| Yazan: Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Tarih: 23.11.2007 - 08:05
|
Okunma Sayısı : 575 |
Merhum Prof. Dr. M. Hamîdullah, eskilerin deyişi ile mütebahhir ve
allâme bir İslam insanıdır. Şartların da müsaade etmemesi yüzünden
ömrünü evlenmeden geçiren ve en verimli bir şekilde kullanan Hoca,
İslam Hukuku'nun birçok alanında yazdığı gibi İktisad, Siyer, İslan
Tarihi, Medeniyet Tarihi, Dinler Tarihi, Hadis, Tefsir gibi alanlarda
da yazmış, konferanslar ve dersler vermiştir.
Genel olarak Fıkıh
ve özel olarak da Fıkıh Usulü ile ibadet fıkhı bakımından Türkiye'deki
durumu, Hamîdullah öncesi ve sonrası diye ayırmak ve onun burada
dersler vermeye, kitaplarını yayımlamaya başladığı zamanı bir mîlad
gibi kabul etmek hiç de mübalağa sayılmamalıdır. Hamîdullah Hoca'dan
önce Türkiye'de fıkıh, medreseden veya medrese bakıyyesi hocalardan onu
öğrenenlere göre belli bir mezhebin, belli bir tarihten sonra
dondurulmuş bulunan ictihadları ile yine belli bir tarihten sonra
dondurulmuş olan -mezkür ictihadlar üzerine yorum yapılarak (tahrîc)-
üretilmiş fıkıh hükümlerinden ve fetvâlardan ibaretti.Bunları
hocalardan ve kitaplardan okur, öğrenir, ezberler ve naklederlerdi.
Kimsenin ictihad ve tahrîc yapmasına müsamaha edilmediği gibi, başka
fıkıh mezhebleri de, nazarî bakımdan olmasa da fiilen başka bir din
mensuplarına aitmiş gibi istifade dışı tutulurdu. Ankara İlahiyat
Fakültesi ile İmam Hatip okulları açılıncaya kadar orta ve yüksek
öğretim kurumlarında fıkhın adı bile anılmazdı.
Cumhuriyetin
okumuşları ile üniversite öğretim üyeleri içinden hukukla meşgul
olanlar, ya İslam Hukukunu hiç kale almazlardı, yahut da bazı
müsteşriklerin etkisi altında ölmüş, hukuk ilmine vereceği hiçbir şeyi
kalmamış müzelik bir kurumdan ve ilimden söz edercesine ona temas
ederlerdi. Ankara İlahiyat Fakültesinde Okutulan Sabri Şakir Ansay'ın
"Hukuk Tarihinde İslam Hukuku" isimli kitabı bu yaklaşımın tipik bir
örneğidir. Gerçi İstanbul Üniversitesi, Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın
Hukuk-ı İslamiye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu isimli beş İslam
mezhebinin fıkhını ihtiva eden kitabını basmıştı, ama mukayeseli hukuk
çalışmalarında bunun da meyvası görülmüyordu.
Hamîdullah Hoca
Türkiye'ye gelip İslam Hukukunun çeşitli konularında ders ve konferans
vermeye, makale neşretmeye başlayınca İslam Hukuku'nun durumu önemli
bir değişim geçirdi; artık o canlı, iddialı ve üniversite dünyasında da
itibarlı idi. Hukuk deyince Roma, Cermen, Kara Avrupası ve Anglosakson
hukuklarından başkasını hatırlamayanlar, İslam Hukukunu, incelemeden
ilkel bir topluluğun ilkel hukuku gibi algılayanlar çok farklı şeyler
duymaya başladılar: Hamîdullah Hoca müslümanların hukuk alanında da
dünyaya hocalık ettiklerinden, uygulanmak üzere yazılan ve kabul edilen
ilk anayasa örneğinde olduğu gibi bazı alanlarda tarihte ilki
gerçekleştirdiklerinden bahsediyor, bunları güçlü delil ve belgelerle
destekliyordu. Hukuk ve iktisad alanlarında bugünün dünyasına
alternatifler sunuyordu.
Fıkıh Usulü:
Benim bilgime göre
Hoca'nın bir Fıkıh Usulü kitabı yoktur, ama bu ilim dalının tarihi ile
bazı problemlerine dair önemli makaleleri vardır. Ayrıca itikadî
mezhebi mu'tezile olan Ebü'l-Hüseyn el-Basrî'nin el-Mu'temed isimli
önemli ve kaynak usul kitabının tenkitli bir basımını
gerçekleştirmiştir.
Hocamız, İslam'dan önceki hukuk tarihinde
ortaya çıkan birçok kanun ve bunların açıklamalarını yapan hukuk
kitaplarının ortaya çıktığını ifade ettikten sonra şu önemli ve kendine
mahsus tespiti yapmaktadır: "İslamiyetten evvelki bir devre ait olan
bütün bu saydıklarımız cidden kıymetli şeylerdir. Fakat bizzat hukuka
dair değil de müslümanların"usûlü'l-fıkh", Anglosaksonların
"Jürisprudence" diye adlandırdıkları hukuk ilmine dair bir eser
aramağa, daha doğrusu beyhude aramağa koyulunca insan hayretle
karşılaşır. Birçok hukuk musannefatına ve bunların hacimli şerhlerine
dünyanın her tarafında rastlanabilir, fakat mücerret olarak hukuk
ilminden bahseden bir eser, bilgime göre Latinler de müstesna
bırakılmamak suretiyle ne Şark ve ne de Garplılar tarafından meydana
getirilmiş değildir... Bu mevzûa dair ilk eser, hicretin 150. yılında
(m. 767) doğmuş olan İmam Şâfiî tarafından telif edilmiştir. Belki bu
faaliyet müslümanların hukuk sahasına katılışlarının en büyüğüdür,
fakat yegane iştirakleri değildir." (İslam Tetkikleri Ens.Dergisi,
C.II, cüz,I,s.1 vd.).
Hamîdullah Hoca'ya göre İslam Hukukunun
canlılığı, klasik usul çerçevesinde ictihad faaliyetinin
sürdürülmesiyle devam ettirilebir. O, İslam modernistlerinin saptığı
yollara sapmamış, tarihselci vb. yaklaşımlarla vahyin bir yana
bırakılmasını, akıl adı altında çağdaş Batı felsefesinin, dünya
görüşünün ve hayat tarzının dine hakim kılınmasını, sözde "Kur'an'ın
özüne, amacına dayanarak" meşrulaştırılmasını tasvip etmemiş, İlk
müctehidleri taklit etmek yerine onların yaptıklarının yapılmasını
teşvik ve tatbik etmiştir. Onun bu yaklaşımı/usulü/yöntemi, bütün
kitapları okunduğu ve teklif ettiği çözümler incelendiği zaman açıkça
görülmektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse Hamidullah Hoca, Kurân'ın
amacına filan dayanarak ve açık lafızları (ifadeleri) gözardı ederek
faizi (banka faizi dahil) meşrulaştırmak yerine faizsiz bankayı, faize
dayalı sigortacılığı tecvîz yerine karşılıklı bağışlamaya ve ortaklığa
dayalı islâmî sigortacılığı, başı açmak tesettürü terk etmek yerine
mutedil tesettürü savunmakta -bir uç örnek olarak zikredeyim- yalnızca
tuvalet kâğıdı ile taharetlenmeyi caiz görmemektedir(İslama Giriş,
s.184).
Ona göre İslâmî hüküm ve çözüm üretmek için
başvurulacaktemel kaynak Kitap ve Sünnet olmakla beraber, icma ve kıyas
yanında en az on kadar daha ikinci derecede (tâlî, fer'î) kaynak vardır
(İzmirli'nin İlm-i Hilâf isimli kitabındaki özete göre bu sayıyı elliye
kadar arttıranlar omuştur). Bir müsteşrikler kongresine sunduğu
tebliğde Hoca, bu on kaynağı, usul kitaplarında hazır bulduğu gibi
değil, Kur'an'dan, Hz. Peygamberin tasarruflarından, İslam'ın temel
kurallarından yeniden üreterek ortaya koymaktadır:
1. Zarurete
riayet veehven-i şer olanın tercihini Medine Site Devleti Anayasası ile
Hudeybiye mütareke sözleşmesine dayandırmıştır; ilgili naslara ve genel
kurallara göre farklı olması gerekirken bu örneklerde/kaynaklarda
gayr-i müslimlere eşit davranılmış, eşit statü tanınmış, taviz
verilmiştir.
2. Zirâî vergiler kousunda Hz. Ömer'in, İran gelirler
vergisi kanununu alıp uygulatması, "nasların menetmediği noktalarda
aslî ibahaya (istıshâba) göre uygulama yapmanın delili kılınmıştır.
3.
Mütekabiliyet esası, yine Hz. Ömer'in Manbic şehri gümrükçülerine
verdiği, "onlar bizimkilerden ne kadar gümrük vergisi alıyorlarsa siz
de o kadar alın" şeklindeki talimata dayandırılmıştır.
4. Ülü'l-emrin talimatının bir tâlî hukuk kaynağı olması, ilk devir örneklerinedayanmaktadır.
5. İmam Malik'in kullandığı Medine Örfü kaynağı, Hz. Peygamber'in uygulamasını devam ettirme ihtimaline dayandırılmıştır.
6.
Diğer mezheplerin yer verdiği örf, âdet, teâmül kaynağı, açık naslara
aykırı olmadığı takdirde kıyasa rağmen kabul görmektedir.
7.
Tebliği çevirenin, "Herkesin edinmiş olduğu kötü bir âdet" diye tercüme
ettiği"umûmî belvâ"nın hemen bütün fıkıh otoritelerince müsamaha ile
karşılanır telakki edilmesi, yaygın uygulamalara müsamaha edilmediği
takdirde ortaya çıkacak güçlük ve sıkıntıların izalesi amacına
yöneliktir.
8-10. Zamanaşımının bir formül ile kabulü hiyel-i
şer'iyye; fayda-zarar ilkesi istihsana, geçmiş şeriatlerde bulunup da
İslam'ın kaldırmadığı hükümler onların da vahye dayanmış olmalarına
bakılarak meşrulaştırılmıştır.
Hoca bu on kaynağı ve dayandıkları
delilleri sıraladıktan sonra İslam ülkelerinden bazı örnekler vererek,
İslam'ın hem ruhuna hem de bağlayıcı talimatına aykırı olan karar ve
uygulamaların (teamüllerin) şer'î kaynaklar arasında yerinin
olmayacağının da altını çizmiştir. (İsl. Tetkileri. E. Der. C. I, Cüz:
1-4, s. 63-67).
Hamidullah Hoca fıkıh çalışmalarında hem diğer
dinler ve hukuk sistemleriyle hem de İslam mezhebleri arasında
mukayeseler yapar, mezhep bakımından taraf tutmaz, ibadetleri anlattığı
yerlerde her müslümanın benimsediği mezhebe göre hareket edebilmesi
için farklı mezhep uygulamalarını da verir(msl.İslam'a Giriş, İst.
1965, s. 65, 185,188, 190), ancak bunların bir tartışma ve tefrika
konusu yapılmamasını tenbih eder. Genel olarak mezheplere bakışını
şöyle açıklar:
"1. Başlıca üç grup Müslüman vardır: Sünnîler,
Şiîler ve İbâdîler (bu sonunculara kötüleyici anlamda Hâricîler de
denir). Bu ana gruplar kendi aralarında da gerek itikat gerekse ibadet
konularında bazı küçük farklılıklar taşır. Elkitabı mahiyetindeki bu
eserde bütün bu ayrılıkların tarihini ve ayrıntılarını vermeye imkan
yoktur. Fakat her ırk ve her mezhepten insanların yaşadığı büyük
şehirlerde çeşitli mezheplerden namaz kılanlar bulunduğu zaman, farklı
hareketler göze çarpar ve o zaman bu farklılığın nereden geldiği merak
edilir. İtikatta her mezhebin ilahiyat bilginlerinin yaptıkları akıl
yürütmelerden ortaya çıkan ufak tefek ayrılıkları bir yana bırakarak
hemen hatırlatalım ki, ibadet konusunda Hz. Peygamber'den sonra gelen
kişiler yeni hiçbirşey icat etmemişlerdir. Yani, ibadetlerde görülen
farklılıkların hepsi, ya zaman zaman uygulamasını değiştiren Hz.
Peygamber'den kaynaklanır veya Hz. Peygamber'den nakledilen
direktiflerin yorumundan ileri gelir. Başka bir şey sözkonusu değildir.
2. İbadetlerdeki hareket veya okuduğu dualarda Hz. Peygamber
uygulamasını kendisi değiştirmiştir. Bazen eski uygulamanın
terkedilmesi gerektiğini açıklıyordu (sözgelişi, önceleri rükû'da eller
serbest bırakılıyordu, sonra Hz. Peygamber elleri serbest bırakmayı
yasaklayarak dizler üzerine konulmasını emretti). Bazı durumlarda,
açıklama ve uyarma getirmeksizin bir kısım değişiklikler yaptı ve kimse
de bunların üzerinde durmadı, çünkü çok önemli değildi. Yani, her iki
uygulama da iyi idi. Hz. Peygamber'den sonra, Onun direktifleri veya
uygulamaları göz önünde bulundurularak, az sayıdaki uygulamada tartışma
oldu.
3. O halde, hemen hemen bütün farklılıkların, bizzat Hz.
Peygamber'in şu veya bu formüle ayrı bir önem vermeyen farklı
uygulamalarından kaynaklandığı ortadadır. Hangisini yürürlükten
kaldıran, hangisinin yürürlükten kalkan olduğunu belirleyebilmek için,
bu farklı davranışların tarihî sıralanışı da çoğu zaman
bilinmemektedir. Onun için, mesela bir Şâfiî, Hanefî bir imamın
arkasında namaz kılmayı reddederse, o kimse, Şâfiî mezhebince
bilinmeyen bazı hareketleri yapan bizzat Hz. Peygamber'in arkasında
namaz kılmayı reddediyor demektir. Ne affedilmez hata!
4. İslam
geleneğinde Hz. Peygamber'e verilen sıfatlardan biri de "Allah'ın
Sevgilisi" (Habîb-Allah) ünvanıdır ve Kur'ân-ı Kerîm (Ahzâb, 33/21),
Hz. Muhammed'in şahsında Müslümanlar için taklit edilebilecek en iyi
örnek bulunduğu açıkça belirtilir. Demek ki Yüce Allah Sevgilisinin her
hareketinin Müslüman ümmet tarafından sonsuza dek devam ettirilmesini
istemiştir. Uygulamadaki farklılık işte bu ihtiyaçtan
kaynaklanmaktadır. Bunu gerçekleştirmek için de, bazı Müslümanların Hz.
Peygamber'in bir hareketini, diğer bazılarının ise bir başka hareketini
yapmakta olduklarını düşünmek gerekir. Sanki Yüce Allah, Sevgilisinin
her davranış ve her hareketinin İslâm'da çeşitli mezhepler aracılığıyla
ebedileştirilmesini Kendisi istemiştir. Öyleyse karşılıklı saygı ve
hoşgörünün gösterilmesi gerekir. (İslama Giriş, s. 188-189, 563-a
paragrafı)"
İbadet Fıkhı:
Hamidullah Hoca, Fıkh'ın
diğer alanlarında olduğu gibi ibadet fıkhı alanında da gerektiği zaman
ictihad ve ictihad gerektiren tercih yöntemlerini kullanır, bu
yöntemlerle çağa ait bazı dini problemlere çözüm teklifleri getirir.
Bazı örnekler:
a) Dünyanın büyük bir bölümünde güneşin hareketine
bağlı vakit cetvelini kullanmak, önemli bir güçlük arzetmeden mümkün
olmaktadır.Ancak Kuzey ve Güney yarıkürelerden 45'inci dereceler
geçildiğinde, kutuplara doğru ilerledikçe güneşin hareketine bağlı
vakit cetvelini uygulamak ya güç veya imkansız hale gelmektedir. Eski
alimler arasında "vakit yoksa ibadet de yok" diyenlerin düşüncesini
değil, hayat varsa ibadet de var düşüncesini tercih etmiş, buralarda
güneşe bağlı vakit yerine saate bağlı vaktin esas alınmasını teklif
etmiş, hangi enlemin vakti sorusuna da 45. enlemin vakti cevabını
vermiştir (İslama Giriş, s. 191-192,212).
b) Uçakla yapılan uzun
seyahetlerde bazan bir günlük farkların meydana geldiğinigörmüş, hangi
durumlarda yolcunun ayrıldığı yerin, hangi durumlarda da vardığı yerin
vaktine riayet edeceği sorusunu cevaplandırmıştır(s. 212).
c)
İstikbal-i kıble konusunda, dünyanın, Kabe'nin bulunduğu yerin tam
karşısına gelen noktasında her yöne, ABD'nin bazı yerlerinde
diğerlerine nisbetle tam aksi yöne yönelmek gerektiğini şöyle ifade
etmiştir: "... dünyanın yuvarlaklığı dolayısıyle kıble bahsinde, o
mevki ile Kabe arasındaki mesafenin en kısa olanının aranması
matluptur. Bu bakımdan New-York'ta Doğu-güney-doğu istikametine dönmek,
fakat Alaskada güney-batıya dönmek, daha yakın bir istikamet olduğu
için daha uygundur. Kabe'nin coğrafi mevkiinin arz yuvarlağında
mukabili Sandwiç yahut Samoa adalarının civarındadır. Buradan mesela
vapurla geçerken, her dört istikamet Kabe'ye eşit mesafede olduğundan,
tıpkı Mescid-i Haram'da namaz kılan... kimse gibi hangi yöne dönülüp
namaz kılınsa caiz olur. (İslama Giriş, s.185, 554. paragraf).
Burada
Hz. Mevlânâ'nın meşhur pergel misalini hatırlamamak mümkün değil;
Hamîdullah Hocamızın da bir ayağı Kâbe'de sabit, diğer ayağı ile yalnız
İslam dünyasını değil, bütün dünyayı içine alan bir daire çiziyor ve
İslam'ın ışığını buralara tutmak için çaba gösteriyor.
d) Yolculuk
edenlerin öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirerek
kılmalarının caiz olduğu hükmünü tercih ediyor (s. 190)
e) "Namaz
niçin yalnız Arapça kılınır?" başlığı altında "ana dilinde ibadet"
konusunu tartışmaya geniş (her konuyu özet halinde yazdığı eserinde beş
sayfa) yer ayırıyor ve şu güçlü delillerle namaz ibadetinde Kur'an'ın,
asıl dili olan Arapça olarak okunması gerektiğini ispat
ediyor(delillerini özetleyerek veriyorum):
e1) Hz. Peygamber'in hanımları müminlerin analarıdır; bu bakımdan Arapça da bütün müslümanların "anadili"dir.
e2)
Allah'ın sözü, namazda Allah'a giden yol oluyor; tıpkı cereyanı taşıyan
tel gibi; başka bir dil bu yolu oluşturamaz. Namazda anlama değil, bu
yolculuk ve yaklaşma şuuru önemlidir.
e3) Namazın cemaatle
kılınması esastır; cemaat içinde her dilden müslüman bulunabilir, bütün
müslümanlar vahye dayalı ilâhî sözün tercih edilmesinde
birleşebilirler, ama başka bir dilin tercihine, çeşitli sebeplere
dayalı ciddi itirazları ve tepkileri olur.
e4) İslam birliği teşvik eder, birliğin vasıtaları olmalıdır, bu da önemli ve güçlü bir birlik aracıdır.
e5) Hiçbir tercüme hem anlam hem de asla ait ahenk ve musiki bakımından aslın yerini tutamaz.
e6) Ebû Hanîfe bu konuda, cevaz verdiği ictihadından rücu etmiştir.
e7) Cevaz ifade eden bazı olaylar geçici, mükellefin dilinin dönmesine kadar olan süre ile sınırlı cevazlardır.
e8)
Bu talep genellikle namaz kılanlardan değil, kılmayanlardan
gelmektedir. Bütün bunlara rağmen bir kimse, anadilinden okumadığı
takdirde namaz kılmayacaksa Hamîdullah hoca ona özel olarak izin
vermektedir (s.192-197).
Prof. Hamîdullah ibadetleri anlatırken
dışa, şekle, surete ayırdığı yer kadar hatta daha fazlasını içe,
hikmete, anlama, sırra ve ibadetlerin sembolik anlamlarına
ayırmaktadır.
İslam'a Giriş'in ilgili bölümünde, Hindistanlı Şah
Veliyyullah'tan da alıntı yaparak genel olarak ibadetin ve özel olarak
namazın anlamına, maddi ve manevî olarak ferde, ayrıca cemiyete
sağladığı faydalarına ayırdığı dört sayfa mutlaka okunmalıdır
(s.62-65).
İslam'a girişte yeri geldikçe, La Symbolique En İslam
isimli hacmı küçük, değeri büyük kitabında, Paris, 1986) ise baştan
sona ibadetlerin hikmeti, sırrî-bâtınî manası ve sembolik anlamları
üzerinde durmuştur. Buna göre:
Namaz, dünyadaki bütün varlıkların
ibadetlerinin bir sentezidir. Namazdaki kıyam dağların, rükû
hayvanların, secde ise vücuduna gıda aramak ve göndermek için başını
toprağa gömen, ağzı mesabesindeki köklerini toprağa yayan bitkilerin
ibadetidir (s.16)
Namaz evrendeki yaratıkların ibadetlerinin
olduğu gibi büyük dinlerin ibadetlerinin de sentezidir; şöyle ki,
Budistler ayakta meditasyon yaparlar, Brahmanlar Allah'ın lutuflarını
düşünürler, YahudilerAllah tarafından vahyedildiğine inandıkları kelamı
okurlar, Hristiyanlar tanrı ile birleşmeyi arzularlar; İslam ibadeti
ise tevhid ve tenzih çerçevesinde bunların tamamını mezcetmektdir
(s.18).
Her insanın Allah'a yaklaşma derecesi kendi kapasitesine
bağlıdır. Bu konuda en üst derecede bulunan insan, mi'racı yaşayan
Peygamberimizdir. Namaz, kapasitelerine göre mirac yakınlık ve huzurunu
yaşama fırsatı bulmaları için -mirac dönüşünde- Peygamberimizin
ümmetine getirdiği armağandır. O, mi'racın nihayetinde Rabbi ile nasıl
selamlaşmış ise mümin de namazın sonunda Tahiyyât okurken öyle
selamlaşmaktadır.
Orucun güneş değil de ay günlerine göre
tutulmasının hikmetini anlatırken yaptığı hesaplama ilgi çekicidir:
Kameri aylara göre oruç bir yıl 29 bir yıl otuz çeker, bunlara Hz.
Peygamber'in tavsiye ettiği altı gün orucu eklenip ortalaması
alındığında 35,5 rakkamı çıkar. Her haseneye on sevap verileceğini
bildiren hadise göre bu rakkamı 10 ile çarparsanız 355 gün çıkar ki, bu
da kameri yıl demektir; yani altı nafilesiyle beraber Ramazan orucunu
tutanların bir yıl oruç tutmuş gibi olacaklarını bildiren hadis işte bu
hesap şekliyle yerine oturmaktadır. (s.20).
Haccın sır ve
hikmetlerinden bahsederken, İbn Arabî'ye de atıf yaparak Kâbe'nin
yüksekliğinin 28 zirâ, Arap Harflerinin 28 adet ve ayın menazilinin de
yirmi sekiz olmasının tesadüfi olamayacağını söyler. Sonra Kabe'nin
şekliyle ilgili olarak daha ilgi çekici olanbir yorum yapar:
Tâcu'l-arûs'ta da kaydedildiği gibi kâ'be kelimesi hemkare, hem daire
mânasına gelmektedir. Kâbe'nin planı da böyledir; yarısı kare, yarısı
dairedir (Hatîm kısmını kastediyor). Bu iki taraf bir bütün olarak
alındığında kalbin şeklini gösteriyor. Hadiste de "Beni yere ve göğe
sığmam, ben ancak müminin kalbine sığarım" (s. 25). buyurulmuştur.
Bu örnekler denizden bir avuç, tamamını görmek isteyenlere "denize girin, Hamîdullah Hoca'yı okuyun" diyorum.
Fıkh'ın
diğer alanlarında olduğu gibi Usul ve İbadet fıkhı alanlarında da
yaptığı çalışmalar, ortaya koyduğu düşünce, yaklaşım ve çözümler ile
"özü bozmadan çağdaşlaşma" hedefine doğru yolculukta, İslam dünyasının
önde gelen rehberlerinden biri olmuş bulunan Muhammed Hamîdullah
Hoca'yı, saygı ve sevgi ile anıyor, Allah'ın engin lutuf ve rahmetine
mazhar olmasını diliyorum.
Son Güncelleme : 23.11.2007 - 08:05
|
|
|