-
Hidane
( 2 konu )
Lugatta çocuğu kucağa almak, bağrına basmak ve terbiye etmek gibi manalara gelir. Istılahta; Hür, akıl-baliğ, güvenilir ve muktedir olan eşlerin; boşandıktan sonra çocuklarını terbiye etmesi ve ihtiyaçlarını karşılamasına hidane denilmiştir.
Çocuk; yeme, içme, giyinme, taharet ve yıkanmada, bir başkasına muhtaç olduğu devrede anne tarafından terbiye edilir. İslâm uleması; annenin şefkatine muhtaç olunduğu dönemde; "Hıdane" işinin; anneye mahsus olduğu üzerinde ittifak etmiştir.
Sonuç olarak; çocuk temyiz yaşına gelinceye kadar, anne ve anne tarafının terbiyesi altındadır. Ancak bu hususta bir-takım şartlar aranır: Hürriyet, Akıl-Baliğ olmak, terbiyeye kudretin bulunması, emin olmak ve kadının evlenmemiş olması. İrtidat eder veya fısk-ı fücürü zahir olur veya terbiye hususunda kendisine güvenilmezse, o müstesnadır. Keza; hırsız veya şarkıcı veya ağıt yakan birisi olursa, çocuğu terbiye etmede (Hıdane'de) hakkı olmaz. Aciz olan anne; çocuğuna bakması için zorlanamaz.
Çocuk sebebiyle; ne anne, ne de baba zarara sokulmaz. Boşanan kadın, bir başkasıyla evlenmediği ve terbiye hususunda emin olduğu sürece; çocuğu alır. Nafaka ise babanın üzerine vaciptir. Çocuğun bütün ihtiyaçlarını (Yiyeceği, giyeceği vs.) babası karşılamak durumundadır.
Çocuğun terbiyesi; katiyyen ihmal edilemez. Boşanma sonucu kadın çocuğu yanına almak istemezse; baba da başka birisiyle evlenmek niyetiyle çocuğa sahip çıkmazsa; kadı (Şer'i şerifle hükmeden hakim) babaya cebri olarak (Zorla) hıdane görevini verir. Çocuğun terbiye işlerini üzerine alacak hiçbir akraba veya yakını bulunmazsa; "Ulû'lemr" veli durumuna geçer. Bu işle Ulû'lemr; ya bizzat kendisi veya tayin ettiği bir kimse ilgilenir. Çocuğun bütün ihtiyaçları "Beytü'lmal'den" karşılanır.
-
İddet
( 5 konu )
İddet; lûgatta "saymak" manasına gelir. "uddet" şeklinde okunursa; "Bir şeye hazırlanmak" manasını ifade eder. Istılahta: "Sebebi bulunduğu zaman, kadının bilinen bir vakti beklemesine iddet denir". İddet, malûm olan bir zamanı beklemektir. Hakiki veya şüpheli nikâhın sona ermesinden sonra, kadına lazımdır. Cinsi temasta bulunmak (cima etmek) veya ölüm sebebiyle te'kid edilmiş olur. Bir kimse sahih olan bir nikâhla bir kadınla evlense, onunla cima ettikten veya sahih halvette bulunduktan sonra boşasa, kadına iddet gerekir. Şayed nikâh fasid olur ve kadı (şer-i şerifle hükmeden hakim) aralarını, cimadan önce tefrik ederse iddet beklemesi gerekir. Cimadan sonra tefrik ederse, ayrıldıkları tarihten itibaren iddet müddeti sayılır. Ayrılık hükümle olmasa bile, bu şartlarda iddet lazımdır. Zina eden kadına iddet gerekmez. İddet müddetleri; talak (boşama) ölüm ve diğer hallerde farklı farklıdır.
İddetin şartı karı ve kocanın birbirlerinden ayrılmasıdır. Yani nikâh veya nikâh şüphesinin tamamen ortadan kalkmasıdır.
İddetin Rüknü şartı bulunduğu zaman sabit olan bazı fiillerdir. Kadının iddet süresi içerisinde evlenmesinin haram olması, dışarı çıkmaması vs...
Hayız gören hür kadın için; gerek talak (boşanma), gerekse nikâhın fesh olması hallerinde iddet; üç tam hayız müddetidir.
Hanefi fûkahası: "Kadın yaşlılığı veya küçüklüğü sebebiyle hayız (adet) görmüyorsa, iddet müddeti üç aydır. Hamile olan kadınların iddetleri ise; doğum yaptığı ana kadar devam eder. Dolayısıyla zamanla değil, doğumla sınırlıdır.
Kocası ölen kadının; iddet müddeti, dört ay on gündür.
Cariye olan kadının talakı ikidir, iddet müddeti de iki hayızdır. Adet (Hayız) görmeyen Cariye'nin ise; bir-buçuk aydır. Kocası ölen cariyenin ölüm iddeti ise; iki ay beş gündür. Zira kölelik, yarı kılıcıdır. Hayız yarım kabul etmediği için, iki ile beyan olunmuştur.
Hayızdan kesilmiş bir kadın (veya hayız olmayan küçük kız); ay hesabıyla iddet beklerken, iddetin son gününde hayız olsa nasıl amel edecektir? Hanefi fûkahası; "Hayız kanının geri dönmesi veya gelmesi; yeni bir hüküm getirmiştir. Bununla birlikte ay hesabı sona erer. Kadın hayız vakitlerini esas alarak, yeniden iddet bekler. Ben derim ki günümüzde rahimde olanlar tesbit olunmaktadır bu durumdaki bir hanım ehlince muayene edilir ve iddeti hakkında bir hükme varılır. Bu söz sadece bu son kısımla alakalıdır zira diğerlerinin iddetinde bir ihtilaf yoktur bu normal iddetini beklemiş ve son anda bir arıza ile karşılamıştır. İddetin tek hikmeti rahimdekini bilmek değildir. İşin içinde talakın beklemesi durumu ve ricat ümidi, kocası ölenin de ölüye saygı manaları mahfuzdur. Birileri çıkıp artık her kadın için bu mümkündür derse onun sözü kendisine iade olunur. En doğrusunu Allah bilir.
-
İnnin
( 1 konu )
Tenasül uzvu olduğu halde (cinsi iktidarı olmayan ve) kadınlarla cima edemeyen kimseye innin denir. Bir kadın; kocasının innin olduğu iddiası ile "Ulû'lemr'e" veya "Kadı'ya" müracaat edebilir. Bu müracaatında ayrılmayı taleb ederse; Kadı (Şer'i şerifle hükmeden hakim) kocaya karısı ile cima edip-edemediğini sorar, eğer koca cima edemediğini ikrar ederse, kocaya bir yıl müddet tanınır. Zira mevsimlerin cima etme üzerinde etkileri mevcuttur. Bir yıl içerisinde; cinsi iktidarında herhangi bir değişme olmaz ve cima edemezse, aczinin asıl bir afet olduğu anlaşılır ve kadı; ayrılığa hükmeder. İşte bu hüküm "Talak-ı Bain" mahiyetini taşır. Bir yıl mühlet vermenin başlangıcı, kadının müracaat ve dava tarihidir. Tecil yalnız kadı'nın (şer'i şerifle hükmeden hakimin) mukim olduğu şehirde geçerlidir. Kadı'nın haricinde, başkasının teciline (bir yıl mühlet vermesine) itibar edilmez. İtibar kameri yıladır. Kocanın hacc yolunda harcadığı veya gaib olduğu günler hesaba dahildir. Fakat kadın hacca giderse veya gaib olursa, bu günler hesaba dahil edilmez.
Kadının; şer'i devlete, kocasının innin olduğunu ve bu sebeble ayrılmak istediğini beyan etmesi vacib değildir. Zira cima istifadesi kendi hakkıdır. Ancak böyle bir durumda, kadından zulmü defetmek için kocanın ya tedavi olması veya tedavisi mümkün değilse boşamasıdır. Çünkü "cinsi acziyyet" meşru boşama sebebidir.
Eğer kocanın tenasül uzvu kesikse yani Mecbub ise; karısının "Ulû'lemr'e" veya "Kadı'ya" müracaatı ve ayrılığı talep etmesi halinde, araları derhal ayrılır. Zira bu gibi durumlarda; bir yıl mühlet verip, denemekte fayda yoktur. Hayaları kesilen buruk yani enenmiş kimsenin durumu ise farklıdır. Tıpkı inninde olduğu gibi bir yıl mühlet tanınır. Zira bu süre içerisinde cinsi temas yapabilme imkânı mevcuttur. Fakat her halûkarda; velâyet hakkı olan kimse (Ulû'lemr veya Kadı) ayrılmalarına hükmedebilir.
Hissen ve teb'an cima istifadesine engel olan her hastalık halinde nikâhın feshinin mümkün olduğunu esas almıştır. Ancak karar yetkisi; "Ulû'lemr'in" veya Kadı'nındır.
Eğer koca delirir veya cüzzam hastalığına tutulur veya baras illetine mübtela olursa; Kadının zararını defetmek için, bu gibi hallerde muhayyerlik sözkonusudur. Nikâh akdinden sonra ortaya çıkan her türlü noksanlık veya bozukluk halinde; hem erkeğin, hem de kadının şer'i devlete müracaat hakkı vardır. Nitekim erkek, kadının mehrini vermediği zaman, şer'i şerifle hükmeden kadı (Hakim); erkeği, mehri verinceye kadar hapseder.
Cinsi iktidarı olmayan kimsenin (İnnin'in) veya tenasül uzvu kesik olan erkeğin, halveti sahihtir. Dolayısıyle kadın "halvet-i sahiha" sebebiyle mehrinin tamamını alır ve itiyaden iddet bekler.
Bir kadın, "Ulû'lemr'e" veya "Kadı'ya" müracaat ederek, kocasının innin olduğunu ve ayrılmak istediğini beyan eder; kocası da aksini iddia ederse şer'i şerifle hükmeden kadı; erkeğe yemin teklif eder. Eğer erkek; şartlarına uygun şekilde "Yemin" ederse, kadı bunu tasdik eder ve aralarını ayırmaz. Ancak kadın "Bakire" ise; mütehassıs olan kadınlardan "ehl-i hibre" tayin edilir. Ben derim ki günümüzde erkek de mutehassıs doktora gönderilir ve neticeye göre hüküm verilir, en doğrusunu Allah bilir.
-
Lian
( 2 konu )
Liân; "Leane" fiilinin masdarıdır. Kovmak, uzaklaştırmak ve lanet gibi manalara gelir. İslâmi ıstılahta: Koca hakkında Hadd-i Kazf, kadın hakkında hadd-i zina makamına geçen, lanete ve gadaba yakın olan yeminlerle kuvvetlendirilmiş şehadete "Lian" denir.
Lian'ın sebebi; kocanın karısını, başkalarıyla "Hadd-i Zina" gerektirecek şekilde zina etmekle suçlamasıdır. Mesela; koca karısı için; "Ben onu, başkalarıyla zina ederken gördüm" veya "Karım zina etmiştir" demesi gibi!.. Kocanın bu ikrarı sonucunda, lian vacib olur.
Lian yapacakların karı-koca olmaları şarttır. Ayrıca aralarındaki nikâhın sahih olması gerekir. İster cima etmiş, ister etmemiş olsunlar fark etmez. Eğer aralarındaki nikâh fasid veya batıl olursa, "Lian" vacib olmaz. Bir kimse karısını "Talak-ı Bain" veya "üç talakla" boşar, daha sonra da zina isnadında bulunursa, "Lian" gerekmez. Ancak o kimse bu iddiasını dört şahidle isbat edemezse "Hadd-i Kazf" uygulanır.
Cima (cinsi temas) ve cimanın mukaddemeleri hükmünde olan (öpmek, okşamak vs...) davranışlar haram olur. Daha açık bir ifade ile lianın hükmü; kadından faydalanmanın haram olmasıdır. Erkek, karısı hakkında "Zina ettiğini" iddia eder ve lian'a razı olmazsa; kadı (Şer"i şerifle hükmeden hakim) lian yapıncaya kadar veya "Ben yalancıyım" diye itirafta bulununcaya kadar hapseder. Kadın için de durum aynıdır. Lian'a razı olmazsa hapsedilir.
Kadı önce kocaya dört defa şehadette bulunmasını emreder. Koca her defasında: "Eşhedü billah (Allah'a şehadet ederim ki) Hakikaten ben sadıkım, doğru söyleyenlerdenim. Karıma "Zina etti diye söz atmamda sadıkım" der. Beşinci şehadette "Eğer karıma zina diye söz atmamda yalancı isem, Allah'ın laneti yalancının üzerine olsun" demek durumundadır. Bu şehadetlerin hepsinde de eliyle karısına işarette bulunur. Sonra karısı da dört defa: "Eşhedü billah!.. Kocam bana "Zina etti" diye isnadda bulunmasında yalancıdır" der. Beşinci şehadet'e: "Eğer kocam "Zina etti" diye isnadda bulunmasında doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabı üzerime olsun" diyerek, susar. Kadın beş şehadetinde de eliyle kocasını işaret eder. Lian esnasında ayağa kalkmak şart değildir. Ancak ayakta yapılması mendub olur. Eğer zina isnadı çocuk sebebiyle olursa, lian olayı farklı bir mahiyet kazanır. Bu farklılaşma şehadettedir. Şöyle ki kadı; önce kocaya; "Eşhedü billah!... Çocuğun benden olduğunu kabul etmemekte sadıkım" diye, dört defa şehadette bulunmasını, beşincide de; "Eşhedü billah!.. Eğer çocuğun benden olduğunu kabul etmemekte yalancı isem, Allah'ın laneti üzerime olsun" demesini emreder. Daha sonra kadına: "Eşhedü billah!.. Kocam çocuğu kabul etmemek hususunda elbette yalancılardandır" diye dört defa şehadette bulunmasını, beşincide de: "Eğer elbette kocam, çocuğu kabul etmemek hususunda doğru sözlülerden ise, Allah'ın gazabı benim üzerime olsun" demesini emreder. Şartlarına uygun olarak tahakkuk eden "Lian"dan sonra kadı; çocuğun nesebini annesinin üzerine kaydeder ve aralarını ayırır. Bu bir "Bain" talak hükmündedir.
Ben derim ki ortada çocuk mevzusu olduğu zaman mesele tıbben günümüzde halloluna bilmektedir bu sebeble Lian sadece zina hakkında yapılır ve çocuğun babasının kim olduğu ehline havale edilir. Allah en doğrusunu bilendir.
Lian'ın hükmü baki kaldığı müddetçe, karı-koca ebediyyen bir araya gelemezler. Ancak koca; zina isnadından rücû ederse, durum değişir.
Kendisinin olmayan çocuğu ikrar etmek yani kendisinin olduğunu söylemek haramdır. Erkek, karısı hakkında çocuğun kendisine benzememesinden dolayı şüphe ederse buna aldırmamalıdır. Zira atalarından veya eşinin atalarından birine benzediğini bilemez. Eşi istikamet üzere olmaya devam ettikçe şüphe etmemeli, buna aldanmayıp taşlanmış şeytandan Allah’a sığınması gerekir.
Karı ve kocanın; lian yapmaya ehil olabilmeleri için; şahidliklerinin kabul edilir olması şarttır. Eğer, şer'i şerifle hükmeden kadı; yaptığı tahkikat sonucu, karı ve koca'yı şahidliğe ehil bulmazsa "Lian" yaptırmaz. Bu hususla ilgili ilimler kadıların üzerine "Farz-ı Ayn"dır. Lian'ın rüknü; yemin ve lanetle te'kidi şehadettir. Lanetleştikten sonra; velev ki kadı tarafından araları ayrılmadan olsun, kadından istifade ve cimanın haram olduğu hususunda ittifak vardır.
-
Zihar
( 1 konu )
Lugaten zıhar; "Zahera" fiilinin masdarıdır, sırt manasına gelir. İslâmi ıstılahta; Talaka ehil kocanın, karısını kendisine gerek sıhrıyet, gerek neseb, gerek süt sebebiyle ebediyyen haram olan kadının bakılması haram olan bir uzvuna benzetmesine Zihar denilmiştir. Ayrıca zıhar; nikâhı baki olmakla beraber, karısıyla cima etmeyi kendisine haram kılmaktadır.
Zıhar'ın tahakkuku için bir takım şartlar vardır: Bunlar:
1) Zıhar'da bulunan koca; akıl-baliğ, uyanık ve mü'min olmalıdır. Küçük çocuğun, delinin, uyuyan kimsenin ve kâfirin zıharı muteber değildir.
2) Kendisine teşbihte bulunan kadın, zıhar yapan erkeğe, neseb, süt veya sıhriyyet sebebiyle nikâhı ebediyyen haram olmalıdır. Binaenaleyh; teyzeye, kız kardeşe, süt kız kardeşe ve kayınvalideye teşebih ile zıhar sabit olur. Baldıza teşbih ile sabit olmaz. Zira baldızla evlenmek ebediyyen değil, muvakketen haramdır.
3) Kendisine teşbih edilen kimse, kadın olmalıdır. Dolayısıyla bir kimse karısına "Sen bana babamın, erkek kardeşini veya kayınpederimin sırtı gibi ol" dese, zıhar olmaz.
4) Kendisine zıhar yapılan uzuv, müzahir (Zıhar yapan kimse) için, bakılması haram olan bir uzuv olmalıdır. Binaenaleyh koca karısına: "Sen bana annemin eli gibi ol" dese, bununla zıhar olmaz.
5) Kendisiyle zıhar yapılan söz; sarih bir tabir ise niyete muhtaç olmaz. Ancak kinayeli bir söz ise, niyyet şarttır.
Zıhar'ın hükmü; kocanın nikâhlı karısıyla cima etmesinin, dokunmasının ve öpmesinin, keffaret verinceye kadar haram olmasıdır.
Keffaretin vacip olmasının sebebi, zıhar yapmak ve daha sonra ondan geri dönmektir. Sonuç olarak "Zıhar"da; nikâh ortadan kalkmaz. Ancak keffaret verinceye kadar karısıyla cinsi temasta bulunması haramdır. Cinsi temas, kucaklaşmak ve öpüşmek gibi fiilleri yapmadıkları süre içerisinde aynı evde bulunmalarında (Haremlik- selamlık açısından) hiçbir mahzur yoktur. Zira aralarında nikâh mevcuttur. Erkek, cinsi teması ve ona yol açan hususları kendi kendisine haram etmiştir. Zıhar'dan vazgeçmek isteyen kimse (Müzahir); azad etmek için köle bulamazsa hiç ara vermeden iki ay oruç tutar. Eğer sıhhi durumu buna müsait değilse, altmış miskini doyurur. Müzahir (Zıhar yapan kimsenin) bu tertibe riayet etmesi zaruridir.
Müzahir ard-arda iki ay oruç tutmaya karar verirse; içinde Ramazan ayı ve oruc'un yasak edildiği (Ramazan ve Kurban Bayramı günleri) günler bulunmayan iki ay art-arda oruç tutar. İki ay fasılasız oruç tutmak, nass'la sabit olduğu için, bir gün dahi orucu terkederse, tekrar başlar. Velev ki bu terk hastalık ve yolculuk gibi özür ile veya zıhar yaptığı karısı ile iki ay içinde geceleyin kasden, yahut gündüz unutarak münasebette bulunsun. Bu hallerde dahi oruca (İki ay fasılasız tutmak niyetiyle) tekrar başlar. Eğer sıhhi durumu oruç tutmaya müsait değilse, altmış yoksulun hepsine birer fitre miktarı yiyecek veya onun kıymetini verir. Bunun dışında; bir yoksulu altmış gün doyurursa bu da caizdir. Fakat altmış günlük yiyeceğini o yoksula bir günde verirse, yalnız o günün nafakası yerine geçer.
Bir mükellef "Zıhar" yapıp; yani karısına: "- Sen bana annemin sırtı gibi ol" deyip, cinsi temastan (Cimadan) yıllarca uzak duramaz. Kadının da cima hususunda hakkı vardır. Dolayısıyla kocasından bunu taleb edebilir? Fakat "Zıhar" sebebiyle, kocasının kendisine yaklaşmasına mani olmak zorundadır. Kadı (Şer'i şerifle hükmeden hakim); zıhar yapan kimseyi (Müzahiri) zevcesinin menfaatini esas alarak keffarete zorlar, bu hususta yetkilidir. Şayet zıhar yapan koca (Müzahir) keffaret vermeden önce karısı ile cinsi münasebette bulunursa, Allahu Teala'ya istiğfar eder ve keffaret verir.
Keffaret bedelini; zekât malının verilmesi caiz olmayan kimselere vermek mümkün değildir. Bir kimse; gerekli araştırmayı yaptıktan sonra keffaret bedelini bir şahsa verse ve sonradan onun ehil olmadığı anlaşılsa bu caizdir. Bir kimse, zıhar keffareti için, bir başkasını yemek yedirmekle görevlendirse, o da öyle yapsa caizdir.
Kocanın karısına zıhar yapması gibi, kadının kocasına zıhar yapması söz konusu değildir.
-
Hull
( 1 konu )
Hul Lugatta mutlak surette izale etmek, gidermek manasınadır. Kadın kocasına fidye vererek ayrılırsa buna "muhâlea" denir. İsmi hul'dür. Muhalea, nikâh akdini, hul'a mahsus sözlerle izale etmek, ortadan kaldırmaktır ki Muhalea; alım-satım lafızlarıyla sahih olur. Hul'un şartı, tıpkı talakın şartları gibidir. Hükmü ise; bain bir talakın vukû bulmasıdır.
Karı-koca arasında geçimsizlik devam eder ve Allahu Teala'nın emirlerini yerine getirememekten korkarlarsa, kadının mal mukabilinde kocasından hul etmesinde vebal yoktur. Koca, mal karşılığında boşamayı kabul ederse, bain talak tahakkuk eder. Kadının bu malı vermesi şarttır. Geçimsizliğin sebebi kocanın tutumları ise, kadından boşanma bedeli olması mekruhtur. Geçimsizlik kadından geliyorsa, kocanın mehir olarak kadına verdiğinden fazlasını talep etmesi mekruhtur. Fakat böyle yaparsa (günah işlemiş olmakla beraber) kazaen sahihtir. Esas olan vermiş olduğu mehri, veya daha azını geri almasıdır.
Koca, mahiyeti malum olan bir mal veya menfaat karşılığı karısını boşamaya razı olduğu an "Muhalea" gerçekleşmiş olur. Zira koca açısından bu yemin hükmündedir. Mal veya menfaate sahip olur-olmaz. "Talak-ı Bain" tahakkuk eder. Nikâhta mehir olabilen her şey; hul'de de bedel olabilir. Tek fark; mehrin miktarı on dirhemden az olamaz. Ancak hull, on dirhemden az olabilir.
Karşılıklı anlaşma yoluyla ayrılma yani mubaree de mümkündür. Yani, Allahu Teala'nın hududlarına riayet edemeyeceklerini anlayan karı-koca; konuyu kendi aralarında müzakere ederek, herhangi bir mal karşılığı olmaksızın boşanabilirler. Muhalea (Hull) ve Mubaree sonucunda; karı-kocadan her birinin diğeri üzerinde iddet nafakasından başka, nikâhla ilgili bütün haklarını düşürür.
Sonuç olarak; aile hayatını İslâmi hududlar içerisinde devem ettirilebilirse mesele yoktur. İslâmi hududlara riayet edemedikleri kendilerince sabit olan karı-kocanın birbirine zulme sapmadan ayrılmaları esastır. Allahu Teala, birbirlerine zulmeden karı-kocadan intikamını alır. Dolayısıyla şer'i hududlara riayet hususunda titizlik şarttır.
-
İ'la
( 1 konu )
Lugatta; mutlak yemindir. İslâmi ıstılahta; "Ehil olan kocanın, nikâhlısı olan kadınla cinsi temasta (Cima'da) bulunmayacağına dair Allahu Teala'nın adını veya sıfatlarını veya oruç, hacc, namaz, talak vs. gibi hususları anarak yemin etmesine ilâ denir.
"İlâ"; kitap, sünnet ve sahabe-i kiram'ın icmaı ile sabittir. Bir koca, karısına hitaben: "Vallahi seninle cinsi temasta (Cimada) bulunmayacağım" veya "Vallahi sana dört ay yaklaşmayacağım, Cimada bulunmayacağım" derse, ilâ yapmış olur. Cariye için bu süre iki aydır. Şayed bu süre içerisinde cima yaparsa, yemin bozulup keffaret vermesi icab eder, ilâ'da düşer. Eğer karısına ilâ sebebiyle dört ay yaklaşmazsa, "Bain Talak" tahakkuk eder." Ric'i talakla boşanan kadın üzerine yapılan ilâ sahih olur. Zira nikâh hükmen mevcuddur. Ancak "Talak-ı Bain"le boşanan kadın üzerine yapılan ilâ, muteber değildir. Çünkü ilâ için nikâhın hakikaten veya hükmen mevcut olması şarttır.
İlâ yapan koca; cima edemeyecek derecede hasta olursa veya kadın cima edilmeyecek derecede hasta veya engeli bulunursa (yani dört ay içinde meşru bir sebeble cima imkanı olmazsa) kocanın ilâ'dan rücû etmesi: "Ben ilâ'dan vazgeçtim ve karıma rücû ettim" sözü ile tahakkuk eder. Yemin keffareti vermesi gerekir. İlâ müddeti içinde cima engelleri zail olursa, sözle yaptığı rücû batıl olur, cima etmesi zaruret haline gelir. İlâ'da kullanılan lafızlar iki çeşittir. Bunlar; a) Sarih lafız b) Kinayeli lafız'dır. "Cinsi temastan (Cimadan) nefsini menettiği açıkça ifade eden lafızlara "Sarih Lafız" denir. Kinayeli lafız ise; kendisiyle sadece cima manası anlaşılmayan, başka manaya gelme ihtimali de bulunan lafızlardır. Bunlarda niyyet olmadığı müddetçe ilâ olmaz. Sarih lafızlarda niyyet şart değildir. Cahiliyye döneminde ilâ boşama manasına gelirdi, şer'i şerifin ilâ'ya müddet koyarak talakı tehir etmiştir. Sonuç olarak; kocanın yemin sebebiyle karısına dört ay yaklaşmaması talak hükmündedir.
Cinsi ilişkiye engel teşkil eden her yemin ilâ'dır. Yeminden (İlâ'dan) geri dönme, bir özür bulamadığı takdirde, cinsi ilişkide bulunmakla gerçekleşmiş olur.
-
Hükmü Nevileri
( 7 konu )
Talak'ın hükmü; karı koca arasındaki ayrılığın "Talak-ı Ric'i" de, kadının iddet müddeti bitince, "Talak-ı Bain"de ise; derhal vukû bulmasıdır.
-
Tevfiz
( 2 konu )