| Yazan: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah,
Tarih: 25.11.2007 - 06:12
|
Okunma Sayısı : 455 |
Bu
makalede Hz. Peygamber'in Medine'deki hayatını, (özellikle-S. S.)
oradaki icraatlarına ilham kaynağı olan müsamaha mevzuunu incelemeyi
düşünüyorum. Gerçekte Hz. Peygamber'in biyografisi engin bir
okyanustur: Bu konuda, sahip olduğumuz bilgilerin tümünü ihtiva
etmekten uzak ciltler dolusu kitap mevcuttur. Bu durum, özellikle
Mekke'de İslam'ın ilk yıllarından daha çok Medine için gerçektir.
Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in hayati iki büyük döneme ayrılır; Mekke
dönemi ve Medine dönemi.
Hz.
Peygamber Mekke'de başlar İslam'ı tebliğ etmeye; zulme uğrar, büyük
sıkıntılarla karsılaşır, ama hiç cesareti kırılmaz, Anavatanını,
doğduğu şehri, san- şeref için veya başka bir yerde daha iyi çalışma
ümidiyle terk etmemiştir. Eğer O Mekke'yi terk etmişse, bu kendisine
karşı, ciddi sonuçlar doğurabilecek bir suikastın tertip
edilmesindendir. Hakikaten, şehrin tüm halkını bir araya toplamış olan
Mekkeliler, bu yeni akıma, yani İslam'a karşı tek çarenin, O'nun
davetçisini, yani İslam'ın Peygamberini, Hz. Muhammed'i öldürmek olduğu
sonucuna varmışlardı. Ama o çağın Arabistan'ında bu kolay bir şey
değildi. Ailevi ve kabilesel destekleri de hesaplamak gerekiyordu.
Şayet bir kimse öldürülürse, maktulun yakınları, ona karşı hisleri ne
olursa olsun, kanını müdafaa etmek için hemen harekete geçiyorlardı.
İşte Mekkeliler, Peygamber'in kabilesinin diğer yirmi kabileyle tek
başına dövüşemeyeceğini düşünerek, birçok kabileden birer üye ihtiva
eden bir cinayet timini, bu nedenle kurmaya karar verdiler. Biyograflar
tarafından aktarılan küçük bir hadiseye bakılırsa, Mekke'yi terk ettiği
akşam Hz. Peygamber, amcası oğlu Ali ile, putlar panteonu olan
Beytullah, yani Kabe'nin önüne gelir. Ali'den, Kâbe'nin çatısına çıkıp
orada bulunan en büyük putu devirmesi için omzuna çıkmasını ister. Ali
de gayret sarf ederek, bu heykeli devirmeyi başarır ve her ikisi de
oradan kaçar. Medine'de Hz. Peygamber yeni bir hayata başlayacaktır.
Şunu hatırlatmak gerekir ki, İslam ta başından beri ne bir kabile dini,
ne bir ırka mensup din, ne de bir Arap dini olmuştur. Aksine, ta ilk
günden beri bu dinin çağrısı evrenseldi. Bunu, İslam hakkında bilgi
verirken aşağıdaki cümleyi de ilave eden Hz. Peygamber'in gayr-i
müslimlere söylediği şu sözlerde de görüyorum:"Şayet siz benim
dinime girer ve Allah'ın bana bildirdiği emirleri yerine getirirseniz
dünyanın iki büyük gücünün, Bizans İmparatorluğu ve Iran Kisra'sının
hazineleri önünüze serilecektir." Demek ki İslam sadece Arabistan'ı
değil, o çağın iki büyük devleti, yani Bizans ve Iran İmparatorluğu da
dâhil, tüm dünyayı alakadar ediyordu.
Mekke
dönemine ait diğer küçük bir olay ise, Hz, Peygamber'in bir şeyi yapma
hürriyetine sahip olduğu zaman neleri yapabileceği konusunda bize bir
fikir verecektir. Medine'ye hicretinden önceki son yıllarda bazı
Medineliler İslam'ı kabul ettikleri zaman, onların her birine hangi
kabileye ait olduğunu sormuştu. Gerçekte, her biri o gün İslam'a girmiş
olanları temsilen küçük bir grup yollamış bulunan, on iki kadar kabile
bulunuyordu.Hz, Peygamber, o gün her kabile için, nakib ismi altında
yetkili bir delege atamıştı. Bir de, şeflerin şefi manasına gelen ve
halk için bir tür yardımcı kral (vice-roi) anlamını ifade eden Nakibler
nakibi tayin etmişti. Demek ki, ilk günden itibaren O, cemaati
teşkilatlandırmayı düşünüyordu. Bu örnek bize H,. Peygamber'in,
Medine'de, ilk fırsatta ne yapacağının bir ön bilgisini vermektedir.
Medine'ye varır varmaz Hz. Peygamber iki ciddi problemle karşılaşır.
Mekke'yi terk etmiş olan sadece kendisi değildir. Yüzlerce Mekkeli,
mallarını, mülklerini ve servetlerini bırakarak ülkelerini terk
etmişler ve tek zenginlikleri olan sırtlarındaki elbiseleriyle
Medine'ye sığınmışlardır.
Mülteciler ve göçmen Müslümanlar sorunu çok hassas bir konu idi: Bu
topluluğu, yeni ülkenin, yani Medine'nin ekonomisine katma yollarını
temin etmek son derece zor olan bir işti. Bizler, XX. yy. da,
mültecilerin, en güçlü yönetimlere bile çıkardığı müşkülatı
bilmekteyiz. Doğrusu Medine'ye sığınan Mekkeliler fazla kalabalık
olmayıp birkaç yüz kişi kadardılar; ama unutmamak gerekir ki Medine
şehri, günümüzdeki Paris, şehri gibi büyük bir şehir değildi.
Medine'nin nüfusu topu topu 10.000'i aşmıyordu. Beş yüz göçmene 10.000
kişi arasında yer bulmak kolay bir şey değildi. Birinci problem bu
göçmenleri Medine'nin ekonomik hayatına entegre etme yollarını bulmaktı.
İkinci problem de, aynı şekilde oldukça ciddi ve önemliydi: Bu durumdan
hoşnut olmayan Mekkeliler, Medinelilere bir ültimatom yollamışlardı: "Düşmanlarımız yanınızda bulunuyor. Ya öldürürün, ya da kovun Aksi halde almamız gereken zaruri tedbirleri alacağız"
Korkunç bir tehdit olan bu ültimatom karşısında Mekke'nin gücüne karşı,
askeri bağlaşıkları tarafından desteklenen bu son derece zengin şehre
karşı kendini savunabilmek için çareler bulmak gerekiyordu. Oysaki
Medine'de sadece birkaç yüz Müslüman bulunuyordu. Mülteci birkaç yüz
Mekkeliyi ilgilendiren birinci problem çok çabuk şekilde çözüme
kavuştu. Hz. Peygamber, Medine şehrinin tüm Müslüman aile reislerini
toplantıya çağırdı ve onlara şunu dedi: "Bunlar, sizin nazarınızda
da çok kıymetli olan İslam uğruna göç ederek yurdunuza gelmiş olan
kardeşlerinizdir. İçinizden her ailenin göçmen bir aileyi yanına
almasını öneriyorum. Bir araya gelmiş, büyümüş ve bundan böylede bir
tek aile gibi çalışacak olan bu iki aile birlikle kazanacaklar,
birlikte harcayacaklar ve sadece bir büyük aile teşkil edecekler"
Bu teklif karşısında Medineliler öylesine coştular ki, tereddütsüz bu
öneriyi kabul ettiler. Göçmen Müslümanlar böylece hemencecik sığınacak
bir çatı ve geçinme vasıtası buldular. Mültecilerin problemi iste
böylece çözümlendi.
Hz.
Peygamber daha sonra müşterek savunma meselesine el attı. O zamana
kadar Medine'de hiçbir devlet olmamıştı; tarihçilerimizin
söylediklerine göre. Yüz yirmi yıldan beri aralarında savaşan kabileler
bulunuyordu. Onların dokümanının bir veya iki maddesini hatırlatacağım.
Anayasa metni, her topluluğun vicdan hürriyeti ve din özgürlüğüne sahip
olacağını ilan eder. Yahudiler kendi dinlerini, Müslümanlar kendi
dinlerini, vb. tatbik edeceklerdir. Karşılıklı dini müsamaha,
özellikle şu hususu kapsamaktadır: Her topluluk, sadece dini uygulama
ve ibadet bakımından hür olmayacak, ama aynı şekilde, sadece mensubu
bulunduğu, dini cemaatin yasalarına boyun eğme konusunda da hür
olacaktır; böylece Yahudiler yahudi yasasına göre, hristiyanlar
Hıristiyan kanununa göre, vb. yargılanacaklardır. Özellikle ilginç olan
diğer bir nokta da şudur:Bu anayasa çok modern bazı meseleleri de,
mesela sosyal sigorta, ele alır. Dikkat çekici olmakla birlikte, bu
husus bir düzine kadar maddede açıkça zikredilmiştir. Buna göre, bir
fert bizzat kendisinin ödemesi imkansız olan ağır vergiler ödemek
zorunda kalmışsa toplum onu himaye ediyor ve destekliyor; bu masrafları
üstlenen, onun yerine toplum oluyordu. Sosyal sigorta sistemi piramidal
bir şekilde kurulmuştu. Söyle ki: Şayet bir topluluk, yükümlülüklerini
şerefli bir şekilde yerine getirmek için yeterli paraya sahip değilse
diğer bir kabilenin, komşu veya akraba, diğer bir sigorta grubunun onun
yardımına koşması gerekiyordu. En son çare olarak, onun yerine Devlet
borçlu oluyordu. Bu tür bir sosyal sigorta, günümüzde olduğu gibi,
sadece hastalık ya da yangın, vb.nin sebep olduğu harcamaları
kapsamıyor, o zamanlar şimdikinden daha sık olan çok geniş bir afet ve
kaza alanının masraflarını da içeriyordu. Mesela, evin yanması çok
ciddi bir kaza olarak mütalaa edilmiyordu; çünkü herkes evini kendi
eliyle yapıyordu ve yangın halinde, bir başkasını inşa edebilirdi. Aynı
şekilde bu insanlar açık havada yasıyorlardı ve normal olarak modern
konfora alışmış olanlar kadar çok sık hastalığa yakalanmıyorlardı.
Buna mukabil bir başkasını öldürmek çok sık rastlanan bir şeydi. Genel
yasa olarak bu gibi durumda kısas kanunu tatbik ediliyordu. Ama katl
kasıtlı ve taammüden değilse, kan parası ödenmesi gerekiyordu ki, bu
bedel bir hayli yüksek idi. Maktulün yakınlarına 100 deve verilmesi
gerekiyordu. Hz. Peygamber'in sözlerinden biliyoruz ki, bir deve bir
günde 100 kişiyi besleyebiliyordu; 100 deve ise, demek ki, bir günde
100 x 100: 10.000 kişiyi veya bir kişiyi 10.000 gün, yani kameri yirmi
yıl kadar müddetle besleyebilirdi. Adı geçen zararı telafi etmenin
önemini göstermek için diğer bir hesap sekli de şudur: Hz. Peygamber
zamanında bir devenin en aşağı değeri 40 dirhem, en fazla değeri ise
500 dirhem idi. Alım gücünden dolayı Hz. Peygamber Mekke valisine aylık
30 dirhem veriyordu.Bir dirhem ise, hali vakti yerinde bir ailenin bir
günlük bütün masrafları için yeterliydi. 4000 ile 50.00 dirhem arasında
(veya mukabilinde -S.S,) bir kan parası ödemek, değil halktan suçlu bir
kimse için, bir yönetici için bile mümkün değildi.
İkinci
durum da aynı şekilde sıkıntı vericiydi: fidye-i necat ödemek. Esaret
durumunda, fidyenin bedeli, ayni şekilde 100 devenin bedeline Eş değer
olabiliyordu. Normal bir suçlu, tek başına, maktulün yakınlarının
taleplerini karşılama imkanına sahip değildi. Tazminatın tamamından
vazgeçilmesini önlemek için Ma'âkil denilen sigorta şirketlerine
müracaat edilmesi gerekiyordu. Daha sonraları, halifeler zamanında bu
sigorta şirketleri zanaatlara, mesleklere, şehirlere hatta mahallelere
göre düzenlenmeye başladı. Öyleyse gayr-i müslimler de bu şirketlerden
yararlanma hakkına sahiptirler. Biraz daha geç bir dönemde birkaç
gayr-i müslim,düşman tarafından esir alınınca, zamanın halifesi Ömer b.
Abdülaziz, gayr-i müslim bile olsalar,herkesin fidye-i necatının
beytülmalden ödenmesi için, ilgili taşranın yöneticisine direktif
vermiştir. Kuran'ın ikinci suresi olan Bakara Suresi, Medine'de nazil
olan ilk sure kabul edilir. İçinde, çokça tanınmış olan İslam'daki dini
müsamaha esprisini açıklaması bakımından bu sure çok önemlidir: Lâ ikrâhe fi'd-din
(Bakara Suresi, 2/256), yani din konusunda zorlama yoktur. Böylece Hz.
Peygamber döneminden günümüze kadar, gayri müslimleri İslam Devleti'nin
vatandaşları olarak kabul etme konusunda hiçbir problem çıkmamıştır.
Çünkü Devlet'in vatandaşı olmak için, Müslüman olmak gerekmiyordu,
Aksine, bütün dinler, Hıristiyanların ve Yahudilerin vahyedilmis
dinleri kadar, müşrik inançlar da müsamaha görüyordu, Bu din ve inanç
mensuplarının hepsi vatandaş kabul ediliyordu; tek su şartla ki,
devlete sadık kalsınlar.Bu şart müslümanlar için bile, "olmazsa olmaz"
(sine qua non) türünden bir şart idi. Vesayet bir müslüman devlete
isyan ederse ona hiç merhamet edilmez, hatasına göre cezası
verilirdi.Yine bu ikinci surede, İslam'ın amentüsü konusunda beni daima
çok heyecanlandırmış olan bir ayet vardır. Hıristiyanlar nezdinde
amentü esasları (credo), Hz. Isa tarafından değil, fakat havariler
tarafından ikame edilmişlerdir: "Kadir-i Mutlak olan Tanrı'ya inanıyorum; İsa'ya inanıyorum..." seklindeki
Hıristiyan amentüsü bizzat dinin kurucusu tarafından tespit edilmemiş
olup, çok sonraya aittir. İslam'ın iman esasları ise, aksine, bizzat
dinin bânii tarafından belirlenmiştir. Biz orada (Bakara, 2/285. vd.),
Kuran'ı temel almış olan ve Müslümanların inanç esaslarının sekli
ifadesi olarak Hz. Peygamber tarafından öğretilen metni okuyoruz:"Allah'a
meleklere, göndermiş olduğu kitaplara, insanlardan seçip
görevlendirdiği elçilere, yani peygamberlere. vd.. iman ediyor" Hz. Peygamber: "Vahyedilmis bir kitaba inanıyorum"
dememiştir. Böyle demiş olsaydı, bu muhtemelen Kur'an-i Kerim ile
sınırlanmış olacaktı. Kur'an-ı Kerim, Allah tarafından vahyolunmuş tüm
kitaplara. Hz. Adem'den Hz, Muhammed'e kadar gelip geçmiş bütün
peygamberlere inanılması gerektiğini söylemektedir. Demek ki, sadece
yahudilerin kitabı olmayan Tevrat, sadece hristiyanların olmayan İncil
Hz. İbrahim'in kitabı, Hz. Nuh'un kitabı, hatta bir dönem içinde var
olmuşsa Hz. Adem' in kitabı. Bütün bunlar İslam tarafından ilahilikleri
kabul edilmiş kitaplardır; zira hepsi de Allah tarafından insanlığa
gönderilmişlerdir. Sonra: "Allah'ın yolladığı peygamberlere iman ediyorum"
denilmektedir. Yani sadece bir peygambere değil, bütün peygamberlere.
Demek ki peygamberlerin hepsineiman etmek lazım; İslam Peygamberi yani
bizzat Hz. Muhammed s.a.s bize Allah'ın 124.000 peygamber yolladığını
kesinlikle bildirmiştir.
Müsamahanın
en mükemmelini biz Müslümanların amentüsünde bulmaktayız, müslümanlar
bütün peygamberlere ve vahyolmuş bütün kitaplara iman ederler.
Başka
bir suredeyse bu imanın sahasını alakadar eden şaşırtıcı bir şey
vardır. Kur'an-ı Kerim, numune olarak yirmi kadar peygamber ismi
zikrettikten sonra, şunu ilave eder: "İşte bunlar Allah'ın hidayete erdirdikleri kimselerdir.(Ey Muhammed) Sen de onların yoluna uy."
(Enam 6/90) Başka ifadeyle, önceki peygamberlerin yasalarıda, yeni
gelen vahiy yani Kur'an-ı Kerim değiştirmedikçe, müslümanlar için,
yürürlüktedir. Bu ilahi vahiy yoluyla Hz. İsa muhtevasını
değiştirmedikçe, Hz. Musa'nın getirdiği kanunların hristiyanlar için
yürürlükte kalmasına benzer.
Aynı
şekilde, İslam süreklilik ve evrensellik dini olmuştur; Hz. Adem'den
beri devam etmesi her çağdaki tüm (ilahi-S. S.) dünya dinlerinin
evrensel oluşu (aynı mesajı vermeleri-S.S.). Öyleyse, Hz. Peygamber
tarafından kurulan Devletin Anayasası ve Kur'an vahiyleri, müsamaha
özelliğini, müslümanlar için yeni dinin politikasında zaruri bir ilham
kaynağı olarak açıklamaktadır.
Diğer
ilginç nokta sudur: çağımızda herhangi bir kimseyi vatandaşlığa kabul
etmek, merkezi yönetimin bir imtiyazı olarak ortaya çıkan ayrıcalıklı
bir iştir. Ama az önce bahsettiğim Medine Devleti'nin Anayasası'nda bu
hak Devlet'in her vatandaşına verilmiştir; hatta, ahali içindeki en
hakir kimseye dahi dilediği kimse civâr(himayesine girme) hakkına sahip
olacak, bundan sonrada bu haktan yararlanan kimse (câr) kabilenin tüm
üye gibi muamele görecektir. Böylece bir yahudi diğer bir yabancı
yahudiye kendi kabilesinin tabiiyetini verebiliyor, bu sonuncusu
otomatik olarak Medine Devleti'nin yurttaşı oluyordu. Bir müslüman veya
hatta bir müslüman köle bile ayni şeyi yapabiliyordu.
Hakikatte
bu dinin amacı fertlere ve milletlere hakim olup onları sömürmek değil,
ama tüm insanlık için bir barış iklimi yaratmaktı. Bu suretle sonraki
çağlara takip edilecek yolu gösteriyordu; oysaki bu gün biz, bundan on
dört asır önce Kur'an tarafından bildirilmiş olan kuralların seviyesine
ulaşamadık.
Medine
Devleti'nin Anayasası'na göre, nüfus farklı unsurlarının muhtariyet
hakkına sahip olduğunu söylemiş, kanunun adem-i merkeziyetçi olduğu
vakıasında ısrar etmiştim; İslami yasa müslüman olmayan nüfusun başka
üyelerine tatbik olunmuyordu. Kur'an'ın meşhur bir ayeti ısrarla bunu
açıklamıştır: "İslam Devleti'nin ahalisi (arasındaki)hristiyanlar İncil'in buyruklarına göre hükmetmek zorundadırlar"(Maide,
5/47). Kur'an değildir onlara tatbik edilecek olan. Böylece Hrıstiyan
partilerin, Hrıstiyan hâkimlerin, Hıristiyan mahkemesinin ve Hıristiyan
kanunlarının muhtariyeti olacak, temyiz için bile olsa, müslüman
mahkemesine başvurmak mecburiyeti olmayacaktır.
Bu
müsamaha anlayışı bir devletteki farklı cemaatlerin kendileri hakkında
besledikleri saygıyı anlayışla kabule kadar gidiyordu. Ne yazık ki,
hala XX. yüzyılda, UNESCO'nun çatısı altında bile biz böyle bir şey
görmedik. Bu anayasada, davalı tarafların farklı cemaatlerden olması
halinde, anlaşmasızlıkları farklı kanunlar arasında hallü fasl etmeye
dair ihtiyati kayıtlar bile bulunuyordu.
Biz
müteakiben görülecek gelişmelerin temellerini Hz. Peygamber çağında
bulmaktayız. Bu müsamaha, kanunların âdem-i merkeziyetçi oluşu ve dini
cemaatlerin muhtariyeti, Müslümanlara maddi planda da faydalı olmuştur.
Hz. Peygamber'in vefatından bir yirmi sene kadar sonra halife Hz. Ali
zamanında müslümanlar, aralarındaki ilk iç-savaşla tanıştılar. Ne oldu?
Daha önce müslümanlar büyük toprak parçalarını fethetmişlerdi ve Hz.
Peygamber'in vefatından sadece 75 yıl sonra üç kıtada hüküm
sürüyorlardı: Asya, Avrupa ve Afrika. Şaşırtıcı olan şudur ki, bu büyük
toprak parçalarında hiçbir isyan vuku bulmamıştır. Mesela, büyük
Hollandalı şarkiyatçı De Goeje, Hz. Ebu Bekir'in ordusunun, bir gezinti
yapıyormuşçasına Suriye'yi işgal etmiş olduğunu anlattıktan sonra,
ülkenin Hıristiyan halkının bu istilacıları düşman olarak değil, ama
hürriyet bahseden kimseler gibi karşıladığını ilave eder. Bu, Hz. Ebu
Bekir ve ordularının müsamahasıyla açıklanır.
Dördüncü Halife'nin hükümranlığı sırasında, Bizans İmparatorluğu'nun
büyük toprak parçalarını fethetmiş olan müslümanlar arasında bir iç
savaş patlak vermişti. Kaybedilmiş toprakları geri almak için ne güzel
bir fırsat! İmparator Konstantin II, İslam devleti içindeki Hıristiyan
tebaaya elçiler yollayarak başkaldırmalarını ister: "Bu, Tanrı
tarafından verilmiş bir fırsattır, yönetime karşı başkaldırın! Ben de,
bu ortak düşmanımızı süpürüp atmak için bir ordu yollayacağım". Cevap ne olmuştu? İslam Devleti'nin hıristiyan tebaası ona su cevabı vermişti: "Dinimizin düşmanlarını sana tercih ederiz!".
Gerçekte, hıristiyanlarin yararlandıkları hürriyet, Hıristiyan
yönetimlerde bile bir benzerini asla görmedikleri kadar genişti. Çünkü
Bizans İmparatorluğu'nun dini politikasi mezhep esasına göre idi: Şayet
imparator bir mezhebe müntesipse, diğer mezheplere; daha kuvvetle de
diğer dinlere müsamaha etmiyordu. İslam'ın politikasına göreyse,
bilakis, nüfusun her unsuruna tam bir muhtariyet- kültürel, dini ve
hukuki- verilmişti. Bu kendi idarelerinde bile tanımadıkları bir
serbestî idi. Bizans imparatorluğundaysa muhteris imparatorlar, zaman
zaman mezhep değiştiriyorlar, bu gün Nestûri, sonra Monotelit (1),sonra
Monofizit,(2) oluyorlardı. Halk da sürekli imparatoru izlemek ve o da
mezhep değiştirmek zorunda kalıyordu. Halbuki insanın genellikle din
konusundaki dirençken karakteri göz önüne alınınca, imparatorun
nasihatlerine uymak istemeyen kimselerin, ya burun ve kulakları
kesiliyor, ya öldürülüyor, ya da her türlü işkenceye maruz bırakıldığı
oluyordu. Buna karşılık müslümanlar diğer dinlere özgürlük
veriyorlardı; öyle ki, iç savaş sırasında Müslümanlar birbirlerini
öldürürlerken onlar sakince yaşıyorlar, ticaret yapıp zengin
oluyorlardı. Şayet, daha önce gösterdiğim gibi İslam, önceki
peygamberlerin koyduğu yasaları benimsiyorsa, bu, Kur'an tarafından
açıklanan (Nisa, 4/24) prensibin sınırları içindedir. Söyle ki: "Haram kılınanların dışında kalanlar size helal kılındı".
Yani, yasaklanmamış olan şey helaldir. Bu kural öyleyse genelde
Araplarınkine olduğu gibi putperest1erin, müşriklerin uygulamalarına ve
adetlerine tatbik edilmektedir. Ve, daha sonra, Müslümanların
yerleşmiş olduğu dünyanın bütün mıntıkalarında tatbik edilecektir. Bu
yolla İslam yasası yabancı unsurların katkısıyla zenginleşecek, diğer
şeyler arasında, yol gösterici olarak bizzat Hz. Peygamber'in tatbikatı
yer alacaktır. Sahih-i Buhari'de, Hz. Peygamber direkt bir vahiy,
apaçık bir hüküm, yani bir Kur'an ayet i telakki etmediğinde ehli
kitabin adetlerine göre amel ederdi, diyen bir hadis bulunmaktadır."
Sonuç olarak Hz. Peygamber diğer din mensuplarının uygulamalarını da
göz önünde bulunduruyordu.. Mesela İkinci Halife döneminde, yani Hz.
Peygamber'in vefatından dört ya da beş yıl sonra, yabancı yasaları
İslam kanunları gibi kabul ettirecek bir tarzda, bu olgunun açıklanmış
şeklini bulmaktayız, Bir gün, bir sınır vilayetinin valisi, Halife'ye
bir mektup yazarak su soruyu sorar: "Ticaret yapmak için yabancılar ülkemize girmeyi arzuluyorlar. Onlara nasıl bir gümrük tarifesi uygulamalıyız?".
Cevap şu olur: Bu yabancıların ülkesinde (müslüman tüccara-S.S.) tatbik
edilen gümrük tarifesi. Farz edelim ki birisi Bizans İmparatorluğu'ndan
gelsin; ona tatbik edilecek gümrük tarifesi için, kendi topraklarına
giren Müslüman tacire uygulanan gümrük vergisinin miktarını bilmek
lazım. Şayet bir İranlı bir Çinli, vb. tüccar söz konusuysa, kendi
ülkelerinde tatbik edilen gümrük tarifesi, mütekabiliyet esasi içinde
tatbik edilecektir. Şayet herhangi bir ülkede müslüman tüccar gümrük
vergisinden muaf tutulursa, o zaman bu ülke tüccarına da gümrük
tarifesi uygulanmayacaktır. Şayet bir başka ülkede, müslüman bir
kadının ticaret emtiası gümrük vergisine tabi tutulmuyorsa, müslümanlar
da bu ülkenin kadın tüccarına vergi tatbik etmeyeceklerdir.
Açıktır ki, bu tatbikatı her şeye ve nasıl olursa olsun, uygulamak söz
konusu değildi. Bir misal: İslam öncesi Mısır'da genç güzel bir kızı,
bereket kaynağı olan Nil tanrısına kurban olarak sunmaktan ibaret olan
bir tatbikat hüküm sürüyordu. Her sene, böyle bir genç güzel kız
araştırılıp bulunuyor, diri diri Nil nehrine atılmadan önce, ziynet ve
süs eşyalarıyla donatılıyordu. Nil'in bereket dolu taşmaları, Tanrı
tarafından kabul edilmiş olan bu kurban takdimine atfediliyordu.
Müslümanlar Mısır'a geldikleri zaman, ordu kumandanı Amr İbni el-As bu
uygulamayı yasak etti. Gel gör ki, tesadüfen o sene yağmurlar gecikmiş
ve Nil nehrinin taşması gerçekleşmemişti. Halk endişelenmeye,
mırıldanmaya başladı; müslüman validen bu uygulamayı zorunlu kılmasını
istediler. Vali de, detaylarını açıklayarak, durumu halifeye bildirdi.
Derken şöyle cevap geldi: "Bu zarfta Nil'e hitaben bir mektup var, mektubu alıcısına gönder". Hakikaten de aşağıdaki şekilde kaleme alınmış, Nil' e hitap eden bir mektup bulunuyordu: "Ey
Nil! Eğer kendi iradenle kabarıyorsan, bil ki sana ihtiyacım yok! Eğer,
bilakis seni taşıran Allah ise, Allah 'tan seni taşırmasını niyaz
ediyorum". Bu mektup Nil' e atıldı ve ertesi gün o ana kadar
duyulmamış seller oldu: Yalnız bir gecede su, on iki dirsek yükseldi.
İşte o zamandan beri bu cani ve vahşiyane adet kaldırılmış oldu. Bir
başka örnek de su: Hz. Ömer zamanında, Hindistan' a giden müslümanlar
orada, bir önceki kadar acımasız ve vahşi, ama esasında açıklanabilir
bir uygulamayla karsılaştılar: Evlilik ebedi bir ilişki olduğundan,
zevce kocasından sonra yaşayamazdı. Şayet, tesadüfen koca karısından
önce ölürse dul kadın, kocasının cesedi yakılırken kendisini ateşe
atarak canına kıymak zorundaydı. Müslümanlar hakim oldukları bölgelerde
bu uygulamayı kaldırdılar.
Diğer ifadelerle denilebilir ki, müsamaha, hangi ülkenin olursa olsun,
iyi uygulamaları için cari idi. Hz. Peygamber söyle dememiş miydi: "Hikmet müslümanın yitiğidir, onu nerede bulursa alır".
Demek ki, yabancı kanunlarla ilgili bir dokunulmazlık yoktur; iyi
uygulamalar kabul edilir. Kötüleriyse reddolunur ve müslüman
olmayanlara bile, bunlara uymak yasaklanır. Sıkça rastlanan bir şey de,
müslüman fatihler tarafından iptal edilmiş olan uygulamaların sonraki
bir çağa ait olması ve inancın orijinal yapısında bulunmamasıdır.
Mesela Zerdüştlük, İranlılara kendi öz kızı, kız kardeşi, hatta annesi
gibi yakin bir akrabayla evlenme müsaadesi tanıyordu; böyle bir
evliliğin yabancı bir kadınla yapılan evlilikten daha iyi olduğu kabul
ediliyordu. Bu, akrabalar arası yasak evlilik idi, ama onlara göre bu
mübarek ve kutsal bir isti. Halife bu uygulamanın kaldırılmasını
emretti; zira Zerdüştlükte böyle bir şey bulunmuyordu. Bu uygulama
ancak sonraki bir çağda ortaya çıkmış, kendi öz kız kardeşiyle evlenmek
isteyen bir kral tarafından halka zorla benimsetilmişti. Konu hakkında
muhakkak ki söylenecek çok şey vardır. Bununla beraber ben, düşmana
nasıl muamele edildiği hakkında birkaç noktayı daha belirtmek
istiyorum. Mekkeliler Hz. Peygamber'i doğum şehri olan Mekke'den
kovmuşlar, on sene kadar sonra da Peygamber, doğduğu şehri fethetmişti.
İşkencelerin ilk on yılı da ilave edilirse, Mekkeliler yirmi yıldan
beri Peygamberlerine işkence ediyorlar, savaş yaparak, acı vererek,
mallarını imha ederek, vs. dinini yaymasına mani oluyorlardı. Mekke'yi
fethettiği zaman Hz. Peygamber münadiler çıkarttı: "Her kes Kabe'nin önüne, Muhammed s.a.s sizinle konuşmak istiyor!".
Endişeli biçimde herkes toplandı; binlerce gayr-i müslim Mekkelinin
yanında müslüman askerleri de bulunuyordu. Öğle namazı vakti idi. Hz.
Peygamber müezzini Bilal-i Habeşi'ye ezan okumasını emretti. Hemen
Bilal, Kabe'nin damına çıktı ve okumaya başladı: "Allah 'tan başka İlah yoktur!".Orada
hazır bulunan gayr-i müslimler arasında büyük bir kabile reisi olan
Attab b. Esid de bulunuyordu. bulunuyordu. Esid, arkadaşının kulağına
şunu fısıldıyordu: "Allah'a şükür ki babam öldü, yoksa (buna)katlanamazdı!"."
Hz. peygamber öğle namazını kıldırdı, sonra Mekkelilere dönerek,
sordu:"Benim ne yapmamı bekliyorsunuz?". Hepsi utandı,hak etmedikleri
bir merhameti isteyecek söz bulamayarak, başlarını önlerine eğdiler."
Hz. Peygamber'in, tüm düşmanların kılıçtan geçirilmesi emrini verme
imkanı, hatta diyebilirim ki, hakkı vardı. Ama O, bunu yapmadı. Güç
elindeydi, tüm Mekkelilerin mallarını müsadere etme vasıtalarına
sahipti. İktidar elindeydi, herkesi köle yapma gücüne sahipti. Bunların
hiçbirini yapmadı O. Ne yaptı? Mekkelilerin utancı karşısında onlara
şunu dedi: "Bugün hiçbir şeyden sorguya çekilmeyeceksiniz. Gidiniz, hepiniz hürsünüz!' '
Az
önce, Mekkelileri eleştirmeyen, ama Tanrı'yı tebcil eden ezana bile
katlanamayan bu gayrimüslimlerin tepkisi ne oldu? Söz konusu büyük
Attab hemen sıçradı. Kendisini Hz. Peygamber'e takdim ettikten sonra
O'na sunu dedi: "Muhammed; ben, bir büyük Attab'ım -yani İslam 'in büyük bir düşmanı- Şimdi şahadet ediyorum ki, Allah'tan baksa hiçbir Tanrı yoktur ve yine şahadet diyorum ki, Muhammed Allah'ın elçisidir!"
Tek
o olmadı müslüman; günbegün tüm Mekke şehri İslam'ı kabul etti. Ama
Attab Islah'a girince, Hz. 'Peygamber'in mukabelesi ilginç oldu. Bir an
bile tereddüt etmeden Hz. Peygamber Attab'a şunu söyledi: "Seni Mekke valisi tayin ediyorum".
Böylece O, hemen az önce, düşman olan kimseyi vali tayin etmiş, sonra
da şehrin fethi için gelmiş olan Medineli askerlerden bir tekini bile
bırakmaksızın, şehirden çekilmiş ve Medine'ye geri dönmüştür.
(1)-
Monotelitler:Hz. İsa'nın sadece bir iradesi olduğunu söyleyen; iki
tabiatlı İsa'nın biri ilahi diğeri beşeri olmak üzere iki iradesi
olduğunu, sonuncu iradenin birincisiyle daima uzlaşma halinde
bulunduğunu benimsemiş bulunan Ortodoks doktrinine muhalif VII. yy.
heredikleri. 680 İstanbul konsili tarafından mahkum edilmiştir.
(2)-
Monofizit:V.ve VI. yüzyılda. Hz. İsa'nın, aynı anda hem ilahi hem de
beşeri olan tek bir tabiata sahip olduğunu savunan doktrin.
(Çeviren Suphi Seyf)
Son Güncelleme : 25.11.2007 - 06:12
|
|
|