fakat bayram günleri geçtikten sonra. Çünkü bay­ram günlerinde oruç tutmaktan nehyedilmiştir. İmam-ı Şafii ise: “Caiz değildir.” Çünkü âyet-i kerimede “Hacdan döndüğünüz­de” diye buyurulmuştur. Ancak eğer kişi Mekke'de kalmaya karar verirse o zaman Mekke'de de tutabilir. Çünkü memle­ketine dönmesi artık sozkonusu değildir” demiştir. Biz diyoruz ki: “Hacdan döndüğünüzde”  “Haccı bitirdiğinizde” demektir. Çünkü memlekete dönebilmek haccm bitmesine bağlıdır. Bunun için, hac bitince memlekete dönülmüş gibi olur.

Bayram günlerinden önce oruç tutmayan veya tutamayan kim­se için kurban kesmekten başka çare yoktur.    İmam-ı Şafii: “Bayramdan sonra da oruç tutabilir. Zira bu oruç da belirli bir za­manda tutulması gerektği için, ramazan orucu gibi kazaya kalabi­lir.” İmam Malik de: “Bayram günlerinde tutar. Çünkü Cenâb-ı Hak:

“Üç gün hac esnasında tutmak gerekir” buyurmuştur. Eğer bayram günlerinde tutulmazsa hac esnasında tutulmuş olmaz- demişlerdir. Biz diyoruz ki: Bayram gün­lerinde oruç tutmaktan nehyedildiği için, bayram günleri “Hac es­nası- kelimesinin şümuiundan müstesnadır. Şayet müstesna olma­sa da, bayram günlerinde tutulan oruç noksan bir oruç olduğu için, lâzım gelmiş olan kâmil orucun yerine geçmiş olamaz. Hac esnasın­da tutulması emredildiği için de bayramdan sonra da tutulamaz. Çün­kü kurbana bedeldir. Bedeller ise ancak şeriatça belirtilmiş olurlar. Şeriat ise, bu orucun hac esnasında tutulduğu takdirde kurbana be­del olduğunu söylemiştir. Bunun için bu kimsenin kurban kesmek­ten başka çaresi yoktur. Rivayete göre Hz. Ömer de bu kim­seye kurban kesmeyi emretmiştir. [115] Şayet kurban kesmeye gücü yetmezse, kurban kesmeden ihramdan çıkar ve o zaman -kıran kurbanı ve kurban kesmeden ihramdan çıkma kurbanı olmak üze­re- iki tane kurban kesmekle mükellef olur.

Eğer Kıran haccı ihramına giren kimse, Mekke'ye uğramadan Arafata çıkarsa umreyi terketmiş olur. Çünkü Arafat vuku­fu haccın amellerinden olduğu için artık umre yapmasına imkân kalmaz. Zira umreyi haccm amelleri üzerine bina kılmak meşru de­ğildir ve onda kıran kurbanı sakıt olur. Çünkü umreyi terketmiş olunca artık onu hac günlerinde yapamaz, ki ona kıran kurbanı lâ­zım gelsin. Fakat umreye başladıktan sonra onu yanda bıraktığı için ona hem umreyi yarıda bırakma kurbanı lâzım gelir, hem de yanda bıraktığı umreyi kaza etmesi gerekir.

Sahih olan rivayete göre İmam Ebû Hanife'nin gö­rüşüne göre, kişi Arafat yoluna çıkmakla -Arafat'a varmadıkça- umreyi terketmiş olmaz. Çünkü bu kimse ile, cuma günü evinde öğ'e namazını kıldıktan sonra cuma namazına gitmek üzere evinden çıkan kimse arasında fark vardır. Zira kişi, eğer ma­zereti bulunmazsa öğle namazını kılmış olsa bile cuma namazına gitmek zorundadır. Bunun için, cuma namazına gitmek üzere evin­den çıkar çıkmaz, kılmış olduğu öğle namazı bozulur. Kıran veya temettü ihramına giren kimse ise, umre yapmadan Arafat'a çıkmaktan nehyedilmiştir. Bunun için Arafat yoluna çıkmak­la umreyi bırakmış sayılmaz.[116]

 

Temettü Haccı

 

Temettü haccı biz Hanefilere göre İfrad haccından iyidir. Çün­kü Temettü haccında -Kıran haccında olduğu gibi- hac ile umre ibadetlerinin ikisi de hac aylarında yapılmış olur. Temettü haccında ayrıca İfrad haccında bulunmayan kurban kes­me nüsükü de vardır. Kaldı ki -İfrad haccmda olduğu gibi- Te­mettü haccında da yolculuk yalnız hac içindir. Çünkü bu yolculuk­ta her ne kadar hacdan önce umre de yapılıyorsa da, umre hacca tâbi olduğu için bu yolculuk esasında hac içindir. Nasıl ki Cuma na­mazına giden kimse, namazdan önce sünnet de kılıyorsa da, sünnet farzın tabii olduğu için onun gitmesi, esasında cuma namazı için­dir. İmam Ebû Hanife'den: “İfrad haccı Temettü hac” andan iyidir. Çünkü “Temettü haccanda umre için yola çıkılmış olur” diye söylediği de rivayet olunmuştur.

Temettü ihramına giren kimse -Mekke'ye beraberinde kurban­lık götüren ve götürmeyen kimseler olmak üzere- iki kısımdır.

Temettü: Bir yolculukta ve hac ayları içinde kişinin hem haca, hem umreyi -aralarında evine dönmeksizin- eda etmesidir. Temettü haccmın keyfiyeti şöyledir: Kişi hac mevsiminde mî-kata varınca umre niyetini getirip ihrama girer ve Mekke'ye gire­rek umre için tavaf ile saiy yapar. Sonra başını ya tamamen tıraş edip ya da saçını makasla kısaltıp ihramdan çıkar. İşte umre bu­dur. Kişi yalnız umreyi yapmak istediği zaman da yine böyle yapar. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Umretü'1-Kaza'da böyle yapmıştır. [117]

İmam Malik: “Umrede tıraş yoktur. Umre yalnız tavaf iie sa'ydır” demiş ise de, gerek Peygamber Efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) umre yaparken tıraş olması ve gerek Umretü'1-kaza hakkında nazil olan;

“Kiminiz başını tıraş etmiş, kiminiz saçını kısaltmış olarak, güven içinde ve kimseden korkmayarak Mescid-i Haram'a gireceksiniz” [118] âyet-i kerimesi onun bu görüşüne karşı birer delildir. Kaldı ki -haccın ihramına nasıl telbiye ile girilip tıraş ile çıkılıyorsa, umrenin de ihramına telbiye ile girildiği için tıraş ile çıkılması lâzım gelir. Temettu'da kişi Kabe'yi tavafa başlayınca telbiyeyi keser. Zi­ra Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Umretü'1-Kaza'da Hacer'ül-Esved'i istilâma başlayınca telbiyeyi kes­miştir. [119] Hem de umreden maksat tavaf olduğuna göre, tavafa başlanınca telbiye getirmek için mânâ kalmaz. Bunun içindir ki hac ihramında olan kimse de Akabe Cemresini taşlamaya başla­yınca telbiyeyi keser. Çünkü bayram günü ilk yapılması gereken ibadet Akabe Cemresini taşlamaktır.

İmam Malik ise: “Temettü ihramında olan kimse, gözü Kâbe'ye ilişince telbiyeyi keser. Çünkü umre Kâbe'yi ziyaret etmektir. Kâbe'yi ziyaret etmek de onu görmekle hâsıl olur” demiştir.

Temettu'da kişi umreyi yaptıktan sonra Mekke'de ihramda olmayarak oturur. Zira umreyi bitirince ihramdan çıkmış olur ve Zilhicce ayının sekizinci günü, Mescid-i Haram'da bu sefer hac için niyet getirip ihrama girer. Aslında şart olan, Haram'ın sı­nırlan içinde ihrama girmektir. Mescid-i Haram'ın ken­disi şart değildir. Zira bu kimse de   Mekke halkı hükmündedir.

Mekke halkının hac mikatı ise -yukanda da söylediğimiz gibi- haram sınırlarının içidir, (ve İfrad haccıni yapan kimsenin yaptığı gibi yapar.) Çünkü bundan sonra haccı ifa eder. Fakat İfrad haccını yapan kimse, haccin rüknü olan Ziyaret Tavafında koşmadığı ve tavaftan sonra Safa ile Merve arasında sa'y yapmadığı halde bu kimse, haccının ilk tavafı olduğu için Ziyaret tavafında ko­şar ve ondan sonra da Safa ile Merve arasında sa'y yapar. Ancak eğer Mina'ya hareket etmezden önce tavaf ve ondan sonra Safa ile Merve arasında sa'y yapmaz. Çünkü bunları daha önce yapmıştır, ve bu kimseye yukanda geçen ayet-i keri­meye binaen temettü kurbanı lâzım gelir. Şayet kurban kesmeye gücü yetmezse Kıran haccı bahsinde de söylediğimiz gibi hac es­nasında üç gün ve evine döndükten sonra da yedi gün olmak üze­re toplam olarak on gün oruç tutması gerekir. Eğer kişi Şevval ayın­da üç gün oruç tuttuktan sonra Temettü ihramına girerse, şevval aynıda tuttuğu oruç, hac esnasında tutması gLreken üç gün orucun yerine geçemez. Çünkü bu oruç kurbana bedel olduğu için ancak Temettü ihramına girmekle vacip olur. Halbuki kişi bu orucu tutar­ken ihramda değil idi. Daha vacip olmamış olan bir ibadeti yapmak ise geçerli değildir. Fakat eğer ihrama girdikten sonra Mekke'­de tutarsa, henüz tavaf yapmamış olsa bile. Bize göre “caizdir.” İmam-ı Şafii: “Caiz” değildir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle); “Hac esnasında üç gün oruç tutmak gerekir” buyurmaktadır, demiştir.

Biz diyoruz ki: Kişi ihrama girdikten sonra tuttuğu için kendi­sine vacip olduktan sonra tutmuş sayılır. Âyetteki “Hac esnası” de­yiminden de murat hac aylarıdır. Bununla beraber bu orucu kı­ran bahsinde açıkladığımız sebebe binaen (son günlere bırakmak da­ha evlâdır. Eğer Temettü ihramına girmek istiyen kimse beraberinde kur­ban götürmek isterse, ihrama girer ve kurbanlığını beraberine alıp yola çıkar. ki en efdah da böyle yapmaktır. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kurbanlarını beraber götürmüş­tür. [120] Hem de kurbanlığı beraberinde olan kimse daha hazırlık­lı olur ve işini daha çabuk görür.

Yukarıda geçen Hz. Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin hadisi­ne binaen kurbanlık deve veya sığır olduğu zaman boynuna nal, matara gibi bir şey bağlanır. Kurbanlığın boynuna bir şey bağla­mak ona çul Örtmekten evlâdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de kurban­lıklar Kalaid, yani boynu bağlı kurbanlıklar diye geçmektedir. Hem de kurbanlığın boynuna bir şey bağlamak kurbanlık olduğunu bil­dirmek içindir. Çul ise, hayvanlara başka maksatlar için de örtülür. Kişi önce telbiyeye başlar ve ondan sonra kurbanlığının boynu­na nişan bağlar. Çünkü -yukanda da geçtiği üzere- kurbanlığın boynuna nişan bağlayıp beraberinde yola çıkmakla kişi ihrama gir­miş olur. İhrama ise telbiye ile girmek daha iyidir. Sonra kurban­lığı öne katıp sürmek onu arkadan çekmekten daha evlâdır. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Zü'lhuleyfe’de ihrama girerken kurbanlıkları beraberinde olup önünde sü­rülüyordu. [121] Hem de öne katıp sürmede daha fazla teşhir var­dır. Ancak eğer sürme ile gitmiyorsa, o zaman yulanndan tutulup arkadan çekilir. İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed'e göre, kurbanlık eğer deve olursa nişanlanır. İmam Ebû Hanife'ye göre ise, nişanlamak mekruhtur. Nişanlamak: devenin-kurbanlık olduğu bilinsin diye- hörgüçünü ,sol veya sağ yanının alt tarafından yarıp kanı ile dede­yi boyamaktır. Demişlerdir ki: Sol yandan yarmak daha uygun­dur. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kas­ten, kurbanlıklarının sol yanlarını yardırmıştır. [122] İçlerinde sağ yanlan yanlanlar olmuşsa da kasten olmamıştır.

Kurbanlık develeri nişanlamak fmam Ebû Hanife'­ye göre mekruh, diğer iki İmama göre iyidir. İmam-ı Şafii ise: “Sünnettir. Çünkü Peygamber Efendimizle (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hulefa-i Raşidin'den naklolunmuştur” demiştir. İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed: “Çünkü bir suyun başına indiği zaman kovulmasın veya kaybolduğu zaman onu gören sahibine geri versin, diye kurbanlık devenin boynuna nişan bağlanır. Bu maksat ise nişanlamakla daha fazla hâsıl olur. Çünkü boynuna bağlanan herhangi bir şey düşebilir. Vücudunda açılan nişan ise sabittir. Bunun için nişanlamak sünnettir. Fakat hayvana işkence verdiği için biz ona “Sünnet” değil, “İyi” diyoruz” demiş­lerdir. İmam Ebû Hanife de: “Nişanlamak işkencedir ve nehyedilmiştir. Peygamber Efendimizin, kurbanlıklarını nişanlatma­sı ise onları kaybolmaktan korumak içindi. Çünkü müşrikler yalnız nişanlanmış olan kurbanlıklara dokunmazlardı” demiştir. Kimisi “İmam Ebû Hanife ancak zamanındaki insanların kur­banlıkları nişanlamalarına mekruh demiştir. Zira onun zamanında nişanlamada o kadar aşırı giderlerdi ki, açılan yaranın kangıranlaşıp etrafa dağılmasından korkulurdu” demiştir.

Kurbanlığım beraberinde götüren bir kimse de Mekke'ye var­dığı zaman Kâbeyi tavaf eder ve Safa ile Merve arasında sa'y yapar. Beraberinde kurbanlığını götürmeyen kimsenin umresi de -yuka­nda açıkladığımız üzere- böyledir. (Ancak kurbanlığım beraberin­de götüren kimse, haccım da yapmadıkça ihramdan çıkmış olamaz.)

Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

Eğer ben, şimdi bildiğimi başlangıçta bilseydim, kurbanlıkları beraber getirmez ve içinde bulunduğum ihramı umre yaparak ihram­dan çıkardım” [123] buyurmuştur. Bundan ise, kurbanlığını beraber götüren kimsenin, haccı da bitirmedikçe ihramdan çıkamadığı anla­şılmaktadır. Bu kimse'de yukanda açıkladığımız üzere Mekke halkı gibi Zilhiccenin sekizinci günü haccın ihramma girer. Şayet daha önce de Haccın ihramına girerse caizdir. Hattâ ne kadar erken girerse o kadar iyidir. Çünkü erken girmede hem ibadete karşı aşı­rı istek duygusu, hem de daha fazla güçlük vardır. Hac ihramına erken girmenin daha iyi oluşu, beraberinde kurbanlık götüren kim­seye mahsus olmayıp, götürmeyen kimsenin de haccın ihramına er­ken girmesi daha iyidir. Kurbanlığını beraber götüren bu kimse, bayram günü tıraş olunca her iki ihramdan da çıkmış olur.) Zira namazdan nasıl selâm ile çıkılıyorsa, ihramdan da tıraş ile çıkılır. Mekke halkı için ne kıran, ne de Temettü haccı yoktur. Mek­ke halkı ancak ifrad haccinı yapabilirler.

İmam-ı Şafii: “Mekke halkı da Kıran ile Temettü haclarını yapabilirler. Ancak onlara kurban lâzım gelmez” elemiş ise de; 

“Bu da evi Mescid-i Haram'da olmayan kimseler içindir” [124] âyet-i kerimesi onun görüşüne karşı bir delildir. Hem de Kıran ile Temettü, kolaylık olsun diye hacc ile umresinin ikisini bir yolculukta yapmak olduklarına göre buna ancak dışarıdan gelenler muhtaçtırlar.

Mikatlarla Mekke arasında oturanlar da Mekke halkı hükmünde olup onlar için de Kıran ile Temettü hacları yoktur. Fa­kat eğer kişi Mekke halkından olup da Kûfe'ye gitmiş ise. Kıran haccinı yapabilir. Çünkü o da mikata tabi olduğu için dışarıdan gelenlerin hükmündedir.

Temettü ihramında olan kimse, eğer beraberinde kurbanlık götürmemişse umresi bittikten sonra eğer evine dönerse, temettu'u bo­zulmuş olur. Çünkü bu kimse beraberinde kurbanlık götürmediği için, umreyi bitirince ihramdan çıkmış olur. İhramda değilken evine uğraması ise, şaibeli olduğu için umre ile haccı biribirinden ayırmış olur. Temettü ise, umre ile haccın bir yolculukta yapılması demektir. Bunun için temettu'u bozulur. Rivayet olunduğuna göre Tabiin'den birçok kimseler böyle demişlerdir.

Fakat eğer beraberinde kurbanlık götürmüş ise, umresinin bit­mesiyle ihramdan çıkmadığı için -imam Ebü Hanife ile imam Ebû Yûsuf'a göre -evine uğramasının sakıncası yoktur, İmam Muhammed ise: “Yine de temettu'u bozulur. Çünkü o zaman Umre ile haccı ayrı yolculuklarda yapmış olur” demiştir, imam Ebû Hanife ile imam Ebû Yûsuf ise: «ihramdan çıkmadığı için, geçici olarak evine uğraması yolcu­luk vasfını kaldırmış olmaz. Fakat Mekke halkından olup da Kûfe'ye giden ve Temettü niyetiyle ihrama girip beraberinde kurbanlık götüren kimse, eğer evine uğrarsa temettu'u bozulur. Çün­kü evi Mekke'de olduğu için evine uğraması ile yolculuk vasfı kalkar” demişlerdir.

Eğer bir kimse hac ayları gelmeden umre niyetiyle İhrama gi­rer ve Kabe'yi daha dört tur tavaf etmemişken hac, ayları girer de umresini tamamlayıp hac ihramına girerse, temettü haccın yapmış olur. Çünkü biz Hanefiler'e göre ihrama girmek rükün ol­mayıp şarttır. Bunun için hac ayları gelmeden haccın ihramına girilebilir. Ancak şeyin çoğu şeyin tamamı hükmünde olduğu için amel­lerin çoğunu hac ayları içinde yapmak gerekir. Burada da tavaftan dört tur daha yapılmamışken hac ayları geldiği için tavafın çoğu hac ayları içinde yapılmıştır.

Tavaftan dört tur veyahut daha fazla yaptıktan sonra hac ayları girip de hac ihramına giren kimse ise. Temettü haccını yapmış olamaz. Zira bu kimse hac ayları girmeden tavafın çoğunu yapmış tır. Tavafın çoğunu hac ayları girmeden yapan kimsenin Temettü haccım yapamamasının sebebi de şudur: Çünkü umre ihrammda olan kimse, eğer tavaftan dört tur daha yapmamışken cinsel ilişkide bu­lunursa umresi bozulur. Dört tur yaptıktan sonra ise bozulmaz. Bu ise o demektir ki umre ihrammda olan kimse, tavaftan dört tur yap­tıktan sonra ihramdan çıkmış sayılır. Hac ayları gelmeden umre ih­ramından çıkan kimsenin haccı ise, hiç bir mezhebe göre Temettü ola­maz.

İmam Mâlik: “Kişinin Temettü haccını yapabilmesi için -umrenin çoğunu hac aylarından önce yapmış olsa bile- umresini hac ayları içinde bitirmesi kâfidir” demiş ise de, yaptığımız bu yar­gı onun görüşüne karşıdır. Kaldı ki Temettü umre ile haccın ikisini hac ayları içinde ve bir yolculukta yapmak demek olduğuna göre, umrenin hiç değilse çoğunu hac ayları içinde yapmanın şart olması gerekir.

Hac ayları, Şevval ile Zilka'de aylarının tamamı ile Zilhicce ayı­nın ilk on günüdür. Abdullah İbn-i Mesud, Abdul­lah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Zübeyir ERadıyallâhü anhüm) 'dan böyle rivayet olunmuştur. Hem de Zilhicce' den on gün geçme­dikçe hac yapmak mümkündür. On gün geçtikten sonra ise hac yap­ma imkânı ortadan kalkar. Bundan ise, anlaşılıyor ki;

“Hac zamanı belirli birkaç aydır” [125] âyet-i kerimesinde geçen birkaç aydan murat iki ayın tamamı ile bir ayın bir kısmıdır.

Eğer kişi hac ayları girmeden hac niyetini getirip ihrama gi­rerse, ihrama girmesi caizdir ve inün'akit olur. Imam-ı Şa­fiî: “Hac ihramı olarak değil, umre ihramı olarak mün'akit olur” demiştir. Çünkü ihrama girmek İmam-ı   Şafii'ye göre rükündür. Bize göre ise -yukarıda da söylediğimiz üzere- şarttır. Bunun için, namaz vakti girmeden abdest almak nasıl caiz ise bu da öyledir. Hem de ihrama girmekle kişi, birtakım şeyleri kendine yasak, birtakım şeyleri kendine vacip kılmış olur. Bu ise, zamanı gel­meden de -mikata varmadan ihrama girmek gibi- mümkündür.

Eğer Kûfe'de oturan bir kimse, hac ayları içinde umre niyetiy­le ihrama girer ve umreyi bitirip başını tıraş ettikten sonra Mekke veyahut Basra'da oturup ve aynı yılda hacca giderse. Temettü haccını yapmış olur. Bu kimsenin birinci örnekte Temettü haccım yap­mış olması: Çünkü hem umreyi, hem haccı hac ayları içinde ve ay­nı yolculukta yapmış olur.

İkinci örnekte ise; Temettü haccım yapmış olması, kimisi: “Her üç imamın da görüşüdür” kimisi de: “Yalnız İmam Ebû Ha­nife'nin görüşüdür. Diğer iki imama göre ise, bu kimse Temet­tü haccını yapmış olmuyor. Çünkü Temettü haccında umre için mikatta, hac için de Mekke'de ihrama girilir. Bu kimse ise, um­re için de hacc için de, mikatta ihrama girmiştir” demiştir. İmam Ebû Hanife ise: “Bu kimse umreden sonra her ne kadar Basra'da oturmuşsa da, asıl memleketine dönmediği için es­ki yolculuğu devam eder ve bu yolculukta hem umreyi, hem haccı yaptığı için ona temettü kurbanı lâzım gelir” demiştir.

Eğer Kûfe'de oturan bir kimse, hac aylarında, önce umre ihra­mına girdikten sonra umresini bozar ve bozduğu umreyi tamamla­yıp tıraş olduktan sonra Basra'da oturur, ondan sonra, bozduğu um­reyi kaza etmek üzere hac aylarında tekrar umre yapar ve aynı yıl­da hac ihramına da girerse, İmam Ebû Hanife'ye göre Temettü hac cim yapmış olmaz. Diğer iki İmam ise: “Yapmış olur” demişlerdir. Zira bu kimse Bas ra'da oturduktan sonra yeniden yolculuğa çıkıp bu yolculukta hem umre, hem haccı yapmıştır.

İmam Ebû Hanife ise: “Eski memleketine dönmedi­ği için halâ eski yolculuğu devam eder. Eski yolculuğunda yaptığı umre ise bozulmuş ve bu da onun kazasıdır” demiştir.

Eğer bu kimse eski memleketine döner ve ondan sonra hac ay­larında ikinci kez umre yapar, ondan sonra aynı yılda hac ihramı­na girerse her üç İmama göre de Temettü haccını yapmış olur. Zira memleketine dönmesiyle yolculuğu kalktığı için bu yeni bir yol­culuktur ve bu yolculukta, ikisi de sahih olan hem umre, hem hac­cı yapmıştır. Eğer umresini bozan bu kimse hac ayları gelinceye ka­dar Mekke'de kalıp Basra'ya gitmez ve hac aylarında tekrar umre yapıp ondan sonra hac ihramına girerse, her üç imama göre de Temettü haccını yapmış olmaz. Zira umre ihramına Mek­ke'de girmiş ve birinci yolculuğu da fâsid bir umre ile son bul­muştur. Mekke'de   oturanlar için ise Temettü yoktur.

Hac aylarında umre yapan ve aynı yılda hac ihramına giren kimse, umre ile haccından hangisini bozarsa onu tamamlamak zo­rundadır. Zira ihramda olan kimse, ihramdan ancak bütün menasiki yaptıktan sonra çıkabilir, (ve Temettü kurbanı da kendisinden sakıt olur. Zira bu yolculukta sahih bir umre ile sahih bir hac yap­mamıştır.

Eğer Temettü haccım yapmakta olan bir kadın bayramda bir koyun kurban ederse kendisine lâzım gelen Temettü kurbanı yeri­ne geçmez. Zira kendisine lâzım gelen kurban Temettü kurbanıdır. Kadının verdiği kurban ise, bayramda verilmesi gereken normal olan kurbandır. Bunu yapan erkek de olsa yine öyledir. [126]

İhrama girmek İsterken aybaşı haline giren kadın, yıkanıp ih­rama girer ve hac yapan kimsenin yapmak zorunda olduğu her şe­yi yapar. Ancak kandan temizlenip gusledinceye kadar, Kabe'yi ta­vaf edemez. Zira Hz. Aişe (Radıyallâhü anhâ) Sirf de­nilen yerde aybaşı haline girince Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  ona; “Hacda olan kimsenin yaptığı her şeyi yap. Ancak Beyt'i tavaf ede­mezsin” [127] buyurmuştur. Çünkü Kabe mescitte olduğu için aybaşı halinde olan kadın mescide giremez. Arafat vukufu ise çölde olduğu için bir sakıncası yoktur. Eğer kadın Arafat'ta vu­kuf ve Kabe'yi tavaf ettikten sonra aybaşı haline girerse, veda ta­vafı yapmadan Mekke'den ayrılır ve ona bir şey de lâzım gelmez.

Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) aybaşı ha­linde olan kadınlara Veda tavafını yapmamak için müsaade etmiş­tir. [128] Hac bittikten sonra Mekke'de kalmak İsteyen kimseye Veda Ta­vafı yoktur. Çünkü Veda Tavafı, haccı bitirip evlerine dönmek istiyenlere mahsustur. Ancak eğer Mekke'de kalmaya bayra­mın üçüncü gününden sonra niyet ederse, o zaman Mekke'de kalsa bile -İmam Ebü Hanife'den gelen rivayete gö­re- Veda tavafını yapmak zorundadır. Kimisi İmam Muhammed'in de aynı görüşte olduğunu rivayet etmiştir. Çünkü bay­ramın üçüncü günü Haccın menasiki bittiği için Veda Tavafının vak­ti girmiş olur. Veda tavafının vakti girdikten sonra ise Mekke'de kalmaya niyet etmekle vücubu sakıt olmaz.[129]

 

İhramda Yasak Olan Herhangi Bir Şeyi Yapmanın Hükmü

 

Eğer ihramda olan bir kimse güzel koku sürünürse ona, keffaret lâzım gelir. Şayet güzel koku sürdüğü yer bir uzvun tamamı ve­ya daha fazla olursa, o zaman ona kurban vacip olur. Uzuvdan mak­sat, baş, bacak, oyluk ve benzeri olan insan vücudunun parçalan­dır. Çünkü bu uzvun tamamına güzel koku sürüldüğü zaman yasa­ğı işleme suçu tam olduğu için lâzım gelen ceza da tam olur. Eğer güzel koku sürülen yer bir uzuvdan az olursa, o zaman kişiye bir sadaka lâzım gelir. Zira güzel kokunun sürüldüğü yer bir uzuvdan az olduğu için işlenen suç küçük sayılır. İmam Muhammed ise: “Bir uzvun tamamı için bir kurban lâzım geldiğine göre, tamamı olmadığı zaman sürülen mik­tar tamamına göre ne kadar ise, bir kurbanın kıymetinden o kada­rın lâzım gelmesi gerekir” demiştir, el-Münteka'da da “Eğer güzel kokunun sürüldüğü yer uzvun dörttebiri olursa -başın dörttebirini tıraş etmeye kıyasen- tam kur­ban lâzım gelir” diye yazılıdır. Halbuki ikisi arasında -ilerde, Al­lah izin verirse anlatacağımız üzere- fark vardır.

Sonra, kurban lâzım geldiği zaman -lâzım gelen kurban ne için lâzım gelmiş olursa olsun -bir koyun veya keçi kesmekle ödenmiş olur. Ancak -Hedy bahsinde de geleceği üzere- cinsel ilişkide bu­lunmakla veyahut kadının aybaşı halinde tavaf yapması ile lâzım gelen kurban, deve veya sığırdan başkası olamaz.

İmam Ebû Yûsuf dan rivayet olunduğuna göre, ih­ramda lâzım gelen sadaka -eğer miktarı şeriatça belirtilmiş değil­se- yarım sa' buğdaydır. Ancak eğer bit veya çekirge öldürdüğü için ona sadaka lâzım gelmiş ise, o zaman istediğini verebilir. (Eğer kişi saçını kına veya benzeri bir şeyle boyarsa ona kur­ban lâzım gelir.)  Zira kına güzel kokulardandır. Nitekim Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm),

“Kına bitkisi güzel kokudur” [130] buyurmuştur. Sürülen kınanın saç üze­rinde kuruyup kalması halinde ise iki kurban lâzım gelir. Biri, ki­şinin kendine güzel koku sürdüğü, biri de saçını kına ile örttüğü içindir. Saçm “Vesime” denilen bitki ile boyanması halinde ise bir şey lâzım gelmez. Zira vesime güzel kokulardan değildir. Sahih olan rivayete göre İmam Ebû Yûsuf: “Eğer kişi başı ağrıdığı için başula vesime sürerse ona ceza lâzım gelir. Çünkü o zaman sür­düğü vesime başım örtmüş olur” demiştir, Sonra İmam Muhammed'in “el-Mebsût”da, saç ile sakalın ikisini, “el-Camiussağir”de ise yalnız saçı söylemesinden, saç ile sakaldan her birinin ayrı ayp cezayı gerektirdiği anlaşılır.

Eğer kişi kendine zeytin yağını sürerse ona -İmam Ebû Ha­nife'ye göre- kurban diğer iki İmama göre sadaka lâzım gelir. İmam-ı Şafii de: “Eğer saçına sürerse ona kurban lâzım gelir. Çünkü karışık ve dağınık olan saç yağlandığı zaman düzel­miş olur. Başka yerlerine sürmesi halinde ise -bir yaran olmadı­ğı için- bir şey lâzım gelmez” demiştir. İmam Muhammed ile İmam Ebû Yûsuf: “Çünkü zeytin yağı vücuda sürülecek ilâçtan çok, bir yiyecek mad­desidir. Bununla beraber vücuda sürüldüğü zaman haşereleri öldür­düğü için sadaka lâzım gelir” demişlerdir. İmam Ebü Hanife de: “Her ne kadar yiyecek mad­delerinden ise de, aslında kokusu güzel bir maddedir. Kaldı ki, vü­cuda sürülmesinde -haşerelerin öldürülmesi, kılların yumuşaması ve mesamelerin açılması gibi- birtakım yararlar bulunduğu için, ihram halinde onu vücuda sürmek tam bir suçtur ve bunun için kurban gerektirir” demiştir. Bu ihtilâf da, sürülen zeytin yağının halis olması halindedir.

Zambak, yasemin esansı ve menekşe gibi içine güzel koku ka­tılmış olan zeytin yağlarının sürülmesi halinde ise, kurban lâzım gel­diğinde ihtilâf yoktur. Çünkü o zaman tamamen güzel kokudur. An­cak şu var ki eğer güzel koku maksadı ile sürülürse kurban lâzım gelir. Eğer vücuttaki bir yara veya ayak çatlaklıklarının tedavisi için sürülürse o zaman keffaret lâzım gelmez. Çünkü aslında güzel kokulu bir madde olmadığı için, eğer güzel koku maksadı ile sürülmezse kurban lâzım gelmez. Misk ve benzeri güzel kokuları sürmek ise, tedavi maksadı ile dahi olsa kurban gerektirir.

Eğer ihramda olan kimse dikilmiş elbise giyer, yahut başını her­hangi bir şey ile örter ve giydiği elbise veya basma koyduğu şey, tam bir gün bir gece üzerinde kalırsa, ona kurban lâzım gelir. Eğer giydiği elbise veya başına koyduğu şey, üstünde bir gün ile bir ge­ceden daha az bir zaman kalırsa o zaman ona sadaka lâzım gelir. İmam Ebû Yûsuf dan: “Eğer üstünde yarım günden fazla bir zaman kalırsa kurban lâzım gelir, diye söylediği rivayet olunmuştur, ki İmam Ebû Hanife de önce buna kaildi. Imam-ı Şafii de: “Dikilmiş elbise veya baş örtüsü kişinin üstünde hiç kalmasa bile, onu giymesi veya başını örtmesi ile kişi­ye kurban lâzım gelir. Çünkü bu durumda da, giydiği elbise veya başına koyduğu şeyden, çok az bir zaman dahi olsa, faydalanmış olur” demiştir.

Biz diyoruz ki: Kişi elbise giymek veyahut başına bir şey koy­maktan ancak, o elbise veya şeyin kişinin üstünde bir süre kaldığı takdirde tam faydalanmış olur ve bunun için ancak o zaman ona kurban lâzım gelir. Bu süre de bir gün ile takdir edilmiştir. Çün­kü kişi normal olarak herhangi bir elbiseyi bir gün giyer ve ondan sonra çıkarır. Bunun için, eğer elbise kişinin üstünde bir günden az bir zaman için kalırsa, ondan tim olarak yararlanmış olmadığı için ona kurban değil, sadaka lâzım gelir. Ancak imam Ebû Yû­suf günün çoğunu günün tamamı yerine koymuştur.

Eğer kişi gömlek veya kilotu kuşak olarak bağlar, ya da roba olarak giyer veyahut palto, pardüsü ve ceket gibi bir üstlük elbise­yi, kollarını geçirmeden omuzlan üzerine atarsa, ona bir şey lâzun gelmez. Çünkü bu durumda dikilmiş elbise giymiş sayılmaz, İmam Zûfer ise: “Sakıncalıdır. Çünkü üstlük elbiseleri, kollarını geçirmeden de giymek âdettir. Nitekim omuzundan düşmemesi için kişi iki yakasından tutar” demiştir.

Kişinin, başının tamamını tam bir gün örttüğü zaman kendisi­ne kurban lâzım geldiğinde ihtilâf yoktur. Çünkü ihramda yasak olan bir şeyi yapmış olur. Fakat başının tamamım değil de, bir kıs­mını örttüğü zaman ise, İmam Ebû Hanife'den: “Eğer örtülen miktar başın dörttebirinden az olursa bir şey lâzım gelmez” diye söylediği rivayet olunmaktadır. İmam Ebû Hanife bunu da tıraş ile avrete kıyas ederek: “Eğer başının tamamını örtmese de, örttüğü miktar başının dörttebiri olursa ona kurban lâ­zım gelir. Çünkü bazı kimselerde başın tamamını değil, bir kısmını örtmek âdettir” demiştir. İmam Ebü Yûsuf' tan da, ba­şın çoğunu başın tamamı hükmüne koyduğu rivayet olunmaktadır.

Eğer ihramda olan kimse saçının veya sakalının dörttebirini tı­raş ederse ona kurban lâzım gelir. Eğer tıraş ettiği miktar saç ve­ya sakalın dörttebirinden az olursa, o zaman ona sadaka lâzım ge­lir. İmam Malik: “Kişi başının tamamını tıraş etmedikçe ona bir şey lâzım gelmez” -İmam-ı Şafiî de: “Tıraş et­tiği miktar az da olsa ona kurban lâzım gelir. Nasıl ki Harem'in bitkilerini kestiği zaman, kestiği bitki az da olsa ona fidye lâzım gelir” demiştir'.

Biz diyoruz ki: Başm bir kısmını tıraş etmek de âdet olduğu İçin işe yarar. Bunun için kişi başının bir kısmını dahi tıraş ettiği za­man, işlediği suç tamdır. Bunun gibi sakalın da bir kısmını tıraş et­mek, Irak'ta ve    Arabistan'da   adettir.

Eğer ihramda olan kimse ensesinin tamamını tıraş ederse ke­za ona kurban lâzun gelir. Çünkü ense de baş gibi tıraş edilmesi maksut olan bir uzuvdur. Her ilk koltuğunu tıraş eden kimseye bir kurban lâzım gelir. Nasıl ki bir koltuğunu tıraş etmek de kurban gerektirir. Zira temiz­lenmede her iki koltuğun da tıraş edilmesi matlup olduğu için her iki koltuk, göbek altı kıllarının yeri gibi bir uzuv sayılır.

İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed: “Bir uzvunun tama­mını tıraş eden kimseye kurban lâzım gelir. Eğer tıraş edilen yer bir uzuvdan az olursa o zaman sadaka lâzım gelir” demişlerdir.

Uzuvdan murat, göğüs, bacak ve benzeri gibi vücudun her hangi bir parçasıdır. Çünkü vücudun herhangi bir yeri üzerindeki kıllan gidermekten gaye temizlenmek olduğuna göre, tam temizlenme an­cak uzvun tamamını tıraş etmekle olur.

Eğer kişi bıyığından makasla alırsa ona, bıyığının kısalttığı oran­da keffaret lâzım gelir. Yani aldığı miktar, sakalın dörttebirinin kaçta kaçı ise ona göre kendisine keffaret lâzım gelir. Meselâ eğer alman miktar, sakalın dörttebirinin dörttebiri kadar olursa, bir ko­yunun dörttebir kıymeti lâzım gelir.

Yukarıda geçen -Eğer bıyığından makasla alırsa- tabirinden, bı­yığı tıraş etmenin sünnet olmadıği anlaşılır. Evet bıyığı tıraş etmek sünnet değil olur. Sünnet ancak bıyıktan makasla alıp kılları üst du­dağın kenarındaki yüksekliğin seviyesi kadar kısaltmaktır.

İmam Ebû Hanife'ye göre, vücudundan hacamet vuracağı ye­ri tıraş eden kimseye kurban lâzım gelir. Diğer iki imam ise): “Bu kimse hacamet vurmak için hacamet yerini tıraş etmiştir. Hacamet vurmak ise ihramda yasak olmadığına göre hacamet yerini tıraş et­menin de yasak olmaması lâzım gelir. Ancak şu var ki -ne mak­satla olursa olsun- herhangi bir yerini tıraş eden kimse tıraş etti­ği yeri temizlemiş olur. Bunun için ona kurban değil (sadaka lâ­zım gelir” demişlerdir. İmam Ebü Hanife de: “Haca­met vurulacak yerin kıllarını tıraş etmeden hacamet vurmak müm­kün olmadığı için hacamet yerini tıraş etmek bizzat maksut olan bir şeydir. Kaldı ki bu tıraş ile bir uzvun tamamı temizlenmiş olur. Bu­nun için bu kimseye kurban lazım gelmesi gerekir” demiştir.

Eğer İhramda olan bir kimse, ihramda olan bir diğer kimse­nin başını tıraş ederse -tıraş edilen kimsenin emriyle olsun olma­sın- tıraş edene sadaka, edilene kurban lâzım gelir. İmam-ı Şafii: “Eğer tıraş edilenin isteğiyle olmazsa, meselâ uykuda olup tıraş olmaktan haberi olmazsa ona bir şey lâzım gelmez” demiştir. Çünkü ona göre, bir suçu işlemeye zorlanan kimse işlediği suçtan sorumlu değildir. Uykuda olmak ise, zorlanmaktan daha kuvvetli bir mazerettir. Bize görş ise, uykuda olan veyahut zorlanan kimseye sadece gü­nah yoktur. Keffaret ise uykuda veyahut zorlanmış olmakla sakıt olamaz. Çünkü keffaret vücutta hâsıl olan temizlikten dolayı lâzım gelir. Başında başgösteren bir hastalıktan dolayı saçını tıraş etmek zorunda kalan kimse ise böyle değildir. Çünkü bu kimse -mazereti kul tarafından olmayıp tabiî olduğu için- muhayyerdir. Sonra, ba­şı tıraş edilen kimse, kendisine lâzım gelen kurbanın kıymetini ba­şını tıraş eden kimseden de isteyemez. Çünkü tıraş olmakla vücu­dunda hasıl olan temizlikten dolayı kendisine kurban lâzım gelmişti.

Tıraş eden kimse ihramda olmasa da yine hüküm böyledir. İmam-ı Şafiî ise: “Tıraş eden kimseye -ihramda olsun ol­masın- bir şey lâzım gelmez” demiştir.

îhramda olan bir kimsenin ihramda olmayan bir kimsenin ba­şım tıraş etmesi halinde de aynı ihtilâf vardır: İmam Şafiî: “Tıraş eden kimse ihramda ise de, tıraştan kendisi yararlanmadığı için kendisine bir şey lâzım gelmez” demiştir. Biz ise diyoruz ki: Haremde bitkileri kesmek nasıl yasak ise, in­san vücudundaki kılları da ihramda kesmek yasaktır. Bu kimse de tıraştan her ne kadar yararlanmıyorsa da, ihramda kesilmesi yasak olan kılları kestiği için kendisine keffaret lâzım gelir. Ancak şu var ki kestiği kıllar kendisinin olmadığı için işlediği suç ağîr değildir. Bunun için ona kurban değl, sadaka lâzım gelr.

Eğer ihramda olan kimse ihramda olmayan bir kimsenin bıyı­ğından alır veyahut tırnaklarını keserse yukarıda geçen sebebe bi­naen bir yoksula istediği bir yemeği yedirmek zorunda olur.

İhramda iken el ve ayaklarının tırnaklarını kesen kimseye kur­ban lâzım gelir. Çünkü ihramda iken yapılması yasak alan bir şe­yi yapmış olur. Ancak şu var ki: Eğer tırnaklarının hepsini bir kez ve aynı yerde kesmiş ise, birden fazla kurban ona lâzım gelmez. Zira tırnaklarının hepsini aynı yerde kestiği için bir kere suç işle­miş sayılır. Ayrı ayrı oturuşlarda kesen kimseye ise, İmam Muhammed'e göre yine bir kurban lâzım gelir. Çünkü orucu boz­mak kefaretinde olduğu gibi, burada da lâzım gelen kefaretler bir­leşmiş olur. Ancak eğer kişi önceki oturuşta kestiği tırnakların ke­faretini verdikten sonra ikinci oturuşta geri kalanları keserse -ön­ceki suçun kefareti verildikten snra bir daha suç işlendiği için- ke­faretler birleşemez. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre ise, eğer her bir oturuşta bir el veya ayağının tır­naklarını keserse ona dört tane kurban lâzım gelir. Çünkü kurban­da ibadet vasfı daha galib olduğu için -tilâvet secdesi âyetlerinde olduğu gibi- kefaretlerin birleşmesi için bütün tırnakların aynı otu­ruşta kesilmiş olması gerekir.

Yalnız bir el veya ayağının tırnaklarını kesen kimseye de kur­ban lâzım gelir. Çünkü başın tıraşında olduğu gibi burada da dört­tebir tamamın yerine kaimdir. (Tırnaklan kesilen parmaklar beşten az olduğu zaman ise sadaka lâzım gelir.) Bunun manası şudur ki: her bir tırnak için bir sadaka gerekir.

İmam Züfer: “Üç parmağın tırnaklarını kesen kimseye de kurban lâzım gelir” demiştir, ki İmam Ebû Hanife'de önce bu görüşte idi. Çünkü bir elinin tırnaklarını kesene kurban lâ­zım geldiğine göre, üç parmak bir elde bulunan parmakların çoğu olduğu için bu kimseye de kurban lâzım gelmesi gerekir.

Tırnakları kesilen parmakların baştan aşağı olduğu zaman kur­ban lâzım gelmediğine dair görüşün delili de şudur: Çünkü bir el veya ayağın tırnakları bütün tırnakların dörttebiri olduğu için biz bir el veya ayağın tırnaklarına bütün tırnakların hükmünü vermiş oluruz. Üç parmağın tırnaklan ise -her ne kadar bir el veya ayak­ta bulunan tırnakların çoğu ise de- bütün tırnakların dörtte birinden az olduğu için, ona bütün tırnakların hükmünü veremeyiz.

Eğer kişi değişik el ve ayaklarından beş tane parmağın tırnak­larını keserse, İmam Ebü Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre ona sa­daka gelir. İmam Muhammed ise: “Kurban kesmesi gerekir” demiş­tir. İmam Muhammed bu kimseyi de bir elinin bütün tırnaklarını kesen veyahut başının değişik yerlerini dörttebir mikdarında tıraş eden kimselere kıyas etmiştir.

İmam Muhammed ile İmam Ebü Yûsuf da: “İhramda iken tırnaklarını kesen kimseye kurban lâzım gelme­si, tırnaklarını kesmekle temizlenip güzelleştiği içindir. Değişik par­maklarının tırnaklarını kesen kimse ise, temizlenip güzelleşmek şöy­le dursun, bilâkis daha çirkin görünür. Basın değişik yerlerini tıraş etmek ise âdet olduğu için kişiyi çirkin göstermez. Bunun için bu kimsenin işlediği suç tam değildir ve dolayısiyle ona kurban değil, her bir tırnak için bir yoksula doyabileceği kadar yemek yedirmesi gerekir. Hattâ eğer el ve ayaklarının değişik parmaklarından kesti­ği tırnaklar baştan fazla da olsa, yine hüküm böyledir.

İhramda iken, kırılıp asılı kalan bir tırnağını koparan kimseye bir şey lâzım gelmez. Zira kırılmış olan tırnak canlılığını yitirdiği için Harem'in kurumuş bitkisine benzer. Harem'in kuru bitkisini ke­sip koparmada nasıl sakınca yoksa, bu da öyledir.

İhramda iken güzel koku süren, yahut dikilmiş elbise giyen ve­yahut mazereti bulunmaksızın başını tıraş eden kimse muhayyer olups isterse bir koyun veya keçi keser, isterse herbirine yanm sa vermek suretiyle altı yoksula bir yiyecek maddesini dağıtır, isterse üç gün oruç tutar. Zira Cenâb-ı Hak;

“İçînizde hasta veyahut başından rahatsız olan varsa fidye olarak ya oruç tutması, ya sadaka vermesi, ya da kurban kesmesi gere­kir”[131] buyurarak “Yahut” demek olan muhayyerlik edatım kul­lanmış ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de âyeti öyle tefsir etmiştir. [132] sonra, oruç -nerede olursa olsun- ibadet olduğu için, nerede tutulursa tutulsun kâfi gelir. Sadaka da aynı sebebe binaen haremin yoksullarına verilmesi şart değildir. Fa­kat kurbanın Haremde kesilmesi ittifak ile şarttır. Zira kan akıtmak ancak belli bir zamanda veyahut belli bir yerde ibadet olur. Bu ka­nı akıtmanın ise, belli bir zamanı bulunmadığına göre belli bir ye­ri olması gerekir. İmam Ebû Yûsuf'a göre kişi sadaka vermek istediği zaman -yemin keffaretinde olduğu gibi- sadaka­yı yemek olarak yoksullara yedirebilir. İmam Muhammed ise: “Yemek olarak yedirmek caiz değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak: “Sadaka vermesi gerekir” diye buyur­muştur. Sadaka ise verilen kimseye temlik edilmiş olur. Yemek ye­dirmede ise temiilc yoktur” demiştir.[133]

 

Bir Fasıl

 

İhramda iken karısının avretine bakıp menisi gelen kimseye bir şey lâzım gelmez. Çünkü ihramda iken yasak

olan şey yalnız cin­sel ilişkidir. Bu kimse ise cinsel ilişkide bulunmamıştır. Nihayet bu kimse de düşünüp de düşünce ile menisi gelen kimse gibidir. İhramda iken karısını şehvetle öpen veyahut ona dokunan kim­seye ise kurban lâzım gelir. el-Camiussağiyr-'de ise “Kadına şeh­vetle dokunup menisi gelen kimseye kurban lâzım gelir” diye kasdedilmektedir. Halbuki “el-Mebsutun açıklamasına göre meninin ge­lip gelmemesi halleri arasında fark yoktur, ön ve arka taraflar dı­şında yapılan cinsel ilişkide de hüküm böyledir, İmam-ı Şafiî ise, ihramı da oruca kıyas ederek: “Bu hallerin hepsinde ihramın bozulması için meninin gelmesini şart koşmuştur. Biz diyoruz ki: Hac ancak cinsel ilişkide bulunmakla bozulur. İhramın diğer yasaklarından hiç biri haccı bozmaz. Bu hallerin hep­si de cinsel ilişki olmadıklarına göre, bu hallerde meni gelse bile haccın bozulmaması lâzım gelir. Ancak şu var ki: bu hallerde de cin­sel arzu -kısmen de olsa- tatmin edildiği için ihramda bunlar yasak edilmiş ve işlenmesi halinde kurban lâzım gelir. Oruç ise öyle değildir. Çünkü oruçta -ne şekilde olursa olsun- cinsel arzunun tatmini haramdır. Cinsel arzuda -cinsel ilişki dışında- ancak eğer meni gelirse tatmin olur.

Eğer ihramda olan kimse daha Arafat vukufunu yapmamışken cinsel ilişkide bulunursa, haccı bozulur ve bir koyun kurban etmesi gerekir. Ayrıca haccı bozulmamış gibi haccını sürdürmek zorunda olmakla beraber kendisine kaza da lâzım gelir. Zira rivayet olun­maktadır ki: Peygamber Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), hem kendisi hem karısı ihramda iken karısı ile cinsel ilişkide bulu­nan kimsenin durumu sorulmuş ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

İkisi de kurban keserler ve haclarını sürdürmek zorundadırlar. Ay­rıca ertesi yıl bir daha hac yapmaları gerekir”. [134] buyurmuştur. Bu şekilde cevap ayrıca birçok ashabdan da naklolunmuştur. İmam-ı Şafii bu kimseyi de Arafat vukufunu yaptıktan sonra cinsel ilişkide bulunan kimseye kıyas ederek: “Bir deve kurban etmesi ge­rekir” demiş ise de, hadisin ıtlakı onun görüşüne karşı bir delildir. Kaldı ki bu kinişe, haccını bir daha kaza etmesi gerektiği için işle­diği suç hafiflemiş olur. Bunun için ona, Arafat vukufundan sonra cinsel ilişkide bulunan kimseye nazaran daha hafif bir ceza lâzım gelmesi gerekir. Çünkü Arafat vukufunu yaptıktan son­ra cinsel ilişkide bulunan kimse haccını kaza etmek zorunda olma­dığı için, işlediği suç ağırlığını korur. Arka taraftan cinsel ilişkide bulunan kimsenin haca bozulup bozulmadiğı hakkında İmam Ebü Hanife'den iki riva­yet gelmiştir.  

Cinsel ilişki ve haclarını bozan erkek ile kadın, haclarını kqza ederlerken biribirlerinden ayrılıp uzak durmaları gerekmez. İmam Mâlik: “Hac yoluna çıkar çıkmaz”, İmam Züfer: “İh­rama girdikten sonra”, İmam-ı Şafii de cinsel ilişkide bu­lundukları yere vardaklannda birbirlerinden ayrılmaları gerekir. Çün­kü eğer beraber kalırlarsa önceki hacda cinsel ilişkide bulunduk­larını hatırlayıp bir daha böyle bir haltı işleyebilirler” demiştir.

Biz diyoruz ki: Kendilerini birleştirip birbirlerine bağlayan, ara­larında nikâhtır. Nikâh ise halen aralarında mevcuttur. Bunun için ihrama girmezden önce birbirlerinden ayrılmalarına gerek yoktur. Zira ihrama girmemişken cinsel ilişkide bulunsalar bile, bir sakın­cası yoktur. İhrama girdikten sonra da ayrılmaları gereksizdir. Çün­kü ufak bir nefsanî arzuya uymak yüzünden başlarına gelen bu fe­lâket ve çetin zorluklan gördükçe, bir daha böyle bir haltı işlemek şöyle dursun, yaptıklarına bin kere pişman olurlar. Bunun için, ih­rama girdikten sonra da birbirlerinden ayrılmaları anlamsızdır.

Arafat vukufunu yaptıktan sonra cinsel ilişkide bulunan kim­senin haccı bozulmaz. Fakat bir deve veya sığır kesmesi gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  -yukarıda da geçtiği üzere- “Arafat'ta  vukuf yapan kimsenin haccı tamam olur”buyurmuştur. Bu kimse­nin bir deve veya sığır kesmek zorunda olması ise İbn-i Abbas'ın rivayetine dayanır. [135] Hem de ihramda cinsel ilişkide bulunmak yasakların en büyüğü olduğu için, gerektirdiği keffaretin de büyük olması gerekir. İmam-ı Şafii: “İhramda olan kimse Arafat vukufunu yapmış olsa bile, eğer daha tıraş ol­madan cinsel ilişkide bulunursa haccı bozulur” demiştir.

Tıraş olduktan sonra cinsel ilişkide bulunan kimseye ise bir ko­yun kesmek gerekir. Çünkü ihramda olan kimse, tıraş olmakla di­kilmiş elbise giymek gibi yasaklan yapabilmek bakımından ihram­dan çıkmış oluyorsa da, haccın bütün vaciplerini bitirmedikçe ka­dınlara yaklaşamadığı için bu bakımdan daha ihramda sayılır. Bu­nun için bu kimseye kurban lâzım gelir. Fakat tam ihramda olma­dığı için işlediği suç hafif olup bir koyun kesmek kendisi için kâfi gelir.

Umre ihramında olan kimse eğer daha tavaftan dört tur yap­mamışken cinsel ilişkide bulunursa, umresi bozulur ve bir koyun kesmesi gerekir. Bununla beraber umresini sürdürmek zorundadır ve ayrıca ona kaza da lâzım gelir. Eğer tavaftan dört tur yaptıktan son­ra cinsel İlişkide bulunursa o zaman umresi bozulmaz. Fakat bir ko­yun kesmesi yine gerekir.

İmam-ı Şafii, umreyi de hacca kıyas ederek: “Her iki durumda da umresi bozulur ve bir deve kesmesi gerekir” demiştir. Çünkü İmam-ı Şafiî hac gibi umrenin de farz olduğu gö­rüşündedir. Bize göre ise Umre sünnet olduğu için umrenin bozulma­sında koyun, haccm bozulmasmda da deve veya sığır lâzım geldi­ğine kailiz.

Unutarak cinsel ilişkide bulunan kimse de, bilerek cinsel iliş­kide bulunan kimse gibidir. İmam-ı Şafii: “Unutarak cin­sel ilişkide bulunan kimsenin haca bozulmaz” demiştir. Bu ihtilâf, uykuda veyahut zorla kendisiyle cinsel ilişkide bulunulan kadın hak­kında da caridir. İmam-ı Şafiî: “Bu mazeretlerle yasaklık kalkar. Bunun için bu durumlarda cinsel ilişki suç değildir ki onun­la hac veya umre bozulsun” demiştir. Biz diyoruz ki: Hac veya umrenin bozulması,  bu durumlarda işlenen cinsel ilişkinin yasak olduğu için değil, cinsel arzuyu tatmin ettiği içindir. Çünkü bu vasıf mazeretlerle kalkmaz. Kaldı ki hac ve­ya umre ile oruç arasında fark vardır. Çünkü oruçlu olan kimse oruç­lu olduğunu unutabilir, ihramda olmanın durumu ise -namazda ol­ma durumu gibi- ihramda olmayı unutmaya mânidir.[136]

 

Bir Fasıl

 

Abdestsiz olarak kudüm tavafını yapan kimseye sadaka lâzım gelir. İmam-ı Şafii: “Abdestsiz olarak yapılan herhangi bir tavaf sahih değildir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

Beyti tavaf etmek de bîr namazdır. Ancak Cenâb-ı Allah tavafta konuşmayı helal kılmıştır” [137] buyurmuştur. Bunun için abdestli olarak tavaf yapmak tavafın sıhhati için şarttır” demiştir. Bizim ise delilimiz;

“Kadim olan Beyt'i tavaf etsinler” [138] âyet-i kerimesidir. Zira bu âyette “Abdestli olarak” di­ye bir kayıt yoktur. Bunun için, tavaf ederken abdestli olmak farz değildir. Ancak kimisi: “Sünnettir” demiş ise de en sahihi şudur ki vaciptir. Çünkü hem abdestsiz olarak tavaf yapıldığı zaman kefaret lâzım gelir, hem de hadis ile amel etmek vacip olduğu için hadisten vücup anlaşılır.

Kudüm tavafı denilen bu tavaf sünnet ise de, ona başlanınca va­cip olduğu için abdestsiz olarak yapıldığı zaman ona eksiklik girer ve bu eksiklik sadaka ile giderilmiş olur, ki mertebe bakımından Al­lah'ın vacip kıldığı Ziyaret tavafından aşağı olduğu bilinsin. Kudüm tavafından başka, farz veya vacip olmayan her tavafta da hüküm böyledir.

Ziyaret tavafını abdestsiz olarak yapan kimseye ise bir koyun kesmek gerekir. Çünkü bu kimse haccın rüknüne eksiklik sokarak daha ağır bir suç işlediği için kurban kesmeyi hak etmiş olur.

Cünüp olarak tavaf yapan kimseye ise bir deve veya sığır ge­rekir. Abdilah İbn-i Abbas (Radıyallâhü anhJ 'dan böyle rivayet olunmuştur. Hem de cünüplük abdestsizlikten daha ağır olduğu için, bu kimsenin tavafa soktuğu eksikliği ancak bir de­ve veya sığır kesmekle gidermek mümkündür.

Tavafın çoğu da abdestsiz veya cünüp olarak yapıldığı zaman da yine hüküm böyledir. Çünkü şeyin çoğu şeyin tamamı hükmün­dedir. Abdestsiz veya cünüp olarak tavaf yapan kimse için en efdalı, daha Mekke'de iken bir daha tavaf yapmaktır ve eğer bir daha yaparsa kurban kesmesi artık gerekmez. el-Mebsut'un bâzı nüsha­larında-bir daha tavaf yapması gerekir” diye geçiyorsa da, en sa­hihi şudur ki abdestsiz olarak yapılan tavafı bir daha yapmak müstahaptır, cünüp olarak yapılan tavafı bir daha yapmak vaciptir. Çün­kü cünüp olarak yapılan tavafın eksikliği daha fazladır. Sonra, ab­destsiz olarak yapılan tavaf eğer bir daha yapılırsa -bayram gün­lerinden sonra dahi olsa- kurban kesmek artık gerekmez. Çünkü tavafta eksiklik şüphesi artık kalmaz. Cünüp olarak yapılan tavaf bir daha yapılırsa, eğer bayram günlerinde yapılmışsa zamanında yapılmış olduğu için artık kurban kesmek gerekmez.  Fakat eğer bayram günlerinden sonra yapılmışsa, zamanında yapılmadığı için İmam Ebü Hanife'ye   göre kurban kesmek gerekir.

Eğer kişi cünüp olarak yapmış olduğu tavafı bir daha yapma­dan evine dönerse, bir daha yapmak için tekrar Mekke'ye dönmesi gerekir. Zira tavafmdaki eksikiik büyük olduğu için, telâ­fisi ancak bir daha dönüp yapmakla mümkündür. Şayet dönmeyip, hed'y olarak Mekke'ye bir deve veya sığır gönderirse -yu­karıda da açıkladığımız üzere- tavafta hasıl olan eksikliğin yerine geçtiği için caizdir. Fakat dönmesi daha iyidir. Abdestsiz olarak ta­vaf yapıp da bir daha tavaf yapmadan evine dönen kimsenin ise kurban göndermesi, dönüp bîr daha tavaf yapmaktan iyidir. Zira tavafındaki eksiklik diğerine nazaran hafiftir. Kaldı ki kurban gön­dermede fakirler için yarar vardır. Şayet bir daha dönerse, cünüp olarak tavaf yapan kimse gibi yeniden ihrama girmesi gerekir.

Ziyaret tavâfmı yapmadan evine donen kimse ise mutlaka dön­mesi gerekir. Çünkü ziyaret tavafı rükün olduğu için ihramda olan kimse onu yapmadıkça ihramdan çıkmış olamaz ve kadınlara yak-laşamaz.

Veda tavafını abdestsiz olarak yapan kimseye de sadaka lâzım gelir. Zira veda tavafı her ne kadar vacip ise de, rükün olmadığı için Ziyaret tavafı kadar önemli değildir. İmam Ebû Hanife'den bu kimseye bir koyun lâzım geldiği yolunda da bir riva­yet gelmişse de, en doğrusu birincisidir. Veda Tavafını cünüp olarak yapan kimseye ise bir koyun kes­mek lâzım gelir. Çünkü Veda tavafını cünüp olarak yapmak bü­yük bir noksanlıktır. Ancak Veda Tavafı ziyaret tavafından rütbe­ce üstün olduğu için onu cünüp olarak yapmada bir koyun kesmek­le yetinilmiştir.

Ziyaret tavafından üç tur eksik bırakan kimseye bir koyun kes­mek gerekir. Zira tavafta, yansından daha az bir miktar yapılma­dığı için hâsıl olan eksiklik de abdestsiz olarak yapılan tavaftaki ek­siklik gibi hafif olup onun için koyun kesmek yeterli gelir. Ziyaret tavafından dört tur veya fazla eksik bırakan kimse ise, eksik bıraktığı turtan yapmadıkça ihramdan çıkmış olamaz. Zira eksik bıraktığı turlar yaptığı turlardan fazla olduğu için hiç tavaf yapmamış gibidir. Veda tavafından üç tur yapmayan kimseye ise sadaka lâzım gelir.

Vacip olan herhangi bir tavafı Hicr'in içinden yapan kimse, eğer henüz Mekke'den ayrılmamışsa bir daha tavaf yapması gerekir. Çünkü -yukarıda da geçtiği üzere- Hicr'in dışında tavaf yapmak gerekir. Hicr'in içinden tavaf yapmak, Kabe'nin etrafında tur yapar­ken Kabe ile Hatyim arasında bulunan iki açıklıktan bi­rinden girip diğerinden çıkmaktır. Böyle yapan bir kimse tavafına eksiklik soktuğu için Mekke'den ayrılmadığı sürece bir da­ha tavaf yapması gerekir, ki meşru bir şekilde tavaf yapmış olsun. Şayet tavafın hepsini değil de, yalnız Hicr'in içinden yaptığı kısmı bir daha yaparsa yine kâfidir. Zira böyle de yapsa, yapmamış olan kısmı yapmış olur. Yalnız Hicr'in içinden yaptığı kısmı bir daha yapmanın şekli böy­ledir : Hicri sağma alıp ileriye doğru yürümeye başlar ve Hicr'in so­nuna varınca o baştaki açıklıktan içeri girip diğer taraftan çıkar ve bu ameliyeyi yedi kez tekrarlar.

Şayet bu kimse, Hicr'in içinden yaptığı bu tavafı bir daha yap­madan evine dönerse, ona kurban lâzım gelir. Zira bu kimsenin ta­vafmdaki eksiklik dörttebire yakın olduğu için ona sadaka kâfi gel­mez.

Ziyaret tavafını abdestsiz olarak. Veda tavafını da abdestli ola­rak ve fakat bayram günlerinden sonra yapan kimseye kurban lâzım gelir. Eğer bu kimse ziyaret tavafını cünüp olarak yapmış ise. İki İmam: “Ona yine bir kurban lâzım gelir” demişlerse de, İmam Ebû Hanife'ye göre bu kimseye iki kurban lâzım gelir. Çünkü Ve­da tavafı vaciptir. Abdestsiz olarak yapılan Ziyaret tavafının bir da­ha yapılması ise vacip olmayıp müstahap olduğu için, birinci su­rette veda tavafı Ziyaret tavafı yerine geçmeyip veda tavafı olarak kalır. İkinci surette ise, Veda tavafı Ziyaret tavafı yerine geçer. Çün­kü cünüp olarak yapılan ziyaret tavafının bir daha yapılması. Veda tavafı gibi vaciptir. Bu itibarla kişi bu surette Ziyaret tavafını bay­ram günlerinden sonraya bırakmış, Veda tavafını da hiç yapmamış olur. Veda tavafının yapılmaması halinde ise ittifak ile kurban lâzım gelir. Ziyaret tavafının bayram günlerinden sonraya bırakılması ha­linde de ihtilâf vardır. İmam Ebû Hanife'ye göre lâ­zım gelir, diğer iki imama göre lâzım gelmez. Ancak bu kimseye, Mekke' den ayrılmadığı sürece Veda tavafını bir daha yapma­sı emrolunur. Evine döndükten sonra ise -yukarıda da söylediğimiz üzere- artık emrolunmaz.

Umre ihramında olup abdestsiz olarak tavaf ve Sa'y yaptıktan sonra ihramdan çıkan kimse, Mekke'den ayrılmadıkça bir daha tavaf ve sa'y yapar ve ona bir şey lazım gelmez. Çünkü abdestsiz olarak yaptığı tavafta eksiklik bulunduğu için bir daha yapması ge­rekir. Sa'y da tavafa tabidir. Ve bir daha yapınca eksiklik kalma­dığı için ona bir şey lâzım gelmez. Şayet bu kimse bir daha tavaf ve sa'y yapmadan evine dönerse abdestsiz olarak tavaf yaptığı için ona kurban lâzım gelir. Fakat bir daha Mekkeye dönmesi gerekmez. Çünkü umrenin son rüknü olan sa'yı da yaptığı için ih­ramdan çıkmıştır. Ayrıca sa'yı da abdestsiz olarak yaptığı için ise ona bir şey lâzım gelmez. Çünkü bu sa'y sahih olan bir tavaftan sonra yapılmıştır. Sahih olan rivayete göre tavafı bir daha yaptık­tan sonra sa'yı yapmasa da, yine bir şey lâzım gelmez.

Hac ihramında olan kimse Safa ile Merve arasında sa'y yap­masa da haccı tamamdır. Ancak ona kurban lâzım gelir. Çünkü biz Hanefilere göre Safa ile Merve arasında sa'y vacip oldu­ğu için yapılmaması halinde hac bozulmaz, fakat kurban lâzım ge­lir.

Arafat dağından imamdan önce ayrılan kimseye kurban lâzım gelir. İmam-ı Şafiî: “Bu kimseye bir şey lâzım gelmez. Çünkü rükün olan, Arafat'ta vukuf etmektir. Kişi bunu yap­tıktan sonra vukufu uzatmasa da ona bir şey lâzım gelmez” de­miştir.

Biz diyoruz ki: Arafat'ta güneş batıncaya kadar kalmak vaciptir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-sâlâtü ve's-selâm);

“Arafat'tan güneş battıktan sonra hareket edin” [139] buyurmuştur.. Bunun, için, güneş batmadan Arafat' tan ayrılan kimse vacibi terketmiş olur ve dolaysiyle ona kurban lâzım gelir. Eğer güneş battıktan sonra bir daha Ara­fat'a dönse de- zahir olan rivayete göre- kurbanın vücubu kendisinden sakıt olmaz. Çünkü imam ile birlikte hareket etmesi ge­rekirdi. İmam ile birlikte hareket etmedikten sonra bir daha Ara­fat'a dönmesi manasızdır. Güneş batmadan bir daha Ara­fat'a dönen kimse hakkında ise ihtilâf edilmiştir. Arafat'a geceleyin gelen kimse ise öyle değildir. Çünkü vukufu geceye ka­dar sürdürmenin vücubu, gece değil, gündüz vukuf yapan kimse içindir. Müzdelife'de vukuf yapmayan kimseye de kurban lâzım gelir. Çünkü Müzde1ife vukufu vaciptir.  

Bayramın hiç bir günü cemre taşlamasmı yapmayan kimseye de kurban lâzım gelir. Çünkü vacibi kesinlikle terketmiş olur. An­cak taşlamaların hepsi aynı cinsten birer ibadet olduğu için -vü­cudunun bütün kıllarını tıraş eden kimseye olduğu gibi- bu kim­seye yalnız bir kurban lâzım gelir. O da bayramın son günü güneş battıktan sonra. Çünkü cemreleri taşlamak ancak bayram günle­rinde ibadettir. Bu günler bitmedikçe taşlamaların hepsini sıra ile yapmak mümkündür. İmam Ebû Hanife'ye göre bir gün an taşlamalarını bir başka güne bırakmak da kurban kesmeyi gerektirir. Fakat di­ğer iki İmam bu görüşe katılmamışlardır.

Bir günün de taşlamalarını yapmayan kimseye kurban lâzım gelir. Çünkü bir günün taşlamaları tam bir ibadettir. Üç cemreden birinin taşlamasını yapmayan kimseye ise sada­ka lâzım gelir. Çünkü bir günde her üç cemreyi taşlamak bir iba­det olduğuna göre, yalnız bir cemreyi taşlamayan kimse bu ibade­tin çoğunu yapmış olur. Kurban ise ancak, bir vacibin çoğunu yap­mamak halinde lâzım gelir.

Bayramın ilk günü Akabe cemresini taşlamayan kimseye ise kurban lâzım gelir. Çünkü bayramın ilk günü yalnız Akabe cemresinin taşlaması vardır, bunun için bu kimse o gün vacibini ta­mamen bırakmış olur. Akabe cemresi taşlarının yansından faz­lasını atmayan kimse de öyledir.

Bir cemreye bir, iki veyahut üç çakıl eksik atan kimseye ise, her bir çakıl için yarım sa' lâzım gelir. Zira bu kimsenin yapma­dığı miktar vacibin yansından az olduğu için ona sadaka vermek kâfidir.

Başını bayram günleri bittikten sonra tıraş eden kimseye, İmam Ebû Hanife'ye göre kurban lâzım gelir. Ziyaret tavafını bayram gün­lerinden sonraya bırakan kimse de öyledir. Diğer iki İmam ise: “Bu her iki kimseye de bir şey lâzım gelmez” demişlerdir. Bu ihtilâf -yukanda da geçtiği üzere- bir günün taşlamalarını bir başka gü­ne bırakmak ve -Akabe cemresini taşlamaktan önce tıraş olmak, kıran haccında Akabe cemresini taşlamaktan önce kur­ban kesmek veyahut kurban kesmezden önce tıraş olmak gibi- son­ra yapılması gereken bir ibadeti önce yapmak hallerinde de caridir. İki imam: “Bu durumların hepsinde vacipler kaza edildiği için baş­ka bir şey lâzım gelmez” demişlerdir, imam Ebû Hanife'nin delili de Abdullah İbn-i Mesud'un; Kim ki haccın bir ibadetini bir diğer ibadetine takdim ederse ona kurban lâzım gelir” [140] hadisi­dir. Kaldı ki -inikatta ihrama girmemek gibi- belli bir yeri bulu­nan bir ibadetin yerinde yapılmaması halinde kurban lâzım geldiği­ne göre, belli bir zamanı bulunan bir ibadetin de zamanında yapıl­maması halinde kurban lâzım gelmesi gerekir. Hac ihramında olup bayram günlerinde ve fakat Harem'in dı­şında tıraş olan kimseye de kurban lâzım gelir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre Umre ihramında olan kimse de eğer Harem'in dışında tıraş olursa ona kurban lâzım gelir demişlerdir. İmam Ebü Yûsuf ise: “Umre ihramında olan kimseye bir şey lâzım gelmez” demiştir. Ben diyorum ki el-Camiussağiyr'de İmam Ebû Yusuf'un umre ihramında olan kimse hakkındaki sözü kayd­edilmişse de hac ihramında olan kimse hakkındaki sözüne değinilmemiştir. Kimisi: “Çünkü hac ihramında olan kimse hakkında ih­tilaf yoktur. Zira hacda hep Mina'da tıraş oluna gelmiştir. Mina ise Harem'in sınırlan içindedir” demiş ise de, en doğ­rusu şudur ki: aynı ihtilâf hac ihramında olan kimse hakkında da caridir. İmam Ebû Yusuf: “Harem'de tıraş olmak şart değildir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) Hudeybiye'de umreden alıkonduğu zaman hemen ora­da tıraş olmuştur” demiştir. [141] İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed ise: “Tıraş ile ihramdan çıkıldığı için tıraş da namazın sonundaki selâm gibidir. Selâm ile namazdan çı­kıldığı halde nasıl selâm namazın bir vacibi ise tıraş da haccın bir vacibidir ve haccın bir vacibi olunca da haccın diğer vacipleri gibi Harem'de yapılması gerekir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile Ashabının Hudeybiye'de tıraş olmaları da Harem'in dışında tıraş olmanın caiz olduğuna delil olamaz. Zi­ra Hudeybiy e' nin bir kısmı Harem'den sayılır. Pey­gamber Efendimizle (Sallallahü Aleyhi ve Sellem} Ashabı o kısım­da tıraş olmuş olabilirler” demişlerdir. Kısacası: İmam Ebû Hanife'ye göre tıraşın hem belli bir vakti, hem yeri vardır. İmam Ebü Yûsuf'a göre ne belli bir vakti vardır, ne ye­ri. İmam Muhammed'e göre belli bir yeri vardır. Fa­kat vakti yoktur. İmam Züfer'e göre belli bir vakti var­dır. Fakat yeri yoktur . Bu ihtilâf da “Kişi belli olan vaktinde veya yerinde tıraş olma­dığı zaman kendisine kurban lâzım gelir mi gelmez mi?” konusun­dadır. Yer veya vaktinde olmayan tıraş ile ihramdan çıkıldığında ise ihtilâf yoktur.

Sonra, umre vakitli bir ibadet olmadığı için onun tıraşı da itti­fak ile vakitli değildir. Fakat umrenin belirli bir yeri bulunduğu için tıraşının da aynı yerde yapılması gerekir.

Harem'in dışına çıkan kimse, tekrar Harem'e dönünceye kadar eğer tıraş olmazsa ittifak ile kendisine bir şey lâzım gelmez. Yani umre ihramında olan kimse eğer böyle yaparsa, tıraş olması gerek­tiği yerde tıraş olduğu için ona bir şey lâzım gelmez. Hac ihramın­da olan kimse ise, böyle yapsa dahi, tıraş olması gerektiği vakitte tıraş olmadığı için İmam Ebû Hanife'ye göre ona kur­ban lâzım gelir.

Kıran haccında olan kimse, kurban kesmezden önce eğer tıraş olursa İmam Ebû Hanife'ye göre ona iki kurban lâzım gelir. Biri Kıran kurbanıdır, biri de kurban kesmeyi tıraştan sonraya bıraktığı içindir. İki İmama göre ise, bu kimseye Kıran kur­banından başka bir şey lâzım gelmez. Zira -yukarıda da söyledi­ğimiz üzere- iki İmama göre herhangi bir vacibi tehir etmekten dolayı bir şey lâzım gelmez.[142]

 

Bir Fasıl

 

Bilinmelidir ki ihramda olan kimse için kara avı haram, deniz avı helâldir. Zira Cenab-ı Hak (Azze ve Celle):

“Deniz avı ve onu yemek size de, yolculara da geçimlik olarak helâl kılınmıştır. Kara avı ise ihramda bulunduğunuz sürece size yasak edilmiştir.” [143] buyurmuştur. Kara avı karada doğup büyü­yen ve karada yaşayan, deniz avı da suda yaşayan ve suda doğup büyüyen hayvan demektir. Av da yaradılışı itibariyle insanlardan kaçıp ele gelmiyen hayvanlardır. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kara hayvanlarından beş tane istisna etmiştir. Bunlar da Fevâsık-ı Hams diye anılan kurt, kuduz köpek, kar­ga, delice, yılan ve akreptir. [144] Zira bunlar saldırgan hayvanlar­dır. İmam Ebû Yûsuf dan rivayet olunduğuna göre kar­gadan maksad leşleri yiyen kargadır.

İhramda iken av öldüren veyahut öldürtmek için yerini başka­sına gösteren kimseye ceza lâzım gelir.) Avı bizzat öldüren kimse­ye ceza lâzım geldiğinin delili;

“Ey iman etmiş olanlar, ihramda iken av öldürmeyiniz. Sizden kim (ihramda) bilerek av öldürürse, ona ceza olarak evcil hayvan­lardan, Öldürdüğü avın benzeri olan bir hayvan lâzım gelir.” [145] ayet-i kerimesidir. Zira bu âyet, ihramda olan bir kimsenin bizzat av öldürdüğü zaman kendisine ceza lâzım geldiğinde nasstır. Fakat avın yerini başkasına gösteren kimseye de ceza lâzım geldiğine dair bu âyette nass bulunmadığı için İmam-ı Şafii: “Ceza yal­nız bizzat av öldürmekten lâzım gelir. Avın yerini başkasına gös­teren kimseye ise “Av öldürmüştür” denemediği için ceza lâzım gel­mez. Nihayet bu da, ihramda olmayan iki kimseden birinin diğeri­ne avın yerini göstermesi kabilindendir” demiştir. Bizim ise delilimiz «ihram bâbı»nda geçen Ebû Katade'nin hadisidir. Ata  b. Rabah (Allah rahmet eylesin) “Avın yerini başkasına gösteren kimseye ceza lâzım geldiğinde ihtilâf yoktur” demiştir. Kaldı ki ihramda av öldürmek nasıl yasak ise, avın yerini başkasına göstermek de yasaktır. Hem de av ancak kaçıp gizlenmekle kendini korumaya çalıştığı için, yerini başkasına göstererek onu ele veren kimse de bizzat onu öldürmüş gibi olur. Hem de kişi ihrama girmekle herhangi bir canlıya karışmamayı il­tizam ettiği için, eğer gereği gibi hareket etmezse -kendisine bırakı­lan emâneti korumada kusur gösteren kimse gibi- zamin olur. İh­ramda olmayan kimse ise, böyle bir şeyi iltizam etmediği için öyle değildir. Kaldı ki İmam Ebû Yûsuf ile İmam Züfer'den, ihramda olmayan kimsenin de zamin olduğu rivayet olun­muştur.

Başkasına avın yerini gösteren kimseye ceza lâzım gelmesi için de, kendisine gösterilen kimsenin daha önce avın yerini bilmeme­si ve gösteren kimseye inanması şarttır. Hattâ eğer ona değil de, başkasına inanarak avı öldürürse ona ceza lâzım gelmez.

Eğer avın yerini gösteren kimse ihramda olmazsa, Harem'de da­hî olsa yukarıda açıkladığımız sebebe binaen ona bir şey lâzım gelmez.

İhramda iken av öldüren kimse, ister unutarak ister bilerek öl­dürmüş olsun fark etmez. Çünkü bu ceza, itlaftan dolayı kişiye lâ­zım gelen bir mali ceremedir. Mali ceremeleri gerektiren eylemler­de ise unutma iie bilerek yapma haüeri arasında fark yoktur.

İhramda iken ilk olarak av öldüren ile ikinci kez öldüren ara­sında da fark yoktur. Çünkü cezayı gerektiren sebep her iki du­rumda da aynıdır.

Av öldüren kimseye lâzım gelen ceza -İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre- avın öldürüldüğü yerdeki veyahut eğer çölde öldürüîmüşse öldürüldüğü yere en yakm olan yerdeki kıyme­tidir. Bu kıymet de adil olan iki kişi tarafından biçilir ve kendisi­ne ceza lâzım gelen kimse muhayyer olup s isterse onunla bir kur­ban satınahr, isterse yiyecek alıp her bir fakire ya yarım sa' buğ­day, ya da bir sa' arpa veya kuru hurma verir, isterse her bir sa arpa veya yanm sa' buğday yerine bir gün oruç tutar. imam Muhammed ile İmam-ı Şafii: “Öldürülen avın eğer evcil hayvanlardan benzeri varsa benzeri verilir. Meselâ : öldürü­len av ceylan olursa bir koyun veya keçi, sırtlan olursa yine bir ko­yun veya keçi, tavşan olursa bir dişi oğlak, Arap tavşanı olursa dört aylık bir dişi oğlak, devekuşu olursa deve, yabaneşeği olursa sığır lâzım gelir. Zira Cenâb-ı Hak. “Ölürdüğü avın evcil hayvanlardan bir benzeri ceza olarak lâzım gelir” buyurmuştur”demişlerdir.

Avın evcil hayvanlardan benzeri ve değer bakımından değil, bi­çim ve yaradılışı yönünden benzeridir. Zira hayvanın kendisi evcil olur, değeri evcil olamaz. Hem de Ashab-ı Kiram -yukarıda açık­ladığımız üzere- devekuşu, ceylan, yaban eşeği ve tavşanın biçim bakımmdan benzerine hükmetmişlerdir. Peygamber Efendimiz
(Sallallahu Aleyhi ve Selim)  de;
“Sırtları avdır ve onda bir koyun veya keçi lâzım gelir” [146] buyurmuştur.

Serçe kuşu ve güvercin gibi, evcil hayvanlardan benzeri bulun­mayan avlarda ise, İmam Muhammed de İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Ebû Yûsuf gibi “Kıymet lâzım gelir” demiştir. İmam-ı Şafii ise, güvercin ile koyun veya keçi arasında benzerlik bulunduğunu, zira ikisinin de- bir de­fada ve nefes atmadan su içtiğini ve hem de güvercin ötüşünün de koyun ve keçinin böğürüşünü andırdığını söyliyerek: -Güvercinin öldürülmesi halinde bir koyun veya keçi lâzım gelir» demiştir, İmam Ebû Hanife ile imam Ebü Yûsuf: -Mut­lak benzerlik hem biçim ve hem de kıymet bakımından benzerliktir. Fakat burada bu mânâya hamletmek mümkün olmadığı için kıymet bakımından olan benzerliğe hamletmek gerekir. Çünkü -kul ala­caklarında olduğu gibi- Şeriatta meşhur olan benzerlik budur. Ya­hut icma iîe bu benzerlik murattır veyahut her avın kıymet bakımın­dan benzeri vardır da, biçim bakımından yoktur. Âyetteki “Naam” kelimesinden de murat -Allah daha iyi bilir- yabani hayvanlar­dır. Zira Ebû Ubeyde ile Asmai' nin dediklerine gö­re bu kelime hem evcil, hem yabanî hayvanlarda kullanılır. “Sırtlanda bir koyun lâzım gelir” hadisi de “bir koyunun kıymeti lâzım gelir.” Mânâsındadır” demişlerdir. Sonra, İmam Ebû Hani­fe ile İmam Ebû Yûsuf'a göre kişi, kendisine lâzım gelen kıymet ile isterse bir kurban, isterse yiyecek alır, isterse ne kurban ve ne de yiyecek almayıp oruç tutar, imam Muhamme.d ile İmam-ı Şâfii'ye göre ise bu muhayyerlik hakemlere ait­tir. Eğer hakemler kurbana hükmederlerse -yukarıda da söylediği­miz gibi- öldürülen avın benzerini kurban etmek gerekir. Eğer yi­yecek veya oruca hükmederlerse, İmam Ebü Hanife ile İmam Ebû Yûsuf un dedikleri gibi yapmak gerekir, tmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf: “Mu­hayyerlik -yemin kefaretinde olduğu gibi- Şeriat tarafından kişi­ye gösterilen kolaylık olduğuna göre, hakemlere değil, kişiye ait ol­ması lâzım gelir” demişlerdir, tmam Muhammed ile İmam-ı Şâfii'nin delili de metni yukanda geçen Mâide sûresinin 95. âyetidir. Zira bu âyette geçen Hedyen kelimesi men­sup olduğu için ya Yahkümü Bihi deki zamirden haldır, ya Yah-Kümü nün mefuludur. Hangisi de olsa, kurbanın hakemler tara­fından hükmedilmesi gerektiğini ifade eder. Sonra, yemek demek olan Taam ile Oruç demek olan Siyam kelimeleri arasında mu­hayyerlik edatı olan Ev kelimesinin getirilmesinden de bu muhay­yerliğin hakemlere ait olduğu anlaşılır. Biz diyoruz ki: Âyetteki Kefaretün ile Adlü Zalike keli­meleri merfu oldukları için Hedyen üzerine değil, Cezaün üzeri­ne matuhturlar. Bu ise. hakemlerin yalnız ava değer biçmekle gö­revli oldukları, avın değeri anlaşıldıktan sonra kurban yemek ve oruç­tan birini seçmek ise, avı öldürene ait olduğunu ifade eder. Sonra, Öldürülen av nerede öldürülmüşse hakemler ona, oranın raicine göre değer biçerler. Ancak eğer öldürüldüğü yerde avların alım satımı olmuyorsa, o zaman, oraya en yakın yerin raicine gö­re değer koyarlar: “Kabe'ye ulaşacak kurban” diye buyurmuştur, Yemek ise başka yerlerde de verilebilir. İmam-ı Şâfii yemeği de kurbana kıyas ederek: “Yemek de Mekke'den başka bir yerde verilmez” demiştir. Zira kurbanın Mekke’de kesilmesi, Mekke fakirlerinin yararlanması için emredildiğine göre yemek de öyledir.

Biz diyoruz ki. “Kurban hikmeti bilinmeyen taabbüdî bir ibadet olduğu için ancak belirli bir zaman ve belirli bir yerde kesildiği takdirde ibadet olur. Yemek vermek ise gayesi yoksullara yardim 'olduğu için, nerede ve ne zaman olursa olsun ibadettir.

Oruç da keza Mekke'den başka yerlerde tutulabilir. Zira oruç da nerede tutulursa tutulsun ibadettir.

Şayet kişi kurbanı Mekke'de değil, bir başka yerde keserse, ye­mek vermeyi seçmiş gibi olup kurban kesmesi yemek yedirme ye­rine geçmiş olur. Yani eğer kurbanı başka bir yerde kesip etini yoksullara dağıtır ve kurbanın eti de verilmesi gereken yiyecek miktarından az olmazsa, keffaret olarak yemek vermeyi seçmiş ve fa­kirlere herhangi bir yiyecek maddesini vermiş gibi olur. Zira yalnız kurban kesmek yemek verme yerine geçemez.

Şu da bilinmelidir ki kişi kurban kesmeyi seçtiği zaman kurbanbğa yaramayan hayvanları kesemez. Zira kurban kelimesinden an­cak kurbanlık hayvan anlaşılır. İmam Muhammed ile İmam-ı Şafii: “Deve, sığır veya davar cinsinden olduktan sonra küçük de olsa olur. Zira Ashab-ı kiram öldürülen bazı avlar­da oğlak ve kuzularla hükmetmişlerdir” demişlerdir. İmam Ebû Hanife'ye göre de küçük hayvanlar yiyecek maddesi olarak verilebilir. Biz Hanefilere göre, kişi yemek vermeyi seçtiği zaman öldürdü­ğü avın yiyecek maddeleriyle kıymetlendirilmesi gerekir. Öldürülen avm kıymeti ile eğer yiyecek maddesi alınırsa, her bir yoksula ya yarım sa' buğday, ya da bir sa' arpa vermek gere­kir. Hiçbir yoksula yarım sa'dan az verilemez. Zira keffaret ola­rak verilmesi gereken yiyecekler yoksullara, şeriatça ancak bu şe­kilde dağıtılır.

Oruç tutmayı seçen kimse, öldürdüğü ava önce yiyecek mad­deleriyle değer biçtikten sonra her bir sa' arpa veya yarım sa' buğ­day yerine bir gün oruç tutar. Zira orucun maddi değeri bulunma­dığı için ava oruçla değer biçmek mümkün değildir. Bunun için ava yiyecek maddeleriyle değer biçmek gerekir.

Lâzım gelen yiyecek maddesinden yanm sa'dan daha az bir miktar şayet artarsa kişi muhayyer olup isterse onu tasadduk eder, isterse onun yerine bir gün oruç tutar. Zira bir günden az oruç olamaz. Bunun için, lâzım gelen yiyecek maddesinin bir yoksula ve­rilmesi gereken mikdardan daha az olduğu zaman da, yine o mik-dar verilir, ya da -bir günden daha az oruç olmadığı için- bir gün oruç tutulur.

Eğer ihramda olan kimse bir avı yaralar, ya tüylerini çeker ve­ya bir uzvunu koparırsa Avı öldürdüğü zaman avın tamamına -zamin olduğu gibi avda meydana gelen eksikliğe zamin olur.

Eğer bir kuşun tüylerini yolduğu veyahut ayaklarını kestiği için kuş artık uçup kendini koruyamaz olursa, kuşun bütün kıymeti ken­disine lâzım gelir. Çünkü hayvam, kaçıp kendini kurtaramaz du­ruma soktuğu için onu öldürmüş gibi olur.

Hz. Ali ile Abdullah İbn-i Abbas (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet olunduğuna göre devekuşunun yumurtalarını kıran kimseye yumurtaların kıymeti lâzım gelir. Zira yu­murta, yumurta olarak her ne kadar av değilse de, ilerde canlamp av olacağı için avm hükmündedir. Eğer kırılan yumurta içinden ölü civciv çıkarsa, o zaman canlı olan bir civcivin kıymeti lâzım ge­lir. Bu bir istihsandır. Yoksa kıyas, yumurtanın kıymetinden baş­ka bir şey lâzım gelmemesini gerektirmektedir. Çünkü civcivin can­lanıp canlanmadığı bilinemez. Ancak yumurtanın canlı bir civciv çı­karmaya hazır bir durumda olduğu için, zamanı gelmeden kırılma­sı civcivin ölümüne sebep olur ve bunun için ihtiyaten “Ondan do­layı ölmüştür” denilir. Bunun gibi, ihramda olan kimse eğer bir cey­lanın karnına vurup bir ölü yavru düşürmesine sebep olursa, ona hem ceylanın, hem yavrusunun kıymeti lâzım gelir.

Karga, dölengeç kuşu, kurt, yılan, akrep, fare ve kuduz kö­pekleri öldürmekten dolayı bir şey lâzım gelmez. Zira Peygamber Efendimiz  (Aleyhis-salâtü ve's-selâm); Beş çeşit hayvan zararlı olup Harem'în dışında da Harem'de de öldürülebilirler. Bunlar dölengeçkuşu, yılan, akrep, fare ve ısırıcı kö­pektir” [147] demiştir. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ayrıca şunu da buyurmuştur: “İhramda olan kimse, fare, karga, dölengeç kuşu, akrep, yılan ve ısırıcı köpekleri öldürebilir.” [148] Bu hadisin bazı rivayetlerin­de kurt da vardır. Kimisi : «Isırıcı köpekten maksat kurttur» demiş­tir. Kargadan da maksat leşleri yiyen ve pislikleri karıştıran karga dır.Çünkü zararlı olan karga bu kargadır. Saksağan ise öyle değil­dir. Çünkü saksağan hem zararlı değil, hem de ona karga denilmez. İmam Ebû Hanife'den: “Isırıcı olan ve olmayan ve ev­cil olan ve olmayan köpekler arasında fark yoktur. Zira bu husus­ta nazara alman cinstir. Aynı sebebe binaen ev sıçanı ile yabanî sı­çan arasında da fark yoktur. Zira bu hususta nazara alman cins­tir. Aynı sebebe binaen ev sıçanı iîe yabanî sıçan arasında da fark yoktur. Büyük keler ile arap tavşanı ise, zararlı olmadıkları için is­tisna edilen beş sınıf hayvanlardan değillerdir” diye söylediği de ri­vayet olunmuştur.

Sivri sinek, karınca, pire ve keneleri de öldürmede bir sakınca yoktur. Çünkü bunlara av deniimediği gibi, hem insan vücudun­dan oluşmuyorlar ve hem de yaradılışları itibariyle inciticidirler. Ka­rıncadan murat, insanları inciten siyah veya sarı renkli olanlarıdır. İncitici olmayan karıncalan öldürmek ise günahtır. Fakat av olma­dıkları için cezayı gerektirmez. Bir biti öldüren kimseye ise buğday, arpa ve benzeri gibi her­hangi bir yiyecek maddesinden bir avuç mikdarı gibi bir sadaka lâzım gelir. Çünkü bit vücut kirinden oluştuğu için, ihramda öldürmek ihramda temizlenme yasağına uymamak demek olur.

el-Camlussağiyr'de “Bir biti öldüren kimse herhangi bir yoksu­la bir şey yedirir” diye geçmektedir. Bundan, yoksula yedirdiği şe­yin az dahi olsa ve onu doyurmasa bile kâfi geldiği anlaşılır.

Bir çekirgeyi öldüren kimse de istediği mikdarda bir sadaka verir. Çünkü çekirge de kara avı sayılır. Zira av ele gelmeyen ve güç­lükle yakalanabilen hayvan demektir. Hz. Ömer (Radıyallâhü anh); “Bir kuru hurma bir çekirgeden iyi­dir” [149] demiştir. 

Kaplumbağayı öldüren kimseye ise bir şey lâzım gelmez. Çün­kü kaplumbağa -keler ve böcekler gibi- haşerattan olup yakalan­ması güç olmadığı için av sayılmaz.

Harem avını sağan kimseye sağdığı sütün kıymeti lâzım gelir. Zira süt avın vücudundan oluştuğu için avın kendisi hükmündedir.

Şeriatın istisna ettiği ve yukarıda saydığımız beş zararlı hayvan dışında eti yiyümeyen diğer canavar ve benzeri hayvanları öldüren kimseye de ceza lâzım gelir. İmam-ı Şafiî: “Lâzım gel­mez. Çünkü her canavar yaradılışı itibarı ile insanlara zararlı oldu­ğu için şeriatça istisna edilmiş sayılır. Kaldı ki hadiste geçen Kelb kelimesi lügat itibarı ile yalnız köpek olmayıp bütün canavarlara şamildir” demiştir.

Biz diyoruz ki: Canavarların hepsi insanlardan kaçtıkları için av sayılırlar. Kaldı ki insanlar onlan -ya güçlü oldukları, ya za­rarlı bulundukları veyahut onları avlanma aracı yapmak için- ya­kalamak isterler. Hadiste istisna edilen hayvanlar da sayılı oldukla­rı için onlara başkalarını kıyas etmek mümkün değildir. Kelb ke­limesi de lügatta bütün canavarlara şamil ise de, örfen yalnız kö­pekte kullanılır. Konuşmalarda ise lügattan çok, örfe uyulur.

Eti yiyilmiyen hayvanlara değer biçilirken hiç bîrinin değeri bir koyunu geçemez. İmam Züfer, eti yiyilmeyen hayvanları da diğerlerine kıyas ederek: “Değeri neye ulaşırsa ulaşsın lâzım ge­lir” demiştir. Bizim ise delilimiz, yukarıda metni geçen “Sırtlan av­dır ve onda bir koyun lâzım gelir” hadisidir. Hem de eti yenilme­yen hayvanın değerine güçlü ve yırtıcı olduğu için değil derisi için itibar olunur. Bunun için değeri bir koyunun değerini aşamaz.

İhramda olan kimse eğer bir canavarı kendisine saldırırken öl­dürürse ona bir şey lâzım gelmez. İmam Züfer bunu da saldırgan deveye kıyas ederek: “Kıymeti lâzım gelir» demiştir. Biz ise Hz. Ömer'in bir canavan öldürdüğü için kurban kestik­ten sonra: “Biz ona saldırdık da onun için kurban kestik” diye söy­lediğine dair rivayete dayanıyoruz. [150] Kaldı ki ihramda olan kim­se savunmaktan değil saldırmaktan nehyedilmiştir. Nitekim yuka­rıda geçen beş hayvanı öldürmeye muhtemelen zararlı oldukları için izin verilmiştir. Bu ise bilfiil zarar vermektedir. Saldırgan deve ise öyle değildir. Çünkü deve saldırgan dahi olsa başkasının malı oldu­ğu için sahibinin izni olmaksızın öldürülemez.

İhramda olan kimseye avı öldürmek zorunda dahi kalsa, ceza lâzım gelir. Zira metni yukarıda geçen “İhramda bulunduğunuz sü­rece size kara avı yasak edilmiştir” âyetinin nassı ile sabitttir ki herhangi bir avı öldürebilmek, keffaret vermeye bağlıdır.

İhramda olan kimsenin davar, deve, sığır, tavuk ve evcil olan kaz ve ördekler gibi evcil hayvanları kesmesinde sakınca yoktur. Zira bu hayvanlar evcil oldukları için av değillerdir. Evcil kazdan maksat ev ve havuzlarda barınan kazlardır. Zira bu kazlaı yaradı­lışları itibarı ile insanlardan kaçmazlar.

Ayaklan tüylü de olsa güvercinleri öldüren kimseye ceza lâ­zım gelir. İmam Malik: “Ayaklan tüylü olan güvercinleri öldürmekten ceza lâzım gelmez Çünkü bu tür güvercinle: yaradı­lış itibarı ile insanlardan kaçmadığı ve yerden çabuk kalkamadığı için av sayılmaz” demiştir. Biz diyoruz ki: Güvercinlerin her çeşidi yaradılış itibariyle insanlardan kaçar ve yerden geç de kalksa uç­tuğu için ele geçmez. Şayet içlerinde insanlardan kaçmayanları var­sa da, ânzî olduğu için onlara itibar olunmaz.

Evcilleştirîlmiş ceylanları öldüren kimseye de ceza lazım gelir. Zira ceylan yaradılış itibariyle av olduğu için evcilleştirilmesi onun avhk vasfım kaldıramaz. Nasıl ki, deve de yaradılış itibariyle evcil olduğu için kaçtığı zaman evcillik vasfı kalkmaz ve öldürülmesi ih­ramda olan kimse için haram olmaz.

İhramda olan kimsenin kestiği av murdar olup eti yiyilemez. İmam-ı Şafii “İhramda olan kimse eğer ihramda olmayan bir kimse için keserse murdar olmaz. Çünkü başkası yerine kestiği için o başkası onu kesmiş gibi olur” demiştir.

Biz diyoruz ki: Hayvan kesmek meşru bir fiil olduğu halde bu kesmek haram bir fiildir. Bunun için bu da Mecusinin kesmesi gibi kesmek sayılmıyor. Çünkü meşru olan kesmek, eti kandan temizle­me ameliyesi yerine geçen kesmektir. Bu kesmek ise Şeriatça haram olduğu için o ameliyenin yerine geçemez.

İhramda olan kimseye, kestiği avın etinden yemesi halinde -İmam Ebû Hanife'ye göre- yediği etin kıymeti lâzım gelir. Diğer iki imam ise: “Ona bir şey lâzım gelmez” demişlerdir. Bu avın etin­den yiyen başkasına ise, ihramda dahi olsa her üç imama göre de bir şey lâzım gelmez.) İki İmam: “Çünkü bu avın eti murdar oldu­ğu için, onu yiyen kim olursa olsun ona tevbe ve istiğfardan baş­ka bir şey lâzım gelmez”, İmam Ebû Hanife de: “Bu avın etinden yemek onu kesen kimseye yalnız murdar olduğu için değil, aynı zamanda ihramda onu kestiği için de haramdır. İhram­da olan başkalarına ise, yalnız murdar olduğu için haramdır” demiş­lerdir.

İhramda olan kimsenin ihramda olmayan kimsenin avlayıp kes­tiği avın etini yemesinde -eğer ona avın yerini göstermemiş ve av­lamasını söylememiş ise- sakınca yoktur. İmam Malik: “Eğer onun için avlamış ise yiyemez. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

“İhramda olan kimsenin herhangi bir avın etini yemesinde -eğer kendisi onu avlamamış veyahut başkası tarafından onun için avlan­mamış ise- sakınca yoktur” [151] buyurmuştur, demiştir. Bizim  delilimiz  ise   “Ashap,   ihramda  olan   kimsenin   avlanmış hayvanın etini yemesi hakkında konuşurlardı. Seslerini duyan Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Sakıncası yoktur” [152] buyurdu, mealinde rivayet olunan hadistir.

Bu diyoruz ki İmam Malik'in dayandığı hadiste geya “Eğer avlayan kimse ona vermemiş ise»” ya da -Eğer onun sözü ile avlanmamış ise- mânâsındadır. Sonra bu hadiste “Eğer kendisi avın yerini göstermemiş ise” diye şart koşul­muştur. Bu ise, ihramda olan kimsenin başkasına avın yerini gös­termesinin haram olduğuna da nasstir. Bununla beraber derler ki: Bunun hakkında iki rivayet vardır. Haram olduğuna dair rivayetin delili yukarıda geçen Ebû Katade'nin hadisidir. Harem'in herhangi bir avını öldüren kimse, ihramda olmasa bi­le kıymetini yoksullara dağıtmak zorunda olur. Zira Haremin av­larına dokunulamaz. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) uzunca bir hadisinde;

“Harem'in avla­rı da ürkütülemez” [153] buyurmuştur. Bu kimseye kendisine lâ­zım gelen avın kıymeti yerine  oruç tutmak yeterli gelemez. Zira bu ceza, keffaret olmayıp mali bir ceza olduğu için, kul alacağı gi­bi aynen ödenmesi gerekir. İmam Züfer bu cezayı da ih­ramda av öldüren kimseye lâzım gelen cezaya kıyas ederek: “Oruç tutmak da yeterlidir” demiştir. Oysa, bu mali bir ceza olduğu için ikisi arasında fark vardır. Bu kimseye, kurban tla vermenin yeterli gelip gelmediği hakkında iki rivayet vardır.

“Eğer bir kimse bir avı yakalayıp onunla birlikte Harem'in sı­nırlan içine girerse, girer girmez avı salıvermesi gerekir. İmam-ı Şafiî: “Harem'in dışında onu yakaladığı için mubah bit yoldan mülkiyetine geçmiştir. Şeriat ise hiç kimseye mülkünden vazgeçme­sini emretmez” demiştir.

Biz diyoruz ki: Bu av sağ olarak Harem'in sınırları içine girdi­ği için, Harem'e hürmeten artık ona dokunmamak gerekir. Şayet bırakmayıp onu başkasına satarsa ve henüz duruyorsa geri verilir.! Çünkü ona dokunmak haram olduğu için satışı fasittir. Eğer dur­muyorsa ona ceza lâzım gelir. İhramda olan kimsenin de, yakaladığı avı başkasına satması aynı sebebe binaen öyledir. Eğer bir kimse, evinde veyahut beraberindeki bir kafeste av bulunduğu halde ihrama girerse avı salması gerekmez. İmam-ı Şafiî: “Gerekir. Çünkü eğer salmazsa, elinde iken ihrama gi­rip de onu salmaması halinde nasıl dokunulmazlığım ihlâl ediyorsa bu da öyledir”  demiştir.

Biz diyoruz ki: Ashab-ı Kiram ihrama girerlerken evlerinde bir­çok avlar bulunduğu halde hiç birinden avınrsahverdiği rivayet olun­mamıştır.[154] Kaldı ki ihramda olan kimseye gereken şey, herhan­gi bir ava dokunmamaktır. Bu kimse de, av elinde olmadığı için ava dokunmuş sayılmaz. Ancak şu var ki, av onun mülkiyeti altında­dır. Bunun da bir sakmcası yoktur. Çünkü eğer onu satsa da, satı­şı fasit olduğu için mülkiyetinden çıkamaz. Kimisi demiştir ki: “Eğer ihrama girerken içinde av bulunan kafes elinde olursa, avı -her­hangi bir kimse veya hayvana kaptırmamak şartı ile- salıvermesi gerekir” demiştir.

Eğer bir kimse bir avı yakaladıktan sonra ihrama girer ve bir başkası da avı bu kimsenin elinden kapıp bırakırsa, İmam Ebü Hanife'ye göre zamin olur. Diğer iki İmam ise: “Zamin olmaz.” Çün­kü onu kendisine caiz olmayan bir şeyden alıkoyduğu için ona iyi­lik etmiş olur” demişlerdir. İmam Ebû Hanife ise: “Bu kimse daha ihramda deği'ken yakaladığı için ona meşru bir yoldan malik olmuştur ve malik olunca da ihrama girmesiyle mülkiyeti bo­zulmaz. Bunun için izni olmadan onu itlaf eden kimse zamin olur. Zira ona vacip olan şey onu itlaf değil, sadece elinde bulundurma­maktır. Bu da onu, kaçamayacağı herhangi, bir yerde bırakmakla mümkün olurdu. Bunun için, elini ondan kesen kimse tecavüz et­miş olur. Fakat kişinin ihramda iken yakaladığı av, kişi ona malik olamadığı için öyle değildir” demiştir. Aynı ihtilâf, başkası elinde bulunan çalgı aletlerini kıran kim­se hakkında da câridir.

İhramda olan kimsenin yakalayıp elinde tuttuğu avı kaçıran kimseye ise, ittifak ile bir şey lâzım gelmez. Zira kişi ihramda iken yakaladığı ava malık olamaz. Çünkü Cenabı Hak yukarıda da geçtiği üzere “İhramda bulunduğunuz sürece size karaavi yasak edilmiştir” [155] buyurduğu için, içki satınalan kimse nasıl içkiye malik olamıyorsa, ihramda olan kimse de yakaladığı ava malik olamaz.

Eğer ihramda olan kimse bir avı yakalar ve ihramda olan bir başkası da bu avı öldürürse, ikisine de ceza İâzım gelir. Birincisi ih­ramda iken av yakaladığı için, ikincisi de ihramda iken av öldür­düğü için cezayı hak etmiş olurlar. Fakat birincisi ödediği cezayı ikincisinden isteyebilir. İmam Züfer: “İsteyemez Çünkü ihramda iken av yakaladığı için o da ikincisi kadar suçludur” de­miştir. Biz diyoruz ki: Her ne kadar ihramda avlanmak yasak ise de, bu kimse yakaladığı avı, eğer öldürülmeseydi bırakmak suretiyle, işlediği suçtan geri dönebilirdi. Fakat ikincisi bu olanağı ortadan kal­dırdığı için diğerinin cezasını da o çekmelidir.

Harem'in sınırlan içinde bulunan bir otu veyahut kendiliğin­den biten ve herhangi bir kimsenin mülkü olmayan bir ağacı kesen kimseye, eğer kestiği ot veya ağaç daha yeşil olup kurumamış ise kıymeti lâzım gelir. Zira Peygamber Efendimiz. (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Harem hakkında;

“Çayırlan biçilmez, dikenleri kesilmez” [156] buyurmuştur. Sonra, lâzım gelen bu kıymeti mutlaka vermek gerekir. Onun yerine oruç tutulamaz. Çünkü Harem'in ot ve ağaçlarını kesmek ihramda olmak için değil, Harem'in ot ve ağaçlan oldukları için haramdır. Kendi­liğinden bitmeyip insanlar tarafmdan dikilen ağaçlan kesmede ise, icma ile sakınca yoktur. İnsanlar tarafmdan ekilmesi âdet olmayan bitkiler de, eğer insanlar tarafmdan ekilirse, insanlar tarafından eki­len bitkilerin hükmünü alır.

Kendiliğinden ve fakat bir kimsenin tarlasında biten bitkiyi ke­sen kimseye iki kıymet lâzım gelir. Bir kıymet Harem'e saygısızlık ettiği, bir kıymet de başkasına ait olan mala tecavüz ettiği içindir. Nasıl ki başkasının mülkü bulunan bir avı öldüren kimseye de iki kıymet lâzım gelir.

Harem'in kurumuş bitki ve otlarını kesen kimseye ise -kuru bitki artık büyümediği için- bir şey lâzım gelmez.

Harem'in çayırlarında hayvanlar otlatılamaz ve Izhır denilen ottan başka hiç bir otu kesilemez. İmam Ebû Yûsuf: Otlamanın sakıncası yoktur. Çünkü hayvanları otlanmaktan alıkoy­mak mümkün, değildir demiştir. Yukanda metni geçen “Harem'in otları biçilemez, dikenleri kesilemez” hadisi bizim için delildir. Zira oraklarla kesmek ile, dudak ve dişlerle kesmek arasında fark bu­lunmayıp ikisi de biçmektir. Kaldı ki Harem'in dışından hayvanla­ra ot getirmek mümkün olduğu için hayvanları Harem'de otlatmak zorunlu değildir. Ancak, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafmdan istisna edildiği için [157] Îzher denilen ot bu hük­me tabi değildir. Harem'de bu otu biçmek de, hayvanlan otlatmak da caizdir. Mantar da bitki sayılmadığı için kesilmesi sakıncalı değildir.

İfsad haccını yapan kimsenin, yapması halinde kendisine kur­ban lâzım gelen bir şeyi eğer Kıran haccını yapan kimse yaparsa ona -biri hac, biri de umre için olmak üzere- iki kurban lâzım gelir. İmam-ı Şafii (Allah rahmet eylesin): “Kıran haccını ya­pan kimseye de bir kurban lâzım gelir” demiştir. Zira ona göre, kı­ran haccını yapan kimse hac ile umreden birinin ihramındadır. Bi­ze göre ise yukanda geçtiği üzere- hem hac ve hem umrenin ih­ramındadır. Ancak ihramsız olarak mikatı geçmesi halinde bu kimseye bir kurban lazım gelir. Zira mikata geldiğinde kendisine hac ile umreden yalnız birinin ihramına girmek vacip idi. Bir vacibi te­hir etmek ise yalnız bir kurbanı gerektirir. İmam Züfer (Allah rahmet eylesin): “Kıran haccını yapan kimseye mikatı ihramsız geçmek de iki kurban gerektirir” demiştir.

Eğer ihramda olan iki kişi birlikte bir avı öldürürlerse ikisine de ayn ayn kurban lâzım gelir. Zira avın yerini başkasına göste­ren kimseye tam ceza lâzım geldiğine göre, avı başkası ile birlikte öldüren kimseye tam ceza lâzım gelmesi evleviyetle gerekir.

Eğer ihramda olmayan iki kişi Harem'in bir avını birlikte öldü­rürlerse ikisine bir ceza lâzım gelir. Nasıl ki yanlışlıkla bir adamı öldüren iki kişiye yalnız bir diyet ve fakat her birine ayn bir ke-fareı lâzım gelir.

İhramda olan kimsenin, avı satması ile satın alması fasittir. Çünkü eğer av daha sağ iken ihramda olan kimse onu satarsa, onun dokunulmazlığım ihlâl etmiş ve eğer fonu kestikten sonra satarsa bir murdan satmış olur.

Eğer bir kimse bir ceylanı Harem'in sınırlan dışına çıkardık­tan sonra ceylan yavrular ve yavruları ölürlerse, ölen her bir yav­ru için ona bir ceza lâzım gelir. Zira Harem'in sınırlan dışına çı­karılmasıyla ceylanun dokunulmazlık vasfı kalkmaz. Bunun için, onu çıkaran kimse onu tekrar Harem'in sınırlan içine döndermek zo­rundadır. Bu vasıf da, şeriatın ona verdiği bir vasıf olduğu için yav-rulanna da geçer. Eğer ceylanın cezasını ödedikten sonra ceylan doğurursa o zaman ölen yavrulannın cezası kendisine lâzım gelmez. Çünkü ceylanın cezası verilince onun dokunulmazlık vasfı kalkmış olur.[158]

 

İhramsız Olarak Mikata Geçmek

 

Eğer Kûfeli olan bir kimse beni amir hurmalıklarına vardık­tan sonra umre ihramına girer ve fakat bir daha Zat-ü Irk'a dönüp oradan telbiyeye başlarsa ondan kurbanın vücubu sakıt olur. Eğer Zat-ü Irk'a döner ve fakat Mekke'ye girip umre tavafını yapınca­ya kadar telbiye etmezse kurban kesmesi gerekir. imam Ebû Hanife'ye göre böyledir. Diğer iki İmam ise: “Telbiye etsin et­mesin Zat-ü Irk'a dönmesi ile ondan kurbanın vücubu sakıt olur”,

İmam Züfer de “Telbiye etsin etmesin kurbanın vücubu on­dan sakıt olmaz. Çünkü ihramsız olarak mikatı geçtiği için -gün batmadan Arafat’tan ayrılıp da gün battıktan sonra tekrar Arafat'a dönen kimse gibi- ihramsız olarak mikatı geçme su­çu kendisinden sakıt olmaz” demişlerdir.

Biz diyoruz ki: Her ne kadar ihramsız olarak mikatı geçmiş ise de, herhangi bir amele henüz başlamamışken bir daha mikata dö­nüp orada yeniden ihrama girdiği için, mikatı ihramsız olarak geç­memiş gibi olur. Bunun için ona kurban lâzım gelmez. Gün bat­madan Arafat'tan ayrılıp da gün battıktan sonra tekrar' Arafat'a dönen kimse ise öyle değildir. Çünkü Arafat'ta gündüzleyin vukuf yapan kimse, gün batarken Arafat'ta ol­ması gerekir. Ancak şu var ki, İki İmama göre ihrama girmek için telbiye etmek şart olmayıp yalnız niyet getirmek kâfi olduğundan, bu kimse telbiye etmese bile Zat-ü Irk'a dönmesiyle mika-tm hakkını yerine getirmiş olur. İmam Ebû Hanife'ye göre ise, telbiye de şart olduğu için yalnız dönmek yeterli olamaz.

Bu ihtilâf, mikatı geçtikten sonra hac ihramına giren kimse hak­kında da caridir. Eğer kişi tavafa başlayıp Hacerül Esved'i istilâm ettikten sonra mikata dönerse, ondan ittifak ile kurban sa­kıt olmaz ve eğer ihrama girmeden dönerse ondan ittifak j!e kurban sakıt olur.

Bu da eğer kişi hacc veya umre yapmak için Mekke'ye gitmek istiyorsa böyledir. Eğer Zat-ü Irk'a bir başka maksat için gider ve fakat oraya vardıktan sonra Mekke'ye gitmek isterse, o zaman bu kimse ile evi hurmalıkta olan kimse arasında fark yoktur. Zira.hur­malığın kendisi saygı gösterilmesi gereken bir yer olmadığı için Hacc ile umreden başka bir maksatla oraya varan kimsenin ihrama gir­mesi gerekmez. Nihayet bu kimse de orada oturanlardan biri gibi olur. Orada oturanlar ise başka bir iş için Mekke'ye gitmek istediklerinde ihrama girmeleri gerekmez.

Eğer evi Hurmalık'ta olan veyahut bir iş için oraya gelen kim­se, hacc yapmak isterken Harem'in sınırlan içine girmeden ihrama girip Arafat'ta vukuf yaparsa ona bir şey lâzım gelmez. Çünkü ken­disi için mikat olan Harem'in   dışında ihrama girmiştir.

Eğer ihramsız olarak Mekke'ye giren bir kimse aynı yıl içinde çıkıp inikatta hac veya umre için ihrama girerse, ihramsız olarak Mekke'y girmesiyle kendisine vacip olmuş haccm yerine geçmiş olur. İmam Züfer: “Yerine geçmez” demiştir, ki kıyas da bunu gerektirmektedir. Zira kişinin ihramsız olarak Mekke'ye girdiği için kendisine vacip olan hac veya umre de, kişinin adadığı için kendisine vacip olan veyahut Mekke'ye girdiği aynı yılda yapmayıp başka yılda yaptığı hac veya umre gibidir. Bu hac veya umre nasıl niyete muhtaç ise bu da öyledir. Biz diyoruz ki: Kişiye gerekli olan şey, bu yere geldiği zaman -farz olan haccı yapmak için geldiği zamanda olduğu gibi- ihra­ma girmek suretiyle ona saygı göstermektir. Kişi bunu aynı yılda yaptığı zaman yapmış olur. Fakat yıl bittikten sonra eğer yaparsa -boynuna geçmiş bir borç olduğu için- ona niyet getirmek gere­kir. Nasıl ki adanmış olan itikâf aynı yılın ramazanında yapılan itikâf onun yerine geçer de, ertesi yılın ramazanında yapılan itikâf eğer onun niyetiyle olmazsa onun yerine geçmez.

Mikatı geçtikten scnra umre ihramına giren ve umresini tamamlanamadan bozan kimsenin bozduğu umreyi hem tamamlaması ve hem de sonradan kaza etmesi gerekir. Zira umre her ne kadar va­cip değilse de ihramına girildikten sonra vâcib olduğu için bozulsa dahi tamamlanması gerekir. Nasıl ki vâcib olmayan haccm da baş­landıktan sonra bozulsa dahi tamamlanması lâzım gelir. Fakat ih­ramsız olarak mikatı geçmesinden dolayı ona kurban lâzım gelmez. İmam Züfer'in yaptığı yargıya göre ise bu kimseye kurban lâzım geiir. Bu ihtilâf da, mikatı ihramsız olarak geçtikten sonra hac ihramına giren ve sonra haccını bozan kimse hakkındaki ihtilâf gibidir. İmam Züfer bu ihramsız olarak mikatı geçmeyi de -koku sürünmek ve tıraş olmak gibi- haccın diğer yasaklanna kı­yas etmiştir.

Biz diyoruz ki: Bu kimse bozmuş olduğu haccı kaza ederken mikatta ihrama girdiği için bozduğu hacda ihramsız olarak mikatı geçmiş olma suçu ortadan kalkmış olur. Haccın diğer yasakları ise ihramsız olarak mikatı geçme yasağı gibi değillerdir. Eğer bir Mekke'li hac niyetiyle Mekke'den çıkıp ihrama girer ve Harem'e dönmeden Arafat'a çıkarsa bir koyun veya keçi kurban etmesi gerekir. Zira onun mikatı Harem olduğu halde Harera'in dışına çıktıktan sonra ihrama girmiştir. Bunun için ona kurban lâzım gelir. Şayet bu kimse bir daha Harem'e dönüp oradan telbiyeye başlarsa, mikatın dışından hacca gelen kimse hak­kında söylediğimiz ihtilâf bunun hakkında da caridir.

Eğer temettü haccını yapan kimse umresini bitirdikten sonra Harem'in sınırları dışına çıkar ve ondan sonra ihrama girip Arafat vukufunu yaparsa ona kurban lâzım gelir. Çünkü bu kimse Mek­ke'ye girip umrenin amellerini yapınca Mekke' li kimsenin hükmüne girmiştir. Mekke'li olan kimsenin ise -yukarıda da söylediğimiz üzere- Harem'in sınırlan içinde ihrama girme­si gerekir. Bu kimse ise Harem'in sınırlan dışına çıktıktan son­ra ihrama girdiği için ona kurban lâzım gelir. Şayet bu kimse da­ha Arafat vukufunu yapmamışken Harem'in sınırlan içine dönüp telbiyeye başlarsa mikatın dışından hacca gelen kimse hakkında ca­ri olan ihtilâfa göre bu kimseye Allah bilir artık birşey lâzım gel­mez.[159]

 

İhramda İken Bir Diğer İhrama Da Girmek

 

İmam Ebû Hanife: “Mekke'de oturan kimse eğer umre ihramı­na girdikten ve Kabe'yi de bir tur tavaf ettikten sonra hac ihramı­na da girerse, haccı bırakır ve ona hem kurban ve hem ds bir hac ile bir umrenin kazası lâzım gelir” demiştir. İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed ise: “Bu kimsenin umreyi bırakması daha iyidir ye ona bir kurbanla umrenin kazası lâzım gelir” demişlerdir. Zira Mekke' de oturanlar hac ile umreyi birlikte yapamadıkları için bu kimse ikisinden birini bırakmak zorundadır. Umre ise bırakılma­ya daha lâyıktır. Çünkü umre hem hac kadar önemli değil, hem rü­künleri daha az ve hem de belirli bir zamanı olmadığı için kazası daha kolaydır. Hatta eğer kişi umre ihramına girip de umreden bir şey yapmadan haccın ihramına girerse aynı sebepten dolayı yine hüküm böyledir. Fakat eğer Kabe'yi dört tur tavaf ettikten sonra haccın ihramına girerse, o zaman haccı bırakmasının gerektiğinde ihtilâf yoktur. Çünkü dört tur, tavafın çoğu olduğu için tavafın ta­mamı hükmündedir. Bunun için -umreyi tamamlamış olması halin­de olduğu gibi- artık umreyi bırakmaya imkân yoktur. Dört tur­dan daha az tavaf yapıldığı zaman ise, umrenin çoğu yapılmamış olduğu için umreyi bırakmak mümkündür. İmam Ebü Ha­nife ise: “Umrenin amellerinden -az da olsa- bir miktar ya­pıldığı için umrenin ihramı güç kazanmıştır. Haccın ihramı ise, ki­şi ona yeni girdiği için daha güçlenmemiştir. Güçlü olmayanı bırak­mak ise güçlü olanı bırakmaktan daha kolaydır. Hem de umreyi bı­rakmak umreyi bozmaktır. Haccı bırakmak ise haccı bozmak değil, onu yapmamaktır. Bozmak ise yapmamaktan daha ağırdır” demiştir. Bununla beraber her iki durumda da, yani ister haccı, ister um­reyi bırakmış olsun, ona kurban lâzım gelir. Çünkü ikisini birlikte sürdüremediği için birinin ihramından zamanı gelmeden çıkmış olur. Bunun için o da muhsar, yani hac veya umresini tamamlamaktan ahkonan kimse hükmündedir. Ancak umreyi bırakması halinde ken­disine yalnız umrenin, haccı bırakması halinde ise hem haccın, hem umrenin kazası lâzım gelir.

Kişi şayet ikisini de bırakmayıp birlikte sürdürürse yine caiz­dir. Çünkü ikisinin de amellerini üzerine aldığı şekilde yerine ge­tirmiş olur. Ancak ikisini birlikte sürdürmekten nehyedilmiştir. Nehy ise nehyedilen şeyin gerçekleşmesinde -usulumuzda bilindiği üze­re- mani değildir. Fakat ikisini bir arada yaptığı için ona kurban lâzım gelir. Çünkü nehyedilen şeyi yaptığı için ameline eksiklik gir­miş olur. Bu kurban, Mekke'de oturan kimseler için cebir kurbanı, inikatların dışında oturanlar için de şükür kurbanıdır.

Eğer bir kimse hac ihramına girdikten sonra bayram günü ikin­ci kez hac ihramına girerse, eğer birinci ihramda olmuş ise ikinci hac da kendisine vacip olur ve ona bir şey lâzım gelmez. Eğer bi­rinci ihramda tıraş olmamış ise, ikinci hac yine kendisine vacip olur ve fakat -tıraş olsun olmasın- İmam Ebû Hanife'ye göre ona kur­ban lâzım gelir. Diğer İki İmam ise: “Eğer tıraş olmazsa ona kur­ban lâzım gelmez” demişlerdir. Zira iki haccı veya iki umreyi bir arada yapmak bidattir. Hem de eğer tıraş olursa onun tıraşı birin­ci ihramı için bir nüsük ise de, ikinci .ihramı için sakıncalıdır. Zira zamanından önce yapılan bir tıraştır. Bunun için ona kurban lâzım gelir. Eğer ertesi yıla kadar tıraş olmazsa, o zaman birinci ihramın tıraşını zamanında yapmamış olur. Bu ise, İmam Ebû Hanife'ye göre kurban kesmeyi gerektirir. Diğer iki imama göre ise -yukarıda da söylediğimiz üzere- gerektirmez.

Eğer bir kimse umresini bitirdikten sonra ve fakat daha tıraş olmamışken bir daha ihrama girerse, zamanından önce ihrama gir­diği için ona kurban lâzım gelir. Zira bu kimse iki umreyi bir ara­da yapmış olur. Bu ise mekruhtur. Bunun için ona kurban lâzım gelir ve bu kurban cebir ve kefaret kurbanıdır.

Eğer bir kimse hac ihramına girdikten sonra umre ihramına da girerse, ona her ikisi de vacip olur. Zira hac ile umreyi bir ara­da yapmak Kıran haccı olup mikatlann dışında oturan kimseler için meşrudur. Bizim meselemiz de bu kimseler hakkındadır. Ancak bu kimse sünnete aykın davrandığı için iyi bir iş yapmış olmaz. Şa­yet bu kimse umrenin herhangi bir amelini yapmadan Arafat'ta vu­kuf yaparsa umreyi bırakmış olur. Zira umreyi hacca bina kılmak meşru olmadığı için bu kimseye umre amellerini yapmak mümkün değiidir. Fakat Arafat'ta vukuf yapmadıkça yukarıda da söyledi­ğimiz gibi yalnız Arafat yoluna çıkmakla umreyi bırakmış olmaz.

Eğer bir kimse hac için tavaf yaptıktan sonra ihram umresine de girip ikisini birlikte sürdürürse ikisi de ona vacip olur. Zira -yu­karıda da geçtiği üzere- hac ile umreyi bir arada yapamk meşru olduğu için birlikte her ikisinin ihramına girmek caizdir. Bu tavaftan maksat Kudüm tavafıdır. Zira kudüm tavafı sünnet olup rükün olmadığı için onun yapılmaması halinde herhangi bir şey lazım gel­mez Rükün olmayınca da onun yapılması ile hacdan herhangi bir şey yapılmış olmadığı için önce umrenin, sonra haccın amellerini yapmak mümkündür. Bunun için her ikisini birlikte sürdürürse ca­izdir. Ancak birlikte yaptığı için ona kurban lâzım gelir ve sahih olan rivayete göre bu kurban cebir ve kefaret kurbanıdı;. Çünkü kişi bir bakıma umrenin fiillerini haccın fiilleri üzerine bina kılmış olur.

Bununla beraber bu kimse için umreyi bırakmak müstahaptır. Zira haccın amellerinden bir şey yapmış olduğu için eğer um­reyi bırakmazsa onu haccın amelleri üzerine bina kılmış olur. Fakat eğer henüz tavaf yapmamış ise öyle değildir, ve umreyi bıraktığı için  ona kurban lâzım gelir.

Eğer bir kimse bayram günlerinde umre ihramına girerse yu­karıda açıkladığımız sebepten dayı İhramına girdiği umre ona va­cip oluyorsa da onu bırakması gerekir. Çünkü eğer bırakmazsa um­renin amellerini her bakımdan haccın amelleri üzerine bina kılmış olur Hem de -sonradan açıklayacağımız üzere- bayram günle­rinde umre yapmak mekruhtur Bunun için, ihramına girdiği um­reyi bırakması gerekir, ve bıraktığı için ona hem kurban ve hem de kaza lâzım gelir. Şayet bırakmayıp sürdürürse caizdir. Çünkü mekruh olması kendisinde olmayan bir sebepten dolayıdır O da, bayram günlerinde kişinin ham amelteriyle meşgul bulunmasıdır. Ancak ikisini bir arada yaptığı için ona kurban lâzım gelir. Der­ler ki: Bu kurban da kefaret kurbanıdır. Kimisi: “Eğer kişi hac için tıraş olduktan sonra umre ihramına girerse -zahire göre- umreyi bırakması gerekmez”, Kimisi de: “Hakkında nehiy bulunduğu için tıraş olduktan sonra da olsa, yine bırakması gerekir” demiştir. Fakih Ebü Cafer'in dediğine göre bizim ulemamız bu görüş­tedirler.

Eğer bir kimse Arafat vukufunu kaçırır ve ondan sonra hac veya umre ihramına girerse, ihramına girdiği hac veya umreyi bı­rakması gerekir. Zira -sonradan  geleceği  üzere- kaçırılan haccın ihramı umre ihramına dönüşmeden onun ihramından umre amel­lerini yapmakla çıkılmış olur. Bunun için. eğer bırakmazsa umre ihramına girdiği zaman -iki umre ihramına girdiği zamanda oldu­ğu gibi- ef'al bakımından iki umreyi, hac ihramına girdiği zaman da ihram bakımından iki haccı bir arada yapmış olur. Bunun için -iki haccın ihramına girdiği zamanda olduğu gibi- birini bırak ması gerekir. Fakat ihramına girmesi sahih olduğu ve zamanı gel­meden de ihramdan çikitığı için -Allah bilir- ona hem kaza ve hem de kurban lâzım gelir.[160]

 

İHSAR BABI

 

İhsar: İhramda olan kimsenin hac veya umresini hastalık, düşman ve benzeri gibi herhangi bir se­bepten dolayı tamamlamaya imkân bulamaması de­mektir.

İhramda olan kimse, bir düşman tarafından yoluna devam et­mekten ahkonduğu veyahut hastalandığı için hac veya umresini sürdüremediği zaman ihramından çıkabilir. İmam-ı Şafii: “İhsar ancak düşmanla olur. Zira ihramdan çıkıp da Kâbe'ye kurban göndermek, düşman tarafından yolu kesilen kimseye haya­tını kurtarması için meşru olmuştur. Hastalanan kimse ise ihram­dan çıkmakla hastalığı kalkmaz” demiştir.

Biz diyoruz ki: îhsar âyeti hastalıktan dolayı ihramını sürdü­remeyen kimseler hakkında varit olmuştur. Zira bütün lûgatçılar müt­tefiktirler ki Îhsar hastalanma ile olur. Düşmanın engellemesine ise Hasır denir. Kaldı ki hac veya umreyi tamamlamadan ihramdan çıkmak, uzun zaman ihramda kalmanın zorluğu içindir. Hasta olan kimsenin ise, uzun zaman ihramda kalması daha zordur.

Kişiye hac veya umresini tamamlamadan ihramdan çıkması caiz olduğu zaman önce Harem'de kesilmek üzere bir kurban gön­der ve beraberinde gönderdiğin kimseye kurbanının kesileceği günü söyle ve o gün geçtikten sonra ihramdan çık, denilir. Çünkü ihsar kurbanı bir ibadettir. Herhangi bir hayvanı kesmek ise-yukarıda da geçtiği üzere- eğer belirli bir gün veya yerde olmazsa ibadet olamaz ve dolayısiyle onunla ihramdan çıkılamaz.

Hed'y yerine ulaşıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin[161] âyet-i kerimesi buna işarettir. Zira Hed'y Harem'e hediye edilen kurbana denir. İmam-ı Şafiî: “İhsar kurbanım Harem'e gön­dermek şart değildir. Zira bu kurban, ihramda olan kimsenin ihram­dan çıkabilmesi için kendisine gösterilen bir kolaylıktır. Eğer Harem'e gönderilmesi şart olursa o zaman kolaylık olmaz” demiştir.

Biz diyoruz ki: Böyle de olsa, yine kurban kesmek uzun zaman ihramda kalmaktan kolaydır.

Bu kurbanın davar olması caizdir. Zira âyette Kurban diye nass edilmiştir, davar da kurbanın en aşağı cinsidir. Şayet kişi sı­ğır, deve veyahut bunların yedidebirini kurban yaparsa yine olur.

Kurbanı Harem'e göndermekten maksat, bizzat kurban edilecek hayvanı göndermek değildir. Harem'de satın alınmak üzere kıymetini de göndermek caizdir.

Metindeki “Ve o gün geçtikten sonra ihramdan çık” sözünden, ihramdan çıkabilmek için tıraş olmanın şart olmadığı anlaşılır, ki İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed buna kaildirler. İmam Ebû Yûsuf ise, bir rivayete göre “Eğer tıraş olmazsa birşey lâzım gelmez” demiş ise de, diğer bir rivayete göre “Kurban göndermekten başka, tıraş olmak da şarttır. Zira Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'de, Umresini tamamlamaktan engellenince tıraş olmuş ve Ashabına da tıraş oimalannı emir buyurmuştur” demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de: “Tıraş ancak Hac veya umrenin amelleri bitmeden tıraş olmak ibadet değildir. Pey­gamber Efendimizle (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashabı ise, umre­den vazgeçip Medine'ye dönmek istedikleri bilinsin diye Hudeybiye'de tıraş olmuşlardı.

Eğer Kıran haccı ihramında olan kimse ihsar edilirse Harem'e iki kurban göndermesi gerekir. Zira bu kimse iki ihramdan çıkma­ya muhtaçtır. Şayet Umre ihramında kalıp yalnız hac ihramından çıkmak için bir kurban gönderirse her iki ihramdan da çıkmamış olur. Çünkü bu kimsenin her iki ihramdan da birlikte çıkması emrolunmuştur.

İhsar kurbanı Harem'den başka bir yerde kesilemez. Fakat İmam Ebü Hanife'ye göre bayramdan önce kesilebilir. Diğer iki İmam ise: “Hac ihramında olan kimse bayram gününden önce kesemez. Umre ihramında olan kimse ise istediği zaman kesebilir” demişler­dir. İki İmam ihsar kurbanını da temettü ile kıran kurbanlarına kıyas etmişlerdir. îki İmam ayrıca -tıraş ile de ihramdan çıkıldığı için- ihsar kurbanını tıraşa da kıyas etmiş olabilirler. İmam Ebû Hanife ise: “İhsar kurbanı kefaret kurbanıdn. Bunun içindir ki etinden yemek caiz değildir ve hepsini yoksullara dağıt­mak gerekir. Bunun için onun da, diğer kefaret kurbanları gibi be­lirli bir zamanı yoksa da belirli bir yeri vardır. Temettü ile kıran kurbanları.ise, şükür kurbanı oldukları için öyle değildirler. Tıraş da belirli vakti bulunduğu için öyle değildir. Çünkü tıraş, haccın en büyük rüknü olan Arafat vukufundan sonra olunur» demiştir.

Hac ihramında olan kimse ihsardan dolayı ihramdan çıkınca ona hem hac, hem umrenin kazası lâzım gelir. Abdullah İbn-i Abbas ile Abdullah İbn-i Ömer (Radiyallâhü anh)'den böyle rivayet olunmuştur. [162] Çünkü bu kimsenin hacca girişi sahihtir. Bunun için ona haccın kazası lâzım gelir. Umre de, kaçırılmış olan haccın hükmünde olduğu için onun da kazası lâzım gelir. Umre ihramında olan kimseye ise yalnız um­re kazası lâzım gelir.

Biz Hanefilere göre umre ihramında olan kimse için de ihsar var­dır. İmam Malik: “Umrenin belirli bir vakti olmadığı için ihsan yoktur” demiştir.

Biz diyoruz ki; Peygamber Efendimizle (Sallallahü Aleyhi ve Sellemle) Ashabı Mekke'ye girmekten menedilirken Hudeybiye'de umre ihramında idiler. Kaldı ki, ihsarda olan kimseye ihramdan çıkma izni, zorluğa duçar olmasın diye verilmiştir. Bu se­bep ise umre ihramında da vardır ve böyle olunca, ihsar nedeniyle umre ihramından çıkan kimseye -hacda olduğu gibi- kaza lâzım gelir.

Kıran haccı ihramında olan kimseye bir hac ile iki umrenin ka­zası lâzım gelir. Kıran haccı ihramında olan kimseye bir hac ile bir umre kazasının lâzım gelmesi, yukarıda söylediğimiz sebepten dolayıdır. İkinci umre de, başladığı umrenin sahih olduğu halde onun ihramından çıktığı için ona lâzım gelir.

Eğer kıran hacci ihramında olan kimse, Harem'e kurban gön­derdikten ve adamlarına da -Kurbanımı falan günde kesin- diye ta­limat verdikten sonra ihsan kalkarsa, eğer artık ne hac ve ne de kurbanına yetişemiyorsa hac yoluna devam etmeyip kurbanının ke­silmesiyle ihramdan çıkıriayı bekler. Zira haccı kaçırdığı için artık haccın amellerini sürdürmekte onun için bir yarar yoktur. Ancak eğer umre yapmak için yoluna devam etmek isterse yapabilir.

Eğer hac ile kurbanının ikisine de yetişiyorsa yoluna devam etmesi gere­kir. Zira henüz maksat elden gitmemişken mani ortadan kalkmış­tır. Kurbanına da yetiştiği zaman onda istediği gibi tasarruf eder. Çünkü malıdır ve onu öyle bir maksat için tayin etmişti ki artık ona ihtiyaç kalmamıştır. Eğer kurbanına yetişiyor da hacca yetişe­miyorsa ihramdan çıkar. Eğer hacca yetişiyor ve fakat kurbanına yetişemiyorsa ihramdan çıkması istihsanen caizdir. Bu taksim, İmam Muhammed ile İmam Ebû Yûsufun hac ihramında olan muhsar hakkındaki görüşlerine göre mümkün olamaz. Zira onlara göre ihsar kurbanı bayramdan önce kesilemez. Bunun için eğer muhsar, hacca yetişirse kurbanına da yetişmiş olur. İmam Ebû Hanife'nin görüşüne göre ise mümkündür. Um­re ihramında olan muhsar hakkında da ittifak ile mümkündür. Zira umre ihsan kurbanının kesimi için belirli bir vakit yoktur, İmam Züfer: “Eğer muhsar, hacca yetişiyor da kurbanına vetişemi-yorsa ihramdan çıkması caiz değildir. Zira her ne kadar kurbanına yetişemiyorsa da asıl maksat olan hacca yetiştiği için kurban ile ye­tişemez” demiştir. Caiz olduğunu istihsan edenler ise: “Eğer biz onu haccını sürdürmeye mecbur kılarsak gönderdiği kurban boşa gitmiş olacaktır. Oysa can gibi malın da korunması gerekir. Ancak kendisi muhayyer olup isterse bulunduğu yerde veya başka yere gide­rek kurbanının kesilmesini bekler ve ondan sonra ihramdan çıkar, isterse ihramında olduğu hac veya umreyi tamamlamak üzere yo­luna devam eder, ki en iyisi de budur. Çünkü bu durumda, verdi­ği sözü daha da yerine getirmiş olur” demişlerdir.

Arafat vukufunu yaptıktan sonra ihsar olunan kimse artık haccı kaçırmaktan emin olduğu için muhsar sayılmaz. Mekke'de dahî olsa Arafat'a gitmekten ve Kabe'yi tavaf etmek­ten menedileıı kimse muhsardır. Zira her ne kadar bu kimse Mekke'de ise de haccını tamamlamaktan ahkonduğu için Harem'in dışında ihsar edilen kimse hükmündedir.

Tavaf ile Arafat vukufundan bîrini yapabilen kimse ise muh­sar değildir. Tavafı yapabilen kimsenin muhsar olmaması: çünkü haccı kaçıran kimse tavaf ile ihramdan çıkmış olur. Vukufu yapan kimse de -yukanda da söylediğimiz gibi- haccı kaçırmaktan emin olur. Kimisi: “Bu meselede tmam Ebû Hanife ile İmam Ebü Yûsuf arasında ihtilâf vardır” demiş ise de, doğrusu -Al­lah bilir- söylediğimiz gibidir.[163]

 

Haccı Kaçırma Bab

 

Eğer bir kimse hac İhramına girer ve kurban bayramı günü tanyeri ağanncaya kadar Arafat'ta vukuf yapmazsa haccı kaçırmış olur. Zira -yukarıda da söylediğimiz üzere- vukuf vakti bayram günü tanyeri ağanncaya kadar devam eder. Bu kimseye Kabe'yi tavaf etmek. Safa İle Merve arasında Saiy yapmak ve ihramdan çı­kıp ertesi sene haccını kaza etmek gerekir. Fakat ona kurban lâzım gelmez. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

Kim ki geceleyin Arafat vukufuna yetişemezse haccı kaçırmış olur. Umre yapıp ihramdan çıksın ve ertesi sene haccını kaza etmesi ge­rekir[164] buyurmuştur. Umre ise Tavaf ile saiyden başka bir şey değildir. Hem de ihram sahih olarak inikat ettikten sonra ondan çıkmak için -mübhem bir niyetle girilen ihramda olduğu gibi- hac ile umreden birini yapmakla ancak olur. Burada ise kişi haccı ya­pamaz durumda olduğu için ona umreyi yapmaktan başka bir yol yoktur. Ve umre yapmakla ihramdan çıktığı için ona kurban lâzım gelmez. Çünkü ona lâzım gelen umre muhsara lâzım gelen kurba­nın yerine kaim olduğu için aynca kurban da lâzım gelmez.

Umre ise kaçınlmaz. Umre senenin bütün günlerinde yapılabi­lir. Ancak -Arefe bayram ve teşrik günleri olmak üzere- beş gün­de yapılması mekruhtur. Zira rivayet olunmaktadır ki Hz. Aişe (Radıyallâhü anhâ) bu beş günde umre yapmaktan hoşlanmaz­dı. [165] Hem de bu beş günde hac yapıldığı için bu günler hac gün­leridir, İmam Ebü   Yûsuf tan «Arefe günü öğleden önce umre yapmak mekruh değildir. Çünkü haccm rüknü olan Arafat vukufunun vakti öğleden sonra başlar” diye söylediği rivayet olu­nuyorsa da, mezhepte en zahir olan, bizim dediğimizdir. Bununla beraber eğer kişi bu günlerde de umre yaparsa sahihtir ve ihrama girmiş olur. Çünkü bu günlerde umre yapmanın mekruh olması, bu günlerde bulunan bir sebepten dolayı değil, haccın amellerine gere­ken önemi göstererek bu günleri yalnız hacca ve haccm amellerine bırakmak içindir. Bunun için eğer kişi bu günlerde umre ihramına da girerse umreye girişi sahih olur.

Umre sünnettir. İmam-ı Şafii ise; “Hac ile umrenin ikisi de farzdır. Hangisi ile başlarsan sakıncası ol­maz” [166] hadisine dayanarak: “Farzdır” demiştir. Bizim de delilimiz;  Hac farz' dır. Umre ise nafiledir[167] hadisidir. Hem de umrenin belirli bir zamanı olmadığı gibi. başka bir şeyin niyetiyle de yapılabilir. Ni­tekim haccı kaçıran kimse, hac niyetiyle ihrama girdiği halde um­re olarak tamamlar. Bu ise, umrenin nafile olduğunu gösterir. İmam-ı Şafii'nin dayandığı hadise gelince  ya onunla “Hac­cın amelleri umrede de mevcuttur” mânâsı kasdedilmiştir, ya da bizim dayandığımız hadis ile çatıştığı için onunla umrenin farzıyeti sabit olamaz.

Temettü babında da söylediğimiz üzere umre Kabe'yi tavaf ve Safa ile Merve arasında saiy olmak üzere iki amelden ibarettir.![168]

 

Başkası Yerine Hac Etmek

 

Bu babın dayandığı temel şudur: Ehl-i sünnet'e göre kişi -na­maz, oruç, sadaka ve benzeri gibi- işlediği herhangi bir iyi amelin sevabım başkasına verebilir. Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki tane beyaz koç kurban ederken, birini  kendi adına, birini de Allah'ın birliğine ve kendisinin Allah'ın Pey­gamberi olduğuna şahitlik eden ümmeti adına keserek kurbanların­dan birinin sevabını ümmetine bahsetmiştir. [169]

İbadetler -zekât gibi yalnız mali, namaz gibi yalnız bedeni ve hac gibi hem mali ve hem bedenî olmak üzere-bir kaç çeşittir. Bi­rinci çeşidi,, ister keyfi, ister mecburî olsun her iki durumda da baş­kası yerine yapmak caizdir. Çünkü bu ibadet, yapıldıktan sonra ya­panı kim olursa olsun gayesi hâsıl olur. İkinci çeşidi ise, hiç bir durumda başkası yapamaz. Çünkü bu çeşit ibadetin gayesi olan be­deni yormak ve nefsi İslaha çalışmak, başkasının yapması halinde hasıl olamaz. Üçüncü çeşide gelince: Kişi onu başkasına da yaptırdı­ğı zaman malî zorluğa uğradığı için, bizzat yapamadığı zaman baş­kasına yaptırabilir. Ancak hac bütün ömürde bir kere farz olduğundan, kişinin onu başkasına yaptırabilmesi için ölünceye kadar ken­disinin onu yapamaması şarttır. Fakat nafile babı daha geniş oldu­ğu için nafile olan haccı başkasına yaptırmak caizdir.

Sonra, mezhebin zahirine göre başkasına yaptırılan hac, yaptı­ranın olur, ki bu konuda varit olan hadisler de bunu göstermekte­dir. Nitekim    Has'amoğulları   kabilesinden bir kadın: “Babam çok yaşlıdır, hayvan sırtında kendini tutamaz. Onun yerine hac yapabilir miyim? diye sorunca, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): “Baban yerine hac da yap umre de[170] diye cevap vermiştir. İmam Muhammed ise: “Başkasına yaptırılan hac yapanın olur. Yaptıran kimseye ise, an­cak yaptığı masrafın sevabı hâsıl olur. Çünkü hac bedeni bir iba­det olduğu için kişinin onu yapamaması halinde başkasına yaptır­mak için yaptığı masraf onun yerine geçer. Nasıl ki oruç tutama­yan kimsenin verdiği fidye de orucun yerine geçmiş olur diye söy­lediği rivayet olunmaktadır.

Eğer bir kimseye iki kişi ayrı ayrı: “Benim yerime hac yap» diye söyler ve o da her ikisinin de niyetiyle ihrama girerse, yaptığı. hac kendisinin olur ve eğer onlardan ücret almış ise geri vermesi gerekir. Çünkü başkasına yaptırılan hac -yukarıda da söylediği­miz üzere- her ne kadar yaptıranın oluyorsa da, bu kimse kendi­sine haccı yaptıran her iki kişinin de isteğine uymadığı için yaptığı hac kendisinin olun Zira ikisi de haccı yalnız kendisi yerine yap­masını söylediği halde kendisi ortaklı olarak her ikisi adına ihrama girmiştir. Ve biri diğerinden öncelikli olmadığı için, yaptığı haccı son­radan birine vermesi de mümkün değildir. Fakat eğer kişi anne ve babası yerine hac yaparsa böyle değildir. Çünkü bu haccı karşılık­sız olarak yaptığı için sevabını, anne ile babasından hangisine ver­mek isterse verebiür. Burada ise, ücretle yaptığı için kendisine yap­tıranların isteğine göre hareket etmesi gerekir ve böyle yapmadığı için yaptığı hac kendisinin olur. Bunun için de, onlardan aldığı üc­reti geri vermesi gerekir. Eğer ihrama girerken -İkisinden biri ye­rine ihrama girerim» diye mübhem olarak niyet getirir ve ibham içinde haccını sürdürürse -herhangi biri diğerinden öncelikli ol­madığı için- yine ikisinin de isteğine uymamış sayılır. Eğer müb­hem olarak ihrama girdikten sonra ve fakat daha herhangi bir amel­de bulunmamışken ikisinden birini tayin ederse, İmam Ebû Yûsuf'a göre yine böyledir ve kıyas da bunu gerektirir. Zira ihrama girerken kimin yerine ihrama girdiğini belirtmesi gerekti­ği halde bunu yapmadığı için yaptığı hac kendisinin olur. Fakat eğer ihrama girerken “Hac ile umreden birinin ihramına girerim” diye niyet getirirse, sonradan hac ile umreden birine çevirebilir. Çünkü bunda iltizam edilen ihram, diğerinde ise yerine ihrama girilen kim­se meçhuldür.

İstihsamn delili de şudur; İhram bizatihi maksut olmayıp hac veya umre yapabilmek için bir vesile olduğundan mübhem dahi ol­sa eğer daha hac veya umrenin amellerinden bir şey yapılmamış­ken kimin için oiduğu tayin edilirse vesile olmaya yarar. Fakat eğer ameller de ibham içinde yapılırsa öyle değildir. Çünkü ibham içinde yapılmış olan bir şeyin sonradan tayini kabil değildir.

Eğer bir kimse bir başkası yerine kıran haccı ihramına girerse kıran kurbanı kendisine ait olur. Çünkü kıran kurbanı kişiye, Cenâb-ı Allah'ın kendisini hac ile umreyi bir arada yapmaya muvaffak kıldığı için lâzım gelen şükür kurbanıdır. Hac ile umreyi bir arada yapan kimse ise ihrama giren kimsedir.

Eğer bir kimse bir başkasına kendisi yerine hac yapmasını, bir başkası da kendisi yerine umre ihramına girmesini söyler ve ona kı­ran yapmak için de izin verirlerse yine böyledir. Yani kıran kur­banı aynı sebepten dolayı, kıran haccı yapan kimseye aittir.

İhsar kurbanı ise İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre haccı yaptırana aittir. İmam Ebû Yû­suf ise; “Haccı yapana aittir. Çünkü ihsar kurbanı uzun zaman ihramda kalmaktan kurtulma'; için ihramdan çıkma kefaretidir. İh­ramdan ise, ihramda olan kimse çıkar” demiştir. İmam Ebû Hanife ile îmam.Muhammed de: “İhramda olan kimseyi bu zorluğa sokan, kendisine haccı yaptıran kimse olduğu­na göre bu zorluktan kurtulma kefaretinin de ona ait olması lâzım gelir” demişlerdir.

Eğer bir kimse bir ölü yerine hac yaparken ihsar edilirse İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre ihsar kurbanı ölünün bıraktığı maldan çıkar. İmam Ebû Yûsuf   ise: “Haccı yapan kimseye aittir” demiştir.

Sonra İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'in görüşüne göre ihsar kurbanı, kimisi: “Ölünün bıraktığı malın üçtebirinden çıkar. Çünkü kurban da zekât ve kefaretler gi­bi karşılıksız bir bağıştır”, kimisi de. “Ölünün bıraktığı malın ta­mamından çıkar. Çünkü haccı yapan kimseye ödenmesi gereken bir alacaktır” demiştir.

İhramda iken cinsel ilişkide bulunmaktan dolayı lâzım gelen kurban ise haccı yapan kimseye aittir. Çünkü bu kurban ihramda işlenen suçun cezasıdır. Suçu ise, haccı yapan kimse işlemiştir. Bu kimse aynca, yaptığı masrafa da zamin olur. Yani eğer bu kimse daha Arafat vukufunu yapmamışken cinsel ilişkide bulunmak­la haccını bozarsa, kendisine haccı yaptıran kimsenin kesesinden yaptığı masrafı da ödemesi gerekir. Çünkü kendisine haccı yaptıran kimse sahih bir hac yapmasını şart koşmuştur. Fakat başkası yeri­ne hac yapan kimse eğer Arafat vukufunu kaçınrsa yaptığı masrafı ödemek zorunda olmaz. Çünkü elinde olmayarak kaçırmış­tır. Arafa vukufundan sonra cinsel ilişkide bulunan kimse de yaptığı masrafa zamin olmaz. Zira Arafat vukufundan sonra yapılan cinsel ilişki ile hac bozulmaz. Ancak -yukanda da söyledi­ğimiz gibi- kurban lâzım gelir ve- bu kurban da, diğer kefaret kur­banları gibi ihramda olan kimseye aittir.

Eğer bir kimse, yerine hac edilmesini vasiyet eder ve öldükten sonra vasisi, vasiyetini yerine getirerek yerine hac etmek için biri­ni tutup gönderir, ancak tuttuğu adam Kûfe'ye varınca ölür veyahut parası çalmırsa İmam Ebü. Hanife'ye göre malının geri kalan kısmının üçtebirinden ve ölünün evinden yola çıkmak şar­tı île bir başkası tutulur, tmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed: “Birinci adamın öldüğü yerden yola çıkacak bir kimse tutulur” de­mişlerdir. Buna göre meselede iki yönden ihtilâf vardır:

1- İkinci adama verilecek ücret malın geri kalan kısmının üç-tebirinden mi, yoksa tamamının üçtebirinden mi ödenir?

2- İkinci adam ölünün evinden mi, yoksa birinci adamın öldü­ğü yerden mi yola çıkar? Birinci ve metinde mezkur olan görüş İmam Ebû Hanife'nindir.  İmam Muhammed'e göre ise, eğer birinci adama veri­len ücretten bir şey kalmış ise ondan tutulur, kalmamış ise vasiyet bozulur. Çünkü vasiyet eden kimsenin vasiyet ettiği mikdan ayırıp da zayi olduğu zaman nasıl vasiyeti bozuluyorsa, tayin ettiği vasi­nin de -onun yerine kaim olduğu için- ayırdığı mikdarın zayi ol­ması halinde vasiyetin bozulması lâzım gelir.

İmam Ebü Yûsuf da: “Malın tamamı üçtebirinin geri kalan kısımdan ödenir. Çünkü vasiyet ancak terekenin üçte birin­den nafiz olur”. İmam Ebû Hanife: “Çünkü ölünün va­si tayin ettiği kimsenin terekeden yaptığı harcamalar ancak eğer ölünün söylediği yolda olursa sahih olur. Burada ise o yolda olma­dığı için, terekeden ayrılmadan ziyaa uğraması kabilindendir. Bunun için geri kalan kısmının üçte birinden ödenir” demiştir.

İhtilâfın ikinci konusu olan -ikinci adam ölünün  evinden mi, yoksa birinci adamın varıp  öldüğü  yerden mi yola çıkar?” meseleşine gelince kıyas «ölünün evinden yola çıkar” diyen İmam Ebû Hanife’nin görüşünü gerektirir. Zira; Kişi öldüğü zaman -üç şey dışında- her türlü ameli kesi­lir.” [171] hadisi, ölen kimsenin yanda kalan amelinin dünya ahkâ­mı yönünden hükümsüz olduğunda nasstır. Vasiyetin infazı da dün­ya ahkâmından olduğuna göre birinci adamın hac yolundan kestiği mesafenin hükümsüz olması ve bunun için ikinci adamın ölünün evinden yola çıkmasının vücubu lâzım gelir. Birinci adamın varıp öldüğü yerden de yola çıkmanın caiz olduğunu istihsan eden iki İmamın delili de;

Allah'a ve O'nun Peygamber'ine hicret etmek üzere evinden çı­kıp da yolda ölen kimse, AHah'dan ecir almayı hak etmiş olur[172] âyet-i kerimesi ile; Kim ki hac yolunda ölürse ona her yıl, kabul olunmuş bir haccın sevabı yazılır[173] hadisidir. Zira bu âyet ile hadisten, birinci adamın hac yolunda kestiği mesafenin hükümsüz olmadığı ve hü­kümsüz olmayınca da, ikinci adamın onun vardığı yerden yola çıka­bildiği anlaşılır.

Bu ihtilâf, aslında kendi adına hac yoluna çıkıp da yolda ölen kimse hakkında olup, başkası adına çıkan kimse hakkında ise ona kıyasen caridir.

Anne ile babası yerine hac ihramına giren kimse, haca bittik­ten sonra sevabını onlardan yalnız birine verebilir. Zira izin alma­dan başkası adma hac eden kimsenin, haccınin sevabını haccı bit­tikten sonra o kimseye verebildiğine göre, ihrama girerken getirdi­ği niyet hükümsüzdür. Bunun için bu kimsenin, anne ile babasının ikisi niyetine girdiği haccın sevabını sonradan birine vermesi sahih tir. Fakat başkasının emriyle ihrama giren kimse -yukarıda da ara­larında ayırım yaptığımız gibi- öyle değildir.[174]

 

HAC KURBANLARI BABI

 

Hac kurbanlarının en aşağısı bir koyun veya keçidir. Zira ri­vayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimize (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hac kurbanlarının hangi hayvanlardan verildiği sorulmuş ve Peygamber Efendimiz; “En aşağısı bir koyun veya keçidir[175] diye cevap vermiştir.

Hac kurbanları deve, sığır ve koyun ile keçi olmak üzere üç çeşit hayvandan verilebilir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) en aşağısının bulunduğunu bildirince, en üstünü­nün de bulunması lâzım gelir. O da deve ile sığırdır. Hem de hac kurbanı Harem'e hediye edilen kurban demek olduğuna göre bu va­sıf bu her üç çeşit hayvanda da bulunur. 

Hac kurbanları, kurban olarak kesilmesi caiz olan hayvanlar dışında olamaz. Çünkü hac kurbanları da kurbanların bîr çeşidi ol­duğu için diğer kurbanlarda aranan vasıflar onda da aranır.

Cünüp olarak ziyaret tavafını yapan kimse ile Arafat vukufun­dan sonra cinsel ilişkide bulunan kimse dışında, herkes koyun ve­ya keçiyi kurban edebilir. Bu iki kimse ise yukanda anlattığımız se­bebe binaen deve veya sığırdan başkasını kurban edemezler.

Haccın nafile kurbanı ile Temettü' ve Kıran hacci kurbanların­dan yemek caizdir. Çünkü bu kurbanlar ihramda bir kusur işle­mekten ötürü lâzım gelen kefaret kurbanları olmayıp birer ibadet oldukları için, diğer kurbanlar gibi onlardan yemek caizdir, hatta müstahaptır. Nitekim rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) verdiği bu kurbanlarının etinden ye­miştir. Bayram kurbanı gibi bu kurbanların da fakirlere dağıtılma­sı müstahaptır.

Geri kalan diğer hac kurbanlarından ise yemek caiz değildir. Zira geri kalan kurbanların hepsi kefaret kurbanlarıdır. Sabittir ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hudeybiye'de umre yapmak üzere Mekke'ye girmekten alıkonunca, Naciye el-Eslemi adındaki sahabi ile kurbanlaraıı göndermiş ve ona; Ne sen, ne de arkadaşlarından herhangi biri bu kurbanlardan bir şey yemeyin[176] buyurmuştur.

Haccın nafile kurbanı ile Temettü' ve Kıran hacci kurbanlai bayramdan önce kesilemezler. Fakat İmam Muhammed Mebsut’ta “Haccın nafile kurbanı bayramdan önce kesilebiliyorsa da, bayram; bırakmak daha iyidir» diye kaydetmektedir ve sahih olan görüş budur. Zira haccın nafile olan kurbanı Harem'in hediyesi olduğı için sevaphdır. Harem'e hediye olması da Harem'e ulaştırılması il gerçekleşmiş olur. Bu olunca, ne zaman kesilse caizdir. Fakat bayram günlerinde kurban kesmenin ibadet olması daha zahir olduğı için bayrama bırakmak daha iyidir. Temettü' ve Kıran haccı kur banlarının bayramdan önce kesilmesinin caiz olmayışı ise, çünkü Cenâb-ı Hak; Kurbanlarınızdan yeyin ve sıkıntıda olan yoksula yedirin. Ondai sonra tıraş olun, tırnaklarını kesip temizlensinler[177] buyurmuş tur. Tıraş olup temizlenme zamanı ise bayram günüdür. Bunun için Temettü' ile Kıran haccı kurbanları, bayram kurbanı giib bayran günleri dışında kesilemezler.[178]

Diğer kurbanları ise kişi istediği zaman kesebilir. İmam-, Şafii haccın bütün kurbanlarını Temettü' ve Kıran Haccı kur banlarına kıyas ederek “Hiç bir kurban, bayramdan önce kesilemez” demiştir. Çünkü ona göre Temettü ile Kıran haccı kurbanları da ke faret kurbanlarıdırlar.

Biz diyoruz ki: Diğer kurbanlar kefaret kurbanları oldukları için bayram ile ilgileri yoktur. Zira bu kurbanlar hacda işlenen herhan gi bir kusurun yerine geçsin diye kesilirler. Bunun için denilebiliı ki: ne kadar erken kesilseler o kadar iyidir. Temettü' ile Kıran haccı kurbanları ise, vakitli birer nüsük oldukları için bayram kurba nı gibi bayram günlerine mahsusturlar.  

Hac kurbanları Harem'den başka bir yerde kesilemezler. Zira Cehâb-ı Hak, ihramda av öldüren kimseye lâzım gelen cezayı; Kabe'ye ulaşacak bir kurban[179] diye vasıfIandırmıştır. Bunun için bu vasıf haccın bütün kurbanlarında şart olmuştur. Hem de hac kurbanına Hediy denilir. Hediy ise hediye ola­rak bir yere gönderilen kurban demek olduğu için onun mefhumun­da Harem vardır. Zira hedyin yeri Harem'dir. Peygamber Efendi­miz (Şallallahü Aleyhi ve Sellem) de; Minanın her tarafı kurban kesme yeridir. Mekke'nin de bütün yol ve dereleri kurban kesme yeridir[180] buyurmuştur.

Hac kurbanlarının eti ise her yerin fakirlerine verilebilir. Çün­kü fakirlere yardım gayesini amaçladığı için hangi fakirlere verilse gayesi gerçekleşmiş olur. İmam-ı Şafii: “Harem'in fakir­leri dışında kimseye verilemez” demiştir.

Hac kurbanlarını nişanlamak ve beraberce Arafat'a götürmek vacip değildir. Çünkü Hedîy kelimesi kurban etmek için bir yere götürülen hayvan demek olduğuna göre onda nişanlanmış olma şar­tı yoktur. Fakat Temettü' ve Kıran haccı kurbanlarını nişanlamak iyidir. Çünkü bu kurbanların bayramdan önce kesilmesi caiz olma­dığı için bayrama kadar onları tutacak kimse bulunmayabilir. Hem de Temettü' ve Kıran hacet kurbanlan kefaret kurbanlan olmayıp birer nüsük oldukları için onlarda aşikârlık esastır. Kefaret kurban­lan ise -yukarıda da söylediğimiz gibi- bayramdan önce kesile-bildikleri için öyle değildirler. Kaldı ki, kefaret kurbanları ihramda kusur işlemenin cezası oldukları için gizli kalmaları daha uygundur.

Deveyi ayakta, sığır, koyun ve keçiyi ise yatırarak kesmek da­ha iyidir. Zira Cenâb-ı Hak; 

Rabbin için  namaz kıl ve kurban nahreyle[181] buyurmuştur. Nahr ise ayak­ta boğazlamak demek olduğu için, müfessirler: “Bu âyet ile deve kurban edilmesi emir” buyurulmuştur demişlerdir. Cenâb-ı Hak;

Allah bir sığır zebhetmenizi buyurur[182] âyeti ile “Ona fidye olarak zebhedilecek büyük bir kurbanlık verdik[183] âyetinde ise Zebih kelimesini kullanmıştır. Zebîh ise yatırarak boğazlanmaktır. Hen: de sabittir ki Peygamber Efendimizle (Şallallahü Aleyhi ve Sellem) Ashabı deve kurbanlarını ayakta ve öndeki sol ayaklan bağlı olarak keserlerdi. [184] Sağır ile davarlar ise ayakta kesilmezler. Çünkü ya-tınlarak kesildikleri zaman boğazlarını tutmak mümkün olduğu için onları yatırarak kesmek daha kolaydır. Bunun için sığır ve davar­larda sünnet, onları yatırarak kesmektir.

Herkesin kendi kurbanını –yapabiliyorsa- kendi eliyle kesme­si daha iyidir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hacer-ül Veda'da berabe­rinde götürdüğü yüz deveden altmış küsur tanesini kendi eliyle kes­miş ve geri kalanlannı da kestirmek için Hz. AIi'yi görevlen­dirmiştir. [185] Hem de kurban kesmek bir ibadet olduğuna göre herkesin kendi ibadetini bizzat kendisinin yapması daha iyidir. Zi­ra kişinin kendi ibadetini bizzat kendisinin yapmasında daha fazla huşu vardır. Ancak şu var ki. kimisi hayvan kesmesini beceremiyor veyahut rahatlıkla yapamıyor. Bunun için bu kimselere kurbanla­rını başkalarına kestirmek caizdir.

Kurbanın çul ve yuları da fakirlere verilmelidir. Kurbanı ke­sen kassaba kurbandan ücret verilemez. Zira Peygamber Efendimiz (Şallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz.  A1i'ye; Çullan ile yulannı da ver. Kassabın ücretini onlardan verme[186] buyurmuştur.

Kurbanlığını beraberinde süren kimse eğer yolda ona binmek zorunda kalırsa binebilir. Binmek ihtiyacında olmayan kimseye ise, binmemek daha iyidir. Çünkü onu Allah yolunda vermek üzere mahndan ayırdığı için, yerine varıncaya kada ondan yararlanması doğ­ru değildir. Ancak eğer ona binmek ihtiyacında ise o zaman binmesinde bir sakınca yoktur. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygam­ber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir adamın bir deveyi önüne katıp sürdüğünü görmüş ve adamı;  Binsene. Ne diye yaya yürüyorsun?”[187] diye kınamıştır. Derler ki: Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adamın deve ar­kasında yorgun yorgun yürüdüğünü görünce ona böyle söylemiştir. Eğer deveye binmesi yüzünden devede bir eksiklik meydana gelir­se, meydana gelen eksiklik mikdarma zamin olur.

Eğer kurbanlığının sütü bulunursa sağamaz ve kuruması için memelerine soğuk su serper, Zira süt, kurbanlığın vücudundan oluş­tuğu için kendisi ondan yararlanamaz. Bu da eğer onu kesme za­manı yakınsa, böyledir. Eğer kesilmesi daha uzak ise, hayvanm za­rar görmemesi için onu sağıp sütünü fakirlere verir. Şayet sütü kendisi harcarsa, zamin olup ya da o kadar süt, ya da sütün değerini fakirlere vermesi lâzım gelir.

Eğer kurbanlığını beraberinde sürerken kurbanlığı yolda ölür­se, eğer kurbanı nafile ise yerine koymak zorunda değildir. Zira onu kurban yapmak istiyordu. O da elden çıkmıştır. Eğer boynuna borç olmuş bir kurbanı ödemek için onu götürüyor idiyse, bir baş­kasını onun yerine koyması gerekir. Çünkü boynuna borç olmuş olan kurban bunun ölümü ile ödenmiş olmaz.

Eğer beraberinde sürdüğü kurbanlıkta kulağından üçtebir git­mesi gibi büyük sayılan bir eksiklik meydana gelirse artık kurban­lığa yaramadığı için yerine başkasını koyar. Onu da nasıl isterse öyle yapar. Zira diğer mallarının arasına girmiş olur.

Eğer kurbanlık deve yolda yorulup, yahut hastalanıp yürüye­mez olursa, nafile ise onu kaldığı yerde keser, kanı ile boynundaki nah boyayarak hörgücünün yanlarına sürer ve etinden ne kendisi ve ne de zenginlerden herhangi biri yiyemez. Zira -yukarıda da geçtiği üzere- Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Naciye el-Eslemi'ye böyle emretmiştir. Devenin boy­nundaki naldan maksat, kurbanlık olduğunu bildirmek için boynu­na takılan nişandır. Böyle yapmanın faydası şudur ki kurbanlık ol­duğu bilinsin de zenginler yemeyip fakirlere kalsın. Çünkü zengin. fakir herkesin ondan yiyebilmesi için yerine varması şarttır. Bu ise yerine varamadığı için hiç kimseye helâl olmaması gerekirdi. Fakat onu canavarlara yem yapmaktansa fakirlere vermek daha iyidir. Zira ne de olsa. fakirlere vermek sevaptan hali değildir. Kurbandan da gaye sevaptır. Eğer yolda hastalanıp yürüyemiyen deve vacip bir kurbanlık ise. onun yerine bir başkasını koyar ve onda hem malı olduğu ve hem de artık kurbanlığa yaramadığı için istediği tasarufu yapar.

Nafile. Temettü' ve Kıran kurbanlarına nişan takılır. Çünkü bu kurbanlar kefaret kurbanları olmayıp nüsük oldukları için kur­banlık olduklarını bildirmek daha uygundur.

İhsar kurbanı ile kefaret kurbanlarına ise nişan takılmaz. Zi­ra bu kurbanların vücubuna sebep, ihramda kusur işlemek olduğu için gizli kalmaları daha uygundur. İhsar kurbanı da kefaret oldu­ğu için kusur işleme kurbanları hükmündedir. Sonra, metinde “Nafile, Temettü ve Kıran kurbanları” diye kur­ban mutlak olarak geçiyorsa da, ondan murat deve ve sığırdır. Çün­kü koyun ve keçileri nişanlamak âdet değildir ve nişanlamalarında yarar bulunmadığı için biz Hanefilere göre -yukarıda da geçtiği üzere- nişanlamaları sünnet değildir.[188]

 

Çeşitli Meseleler

 

Eğer halk Arafat vukufunu yaptıktan sonra veyahut yaparken, birtakım kimseler halkın bayram günü vukuf yaptığına dair şahit­lik ederlerse yapılan vukuf kâfi gelir. Kıyas ise kâfi gelmemesini gerektirir. Zira vukuf belli bir gün ve yeri bulunan bir ibadet oldu­ğu için, başka bir gün veya yerde yapıldığı zaman sahih olmaması lâzım gelir. Nitekim ZiIhicce'nin sekizinci gününde yapıl­dığı sabit olduğu zaman sahih değildir. Bununla beraber kâfi gel­mesi istihsan edilmiştir. Çünkü bu şahitlik hüküm altına girmeyen bir şeyi nefye dairdir. Zira bu şahitlikten maksat yapılan haccm sa­hih olmadığını isbat etmektir. Hac ise hüküm altına girmeyen bir şeydir. Bunun için bu şahitlik kabul olunmaz. Hem de bu öyle bir şeydir ki her zaman ve herkesin başına geldiği için sakınılması mümkün değildir. Bir daha yapmayı söylemek de büyük bir zorluk doğurur. Bunun için, yapılmış olan, şüpheli dahi olsa onunla yetinmek gerekir. Zilhicce' nin sekizinci günü yapılan vukuf ise öyle değildir. Çünkü bir gün sonra bir daha yapmak mümkündür. Kaldı ki ibadetlerde, vakti geçtikten sonra yapılan vukufun benzeri var da, vakti gelmeden yapılan vukufun benzeri yoktur. Derler ki: Ha­kim şu şahitlere: “Defolun gidin. Halkın hacet tamamdır” diyerek şahitliklerini reddetmelidir. Çünkü bu şahitlikte bozgun yaratmak­tan başka bir yarar yoktur. Eğer Arefe gününün akşamında da Zilhicce hilâlini gör­düklerine dair şahitlik ederler ve gecenin kalan kısmında Ara­fat'a   yetişilemiyorsa yine şahitlikleriyle amel edilmez.

Eğer bayramın ikinci günü birinci cemrenin taşlarını atmadan, ikinci ve üçüncü cemrelerin taşlarını atan kimse, birinci cemrenin taşlarını attıktan sonra bir daha diğer cemrelerin taşlarını atarsa sünnet olan sıralamayı gözettiği için iyi etmiş olur. Şayet birinci cem­renin taşlarını atmakla yetinip diğer cemrelerin taşlarını bir daha atmasa da, olur. Zira bu durumda her ne kadar sünnet olan sıra­lamayı gözetmiş olmuyorsa da hiç değilse yapmamış olduğu vacibi yerine getirmiş olur.

İmam-ı Şafiî: “Eğer bütün cemrelerin taşlarını bir da­ha atmazsa yalnız birinci cemrenin taşlarını atması kâfi gelmez. Çünkü cemrelerin taşlarını sıra ile atmak gerekir. Sıra ile atılma­dığı zaman, tavaftan önce sa'y yapmak, yahut Safa dan. ön­ce Merve ile sa'ya başlamak gibi olur” demiştir.

Biz diyoruz ki: her bir cemrenin taşlarım atmak başlı başına maksut bir ibadet olduğu için, caiz olması, diğerlerinden önce veya sonra yapmaya bağlı değildir. Sa'y ise, önem bakımından tavaf ka­dar olmadığı için tavafa tabidir. Bunun için sa'yın tavaftan sonra yapılması gerekir. Merve ile sa'ya başlamanın caiz olmaması da, Kur'an-ı Kerim'de Safa ile başlandığı içindir.

Eğer bir kimse yaya olarak hac yapmayı adarsa, ziyaret tava­fını yapmadığı sürece binemez. el-Mebsut'ta -bu kimse muhayyer olup isterse yaya, isterse binerek hac yapar- diye yazılı ise de el-Cami-üs Sağiyr'deki bu ifadeye göre bu kimseye yaya olarak hac yap­mak vâcib olur. Zira asıl şudur ki: bu kimse ibadetini kamil bir şekilde yerine getirmeyi üzerine aldığı için ona, ibadeti o şekilde ye­rine getirmek vâcib olur. Nasıl ki peşpeşe oruç tutmayı adayan kim­se de adadığı orucu peşpeşe tutmak zorundadır. Haccın rükünleri de ziyaret tavafı ile bittiği için bu kimsenin ziyaret tavafını yapın­caya kadar yaya yürümesi gerekir. Sonra, kimisi: “Bu kimse ihrama girdiği andan, kimisi de “Evinden yolculuğa çıktığı andan” itiba ren yaya yürümeye başlar. Zira zahir şudur ki. kişi yaya olarak hac ca gitmeyi adarken bu mânâyı kast etmiş olur. Şayet yolculuğu es nasında herhangi bir yerde binerse, haccında bir eksiklik biraktıfrı için ona kurban lâzım gelir” demiştir.

Derler ki: bu kimse ancak, yol uzak olup yaya yürümek ona zor geldiği zaman binebilir. Yol yakın olup yaya yürümek de ona zor gelmemesi halinde ise binmemesi gerekir.[189]



[1] Al-i îmrân: 3/97.

[2] Ebû Davud 1/248; İbn-i Mâce 1/213; el-Müstedrek c. 1 s. 441; Ahmed Müsned'i c. 1 s. 352.

[3] el-Müstedrek 1/481; Beyhakî c. 5 s. 179; Heysemitün el-Zevâid c. 3 s. 206'da yazdığına göre bunu Taberani de el-Evsat'da sıhhatli bir senetle kay­detmiştir.

[4] Tirmizi 1/100; İbn-i Mâce 1/214; el-Müstedrek c. 1 s. 442; Darekutni c.1 s. 254, Beyhaki c. 4 s. 330.

[5] Bu görüşe göre, eğer kişi yolun emniyetli olmadığı için hacca gideme­miş ise, öldükten sonra kendisi yerine bir başkasının gitmesini vasiyet etmek zo­rundadır.

[6] Bezzar, Darekutni, Müslimve Buhari bu hadisi aynı mânayı ifade eden değişik lafızlarla kaydetmişlerdir.  Nasb-ürraye c. 3 s. 10.

[7] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/291-295.

[8] Buhari c. 1 s, 206; Müslim c. 1 s. 375.

[9] İbn-i Ebi Şeybe'nin Müsennefinde kahdettiği bu hadisi İmam-ı Şâfii de el-Ümm c. 2 s. 118'de kaydetmiştir.  Nasb-ürraye C. 3 S. 15

[10] Bakara: 2/196.

[11] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/295-297.

[12] Tirmizi c. 1 s. 102; Darekutni c. 2 s. 206.

[13] Buhari c.1 s. 209

[14] Buhari c.1 s. 41; Müslim c. 1 s. 378.

[15] Bu hadis Câbir (r.a.)'dan gariptir. Müslim c. 1 s. 376'da bunu Abdul­lah İbn-i Ömer'in oğlu Salim yoluyla Abdullah İbn-i Ömer'den nakletmiştir.

[16] Tirmizi, c. 1 s. 113; Nesai, c. 2 s. 17.

[17] Bakara: 2/197.

[18] Maide: 5/95.

[19] Sıhah-ı Sitte: Müslim, c. 1 s. 380; Buhari c. 1 s. 245; Ebu Davud c. 1 s 256; Nesai, c. 2 s. 25; Tirmizi, c. 1 s. 116; İbn-i Mâce c. 1 s, 230

[20] Sıhah-ı Sitte: Buhari c. 1, s. 248; Müslim c. 1 s. 372; Nesai c. 2 s. 8; Ebû Davud c. 1 s. 253; Tirmizi, c. 1 s. 115; İbn-i Mace c 1. s. 216

[21] Beyhaki c 5, s. 47; Darekutni c. 2, s. 286

[22] Müslim c. 1 s. 384; Nesai c. 2 s. 12.

[23] Tirmizi c. 2, s. 129; İbn-i Mâce c. 1, s. 214

[24] Bakara: 2/106.

[25] Tahavi c. 1 s. 369.

[26] Muvatta s. 125.

[27] Gariptir. Bununla beraber Hafız İbn-i Hacer “Diraye” s. 188'de se­nedinin sahiholduğunu kaydetmiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 33.

[28] Tirmizi c. 2 s. 129; İbn-i Mâce c. 1 s. 214.

[29] Buhari c. 1 s. 219; Müslim c. 1 s. 405.

[30] Gariptir,  Beyhaki c 5 s. 79'da kaydettiğine  göre  Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) Hacer-ül Esved"i istilam ederken bunu söylerdi.

[31] Müslim c. 1 s. 400.

[32] Bu hadis namaz bahsinde de geçti. Ancak onda Hacer-ülesved'in karsı­sında ellerin kaldırılmasından söz edilmemektedir

[33] Ahmed. İmam-ı Şafii, îshak b. Rabûye ve Ebû Ya'la'nın, Ebû Yafur el-Abdi'den rivayet ettikleri bu hadisi Abdürrezzak ile İbn-i Ebi Şeybe de müsenneflerinde kaydetmişlerdir. Nasb-ürraye c. 3 a. 39.

[34] Buhari 1/218. Müslim 1/413. Ebû Davud c. 1 s. 259, İbn-i Mâce 1/217, Nesai c. 2 s. 38.

[35] Müslim c. 1 s. 400.

[36] Ebû Davud c. 1 s. 258; Tirmizi c. 1 s. 117. İbn-i Mace c. 1 s. 218.

[37] Müslim c. 1 s. 431, Ebû Davud (Kabe içinde namaz) c. 1 s. 277. Tirmizi c. 1 s. 119.

[38] Yesrib  Cahiliye devrinde Medine'nin adı idi

[39] Buhari c. 1 s  218; Müslim c. 1 s. 412.

[40] Müslim c. 1 S. 411; Ebû Davud C. 1 S. 260; Nesai,  c. 2 s. 37; İbn-i Mâce c. 1 s. 217

[41] Buhari c. 1 s. 218; Müslim c. 1 s. 412; Nesai c.1 s. 38; İbn-i Mâce c. 1 s. 217; Ebû Davud c. 1 s. 258.

[42] Bu metin gariptir. Buhari ve Müslim'in Abdullah İbn-i Ömer'den bu konuda rivayet ettikleri hadis “Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hac veya umre tavafını yaparken üç turu koşarak ve dört turu da yürüyerekyapar, ondan sonra iki rekât namaz kılardı” şeklindedir. Buhari c. 1 s. 219, Müslim c. 1 s. 414

[43] Muvatta, Tavaf s. 142.

[44] Çok gariptir. Haliz tbn-i Hacer, Diraye'de: “Ben bu hadisihiç. bir yer­de bulamadım” diyekaydelmektedir. Diraye c. 1 s. 192.

[45] Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in hac keyfiyeti ile ilgili olarak Câbir (r.a.)'dan rivayet olunan uzun bir hadiste geçmektedir. Müslim c. 1 s. 394; Ebû Davud c. 1 s. 262 ve Darimi s. 234.

[46] Dua ederken elleri kaldırmanın sünet olması, bir çok hadislerle bildi­rilmiştir, Ebû Davud (Duâ Babı) c. 1 s. 209.

[47] Nesai, c. 2 s. 39; Beyhaki, c. 5 s. 94, Darekutni s. 270

[48] Heysemi Mecme-üz-Zevâfa c 3 s. 248’de Taberani'den nakletmiştir. Ayrıca bu hadisi Darekutni s. 270 ve Beyhaki de c 5 s. 98'de İmam-ı Şafii'den nakletmişlerdir. Hadis ayrıca Ahmed müsnedi c. 6 s. 421'de kayıtdır.

[49] Bakara: 2/180.

[50] Bakara: 2/158

[51] el-Müstedrek c 1 s. 459; Beyhaki c. 5 s. 87; Tirmizi c. 1 s. 128.

[52] Muvatta s. 142

[53] Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hac keyfiyeti.hakkında Câbir (r.a.)'ın geçen uzun hadisi.

[54] Tamamen gariptir.  Nasb-ürraye c. 3 s. 60.

[55] Peygamber' Efendimiz  (s.a.v.)ın hac keyfiyeti  hakkındaki Cabir (r.a.)ın hadisi.

[56] Câbir (r.a.)ın yukarıda geçen Peygamber. Efendimiz (s.a.v.)ın hac keyfiyeti hakkındaki hadisi.

[57] İbn-i Mâce c. 1 s. 222; Ahmed' Müsned'i c. 4 s. 82

[58] Beyhaki c. 5 s. 711

[59] Heysemi Mecme-üz Zevâid c. 8  s. 59; Taberani'nin bu hadisi riva­yet ettiğini  kaydetmiştir.Nasb-ürraye c. 3 s. 62.

[60] İbn-i Mace cilt 1 sh. 222. İmam Ahmed'in Müsned'i c. 4 s. 14

[61] İbn-i Mâce c. 1 s. 222

[62] Müslim c. 1 s. 415; Buhari c. 1 s. 228; İbn-i Mâce c. 1 s. 224

[63] İbn-i Mâce c. 1 c. 222; Ebü Davud c. 1 s. 266; Tirmizi c. 1 s. 120

[64] Ebû Davud c. 1 s. 266; Tirmizi c. 1 s. 120

[65] İbn-i Şeybe bu hadisi Müsennefine almış ise de bu hadis yukarıda ge­çen Câbir (r.a.)'ın hadisine aykırı düştüğü için gariptir. Nasb-ürraye c. 3 s. 68.

[66] Buhari c. 1 s. 227;  Müslim c. 1 s. 416

[67] Buhari c. 1 s. 228, Müslim c. 1 s. 412

[68] Muvata s. 142

[69] Bu bir zühuldür.  Zira bunu söyleyen Hz. Abbas'ın oğlu Abdullah ol­mayıp Mirdas oğlu Abbas'ın oğludur. Nasb-ürraye c. 2 s. 72

[70] Bakara: 2/198

[71] Bu bir zühuldür. Zira Fıkh-ı Şafii kitaplarının hepsi bunun sünnet ol­duğunu söylemektedir. El-Mebsut'ta İmam-ı Şafii yerine “Leys İbn-i Sa'd” diye geçmektedir

[72] Müslim c. 1 s. 418, Buhari c. 1 s. 228

[73] Ebü Davud c. 1 s. 269, Tirmiz, c. 1 s. 121, Nesai c 2 s. 47, İbn-i Mâce c. 1 s. 223

[74] Buhari c. 1 s. 228. Nesai c. 2 s. 47, Tirmizî c. 1 s. 121, Ebü Da­vud c. 1 s. 268, İbn-i Mâce c. 1 s. 223

[75] Ebû Davud c. 1 a. 270, İbn-i Mâce c. 1 s. 224

[76] Müslim c. 1 s. 418, Buhari c 1 s. 235 ve 236

[77] Buhari c. 1 s. 235

[78] el-Müstedrek c. 1 s. 486; Darekutni, c. 1 s. 289. Heyseminin Mecme-üz Zevâid c. 3 s. 260'da anlattığına göre Taberani de “el-Evsa”ta kaydet­miştir

[79] Gariptir. Ancak İbn-i Mâce dışında Sıhah-ı Sitte'nin beşi Enes b. Mâ­lik  (r.a)dan  “Peygamber  Efendimiz  (s.a.v.) Mina'ya geldi ve  cemrenin yanı­na vanp taşlarını attı. Sonra Mina'daki yerine gelip kurbanını kesti, sonra başının sag yanını sonra sol yanını göstererek berbere al dedi”, şeklinde bir hadis kaydet­mişlerdir. Ebû Davud c. 1 s. 272, Tirmizi c. 1 s. 123, Müslim c. 1 s. 421

[80] Buhari c 1 s. 233, Müslim c. 1 s. 420

[81] el-Müstedrek c. 1 s. 474, el-Ayni’nin “el-İlm’de” c. 10 s. 62'de, Müs­lim'in de bu hadisi kaydetiğini yazmıştır

[82] Ebû Davud c. 1 s. 271, Darekutni c. 1 s. 279.

[83] Müslim c. 1 s. 422

[84] Hacc: 11/28-29

[85] Tamamen gariptir. Nasb-ürraye c. 3 s. 83.

[86] el-Müstedrek c. 1 s. 441.

[87] Bakara: 2/203.

[88] Ebû Davud, Îbni Hibban ve Hakim.

[89] Darekutni c. 1 s. 279. Heysemi'nin ez-Zevâid c. 3 s. 211'de, Taberanî'nin de 260'ta da Bezzar'ın da bu hadisi aldıklarını kaydetmiştir.

[90] Tahavi c. 1 s. 412

[91] Gariptir. Nasb-ürraye c. 3 s. 79

[92] Ebü Davud, İbn-i Hibban ve Hakim. Nasb-ürrayü c. 3 s. 87

[93] İbn-i Ebî Şeybe ve Beyhaki, Nasb-ürraye c. 3 s. 87

[94] Gariptir Fakat İbn-i  Ebi Şeybe Musannef'inde Hz. Ömer'in “Kim ki halkın Mina'dan hareket etmesinden önce eşyasını Meke'ye gönderirse haccı yok­tur” diye söylediğini kaydetmiştir. Nasb-ürraye c. 3 s. 88

[95] Buhari c. 1 s. 216, Müslim c. 1 s. 423

[96] Buhari (Veda Tavafı) c. 1 s. 236, Müslim c. 1 s. 427

[97] ibn-i Sa'd'in Tabakalı c. 1 s. 131

[98] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/297-329.

[99] Ebü Davud c. 1 s. 261; İbn-i Mâce c. 1. s. 219; Darekutni c. 1 s. 284

[100] Muvatta s.142

[101] Darekutni c. 1 s. 264; Ebû  Davud c. 1 s. 269; Tirmizi c. 1 s. 120; Nesaî c. 2 s. 47; Ahmed' Müsned'i c. 4 s. 335; Tayalisi s.185. Nasb-ürraye c.  3,  s.  93

[102] Tirmizi, Nesai; İbn-i Mâce, Ebü Davud, İbn-i Hibban ve Halâm.

[103] Ebû Davud c. 1 sh. 245, İbn-i Mace C. 1 S. 216

[104] Bu hadis bu lâfız ile gariptir ve iki hadisten meydana gelmiş gibidir. BirinoisiniTirmizİ c. 1 sh. 123 ve Nesai c. 2 sh. 275'de kaydetmişlerdir

[105] Mefru olarak gariptir. İbn-i Ebi Şeybe Musannatırda Abdullah İbn-i Abbas ile Abdullah İbn-i Ömer'den mefkuf olarak rivayet etmiştir

[106] Buhari c. 1 s. 230; Müslim c. 1, s. 425

[107] Buhari ve Müslim: Buhari c. 1 s. 121 ve 127; Müslim c. 1 s. 280 ve 282.

[108] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/329-334.

[109] Tamamen gariptir. Nasb-ürraye c. 3 s. 99

[110] Tahavi c. 2 s. 379

[111] Bakara: 2/196

[112] Müslim c. 1 s. 407; Ebû Davud c. 1 s. 249; Tirmizi, c. 1 s. 125 ve Nesai.

[113] Bu hadis bu şekilde varid olmamıştır. Ebû Davud, Nesal ve İbn-i Mâce Sayb b. Mabed es-Sa'lebi'den “Hac ile umreye birlikte niyet getirdim. Hz. Ömer bana “Sen Peygamber'inin sünnetini yaptın” dedi. şeklinde rivayet etmişler­dir. Ebû Davud c. 1 s. 250, Nesai c. 2 s. 13. İbn-i Mâce c. 1 s. 219. Ben diyorum ki hadis bu şekliyle müellifin dâvasına delil olamaz. Çünkü ha­diste hac için ayn ve umre için ayrı bir tavaf ile sa'y yapıldığına dair bir delâlet yoktur.

[114] Bakara: 2/196

[115] Gariptir. el-Mebsut'da bu hadîs bu şekildedir: Adamın biri bayram günü Hz. Ömer'e gelerek «ben temettü haccnu yaptım» dedi. Hz. Ömer

“Bir davar kes.” Adam :

“Param yoktur.” Hz. Ömer :

“Akrabalarından iste.” Adam :

[116] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/334-339.

[117] Buhari, c. 1 s. 229; Müslim c. 1 s. 403.

[118] Fetih: 48/ 27

[119] Tirnüzi c. 1 s. 124, Ebû Davud c. 1 s. 252 ve 253

[120] Buhari c. 1 s. 229, Müslim c. 1 s. 403

[121] Buhari c. 1 s. 229, Müslim c. 1 s. 403

[122] Tirmizi c. 1 s. 122

[123] Buhari, Hacc 81; Umre 6; Müslim, Hacc 130, 141; Ebû Davud, Menasik 22.

[124] Bakara: 2/196.

[125] Bakara: 2/197

[126] Müellifin önce kadından örnek getirerek, sonra “Bunu yapan, erkek de olsa böyledir” demesinden bir mânâ çıkaramadım. Zira eğer “bir kadın” yerine -her zaman dediği gibi- “bir kimsen deseydi “Bunu yapan, erkek de olsa böy­ledir” demeğe gerek kalmaz ve dolayısiyle mesele daha kısa bir ifade ile anla­tılmış olurdu. el-Kifaye ve el-İnaye haşiyeleri buna «Meseleyi, müelliften ya bir kadın sormuş, ya da erkeklere nazaran kadınlar daha bilgisiz olduğu için müel­lif kadından Örnek getirmiştir» diye cevap veriyorlarsa da, bu cevap pek tatmin­kâr değildir. Zira böyle de olsa, “bir kadın” yerine «bir kimse” demek aynı işi görürdü.

[127] Müslim c. 1 s. 391; Buhari c. 1 s. 224.

[128] Müslim c. 1 s. 427, Buhari, c. 1 s. 236

[129] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/339-348.

[130] Beyhaki (Kitab-ül Ma'rife hac bahsi) Taberani (el-Kebir). Nasb-üraye c. 3 s. 124

[131] Bakara: 2/196.

[132] Müslim c. 1 s. 382; Buharl c. 2 s. 850.

[133] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/348-355.

[134] Ebû Davud bunu mürsel hadisler arasında kaydetmiştir. Beyhaki de kaydederken: “Rivayet zinciri kopuktur” demiştir. Nasb-ürraye c. 3, s. 125

[135] Muvatta. İbn-i Ebi Şeybe. Nasbür-Raye c. 3 s. 127.

[136] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/355-358.

[137] el-Müstedrek, Tavaf c. 1 s. 459 ve Tirmizi, Cenaîz, c. 1 s. 128

[138] Hacc: 11/29

[139] Gariptir. (Nasb-ürraye c. 3, s. 128)

[140] Nüshaların çoğunda böyle ise de bazı nüshalarda İbn-i Abbas'ın ha­disi diye geçmektedir ve en doğrusu budur. Îbn-i Ebî Şeybe ile Tahavi Abdullah İbn-i Abbas  (r.a.)dan “Kim ki haccmdan bir şey takdim veya tehir ederje bunun için bir kurban kessin” şeklinde nakletmişlerdir. Şerh-ül Asar c. 1, sh. 424

[141] Buhari c. 1, s. 378

[142] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/358-365.

[143] Mâide: 5/96.

[144] Bu beş hayvanı öldürmenin cevazı hakkında iki hadis vardır: Biri, onları Harem'de öldürmenin, biri de üıramda olan kimse için öldürmenin cevazı hakkındadır ki bu iki hadis ayrı ayn hadisler olup birbiri yerine geçmektedir. Çün­kü bu hayvanları Harem'de öldürmenin caiz olmasından, ihramda olan kimse için de onları öldürmenin caiz olması lâzım gelmez. Bazı hadis kitaplarında bu iki ha­dis birleştirilerek şöyle denilmektedir :

“Bes hayvan vardır ki Harem'de olsun, ihramda olsun onları öldürene gü­nah yoktur. Onlar da şunlardır: Kurt, kuduz köpek, karga, delice, yılan ve akreptir. Müslim c. 1, s. 384. Bu hadisin daha başka şekilleri de vardır. Kiminde karga yerine fare, kimin­de; benek karga ve kiminde daha başka şeyler geçgektedir.

[145] Maide: 5/95

[146] Çok gariptir. (Nasb-ürraye c. 3, s. 137

[147] Müslim, Hac 67-73, 76-79; Buhari, Avlanma 7; Ebû Davud, Menasüt, 39; Nesai,  Hac 82-84, 86, 88, 113-114; Muvatta, Hac 88-90.

[148] Müslim ile Buhari. Ebû Davud da Ebû Said-i Hudri (r.a)dan: “Pey­gamber Efendimiz (s.a.v.)'e ihramda olan kimsenin hangi hayvanları öldürebildiği soruldu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Yılanı, akrebi, fareyi, ısırıcı köpe­ği, dölence kuşunu ve yırtıcı hayvanları öldürebilir. Kargaya da atar fakat öl­dürmez,” diye cevap verdi, şeklinde bir hadis nakletmiştir. Feth-ülkadir c. 3, s. 16

[149] Muvatta' s. 162

[150] Çok gariptir. (Nasb-ürraye c. 3, s. 137)

[151] Tirmizi c. 1 s. 116, Ebû Davud c. 1 s. 256, Nesai c. 2 sh. 25

[152] İmam Muhammed'in “Kitab-ül Âsar”ı. (Nasb-ürarye c. 3 s. 140)

[153] Buhari c. 1 s. 328; Müslim c. 1 s. 438

[154] Îbn-i Ebi Şeybe Musannaf'ında Abdullah b. Haris'ten: “Biz hac yo­luna çıkarken evimizde avlamış olduğumuz avlan olduğu gibi bırakıp salıvermezdik” diye söylediğini rivayet etmiştir. (Nasb-ürraye e. 3, a. 143)

[155] Maide: 5/96

[156] Buhari c. 1 s. 328; Müslim c. 1 s. 438

[157] Buhari c. 1 s. 328, Müslim c. 1 s. 428

[158] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/365-379.

[159] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/379-382.

[160] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/382-385.

[161] Bakara: 2/196

[162] Bunu yalnız Ebû Bekr'i Razi. Abdullah İbn-i Abbas ile Abdullah İbni Mesud'dan nakletmiştir. (Nasb-ürraye c. 3, s. 144)

[163] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/385-389.

[164] Darekutni s. 264

[165] Beyhaki c. 4 s. 346

[166] el-Müstedrek c. 1 s. 481; Darekutni s. 282; Beyhaki c. 4 s. 351.

[167] Merfu olarak gariptir. îbn-i Ebi Şeybe Musannafında Abdullah Îbn-i Mesud'dan mevkuf olarak rivayet etmiştir. İbn-i Mace ile Tirmizi de bunu merfu olarak “Hac cihattır, umre nafiledir” şeklinde kaydetmişlerdir. İbn-i Mâce c. 1, s. 221, Tirmizi c. 1 s. 125

[168] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/389-390.

[169] İbn-i Mâce c. 1 s. 232; Ebü Davud c. 2 s. 230; Heysemî'nin Ez-Zevâid c.4 sh. 22'de kaydettiğine göre bu hadisi aynı mânada ayrıca Bezzar, Ahmed ve Taheranî de rivayet etmişlerdir. (Nasb-ürraye c. 3 s. 152)

[170] Sıhah-ı Sitte'nin kaydettikleri bu hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kadına sadece:  Baban yerine haccet» buyurmuş olup “umre et” emri yoktur.

[171] Müslim c. 2 s. 41; Nesai c. 2 s, 132; Ebû Davud c. 2 s. 43; Tirmizi c. 1 s. 177

[172] Nisa: 4/100

[173] Bu lâfız ve gariptir. Taberani ile Ebû Yala Ebû Hüreyre (r.a.)'dan: “Kim ki hac yapmak üzere evinden çıkıp da yolda ölürse ona Kıyamet gününe ka­dar hac yapan kimsenin sevabı yazılır, kim ki umre yapmak üzere evinden çıkıp da yolda ölürse Kıyamet gününe kadar ona umrenin sevabı yazılır...”şeklinde rivayet etmişlerdir. (Nasb-ürraye c. 3 s. 159)

[174] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/390-395.

[175] Bu hadis gariptir. Ancak Beyhakî onu el-Ma'rife'de İmam-ı Şâfii yo­luyla îbn-i Cüreye'den “Hacda akitlan kanlann en aşağısı bir koyun veya keçidir” şeklinde rivayet etmiştir.Nasb-ürraye c. 3 s. 160

[176] Bu hadis yukarıda el-Muvatta ahi 142'de geçtiğini söylediğimiz Câbir (r.a.)'in uzun olan hadisinde geçtiği gibi tmam Ahmed de Müsned'inde c. 1 s. 260'da bunu teyid eden bir hadis kaydetmiştir. Nasb-ürraye c. 3 sh. 160.

[177] Sünen-i Arbaalıın kaydettikleri bu hadiste; «Ne sen, ne arkadaşların dan herhangi biri bu kurbanlardan bir şey yemeyin» kısmı yoktur. Onun yerine “Eğer bu kurbanlıklardan güçsüz duruma düşüp yürüyemez olarsa onu kes nalını kanına boya ve onu olduğu gibi halka bırak» şeklinde bir emir vardır. An cak Vakıdfnin Naciye b. Cündüp'ten naklettiği bu hadiste; “Bir tanesi yolda ta kattan düşüp artık yürüyemez oldu. Bunun üzerine Ebva'da Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e gidip durumu anlattım. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Onu kea nişanlarını kam ile boya ve ne sen, ne de arkadaşlarından herhangi biri ondan yemeyip onu olduğu gibi halka bırak» diye «mretti” şeklinde bir ziyade vardır. (Feth-ûl Kedir c. 3 s. 80).

[178] Hac: 11/28-29.

[179] Mâide: 5/95..

[180] Ebû Davud c 1 s. 268, İbn-i Mâce c 1 s. 225.

[181] Kevser: 108/2.

[182] Bakara: 2/67.

[183] Saffat: 37/107.

[184] Buhari c. 1 s. 231. Müslim c. 1 s. 424

[185] Ahmed Müsned'i c. 1 s. 314

[186] Buhari c. 1 s. 232, Müslim c. 2 s. 423 ve 424, Nesai, Îbn-i Mace ve Ebû Davud.

[187] Buhari c. 1 s. 229 ve 230, Müslim c. 1 s. 426.

[188] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/395-401.

[189] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 1/401-403.


Son Güncelleme : 14.02.2010 - 21:32

   
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın
Derlemeye Ekle
Yazdır
E-mail olarak gönder
Benzer Konular

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayıtlı üyeler bir konuyu yorumlayabilir. Lütfen üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2012 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
Kapa