| Yazan: Mustafa İslamoğlu,
Tarih: 03.12.2007 - 08:30
|
Okunma Sayısı : 887 |
Bugünkü
yazımızı, cevabı herkesi ilgilendiren bir “soruya” ayırdık. Hayır
hayır, bu bir “soru değil, bu bir “sorun!” Hem de çok ciddi ve adı:
“Dini anlama sorunu.” Bu sorun, kimi zaman ortaya birden fazla “din”
çıkarıyor ve insanlar “hangi dine” inanacağını şaşırıyor. (Siz
‘yanılmaz’ atalarını pazarlayanların dinine değil, kaynağı Kur’an olan
Allah’ın dinine inanın.) Kimi zaman, Allah’ın kitabında yazmayan,
Peygamber’in sünnetinde yer almayan “farzlar, haramlar” çıkarıyor.
Düşünebiliyor
musunuz; bu nevzuhur farzlardan Hz. Peygamber’in haberi yok! Bizim
akıldanelerimizin bildiği bir “farz” düşünün ki, sahabe bilmiyor? Bir
“farz” düşünün ki, müctehid imamların bu -sözümona- “farzdan” haberi
yok! Güldünüz değil mi? Hayır, kimse gülmesin; çünkü kendisi gülünç
durumda olanların başkalarına gülme hakkı yoktur ve şu an kendini çok
dindar sananların dinleriyle ilgisi hurafe düzeyinde, bilgisi ise
efsane niteliğindedir. İnsanlar ibadetleri âdetleştirince âdetleri de
ibadetleştirdiler.
Bu satırları sert bulmayın lütfen; imamların
birçoğuna göre “mukallid”in tarifi şudur: “Amellerini delilleriyle
birlikte bilip, o delilleri değerlendirmede mezhep imamının ictihadını
benimseyen kimse.” Söyler misiniz? Bu durumda kendini Hanefi sananların
kaçta kaçı Hanefi’dir? Kaçta kaçı Şafii’dir? Bırakın avamı, “hocam”
denilenlerin kaçta kaçı “mezheplidir?” Utanmadan yıllar yılı
“mezhepsizlik edebiyatı” yapan ‘mezhepçiler’, duygularını, paralarını
sömürerek sırtından geçindikleri Müslümanlara kinden, nefretten,
cehaletten başka ne verdiler? Tezgâhında mezhep satarak geçinen bu
tiplerden oluşan bir cemaat, radyodan ‘düz’ kadın sesine ‘haram’ diyen
sözümona ilmihaller tezgâhlarken, dansöz pazarlayan TV istasyonuna
sahip olmanın fetvasını bulmakta hiç de zorlanmadı. Bu tiplerden kaçını
tanıdımsa, hepsi de şarlatandı. Ayak üstü “sübhaneke”nin anlamını
sorsanız “kem-küm”den başka cevap alamazdınız. Ama dillerinin keskin
yanını koca koca alimlerin enselerinden bir türlü çekmezlerdi. Mevdudi
gibi, Seyyid Kutup gibi, nerede imanının bedelini ödemiş bir alim var,
onun etini yiyerek semirmeyi beslenme alışkanlığı haline getirmiştiler.
Haddini bilmeyen neyi bilir ki?
Bu şarlatanlar, yüreklerinde
çamur, sıvayacak alim yüzü aradılar. Ve koca bir toplumu kelimenin tam
anlamıyla “mezhepsizleştirdiler.” Ey Hanefiler! Ebu Hanife’ye göre siz
Hanefi falan değilsiniz, sizin mezhebiniz falan yok! “Mezhepçilik”
yapan şarlatanlar sizi dolmuşa bindiriyor. Avamın mezhebi müftüsünün
mezhebidir, demişler. Haydi “doğrudur” diyelim; fakat kaçta kaçınızın
“fetva makamı” (müftüsü) var? İçtihat kapısının meccane bekçileri hâlâ
neyin edebiyatını yapıyorlar? Cahili cühelasıyla milletin tümü müctehid
oldu. Üç beş yetkin alime tahammül edemeyen tulumbacı takımının gözü
aydın; Hayreddin Karaman Hoca gibi bir ikisinin tepesine iftira
küfelerini boca etmek için hazır beklerlerken, sayelerinde milyonlarca
müctehide kavuştuk. Herkes her gün kendi yaptıklarına kılıf bulmak için
onlarca ictihat yapıyor, ahkâm kesiyor, fetva veriyor. Okumak mı,
öğrenmek mi, bilmek mi, bilenden sormak mı? Hak getire. “Bilmez ki
sorsun, sormaz ki bilsin” diyenin hesabı.
"Kur’an okurken abdest almak farzdır” öyle mi?!
Bir okuyucumuz, 18 Temmuz 2000 tarihli Zaman Gazetesi'ndeki bir köşe yazısından
alıntı yaparak soruyor: “Kur’an okurken abdest almak, gerçekten de bu
yazarın dediği gibi farz mıdır?” Önce mezkur yazıdan ilgili pasajı
alalım:
“Hazret-i Kur’an’ı eline alan herkesin abdestli olması
farzdır. Abdestsiz Kur’an ele alınamaz. Ancak dini kitaplar için böyle
bir mecburiyet yoktur. Dini kitapların sadece içinde bulunan ayetlere
elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ayetten boş olan yerlere,
yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur’an’la dini kitap
arasında böyle bir ince fark vardır. Kur’an-ı Kerim’in ayetten boş olan
kısımları da ayet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz
dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya temiz bezle tutup bir
yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.”
Allah Allah! “İnce fark”ı da öğrenmiş olduk. Hele “dikişli kabına bile dokunulamaz” cümlesi karşısında bitmemek mümkün mü?
Ben
bu zamana kadar ne Kur’an’dan, ne Rasulullah’tan, ne sahabeden ve ne de
müctehid imamlardan Kur’an okurken abdestin farz olduğuna dair ‘sahih’
bir şey okumadım, duymadım. Bir şeye “farzdır” demek, helâl ve haram
koyma yetkisine girer. Helâl ve haram koyma yetkisinin ise kime
verildiği bellidir. Burada “farz olduğu” söylenen bir hüküm olduğuna
göre, o hükmü farz kılan delili muhkem ve mütevatir nasslarda bulmamız
gerekir. Kur’an’da abdestin sadece namaz için emredildiğini görüyoruz.
Bu konuda, çok yaygın bir yanlış anlamaya alet edilen bir ayet vardır:
“Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (56.79) Birazcık Arapçadan,
ilimden, Kur’an’dan, tefsirden nasibi olan kimsenin bu ayetteki “o”
zamirinin bir önceki ayetteki “gizli kitab”a gittiğini bilir, bir. Bu
ayet Mekke’de, Abdest’in geçtiği tek Kur’an ayeti (5.6) ise Medine’de
inmiştir, iki. Ayetteki “dokunmasın” şeklinde yanlış algılanan “la
yemessuhu” ibaresi “inşai” değil “ihbari”dir ve “dokunamaz” demektir;
oysa ki Kur’an’a münkiri de müşriki de dokunur, üç...
Bilgime
güvenmeyip, “Kur'an okumak için abdest farzdır” diyen sahih bir hadis,
bir imam, bir alim var mıdır diye Mektebetu’l-Elfiyye’den 400.000
hadisi, bazıları Mebsut gibi 30 cildi bulan 1000’e yakın kitabı, tüm
mezheplerin 40’ı aşkın kaynaklarını taradım, böyle bir şey bulamadım.
En iyisi, bu konularda en katı davrandığını bildiğimiz Süyuti’nin
“Kur’an okumanın âdabı” başlığında yazdıklarını aynen tercüme etmek:
“Kur’an
okuma sırasında abdest almak müstehaptır; çünkü tilavet zikirden
efdaldir ve Peygamber (sav) temizlenmeksizin zikretmeyi hoş
karşılamazdı. İmamu’l-Harameyn dedi ki: “Abdestsiz Kur’an okumak mekruh
değildir, çünkü Peygamber abdestsiz okuyordu. el-Mühezzeb Şerhi’nde
ise: Eğer kişi Kur’an okurken yellenme ihtiyacı hissetse, yellenme
sırasında harfleri doğru telâffuz edemeyeceği ihtimaline karşı okumayı
durdurur.” (el-itkan, 1/295)
Buraya, başta Hanefiler olmak
üzere, tüm mezhep ve meşreplerin temel referanslarından sayfalarca
alıntı yapar, tercüme ederim. Fakat yerim yok, vaktim yok, keyfim yok;
lüzum da yok. Tüketenler de, üretenler de hep olacak. Böyle başa böyle
tarak. Biraz da insanımız ciddi ve uyanık olsun; bitli baklanın kör
alıcısı olmasın.
Şafii’dir, Hanefi’dir meselesi değil bu!
Allah’ın emretmediği bir şeyi emretmek, farz kılmaktır ki, bunun
vahameti “Kur’an okurken abdest almanın hükmü nedir?” sorusundan çok
daha derindir ve problem dinin temelleriyle ilgilidir. Şakası var mı bu
işin? Biri kalkıp da “Şu farzdır?” diyorsa, dinini donundan birazcık
fazla ciddiye alan bir Müslümanın, “Nerede, hangi delille?” diye
sorması “farz olur.” Çünkü, o ünlü usul kuralı gereğince “farzı” bilmek
farz olduğu gibi, farz olmayanı farz bilmek de “haram” olur. Eğer o
kişi üçüncü, beşinci sınıf ilmihalleri getirip de önünüze koyuyorsa, bu
kez sizin “İlmihal yazarlarının farz koyma yetkisi olduğunu
bilmiyordum” demeniz “farz” olur. Kaldı ki bunlar arasında “Tevrat’ı
abdestli okumak farzdır” diyenini bile gördüm ben.
Bir şeye
“farz” demek, “haram” demek ciddi bir iştir; Allah’a atfen verilmiş bir
hükümdür, kimse keyfi olarak “farz” ve “haram” ilan edemez. Ne demiştik
bir yazımızda: Cahiller dinden ıskonto yaparlar, ham sofularsa dine zam
yaparlar; bu ikisi de birdir.
Siz siz olun, etrafınızda ahkâm kesenlere Kur’an’ın öğrettiği gibi sorun:
“Kul hâtû burhanekum in kuntum sadıkîn: De ki: Hadi getirin delilinizi, eğer doğru söylüyorsanız?”
Son Güncelleme : 03.12.2007 - 08:30
|
|
|