| Yazan: Prof. Dr. Faruk Beşer,
Tarih: 21.11.2007 - 07:34
|
Okunma Sayısı : 508 |
Özellikle
yetmişli yıllardan beri Ramazan´ın ve buna bağlı olarak da diğer kameri
ayların ve Kurban Bayramının tespiti konusunda Müslümanlar arasında hoş
olmayan bir ayrılığın yaşandığını herkes bilmektedir. Bu ayrılığın
birden çok sebebinin olduğu gözlemlenmiştir. Bazı çevreler meseleyi
siyasi olarak ele alırken, bazıları ideolojik yaklaşımlarda bulunmakta,
bir kısım insanlar da ilim adına çok basit şeyler
söyleyebilmektedirler. Bunların yanında, başından beri ilmi bir düzey
tutturanlar da olagelmiştir. Ancak bu sonuncular hem çok azdırlar, hem
de halk kitlelerine etki edecek özelliklere sahip değildirler.
Konuyu
siyasi olarak ele alanların başında Suudi Arabistan gelmektedir.
Sanıldığı kadarıyla iki sebepten ötürü başından beri bu ülke hep
farklılığını korumuştur: 1. Muhtemelen İslamın temsilciliğini
kaptırmamak ve böylece bölge halkları üzerindeki etkisini korumak
istemiştir. 2. Sosyal hayatta çok etkili olmayan ama sansasyon
yaratacak olan bu konuyu farklı biçimde gündemde tutarak kendi halkına
“Şeriatın gerçek koruyucusu” olduğu mesajını vermek ve şirin görünmek
istemiştir. Böylece de sosyal hayatın asıl önemli sahalarındaki din
dışı tasarruflarını gizlemek istemiştir.
Konuyu
ideolojik olarak ele alanlar daha çok bizdeki bazı marjinal gruplardır.
Onlar da sırf “Düzene ve onu temsil eden Diyanete” bir tepki olsun diye
ya Suudi Arabistan´a uyarak oruca başlamış ve bitirmişlerdir, ya da çok
basit tespit yollarıyla çoğu kez hataya düşmüşlerdir. Bu grupların
“ilmiyye” si de doğruyu bulmak için değil de belirlenen görüşü teyit
için ideolojik bir fıkıh anlayışıyla, güya bazı araştırmalar
yapmışlardır.
Doğrusunu
söylemek gerekirse, yetmişli yılların sonlarına doğru bu mesele gündeme
geldiğinde gençliğin verdiği tepkisel davranışlarla bizler de heyecan
yaşamış birkaç yıl Ramazan´ı ve bayramı oradan buradan gelen haberlerle
başlatmış ya da bitirmiştik. Ancak bu haberlerde dikkati çeken husus
bunların hep “miş” li haberler olması idi. Mesela, “Malatya´da hilali
görmüşler. Almanya´dan telefon gelmiş, yarın Ramazan imiş. Suudi
Arabistan´da hilal görülmüş ve bayramın yarın olduğunu ilan etmişler.
Falan Hoca Efendi oruc tutmaya başlamış, ya da tutun demiş...” gibi
haberler yayılır dururdu.
Haksızlıklara
ve rejimin Müslümanlara karşı olumsuz olarak gördükleri tavırlarına
kızan bir takım kimseler de, muhtemelen sırf bu tepkinin sonucu olarak
bu haberlere bakıyor ve onlara göre hareket ediyorlardı. Bunu yaparken
de ilk bakışta makul gibi görünen şöyle bir gerekçe ileri sürüyorlardı:
“Bizdeki sistem, ya da bu işle ilgili çevreler bu konuda dinin ne
dediğini tespit etme gibi bir hedef gözetmiyorlar. Suudi Arabistan ise
bu işi şeriata göre yaptığını iddia ediyor. Binaenaleyh, dinin
doğrusunu bulma gibi bir derdi olmayanlara uyarak isabet etme
ihtimaline karşılık, böyle bir hedefi olanlara uyarak isabet etmeme
ihtimali daha iyidir.” Eğer mesele hep ihtimalli kalmış olsaydı bu akıl
yürütmenin bir mantığı olabilirdi. Ancak göreceğimiz gibi, konu
erbabınca bilinemeyecek bir kapalılıkta değildir. Binaenaleyh, pireye
kızıp yorganı yakmak akıllılık olmamalıdır.
Bu
işin aslını bilen çok fazla insan yoktu. Doğrusu bu, sıradan insanlar
için kolay bilinecek bir mesele de değildi. Fıkıh ve usul-ü fıkıh
hakkında geniş bilgiyi gerektiriyordu. T.C Diyanet İşleri
Başkanlığı´nın bu konuda işin başından beri olumlu bir tavır aldığı
söylenebilir. Ancak o da temsil ettiği insanların gönlünü alamamıştı ve
onları bilgilendirme yerine hep kontrol etme görevi üstlendiği kanaati,
dindar kesimde hakim olmuş ve inanılırlığını yitirmişti.
Sonra
Suudi Arabistan´da bulunma fırsatı elde ettik ve oradaki idarecilerin
de halkın inançlarını sağlam bir şekilde yaşamaları konusunda
bizdekilerden farklı bir endişe taşımadıklarını, işin siyası rantını
hesap ediyor izlenimi verdiklerini gördük. Orada da haberlerin hep
miş´li olduğuna şahit olduk. Derken konuya eğilme gereği duyduk ve
meselenin her yönünü gözden geçirmeyi ve gerekli bilgileri ideolojik
olmayan (yani önceden belirlenen bir ön kabulü ispat için uğraşmayan)
bir bakışla, öncelikle kendimiz için öğrenmeyi hedefledik. Vardığımız
sonuçların üzerinden sekiz-on sene geçince ve kanaatimiz her gün daha
da netleşince düşündüklerimizi yazmak zamanı geldiğine inandık ve
yazdık. Böylece, muhtemel yanlışlarımız konusunda ikaz ve düzeltme alma
şansını da elde etmek istedik.
Konuyu
Ele Almadaki Usul Konunun sıhhatli bir şekilde tartışılabilmesi için
öncelikle usul konusunun halledilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Mesela
bu konuyu tartışanların şu noktalarda belli bir karara varmış olmaları
gerekir:
1.
Fıkıh dediğimiz şey acaba kitaplarda bulunanlar mıdır? Dolayısıyla
fakîh, onları bulabilen ve anlayan insan mıdır? Ya da ister dünyaya,
ister ibadetlere ilişkin olsun, fakihlerin her söyledikleri, her zaman
ve her şahıs için geçerli midir? Bunu böyle kabul etmek, geçmişe ve
onlara karşı saygılı olmak mıdır? Bu sorulara olumsuz cevap verenler
geçmişe saygısızlık ve ictihada kalkışmak suçlarıyla yargılanmalı
mıdırlar?
2.
Hadisleri ve daha genel anlamda sünneti anlamak nasıl olmalıdır? Acaba
onları Kur´ân´ı anlamada başvurulan lafzî yoruma tabi tutabilir miyiz?
Tek tek her hadis diğer hadislerden ve başka delil ve karinelerden
bağımsız olarak anlaşılıp onunla amel edilebilir mi? Ve ya, öyle ya da
böyle, hadisler bize hilali görerek başlama dışında bir tespitin caiz
olmadığını söylüyor mu?
3.
Ay´ın seyri her zaman ve isabetli bir şekilde tespit edilebilir mi? Ya
da Güneş´in seyri zaman tayininde bir ölçü olduğu gibi, Ay da bunun
için bir ölçü olabilir mi? Yani, ayın hareketlerinde hesapla
davranılmaması onun hareketlerinin ve nereden gideceğinin
bilinememesinden midir?
Görüldüğü
gibi, konunun pek çok yönü vardır ve bunların hepsini bir arada
irdelemek ancak bir kitap hacminde mümkün olabilir. Oysa bizim yapmak
istediğimiz şey meselenin sadece bir iki önemli noktasına temas
etmekten ibaret olacaktır. Ancak temas ediş biçimimiz bu soruların
cevabı konusunda da okuyucuyu genel bir fikre sahip kılabilecektir.
Hesaba Karşı Çıkanların Ya da Ru´yeti Esas Alanların Görüşleri:
Bir
takım çevreler, geçmişteki ulemadan da çokça referanslar bularak
Ramazan´ı ve diğer dini günleri tespit etmenin tamamen ru´yet/gözle
görme esasına göre olması gerektiğini söylüyorlar. Onlara göre oruç ve
onun nasıl ifa edileceği hususu tamamen bir ibadet meselesidir.
Binaenaleyh, ibadetlerde ta´abbud ve tevkif (ibadet olarak ve
söylendiği gibi yapma) esastır. İkinci olarak Hz. Peygamber (sav)
“görerek oruca başlayın” diyorsa, bu açık bir emirdir ve artık oruca
başlamak için aslolan hilalin gözle görülmesidir. Bu konuda hesaba
itibar edilmez. Çünkü nas bizzat görerek başlamayı emretmektedir. Hatta
Hz. Peygamber (sav), “görmeden oruca başlamayın” buyurmaktadır. Üçüncü
olarak Ay´ın seyri, Güneş´inkinden farklıdır ve kesin bir şekilde takip
edilememektedir. O her ay başka bir yörünge izlemekte ve insanları
şaşırtmaktadır. Bu da görerek başlama emrinin bir hikmeti olsa gerektir
diyorlar.
Ru´yetin/gözle görülmenin şart olduğunu söyleyenlerin dediklerinin özeti budur.
Bu Görüşlerin Değerlendirilmesi:
1.
Orucun bir ibadet olduğu ve ibadetlerde ta´abbud ve tevkîf´in asıl
olduğu doğrudur. Ama bunun anlamı şudur: Insanlar akıllarıyla/ictihadla
ibadet koyamazlar. Hatta varolan ibadetlere kıyasla başka ibadet dahi
ihdas edemezler. Bu yüzden: “Hadlerde ve ibadetlerde ictihadı olmaz”
kuralı bir usul kuralı haline gelmiştir. Bu konuda şöyle bir kural daha
vardır: “Eşyada aslolan ibaha, ibadetlerde aslolan ise hazr/men´dir”.
Yani şeyler ve eylemlerin haram kılınanları dışındakiler helaldir.
Ibadetlerin de Mabud, yani ibadet edilen/Allah tarafından
konulmayanları haramdır.
Bunlar
doğrudur. Ancak ictihadın, ya da dini anlama konusunda akıl yürütmenin
iki farklı çeşidinin olduğunu bilmemiz gerekir: 1.
Ictihadü´l-kıyas/kıyas ictihadı, 2. Ictihadü´l-fehm/anlama ictihadı.
Kıyas ictihadı, hükmü belli olmayan bir konunun hükmünü, belli olana
kıyasla ortaya koymadır. Anlama ictihadı ise yeni bir hüküm ispat etme
değil, olanı olduğu gibi anlama çabasıdır. İbadetlerdeki mezhepler
arası farklılıklar hep bu yüzden meydana gelmiştir. Hilalin tespiti
konusunda da var olan görüşler birer anlama ictihadıdırlar, bir şeye
kıyasla yeni bir şey ortaya koyma ictihadı değildirler. Bu, tıpkı
ikindi namazının vakti konusundaki görüş ayrılıkları, yani, gölge
aslının bir katı mı bir buçuk katı mı olunca ikindinin vakti girer
tartışmaları gibidir.
Bu
konuyu daha iyi anlayabilmek için şöyle düşünebiliriz: Acaba buradaki
ibadet olma özelliği hilalin bizzat görülmesi midir, ya da görme, oruç
ibadetinin bir parçası mıdır, kısaca görme, ibadete dahil midir? Yoksa
bu, ibadetin başlayacağı zamanı tespite yarayan bir araç mıdır? Şüphe
yoktur ki eğer birincisi olsaydı, bunu herkesin yapması gerekirdi. Oysa
böyle bir zorunluluk yoktur. Öyleyse taabbudi/safi ibadet diyeceğimiz
şey hilali görme değil, belli bir zamandan itibaren oruç tutmadır.
Zamanın kendisi ve onu tespit etme ise tabii bir olaydır ve aslında
gezeğenlerin hareketleriyle ilgili bir durumdur. Dolayısıyla bu bir
ictihad konusu değildir.
2.
Hadislerin lafzî yorumu meselesi ciddi bir usul meselesidir. Acaba her
hangi bir hadisin gözönünde bulundurularak, onun söylediğini olduğu
gibi almak, her zaman o hadisi, dolayısıyla da sünneti doğru anlamak
olur mu?
Doğrusu,
o konuda başka bir nas/ayet ya da hadis bulunmasa, onu anlamak için
bundan başka tutulacak bir yol da yoktur. Ama eğer bir konuda sıhhat
dereceleri eşit, birden çok ve farklı şeyler söyleyen hadisler varsa ve
de bu konuya doğrudan ya da dolaylı olarak işaret eden ayet/ayetler
bulunuyorsa, bunları beraberce ve tutarlı olarak anlamaya çalışmaktan
başka çare bulunmamaktadır. Çünkü bu durumda lafızların zahirine bağlı
kalmak çelişkili ve gülünç sonuçlar ortaya çıkarabilir.
Zahiri
Mezhebinin bunca azametine ve müthiş eserlerine rağmen yok olup
gitmesinin ana sebebi, onların bu tavırları olsa gerektir. Ilginçtir ki
bazı insanlar nereden alındığı bilinmeyen bir yetki ile Zahirî
Mezhebini “Ehl-i Sünnet” dışı sayarlar ama bazen onlardan daha tutarsız
“zahirilikler” yaparlar.
Bu
konu sünneti doğru anlamanın bel kemiğini teşkil eder ama bunu burada
uzunca anlatmamız mümkün değildir. Ancak şu kadarını söylemeliyiz ki,
hadislerin, Kur´an-ı Kerim´den farklı olarak, genellikle ne demek
istedikleri, ne dediklerinden daha önemlidir ve bir konudaki
hadislerin, doğru anlaşılmaları için topluca ve Kur´ana muvafık olarak
düşünülmeleri gerekir.
Şimdi önce Kur´an-ı Kerim´in bu konuya nasıl ışık tuttuğunu, sonra da ilgili hadislerin bize ne anlatmak istediklerini görelim:
“Güneş
de Ay da dakik bir hesaba göre hareket etmektedirler” (Rahman 55/5). “O
sabahı aydınlatandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş´i ve Ayı birer
hesap ölçüsü kılmıştır...” (En´âm 6/96)
“Güneş´i ve Ayı emrine boyun eğdiren O´dur. Her biri belli bir süreye doğru akıp gider...” (Ra´d 13/2)
“Güneş
kendisi için belirlenen mekânda akar gider... Ay için de bir takım
menziller/yörüngeler takdir ettik... Ne Güneş Aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Hepsi kendi yörüngelerinde akıp giderler” (Ya-sîn 36/38-40)
“Sana hilallerin durumunu soruyorlar. De ki onlar insanlar ve de hac için vakit ölçüleridir...” (Bakara 2/189)
“Güneş´i
bir zıya, Ay´ı da bir nur kılan ve senelerin sayısını ve hesabı
bilesiniz diye ona (Ay´a) yörüngeler takdir eden O´dur...” (Yunus 10/5)
Bu ve benzeri ayetlerden kolayca anlaşılacağı üzere:
1. Güneş de Ay da rasgele ve düzensiz olarak değil, dakik hesaplarla hareket etmektedirler.
2.
Bu konuda aralarında bir fark yoktur. Birinin hesabı yapılır, diğerinin
yapılamaz diye bir ayırım olamaz. Tarih boyunca da Müslümanlar ayın
deveranının bilinemeyeceği üzerine hiç görüş beyan etmemişlerdir. Onun
hareketlerinin bilinemeyeceği savı, günümüzde hesaba karşı çıkılması
üzerine ortaya atılan, naslara ve ilme/vakıaya muhalif yanlış bir
temellendirme/ta´lildir. Güneş´in her türlü hareketi önceden
bilinebileceği gibi Ayınki de bilinebilir. Bu, onları Allah´ın çok
dakik bir hesapla yaratmasından ötürüdür. Güneş tutulmalarının çok
önceden haber verilebilmesi aslında Ay´ın hareketlerinin hesabına
dayanır ve bu durum başarı ile tespit edilebilmektedir.
3.
Güneş´in de Ay´ın da bu dakik hesapla cereyan etmeleri aslında
insanların bunu bir zaman ölçüsü olarak almaları, böylece gerek ibadet
vakitlerini, gerekse diğer vakitlerini isabetle tayin etmeleri içindir.
Bunun böyle olduğu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Dolayısıyla
Müslümanların bunu bilmeleri de dini bir görev ve bir farz-ı kifâye
olmaktadır. Bu yüzden tarihte astronomiyi en iyi bilenler ve onu
geliştirenler Müslümanlar olmuştur. Bu günkü Müslümanların bu kabil
zahiriliklerle gülünç duruma düşmeleri, nasları, ilgili dünyevi
bilgilerle beraberce anlama özelliklerini kaybetmeleri sebebiyledir.
Konu
ile ilgili hadis-i şeriflere bakacak olursak, mealini vereceğimiz şu
hadis-i şerifler onların hepsinin özeti ve aslı mahiyetindedirler:
“Rasulüllah
Ramazan´ı zikretti ve elleriyle işaret ederek, Ramazan şöyle, şöyle,
şöyledir derken üçüncüde küçük parmağını kapattı. (yirmi dokuz olduğuna
işaret etti). Buyurdu ki, öyleyse görerek/görülme zamanında başlayın,
görerek/görülme zamanında iftar edin.
(Buradaki
li-ru´yetihi kelimesi, görüldüğünde, anlamına gelebileceği gibi,
görülebilme zamanında, anlamına da gelebilir. Tıpkı “Tallikuhunne
li-iddetihinne, ayetinde olduğu gibi. Ancak bizim iddia ettiğimiz
görüşü desteklemesine rağmen biz böyle bir manalandırmanın da zorlama
ve hadislerde olmaması gereken bir lafızcılık olduğunu söylemek
istiyoruz)
Eğer
hava bulutlu olursa onu otuz olarak takdir/hesap edin” (Müslim, sıyam
14. No:1796). Aynı hadis Buharî´de: “... eğer hava bulutlu olursa
olursa Şaban´ın günlerinin sayısını otuza tamamlayın” şeklindedir.
(Buharî, savm 15. No 1776)
“Hilali
gördüğünüzde oruca başlayın, gördüğünüzde iftar edin/bayram yapın. Kim
şüpheli günde oruç tutarsa bana ısyan etmiş olur.” (Buharî, savm 15)
“Sayıyı
tamamlamadan, ya da hilali görmeden Ramazan´ı önceden karşılamayın
(ihtimalle, şüpheli günde oruç tutmayın). Sonunda da yine sayıyı
tamamlamadan ya da hilali görmeden bayram yapmayın.” (Müsned. No: 18071)
“Ramazan´ı
bir ya da iki gün önceden karşılamayın. Ama bu, zaten tutmakta
olduğunuz bir oruca denk gelirse müstesna. Görerek/görülme zamanında
tutun, görerek/görülme zamanında bayram yapın. Eğer hava bulutlu olursa
otuzu sayıyla belirleyip öyle bayram yapın”. Aynı yerde Tirmizî, hadise
bir açıklama getirir ve şöyle der: “Ehli ilim/sünneti bilenler katında
amel böyledir. Onlar Ramazana has özelliği gözönünde bulundurarak,
Ramazan girmeden onun orucuna başlanmasını kerih görmüşlerdir”
(Tirmizî, savm 5. No:620)
“Ramazan
girmeden oruca başlamayın. Yani hilali görerek/görülme zamanında oruca
başlayın, görerek/görülme zamanında iftar edin. Bulut buna engel
olursa, sayıyı otuz güne tamamlayın”. (Tirmizî, savm 15. No 624)
“İbn
Abbas demiştir ki: Ramazana önceden başlayanlara şaşarım. Çünkü
Rasulüllah: Hilali görmeden oruç tutmayın. Ya da onu görerek/görülme
zamanında oruç tutun, buyurmuştur” (Müsned. No: 1830)
“Allah
(cc) bu hilalleri insanlar için vakit ölçüleri kılmıştır. Öyleyse
görerek/görülme zamanında oruç tutun, görerek/görülme zamanında iftar
edin. Hava bulutlu olursa sayıyı tamamlayın” (Müsned. No: 15702)
“Biz
ümmî bir milletiz; hesap kitap bilmiyoruz (yapmayız, değil). Ay şöyle
şöyledir. Yani bir defasında yirmi dokuza, bir defasında da otuza
işaret ettiler” (Buharî, savm 15. No 1780)
Konuyla
ilgili olarak daha pek çok hadisi-i şerif bulunmakla beraber, onların
hepsi bu mealini verdiklerimizin farklı rivayetleridir ve bunlarda
geçen hükümler dışında yeni bir hüküm de bildirmemektedirler. Diğer bir
ifade ile zikrettiklerimiz konunun özetini teşkil ederler. Sağlam ve
bütüncül bir bakışla bunları değerlendirdiğimiz zaman şunları anlarız:
1.
Bu hadis-i şeriflerin söylenme/vürud sebebi, hilal görünmeden Ramazana
asla başlanamayacağı, bu konuda hesaba riayet edilemeyeceği değil,
Ramazan´ı tam belirlemeden, şüpheli biçimde/ihtimalle oruca
başlanamayacağıdır. Yasaklanan şey budur. Ya da usûl ilmi ifadesi ile,
hadis-i şerifler bu ikinci konuda nastırlar.
2.
Rasulüllah´ın (sav) bu hadis-i şeriflerde anlatmak istediği şey,
Ramazana onu tam tespit ederek başlamaktır. Bunun o zamanki yegane
yolu, hilalin görülebilmesi idi. O da bu yolu tavsiye etmiştir. Bu
mümkün olmazsa Şabanın otuza tamamlanmasını önermiş, ya da “takdir
edilmesini” emretmiştir ki, bunların her ikisi de aslında hesaptan
başka bir şey değildir.
Ayrıca
çok açıkça “bizim hesabımız kitabımız yok” buyurarak buradaki hedefin
‘hesap değil ru´yet´ olmadığına, aksine mühim olanın Ramazan´ın tam
tespiti olduğuna işaret etmiştir. Hz. Peygamber, hesaba ve kitaba nihai
olarak karşı idi, denemeyeceğine göre o, bu ifadeleri ile sadece
vakıaya işaret ediyordu. Yani, şu bir gerçek ki, bizler hesap kitap
bilmiyoruz, öyleyse Ramazan´ı tespit etmek için önümüzde sadece
ru´yet/hilali görerek başlama metodu kalmaktadır, demek istiyordu.
Zaten mezkür hadis-i şeriflerde geçen: “li-ru´yetihi” ibaresi, işaret
ettiğimiz gibi, “görme zamanında”, anlamına da gelebilir. “Takdir
edin”, ya da “sayıyı tamamlayın”, ifadeleri de hesabı anlatır.
Durumun
bu kadar açık olmasına karşılık günümüzde nasları anlama/fıkıh adına ve
de güya şeriata bağlılık hesabına bu kadar garip çıkarsamaların
yapılması aslında bu gün Müslümanların anlama/fıkıh düzeylerini
göstermesi bakımından da çok düşündürücüdür.
Kavuşum/ictima
Anı ve Bugünkü Takvimler Bilindiği gibi İslam´da bazı ibadetler
Güneş´in seyrine göre ayarlandığı gibi, bazı ibadetler de Ayın seyrine
göre düzenlenmiştir. Güneş de Ay da, daha önce mealini verdiğimiz
ayetlerde işaret edildiği üzere, hem bilinebilen çok hassas ölçülerle
hareket etmektedirler, hem de insanlar için birer vakit ölçüsüdürler.
Yine
bilindiği gibi, ayda bir kez Güneş, Ay ve Dünya uzayda aynı düzlemde
(aynı çizgide değil) buluşmaktadırlar ve bu denk gelmeye içtima/kavuşum
anı denir. Bu denk gelme çok kısacık bir andır ve aynı zamanda eski
ayın bittiği ve yeni ayın başladığı anlamına gelmektedir. Ama tam o
anda hilalin gözükmesi mümkün değildir, çünkü Ay bize göre tam Güneş´in
olduğu düzlemdedir. Hilalin gözle görülebilmesi için, Güneşe doğru
baktığımız çizgiden, kendi seyri doğrultusunda sola doğru kayması ve
yaklaşık 11 derece kadar bir açı kazanması gerekir. Bu da 14-16 saatlik
bir süreye muhtaçtır. Bunun anlamı şudur: Eğer yeni ayın başlaması için
hilalin görülebilmesi esas alınırsa, yeni ay kavuşumdan ancak bu kadar
süre sonra başlayacak ve o süre de sahur bitmeden dolmamış ise ertesi
gün Ramazan olmayacaktır.
İşte
aslında mevcut takvimlerimiz buna, yani görülebilme/ru´yet esasına göre
hazırlanmıştır. Bu mantıkla aslında yine yarım zahirilik yapılmış ve
hadis-i şerifler şöyle anlaşılmıştır: “Hadislerde görmeden söz
ediliyorsa bu asıldır.
Ancak
maksat görülmenin bizzat kendisi değil de onun mümkün olduğu zamandır.
Biz de bu zamanı tespit edebiliyorsak artık onu esas alırız ve
görülmeye itibar ederiz ancak hilalin bizzat görülmesinin şart
olmadığını söyleriz
Bizim
takvimlerimizin hazırlanış mantığı budur ve bundan netice olarak bizzat
görülmeyi savunanların dediklerinden başka bir sonuç da çıkmaz. Buna
rağmen bu iki görüş arasında farklılık ve problem çıkıyorsa bu aslında,
asla görülemeyeceği zamanda hilali gördük diyenlerin yanılmalarından ve
belki de yalan söylemelerinden kaynaklanmaktadır. Yoksa bu iki görüş de
aynı şeyi söylemektedir ve neticede ayrılmaları asla mümkün değildir.
Çünkü yeni hilalin, kavuşum anında ve daha önce görülemeyeceği, âkil
baliğ insanların değil, mümeyyiz çocukların dahi tartışmayacakları
kadar açık bir husustur.
Doğrusu
biz bu yarım zahiriliğin dahi yapılmaması gerektiğini ve yeni ayın
kavuşumla beraber başlatılmasının hem naslara aykırı olmadığını, hem de
ilmin gereği olduğunu sanıyoruz ve bunun doğruluğunun da çok açık
olduğunu düşünüyoruz.
Bizim
ayrıca şu hususları da göz önünde bulundurmamız gerekir: Eğer
görülme/ru´yet konusunda nasların zahirine tutunarak bunun asıl
olduğunu söyleyecek olursak aynı şeyi niçin namaz vakitleri konusunda
yapmıyoruz da onlarda takvime bakarak hareket ediyoruz. Kimse de
namazlarımızın bu belirleme ile caiz olmadığını, ya da vakitlerinde
kılınmadığını söylemiyor. Çünkü namaz vakitlerini de biz sünnetten
öğreniyoruz ve sünnette mesela öğlenin vakti Güneş tam tepeden
kayınca/zeval olunca başlar, ikindinin vakti, eşyanın gölgesi kendi
boyunun bir buçuk katı olunca başlar vb. deniyor, ama biz bunları bir
sopa dikip onun gölgesini ölçerek tespite kalkışmıyoruz. Öyleyse bu
dilemma ve tutarsızlık neden?
Ikinci
olarak, tarihi şartlar içerisinde hesaba itibar edilemeyeceğini
söyleyen alimlerin yanında, yine o şartlar içerisinde itibar
edileceğini söyleyen alimler de vardır. Bunların sayılarının daha az
olması, görüşlerinin yanlış olduğunu göstermez. Aksine, o zamanki
astronomi bilgileriyle dahi böyle bir ileri görüşlülüğe sahip
olduklarına işaret eder. Bu ayrıca şunu da gösterir ki, eğer sözü
edilen hadis-i şerifler kesinlikle hesaba riayet edilemeyeceğine
delalet ediyor olsalardı onlar böyle aykırı bir görüşe nasıl sahip
olacaklardı? Ayın seyrinin tespiti konusunda bu günkü kadar kesin
bilgilerin olmadığı bu zamanların, Hz Peygamber asrıyla ne farkı vardı?
Orada yegane isabetli yöntem ru´yet idiyse onların zamanında da elbette
bu olmalıydı. Ama buna rağmen hesaba itibar etmenin de mümkün
olabileceğini düşünenler ve bununla kesin tespit yapabilme ihtimalinin
bulunduğunu anlayanlar olmuş ve mesela şöyle diyebilmişlerdir:
“Muhakkik
ulemadan pek çoğu fetva vermiştir ki, astronomi (ilmu-heyetil-felek)
bilgisi olanlar, Ramazan orucu ve bayramında hesaplarına göre amel
edebilirler. Hatta Takıyyuddin es-Sübkî Dımeşkta kâdıl-kudât olduğu
dönemde "el-kalemül-menşûr fî-isbâtiş-şuhûr" adlı risalesinde fetva
vermiştir ki, mesela Ramazanda ya da Zilhiccede birisi hilali gördüğüne
şahitlik etse fakat hesap, görülmesinin mümkün olmadığını söylese bu
şahidlik reddedilir. (Kasımî, el-Fetvâ fil-İslam 143)
Bu
kabil fetvaları verenlerin sadece Şafiî mezhebine mensup ulema olduğu
da zannedilmemelidir. Bu konuda aynı şeyi söyleyen Hanefîler de vardır.
Ilgili hadis-i şeriflere Aynî´nin yaptığı açıklamalara bakanlar bunu
görebilirler.
Konu
ile ilgili bir başka husus da şudur: Bazı insanlar mesela Ramazan´ın
birinci günü akşamı, yani hilal iki günlük iken, bakıp onun büyüklüğüne
göre iki günlükten fazla olduğunu, binaenaleyh, oruca geç başlandığını
söylemektedirler. Oysa bu çok yanıltıcı bir durumudur. Çünkü hilal ilk
göründüğünde her yerden aynı büyüklükte ve hatta aynı zaman süresi
görülmeyeceği onun seyri hakkında azıcık bilgisi olanlarca malumdur.
İlk hilalin ufukta kalma süresi, yerine göre 5 ila 50 dakika olabilir.
Bu yanıltıcı duruma aslında hadis-i şerifler de işaret ederek insanları
uyarır. (bak. Müslim, sıyam 14. No: 1820. Müslim bu konudaki hadisleri
“Hilalin büyüklüğüne ya da küçüklüğüne itibar edilmez” başlığı ile
verir)
Ancak
bir konudaki rezervimizi de burada zikretmeliyiz: Bütün bu
söylediklerimiz, Ay´ın seyrinin bu işin uzmanlarınca tam olarak tespit
edildiği ve onların bu tespitlerinin bize sağlıklı yollarla
ulaştırıldığı esasına dayandırılmaktadır. Bunlardaki hata elbette
tartışılmaz değildir.
Son Güncelleme : 21.11.2007 - 07:34
|