| Yazan: Prof. Dr. Faruk Beşer,
Tarih: 23.11.2007 - 07:48
|
Okunma Sayısı : 515 |
Mümin
ve Müslüman olan insanlar prensip olarak Kuran´ın emir ve yasaklarına
uyulması gerektiğinde hemfikirdirler. Ancak neyin Kuranda bulunduğu
neyin bulunmadığı konusu o kadar kolay anlaşılır değildir. Bunu tespit
için metodoloji ve bir suje/anlayan olarak insanın tavrı önemlidir.
Metodoloji önemlidir, çünkü Kuran da bir metindir ve onun ne olduğu,
kimi muhatap aldığı, ne yapmak istediği ve bu isteğini ifade etmek için
kullandığı araçlar bilinmeden onun anlaşılması mümkün olamaz. Bu
anlamanın bir aktörü olarak insanın tavrı da önemlidir çünkü onu, o ne
ise o olarak mı, yoksa kendisi ne istiyorsa öyle mi anlayacak olması,
sonucu değiştirir. Böyle kısa bir yazıda elbette Kuran´ı Kerim´i anlama
metodu üzerine söylenebilecek her şeyi söylememiz ne mümkün ne de
uygundur. Ama şu kadarını zikretmemiz de gereklidir:
1.Kurânı
Kerimin, kendisinin de on bir kez vurguladığı gibi o Arapça bir
metindir ve bunun anlamlarından biri, onu doğru anlamanın ancak bu
dilin kuralları içerisinde mümkün olacağıdır. Dilinin elvermediği hiç
bir mana ona nispet edilemez.
2.Dili
açısından Kuran´ın ne söylemek istediğini en iyi anlama durumunda
olanlar elbette onun ilk muhatapları idi ve onların, özellikle de
ittifakla anladıkları bir mananın onda bulunmadığını, ya da onun
aksinin olduğunu söylemek imkansız ve mantıksızdır. Bu elbette Kuranda
bulunan her mananın onlar tarafından ortaya konduğu ve artık onda başka
hiçbir mananın çıkarılamayacağı anlamına gelmez. Çünkü Kurânın sürekli
açılacağını da onun bizzat kendisi söylemektedir.
3.Kuranın
manaları ya bizzat onun direkt (ibare ve mantuk) ve dolaylı (işaret)
olarak lafızlarından, ya da bu lafızların gereğinden ve tabii
sonucundan (iktiza ve mefhum) anlaşılır. Bu da yine onun dili demektir.
Çünkü benim, arkadaşıma, onunla ortak olduğumuz bir mal için: “bunun üçte ikisi benimdir”
demem, üçte birisinin onun olduğunu söylemiş olmam anlamını da içerir.
İşte bu anlamların birincisi direkt olarak lafızdan, ikincisi ise o
lafzın iktiza ve mefhumundan anlaşılan manalardır ve her iki mana da bu
sözde mevcuttur. Ama “kalanı da bölüşmeliyiz” manası bu sözde yoktur. Yani bu söz ona ihtimalli değildir.
Bu
kısa metot bilgisinden sonra başörtüsü meselesini, yani kadınların
başlarını kapatmasının hükmünü Kurandan anlamaya çalışırsak karşımıza
çıkan durum şudur:
Herkesin
bildiği gibi, Nûr Suresi 31. Ayette Allah (cc) kadınların ziynetlerini
(süslerini ya da güzelliklerini), sayılan kimseler dışındakilere
göstermemelerini ve başörtülerini (hımarlarını) yakalarının
(ceyblerinin) üzerlerine dökmelerini emretmektedir. “Ceyb” (ç.
Cüyûb) gömlek ya da hırka gibi giysilerin, boyun altından düğme ile
açılan yırtmaç yeridir. Yani, başörtülerle örtülmesi istenen yer,
çenenin altına tekabul eden ve bizim “döş” dediğimiz bölgedir.
“Ceyb” aslında bedende değil elbisede bulunur. Ama bununla kastedilen
şeyin ceybin kendisi değil, bulunduğu yer olduğu açıktır. Keza
ziynetten kastedilen de onun bulunduğu bölgedir. Yoksa takı anlamındaki
ziynetlerin bizzat kendilerinin gösterilmemesinin bir anlamı yoktur.
Şimdi
bu ifadeden direkt olarak anlaşılan birinci mana, kadınların döşlerini
de kapatmaları gereğidir. Ama hedef sadece bu olsaydı Allah (cc) “Ceyblerini de/döşlerini de kapatsınlar” derdi. “Başörtüleri/hımarları ile kapatsınlar”
denmiş olması, tabii olarak bunun da bir anlamının olmasını, ve başın
örtüsünün de bulunmasını gerektirir. Yani bu mana, bu ifadenin dilinin
bir gereği/iktizasıdır. Eğer istenen şey sadece döşlerinin kapatılması
olsaydı böyle söylemekle Allah, fazladan ve gereksiz bir kelime
kullanmış olurdu. Biz bir insana mesela: “Gömleğinizle diz kapaklarınızı örtün” demiş olsak, ona sadece dizinin örtülmesi gerektiğini anlatmış olmayız. Bunu kastetmiş olsaydık, “dizleriniz örtülü olsun”
derdik. Aksine bunun anlamı; gömlek bulunsun, o örteceği yerleri örtsün
ve de diz kapaklarını örtecek şekilde uzun olsun, oraları da onunla
örtün demektir. Ya da meclis iç tüzüğüne konan kravat takma
mecburiyetini, Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti´nin: “İstenen şey,
kravat takılmasıdır. Bunun boyuna takılacağı tasrih edilmemiştir.
Binaenaleyh, ben meclise girsem, kravatı yine belime bağlayarak
girerim” şeklinde yorumlaması elbette sadece bir espri ve muziplik olarak görülebilir.
Konu ili ilgili ikinci ayet-i kerime Ahzâb Suresi 59. ayetidir. Orada da Allah (cc) şöyle der: “Ey
Nebi! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle cilbablarının
bir bölümünü üzerlerine atsınlar. Böyle yapmaları tanınmalarının,
böylece de taciz edilmemelerinin en uygun yoludur. Allah Ğafûrdur,
Rahîmdir”. “Cilbâb” da “Hımâr” gibi başa atılan, ama
ondan daha büyük olup bedenin büyük bir kısmını örten atkı gibi bir
üstlüktür. Mümin kadınların bir dış elbisesidir ve bir bakıma da
alamet-i farikasıdır. Burada da “Üzerlerine atmak”tan sözedilir. Eğer bu “üzerleri”
ni en üst noktalarından başlatacaksak böylece başın da kapalı olacağı
anlaşılır. Eğer omuzlardan başlatacaksak, omuzlara atılan bir giysinin,
atılmış olması için daha yukarılarda olması gereği de ortadadır. Yani
her halü kârda bu ifade de başın kapalı olmasını gerektirir. Buradaki
bir başka önemli husus, kadınların üzerlerine atacakları bu üstlüğün,
onların tanınmamasını değil, tanınmasını sağlamasıdır. Oysa örtü
insanın kim olduğunu gizleyen bir araçtır. Öyleyse bununla da
kastedilen şey; Ayşe mi Fatma mı oldukları tanınsın değil, mümin ve
iffetli oldukları tanınsın da kimse kendilerini rahatsız etmesindir.
Görüldüğü
gibi, eğer başka hiçbir delil bulunmasaydı dahi Kuranın dilini birazcık
bilen ve kendi ideolojisine destek arama gibi bir maksadı bulunmayan
her sağlam insan sadece bu iki ayetten dahi kadınların başlarının
kapatılması gereğini rahatlıkla anlayabilirdi. Ayrıca biz biliyoruz ki,
Hz. Peygamber bu ayetlerden ve bütünüyle İslam´dan, kadınların
tesettürünün başlarını da kapsadığını anlamış, kendi hanımlarına böyle
uygulatmış ve arkadaşlarının/sahabenin hanımları da aynı şeyi
yapmışlardır.
Bütün
bunlarla beraber Hz. Peygamberden günümüze bütün İslam alimlerinin bunu
böyle anlamış olmaları ve kesintisiz bir kabulle bunun bize kadar böyle
gelmiş olması, baş örtmenin kadınlar için dinde gerekli olduğunun ve bu
ayetlerin anlamlarının böyle olduğunun en önemli delilidir. Buna
felsefî anlamda gelenek, ya da yaşayan sünnet, hatta yaşayan Kuran
diyebiliriz ve İmam Malik´in de ısrarla üzerinde durduğu gibi bu bir
bakıma manevi tevatürdür. Kastı mahsusası olmayanlar için reddi mümkün
değildir.
Özetle,
mümin kadınların başlarını örtmeleri Kurânın bir emridir. Bunu sünnet
böyle beyan etmiş ve uygulamıştır. O günden bu güne de bu anlayış,
aksine hiçbir görüşle sekteye uğramadan manevi bir icma olarak kabul
edilmiştir. Aksini iddia etme İslam akidesi açısından da tehlikeli bir
noktada olma demektir. Çünkü İslam ne ise odur. O kendini kendi
tanımlar. İnsanlar onu kendini tanımladığı gibi kabul ederler ya da
etmezler. Ama değiştirme hakları olmamalıdır.
Başörtüsünün
değişik şartlarda çıkarılıp çıkarılamayacağı ise ayrı bir husustur ve
bu da ancak zamansal, lokal, kişisel bir fetva olabilir.
Genellenebilecek bir fıkıh olamaz. Yine de böyle zamansal bir fetvanın
dahi çok kolay olamayacağı bir gerçektir. Çünkü dinler, ideolojiler ve
düşünceler sembolleriyle varolabilirler. Tesettür ise İslam´da sadece
kadının değil, bütünüyle İslamın sembollerinden biridir. Belki de en
önemli sembolüdür. Medeniyet dönüştürmek isteyenlerin modernleşmeyi
kadınların tesettürden çıkması ile özdeş görmeleri, bu sebeple anlamsız
değildir. Modernleşmenin İslam dünyasına kadın üzerinden taşınmış
olması da çok manidardır. Bu konu üzerende bunca ısrar etmelerinin
sebebi de bundandır.
Aliyyul Kârî, Şifa Şerhinde şu anlamda bir hadis nakleder. “Kalıplar benzeşince kalpler de benzeşir”.
Böyle bir hadisi hadis kaynaklarında bulamamış olmamıza rağmen, doğru
bir söz anlamında bu bir hadistir ve psiko-sosyal bir gerçeği anlatır.
Nitekim günümüz düşünürleri de aynı şeyi söylemektedirler: “Georg
Simmel, giyimin doğrudan yürüyüş temposunu, endamını, jestleri
belirlediğini ve dolayısıyla benzer biçimde giyinen insanların benzer
davranışlar sergilediklerini ileri sürer”
Son Güncelleme : 23.11.2007 - 07:49
|
|
|