Üye Girişi
Close

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

el-Hidaye - Nikah Bahsi E-Posta
 

Yazan: İmam Merginani, Tarih: 14.02.2010 - 21:33

Okunma Sayısı : 2061


EVLENME BAHSİ. 2

Kendileriyle Evlenmek Caiz Olmayan Kadınlar Hakkında Bir Fasıl 3


EVLENME BAHSİ

 

Evlenme: Bir tarafın nikahladım, diğer tarafın kabul ettim de­mesi gibi icab ve kabul denilen iki deyimden meydana gelen bir akiddir. Bu iki deyim de her ne kadar vaz'en geçmiş bir haberi ifade ediyorlarsa da, zarurete binaen fıkıh dilinde inşa'da kullanılmakta­dır. Evlenme akdi, aynca birisi geçmiş, diğeri gelecek zamanı ifa­de eden iki fiil kipi ile de olur. Meselâ biri “Kızını bana nikâhla” diğeri de “Nikahladım” dese caizdir. Zira bu deyim, evlenmede baş­kasına vekâlet vermektir ve bir kişi -Allah izin verirse ilerde açık­layacağımız üzere- evlenme akdinin her iki tarafını da temsil ede­bilir. [1]

Evlenm akdi “Evlendirdim” deyimiyle olduğu gibi hibe, tem­lik veya tasadduk ettîm deyimleriyle de olur.    Îmam-ı Şafii: “Evlenme” akdi “Evlendirdim” deyimi dışında, bu deyimlerden hiçbi­ri ile olamaz. Zira evlendirmek bir erkeği bir kadına eş yapmaktır. Bu deyimlerin hiçbirinde ise bu anlam yoktur” demiştir.

Biz diyoruz ki: Evlendirmede nasıl süresiz ibaha anlamı varsa, bu deyimlerin hepsinde de bu anlam vardır. O halde bu deyimleri mecaz olarak o anlamda kullanmak caizdir.

Sahih olan kavle göre Evlenme akdi “Sana sattım” deyimiyle de olur. Çünkü bu deyim de, temlik, nibe ve tasadduk gibi süresiz ibaheyi ifade eder. Fakat sahih kavle göre sana kiraladım deyi­miyle olamaz. Çünkü kiralamada süresiz ibahe yoktur. Aynı sebe­be binaen sana ibahe ettim, helâl kıldım veyahut sana emanet ola­rak verdim deyimleriyle de olamaz.

Sana vasiyet ettim deyimi ile de olamaz. Çünkü “Sana vasiyet ettim” deyimi “Ben öldükten sonra senin olsun” demektir.

Evlenme akdi ancak hür, müslüman olan, deli olmayan ve er­ginlik çağına eren ya iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının hu­zurunda olur. Bu iki erkek veya bir erkekle iki kadın adil olmasalar veya iftira suçundan ceza giymiş olsalar bile caizdir. Zira evlenme akdi için sadece şahit şarttır. Peygamber Efendimiz; Hiçbir evlenme akdi şahidsiz olamaz[2] bu­yurmuştur. Bu hadis “Evlenme akdinde şahid bulunmasa da duyu­ru kâfidir” diyen İmam   Mâlik'in görüşüne karşıdır.

Şahidlerin hür olması şart koşulmuştur. Çünkü kölede velayet vasfı yoktur ve velayet vasfı olmayınca şahidlik de olamaz. Deli ol­mamak ve erginlik çağına ermek şartları da aynı sebebten dolayı­dır. Şahidlerin müslüman olmaları da şart kılınmıştır. Çünkü müs­lüman olmayan kimsenin müslüman olan kimsenin aleyhinde şahidliği dinlenemez.

Bize göre şahidlerin hepsinde erkeklik şart olmayıp bir erkek ile iki kadının huzurunda da nikâh kıyılabilir. Fakat İmam-ı Şâfii -şahidlik bahsinde de geleceği üzere- bu görüşümüze katıl­mamıştır.

Bize göre şahitlerin âdil olması da şart değildir. İmam-ı Şâfiî ise: “Şarttır. Çünkü şahitliği kabul olunan kimseye değer verilmiş olur. Fasık olan kimse ise değerden yoksundur” demiştir.

Biz diyoruz ki: Fasık olan kimsede velayet ehliyeti bulunduğu­na göre şahit olabilmesi gerekir. Çünkü fasık olan kimse hiç bir tasarrufundan men'olunmadığına göre kendi şahsı için velayet vasfı­na sahiptir ve kendi şahsı için sahip olunca başkaları için de sahip olunca başkaları için de sahip olması lâzım gelir.

İftira suçundan ceza giymiş kimseler de, velayet vasfına sahip oldukları için ş'ahit olabilirler. Ancak Kur'an-ı Kerim'de: “Şahitlik­lerini kabul etmeyin” diye buyurulduğu için sadece şahitlik edemez­ler, îki gözden kör olan kimse ile birbirleriyle evlenen erkek ile ka­dının çocukları gibi şahit olabilirler. [3]

Müslüman bir erkeğin gayr-ı müslim bir kadınla gayr-ı müslîm iki şahidin huzurunda evlenmesi -İmam Ebu Hanife ile İmam Ebu Yusuf'a göre- caizdir. İmam Muhammed ile İmam Züfer ise: “Ca­iz değildir.” Zira evlenme akdinde şahitlik, akdi işitmektir. Müslü­man olmayan kimse ise, müslüman olan kirase aleyhinde şahitlikte bulunamadığı için o akdi işitmemiş gibi olur” demişlerdir.

İmam Ebû Hanife ile tmam Ebû Yûsuf da: “Bu durumda bir gayr-ı müslimin bir müslüman aleyhinde şa­hitliği yoktur, ki caiz olmasın. Çünkü evlenme akdinde şahit, kadı­nın mehri erkeğe lâzım gelsin diye değil, erkek ile kadın birbirleri­ne helal olsunlar diye şart koşulmuştur. Zira hiç bir mali hakkın her­hangi bir kimseye lâzım gelmesi şahide bağlı değildir. Mali haklar ancak şahitlerle kanıtlanmış olurlar. Fakat şahitler evlenme akdini işitmedikleri zaman öyle değildir Çünkü evlenme akdi, ancak iki şa­hidin onu işitmeleri ile caiz olur. İki şahit akdi işitmedikleri za­man akit sahih olamaz” demişlerdir.

Eğer bir kimse küçük kızını evlendirmek için bir başkasına ve­kâlet verir ve o başkası da onun ve bir başka adamın huzurunda kızın nikâhını kıyarsa caizdir. Çünkü kendisi hazır olunca kızının ni­kâhını kendisi kıymış sayılır. Onun vekili ise, onun tercümanı mesabesinde olduğu için şahit olarak kalır ve bu itibarla bu nikâh iki şahidin huzurunda kıyılmış olur. Fakat eğer kendisi hazır olmazsa caiz değildir. Çünkü kendisi hazır olmayınca vekil, nikâhı kıydığı için şahit olamaz ve dolaysiyle bu akit bir şahidin huzurunda ya­pılmış sayılır. Buna göre eğer bir kimse, erginlik çağma ermiş olan kızının nikâhını bir şahidin huzurunda ve fakat kızı hazırken kıyar­sa caizdir. Kızı hazır olmazsa caiz olamaz. [4]

 

Kendileriyle Evlenmek Caiz Olmayan Kadınlar Hakkında Bir Fasıl

 

Cenâb-i Hak (Azze ve Celle):

Sizlere, analarınız, kızlarınız, kizkardeşleriniz, halalarınız, tey­zeleriniz, kardeşlerinizin kızları kızkardeşlerinizin kızları, sizi em­ziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, kanlarınızın anneleri, ken­dileriyle gerdeğe girdiğiniz kanlarınızdan yanmızda kalan üvey kız­larınız şayet onlarla gerdeğe girme mişseniz size bir sakınca yoktur- öz oğullarınızın eşleri ve iki kızkardeşi bir arada almak ha­ram kılındı[5] buyurduğu için, kişinin annesiyle, kızı ile, kızkardeşiyle, kizkardeşinin kızları ile, erkek kardeşinin kızları, ile, halası ile, teyzesiyle, kendisiyle gerdeğe girmiş olduğu karısının kızı ile, kendisiyle gerdeğe girmiş olsun olmasın karısının annesiyle, süt an­nesiyle, süt kızkardeşiyle ve bir arada iki kızkardeşi almak suretiy­le evlenmesi caiz değildir. İster ana, İster baba tarafından olsun  bütün nineler de  anne hükmimdedirler. Çünkü “Anne” deyimi onlara da şamildir veyahut onlarla evlenmenin haram olması icma ile sabittir. “Hala”, “Teyze” ve “Kardeş” deyimleri de amm olup ana baba bir, yalnız baba bir ve yalnız ana bir olanların hepsine şamildirler.

Üvey kızlar hakkında ayette geçen “Yanınızda kalan” kaydı ih­tirazı, yani “Eğer yanınızda olmazlarsa onlarla evlenebilirsiniz” de­mek değildir. Üvey kızlar çoğunlukla üvey babalarının yanında bü­yüdükleri için böyle buyurulmuştur. Nitekim “Eğer anneleriyle ger­değe girmemiş iseniz size bir sakınca yoktur” sözünde de buna işaret vardır. Zira dediğimiz bu kayıd eğer ihrazı olsaydı “Eğer anne­leriyle gerdeğe girmemiş iseniz veya eğer kendileri yanınızda kal­mıyorlarsa size bir sakınca yoktur” denecekti.

“Öz oğullarınızın karıları” sözündeki “Öz” kaydı da süt oğulları­nın değil, üvey oğulların karılarını bu hükümden çıkarmak İçindir. Çünkü üvey oğulların kanları ile evlenmek caizdir. Süt oğullarının kanları ile evlenmek caiz değildir. Zira Peygamber Efendimiz:

Soydan ötürü haram olanlar sütten ötürü de haram olurlar[6] diye buyurmuştur.

1- İki kızkardeşi bir nikâh altında bulundurmak nasıl caiz değil­se, bir kızkardeşi nikâhlı kan, diğerini de cariye olarak kullanmak da caiz değildir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem): Allah'a ve âhiret gününe inanan kimse, suyunu bir arada iki kizkardeşin rahmine dökmesin[7] diye buyurmuştur.

Eğer kişi, kendisiyle cinsel ilişkide bulunduğu bir cariyesinin kızkardeşi ile evlenirse nikâh sahihtir. Ancak onunla cinsel ilişkide bulunmasa bile, artık cariye ile cinsel ilişkide bulunamaz. Zira ni­kâhlı kadın kendisiyle cinsel ilişkide bulunulmasa bile, kendisiyle cin­sel ilişkide bulunulmuş kadın hükmündedir. Nikahladığı kadınla da  cinsel ilişkide bulunamaz. Zira kız kardeşiyle cinsel ilişkide bulun­duğu için, eğer onunla da bulunursa iki kız kardeşi bir arada kul­lanmış olur. Fakat eğer cariye ile ilişkide bulunmamış ise, onunla bulunabilir. Çünkü bu durumda ikisini bir arada bulundurmuş sa­yılmaz. Zira cariye, kendisiyle cinsel ilişkide bulunulmuş kadın hük­münde değildir.

2- Eğer kişi iki kız kardeşi iki akid ile nikâhlar ve fakat hangi ni­kâhın daha önce kıyıldığını bilemezse, her ikisi de kendisinden alı­nır. Zira birinin nikâhı kesin olarak fasit olduğu halde hangisi ol­duğu bilinemediği için, ikisini de kendisinden almaktan başka bir yol yoktur.

3- Herhangi bir kadın ile halasını, teyzesini veyahut erkek veya kız kardeşinin kızını bir nikâh altında bulundurmak da caiz değil­dir. Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm);

Kadın ne halası île, ne teyzesiyle, ne erkek kardeşinin kızı ile ve ne de kız kardeşinin kızı ile birlikte nikahlanamaz[8] buyurmuş­tur. Bu hüküm her ne kadar Kur'an'da yoksa da, bu hadis meşhur olduğu için Kur'an hükmündedir.

4- Birisi erkek farzedildiği zaman birbirleriyle evlenmeleri caiz ol­mayan iki kadını da bir nikâh altında bulundurmak caiz değildir.

Yukarıda geçen hadis'e binaen, birbirleriyle evlenememeleri süt dolaysiyle dahi olsa, yine onları bir nikâh altında bulundurmak ca­iz değildir.

Bir kadın ile, kocasının bir diğer karısından olan kızım bir ni­kâh altında bulundurmanın sakıncası yoktur.) Çünkü bu iki kadın arasmda ne yakınlık, ne de süt vardır. İmam Züfer ise: “Caiz değildir. Çünkü kocanın kızı erkek farzedildiği zaman üvey annesiyle evlenemez” demiştir. Biz diyoruz ki: Bu kız erkek farz edildiği zaman babasının karısı ile evlenemiyorsa da, babasının ka­rısı erkek farz edilirse onunla evlenebilir. Oysa şart olan, her iki tarafın da erkek farzedilmesi halinde diğer tarafla evlenememesidir.

5- Herhangi bir kadınla zina eden kimseye, kadının annesi ve kı­zı haram olur. Îmam-ı Şafii: “Zina hürmete sebep ola­maz. Zira zina haramdır. Hısımlık da nimettir. Nimet ise haram ile hasıl olmaz” demiştir.

Biz diyoruz ki: Cinsel ilişki zina da olsa, çoğunlukla gebelik ve doğuma yol açtığı için onunla erkek ile kadının anne ve kızı ara­sında ve kadın ile erkeğin baba ve oğlu arasında cüziyet hasıl olur.

6- Bir kadın herhangi bir kimseye şehvetle dokunduğu zaman da kadının anne ve kızı o kimseye haram olur. 'İmam-ı Şafii buna da katılmamıştır. Bu ihtilâf aynı zamanda erkeğin şehvetle ka­dına dokunması, ya da şehvetle tenasül uzvuna bakması veyahut kadının şehvetle erkeğin tenasül uzvuna bakması hallerinde de câ­ridir. İmam-ı Şafii: “Şehvetle dokunmak veya bakmak cin­sel ilişki gibi değildir. Bunun içindir ki oruç ve ihram cinsel ilişki ile bozulur ve gusül lâzım gelir de, şehvetle dokunmak veya bak­makla ne oruç bozulur ve ne de gusül lâzım gelir” demiştir.

Biz diyoruz ki: Şehvetle dokunmak veya bakmak cinsel ilişki­ye yol açtığı için ihtiyatan onun hükmündedirler. Eğer kişinin şehvetle dokunması inzal ile sonuçlanırsa, kimisi: “Onunla hürmet hasıl olur” demiş ise de sahih olan görüşe göre hürmete sebep olmaz. Çünkü inzal ile, bu dokunmanın cinsel iliş­kiye yol açmadığı anlaşılmış olur. Bu ihtilaf, kadınla arkadan cin­sel ilişkide bulunulması halinde de câridir.

7- Kişi, karısını -ister kesin, ister rec'i talak ile olsun- boşadığı zaman iddeti bitmedikçe kız kardeşiyle evlenemez. İmam-ı Şafii: “Eğer onu kesin veya üç talak ile boşamış ise, iddeti bit­meden de kız kardeşiyle evlenebilir. Zira onunla bir ilgisi kalma­mıştır. Bunun içindir ki, eğer haram olduğunu bildiği halde onun­la cinsel ilişkide bulunsa ona had lâzım gelir” demiştir.

Biz diyoruz ki: Bu durumda da birincisinin nikâhı henüz duru­yor sayılır. Zira iddeti bitmedikçe nafakasının onu boşayana lâzım gelmesi ve başkası ile evlenememesi gibi hükümler bunu göstermek­tedir.

8- Ehl-i Kitap oldukları için Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla ev­lenmek caizdir. Zira Cenab-ı Hak (Azze ve Celle):

Kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar size helâldir[9] bu­yurmuştur. (Fakat Mecusi olan kadınlarla, evlenmek caiz değildir. Zira Peygamber Efendimiz  (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  Mecusiler hakkında; Ehli Kitap ile gördüğünüz her türlü muameleyi onlarla da görün. Ancak onlann kadınları ile evlenemezsiniz ve kestiklerini yiyemez­siniz[10] buyurmuştur.

9- Putperest olan kadınlarla da evlenmek caiz değildir.  Zira O Cenab-ı Hak (Azze ve Celle);

Putperest kadınlar  iman  etmedikçe  onlarla evlenmeyin[11] bu­yurmuştur.

10- Sabii olan kadınlarla ise, eğer bir Peygamber'e inanıyor ve bir kitabı kabul ediyorlarsa evlenmek caizdir. Çünkü o zaman onlar da Ehl-i kitap sayılırlar. Şayet yıldızlara tapıyor ve kitapları yoksa o zaman onlarla evlenmek caiz olamaz. Çünkü bu durumda onlarda putperest sayılırlar.

11- İhramda olan kimse evlenebilir. İmam-ı Şafii: “Ne kendisi evlenebilir, ne de velayeti altında olan bir kimseyi evlendirebilir” demiştir. İmam-ı Şafii'nin dayanağı; İhramda olan kimse ne kendisi evle­nebilir ,ne de başkasını evlendirebilir[12] hadisidir. Biz ise Peygam­ber Efendimiz'in Hz. Meymune ile ihramda evlendiğine dair rivayet olunan hadise dayanıyoruz. Zira İmam-ı Şafii’nin dayandığı hadis -İhramda olan kimse cinsel ilişkide bulunamaz- mânâsma mahmuldür.

12- Hür olan kimse için hür veya cariye olan kadınlarla dörde ka­dar evlenmek caizdir. Dörtten fazlası caiz değildir. Zira Cenâb-ı Hak;

Hoşunuza giden kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsi­niz[13] buyurmuştur. Çünkü nassta sayı verilmesi, verilen sayıdan fazlasının caiz olamadığını bildirmek içindir.

İmam-ı Şafii: “Birden fazla cariye ile evlenmek caiz değildir” demiştir. Çünkü ona göre cariye ile ancak zorunluk halin­de evlenilebilir. Zorunluk ise bir tane ile kapatılmış olur. Oysa, oku­duğumuz âyet-i kerime onun bu görüşüne karşı bir delildir. Zira âyette kadın mutlak olarak geçmektedir. Mutlak kadın ise -Zihar âyetinde olduğu gibi- ariyeye de şâmildir.

13- Eğer kişi dört karısından birini kesin olarak dahi boşarsa, ka­dının iddeti bitmeden bir başka kadınla evlenemez. İmam-ı Şafii iki kız kardeş meselesinde görüşümüze katılmadığı gibi burda da katılmamıştır.

İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre zinadan gebe olan kadınla evlenmek caizdir. Fakat kadın do­ğum yapmadıkça onunla cinsel ilişkide bulunulamaz. İmam Ebû Yûsuf ise: “Nikâh fasittir. Çünkü kadın her ne kadar iffetsiz ise de, karnındaki çocuk suçsuz olduğu için masumdur. Bunun için­dir ki düşürülmesi caiz değildir” demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de: “Bu kadının nikâhı caiz değildir, diye bir nass yoktur. Kendisi ile cinsel ilişkide bulun­manın caiz olmayışı ise, kişinin kendi suyu ile başkasının ekinini su­lamasını önlemek içindir” demişlerdir. Kimden gebe kaldığı bilinen kadınla evlenmek ise, ittifakla caiz değildir. Çünkü kimden gebe kaldığı bilinen kadının karnındaki çocuğun soyu sabittir. Doğum yap­madan evlenmesi halinde ise, çocuğun soyu şüpheli duruma düşer.

Eğer bir kimse, zina ettiğini gördüğü bir kadınla evlenirse -İmam Ebû Hanife ile İmam Ebü Yûsuf'a göre- kadının gebe ol­madığını öğrenmeden de onunla cinsel ilişkide bulunabilir. İmam Muhammed ise: “Gebe olmadığını öğrenmeden onunla cin­sel ilişkide bulunmasını iyi görmüyorum” demiştir.

14- Mut'a nikâhı fasittir. Mut'a nikâhı i bir kimsenin bir kadına: “Şu kadar para karşılığında şu kadar zaman benim yanımda kalır mısın?” diye teklifte bulunması ve kadının da onun teklifini kabul etmesidir. İmam Malik: “Caizdir. Çünkü îslâmiyetin baş­langıcında vardı. Onu fesheden sabit bir hüküm bulunmadıkça ce­vazı devam eder” demiştir. [14]

Biz diyoruz ki: Feshedilmiş olması Ashabın icmaı ile sabittir. As­haptan yalnız İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh) önce diret­miş ise de, sonradan onun da Ashabın görüşüne katıldığı, sahih ri­vayetlerle sabittir. Bunun için, caiz olmayışı hakkında tam icma var­dır.

15- Geçici nikâh da fasittir. Geçici nikâh: Kişinin iki şahit huzu­runda bir kadınla belirli bir süreye kadar evlenmesidir. İmam Züfer: “Sahihtir. Fakat süresiz olarak lâzım gelir. Çünkü nikâh fasit olan şartlarla fesada gitmez” demiştir.

Biz diyoruz ki: Bu da müt'a nikâhı gibi bir şeydir. Zira süre -ister kısa, ister uzun olsun- akit içinde şart koşulduktan sonra akit geçici olur.

Eğer bir kimse, birisiyle evlenmesi caiz olmayan iki kadınla bir akitte evlenirse, kendisiyle evlenmesi caiz olan kadının nikâhı sa­hihtir, diğerininki fasittir. Çünkü fesat nedeni sadece birisinde mev­cuttur. Fakat kişinin, birisi kendisine ait olmayan iki şeyi bir akit-le satması öyle değildir. Zira burada semen bölündüğü için her iki şeyin de satışı fasittir. Sonra, her iki kadına belirtilmiş olan mehrin tamamı, İmam Ebû Hanife'ye göre nikâhı sahih olan kadına düşer. Diğer iki İmam ise: “Mehr-i misilleri oranında ara­larında bölünür” demişlerdir.

16- Eğer bir kadın, bir kimse ile evlendiğini yalandan iddia eder ve bunu şahitlerle kanıtlayıp mahkemeden karar alırsa, o kadın ken­dini o kimseye teslim edebilir. Bu, İmam Ebû Hanife'nin görüşüdür, ki İmam Ebû Yûsuf da önce buna kaildi. Fakat sonradan bundan dönüş yaparak İmam Muhammed gibi söylemiştir.

İmam Muhammed ise: “Kendini ona teslim edemez. Çünkü hakimin karan, şahitlerin köle veyahut gayr-ı müslim olduk­ları zaman nasıl hükümsüz ise, burada da şahitler yalancı oldukla­rı için hükümsüzdür” demiştir.

İmam Ebü Hanife de: “Şahitlerin beyanı-yalan olduğunu öğrenmeye imkân bulunamadığı için-hakim için hüccet­tir. Şahitlerin köle veya gayr-ı müslim olduklarını öğrenmek ise müm­kündür”  demiştir..[15]

 

VELİLER VE KÜFU'LER BÖLÜMÜ

 

1- Hür olan, deli olmayan ve erginlik çağma varan kadın-ister kız, ister dul olsun-nikâhı, İmam Ebû Hanife ile. zahir olan riva­yete göre İmam Ebû Yûsuf'a göre, velisi bulunmasa da kendi mu­vafakati ile kıyılabilir. Bir diğer rivayete göre İmam Ebû Yûsuf: “Velisiz kıyılamaz” demiştir. İmam Muhammed de: “Mevkufen sahihti” demiştir.

İmam Mâlik ile İmam-ı Şafiî ise: “Nikâh ak­di hiç bir zaman kadınların ifadesiyle olamaz. Çünkü evlenmede bir takım maslahatlar vardır. Evlenmeyi kadınlara bırakmak ise, o masla­hatları zedeler” demişlerdir. Ancak İmam Muhammed: “Ve­linin sonradan muvafakat etmesiyle bu, maslahatların zedelenme ih­timali ortadan kalkar”  demiştir.

İmam Ebû Hanife ise: “Kadın sırf kendi hakkında tasarruf etmiş olur ve reşit olduğu için bu yetkiye de sahiptir. Kal­dı ki koca seçmek kendisine aittir. Nikâhların veliler tarafından kıyıla geldiği geleneği de kadınların haya perdesini yırtmamak içindir.

Sonra zahir olan rivayete göre erkek, kadına ister küfüv olsun, ister olmasın farketmez. Ancak küfvü olmadığı zaman veli itiraz ede­bilir. İmam Ebû Hanife ile İmam Ebu Yûsuf’dan: “Erkek küfvü olmadığı zaman sahih değildir. Çünkü nikâh kı­yıldıktan sonra nikâhı bozmak, çoğu kez zordur” diye söyledikleri de rivayet olunmuştur. Ayrıca İmam Muhammed'in İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'un görüşüne döndüğü hakkında da bir rivayet vardır.

2- Kadın erginlik çağına vardıktan sonra -ister kız, ister dul ol­sun- kimse onu evlenmeye zorlayamaz. İmam-ı Şafiî ise, erginlik çağına varan kızı da küçük kıza kıyas ederek: “Babası ile dedesi ona danışmadan onu istedikleri kimse ile evlendirebilirler. Zi­ra henüz kız olduğu için tecrübesizdir ve dolayısıyla kendi menfaa­tini düşünemez. Bunun içindir ki haberi olmadan babası onun mehrini alabilir” demiştir.

Biz diyoruz ki: Hür olduğu ve erginlik çağına vardığı için baş­kası onu zorlayamaz. Küçük kızları evlendirme yetkisi ise, küçük olup akıllarının noksan olduğu içindir. Bu ise erginlik çağına var­dığı için tam akü sahibi olmuştur. Bunun içindir ki, erginlik çağı­na varan erkekler nasıl şer'i emirlere muhatap iseler o da muha­taptır ve malında tasarruf yetkisine sahiptir. Babasının onun mehrini alması da onun zımnî müvafakatma binâendir. Bunun içindir ki kendisinin nehyetmesi halinde babası mehrini alamaz.

3- Erginlik çağına varan kızın velisi kendisinden izin istediği zaman eğer kendisi susup cevap vermez veyahut gülerse izin vermiş sayılır. Zira Peygamber Efendimiz;

Kız evlendirilmek istendiği zaman kendisinden izin istenir. Eğer ken­disinden izin istenirken kendisi susup cevap vermezse muvafakat et­miş olur[16] buyurmuştur. Hem de susup cevap vermemek muva­fakat etmemekten çok, muvafakat etmeye delalet eder. Zira kız red cevabını değil, muvafakat cevabını vermekten utanır.

Gülmeye gelince:  O, susmaktan daha çok müvafakata delalet eder. Fakat ağlamak öyle değildir. Çünkü ağlamak kızıp istememenin belirtisidir: Kimisi: “Eğer kız alay eder gibi gülerse muvafakat ettiği ve eğer sessiz ve uzun uzun ağlarsa reddettiği anlaşılmaz” de­miştir.

Eğer kızın velisi olmayan bir kimse veyahut daha uzak olan bir velisi kızdan muvafakat isterse, kız konuşmadıkça muvafakat et­miş sayılmaz. Çünkü kızın susup bu kimseye cevap vermemesi, utan­dığı için değil, sözüne önem vermediği için olabilir. Bunun için mu­vafakat ettiğine delâlet etmez. Şayet etse de onunla yetinilmez. Çün­kü kızın susması ile ancak zorunluk dolaysiyle yetinilir. Bu durum­da ise zorunluk yoktur. Fakat eğer kızdan muvafakat isteyen kim­se, velisinin elçisi olursa kızın susması kâfi gelir. Çünkü elçi, ken­disini gönderenin yerine kaimdir.

Kızcan muvafakat isterken de, muvafakat edip etmediğini öğ­renebilmek için kendisini isteyenin adını vermek ve onu kıza tanıt­mak gerekir. Kızdan muvafakat isterken sahih olan kavle göre ona mehrinin miktarını bildirmek gerekmez. Zira nikâh mehirsiz de kıyıla  bilir.

Eğer kız, velisi onu birisine nikahladıktan sonra durumu öğ­renip susarsa, hüküm yine böyledir. Çünkü susmanın müvafakata delâlet etmesi her iki durumda da aynıdır. Sonra, eğer durumu kıza haber veren kimse, kendiliğinden haber veriyorsa -İmam Ebû Hanife'ye göre- bu kimsenin ya adil olması, ya da iki kişi olmaları gerekir. Eğer velinin elçisi olursa -her üç İmama göre de- onda ne adalet, ne de sayı şart değildir, ki bu meselenin birkaç benzeri daha vardır.

Eğer kendisinden muvafakat istenen kadın dul olursa, muva­fakat ettiğini söylemesi şarttır. Zira Peygamber Efendimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):

Dul kadına danışılır[17] buyurmuştur. Hem de dul kadının ağzı ile, muvafakat ettiğini söy­lemesi ayıp sayılmaz. Kaldı ki daha önce evlendiği için muvafaka­tim söylemekten fazla utanç duymaz.

Eğer bir kızın bekâreti -sıçrama, aybaşı âdetini görme veya yaralanma gibi- bir olay sonunda zail olarsa, yine kız sayılır. Çün­kü gerçekte kızdır ve daha önce erkeklerle oturup kalkmadığı için utancında azalma olmamıştır.  İmam Ebû Hanife'ye göre kızlığı zina ile giden kadın da kız hükmündedir. Diğer iki imam ile İmam-ı Şafiî ise: «Onun susmasıyle yetinilmez. Çünkü gerçekte kız değildir» demişlerdir, imam Ebû Hanife ise: “Gerçekte kız değilse de herkes onu kız bildiği için ağzı ile muvafakat etmekten utanç duyar. Bu­nun için onun susmasiyîe yetinilir ki menfaati zedelenmesin. Fakat eğer kızlığı yanlışlıkla veya fasid bir nikâh sebebiyle kendisiyle ya­pılan cinsel ilişki sonunda giderse kız sayılmaz. Çünkü bu kadınla ilgili bir takım, hükümler bulunduğu için şeriat, durumunun açığa vurulmasını emretmiştir. Zina ise gizli tutulması matlubtur. Bunun için, eğer zina işlemiş olduğu halk arasında yayılmış ise susması ile yetinilemez” demiştir.

3- Eğer bir kadm, kocası ona: “Sen benimle nikahlandığını öğ­rendin de susup birşey söylemedin, kadın da: “Ben susmadım, red­dettim” derse kadının sözü dinlenir. İmam Züfer: “Erke­ğin sözü dinlenir. Çünkü susmak asıldır, kabul etmemek arızdır. Bu da, satış veya alışta kendisine muhayyerlik tanınan ve muhayyerlik süresi geçtikten sonra “Ben reddettim” diyen kimse gibidir. Onun sözü nasıl dinlenmiyorsa bu da öyledir” demiştir.

Biz diyoruz ki: Erkek, akdin sahih olduğunu, kadm ise sahih olmadığını iddia ettiği için erkek müddai, kadın münkirdir. Bunun için kadının sözü asıldır. Satış veya alışta muhayyerlik meselesi ise böyle değildir. Zira o meselede muhayyerlik süresinin bitmesi akdin kesinleşmiş olduğunu gösterir.

Eğer erkek, kadını duyduğu zaman sustuğuna dair şahit geti­rirse, nikâh kanıtlanmış olur. Zira davasının hak olduğunu beyyine ile aydınlatmıştır. Eğer erkeğin beyyinesi olmazsa - İmam Ebû Hanife'ye göre- kadına yemin lâzım gelmez. Çünkü altı meselede yemin, teklifi yoktur ve bu mesele onlardan biridir.

4- Velisi tarafından evlendirilen küçük çocuğun nikâhı -çocuk is­ter erkek, ister kız olsun, kız da İster kız ister dul olsun- nikâhı sahihtir. İmam Mâlik: “Çocuğun babasından başka”, İmam-ı Şafii de: “Babası ve dedesinden başka, hiç kimse çocuğu evlendiremez” demişlerdir. İmam Mâlik: “Hür olan kimselere veli olmak, ihtiyaç­tan dolayıdır. Burada ise ihtiyaç yoktur. Zira küçük çocuk cinsel arzusu olmadığı için evlenmeye muhtaç değildir. Ancak babanın ve­layeti nassan sabit olduğu için onu tartışamayız. Dede ise babanın hükmünde olmadığı için babaya kıyas olunamaz” demiştir.

Biz diyoruz ki: Bütün velilerin, velayetleri altında bulunan ço­cukları evlendirmeleri kıyasa uygundur. Zira evlenmede birtakım yararlar vardır ve o yararlar ancak iki küfün birbirleriyle evlenme­lerinde bulunur. Küfü' ise her zaman ele geçmez. Bunun için biz ve­liye, çocuğu için bir küfü1 bulduğu zaman onu evlendirme yetkisini veriyoruz.

İmam-ı Şafii de: “Baba ile dededen başka, hiç bir veli velayeti altındaki çocuğun menfaatini tam olarak düşünemez. Zira çocuğa olan akrabalığı uzak olduğu için, ona karşı şefkati da tabiatiyle az olur. Bunun içindir ki -mal can kadar önemli olmadığı halde- çocuğun malında tasarruf yetkisine sahip değildir. Bu iti­barla, çocuğun malında tasarruf yetkisine sahip olmadığına göre ca­nında tasarruf yetkisine sahip olmaması evleviyetle lâzım gelir” de­miştir.

Biz diyoruz ki: Baba ile dede nasıl çocuğun iyiliğini düşünü­yorlarsa, diğer veliler de çocuğun yakını oldukları için onun iyiliği­ni düşünüyorlar. Ancak baba ile dedeye nazaran şefkatlarınm az olduğu bir gerçektir. Biz bu eksikliği de, çocuk büyüdükten sonra ona nikâhını bozma yetkisini vermekle telafi ediyoruz. Malda ta­sarruf ise, tekerrür ettiği için doğurduğu zararın telafisi mümkün değildir.

İmam-i Şafiî: “Küçük olan kız çocuğu eğer dul olursa babası ile dedesi de onu evlendiremezler. Çünkü dul olduğu için tecrübe sahibi olmuş ve dolaysıyla velayet altından çıkmıştır” diyor. Biz buna karşı da diyoruz ki: Çocuk olduğu için cinsel arzusu yok­tur ve cinsel arzu olmayınca, erkeklerle oturup kalkmak ona tec­rübe kazandırmaz.  Peygamber Efendimiz'in “Evlendirme yetkisi asabeye, yani baba tarafından erkek yakınlara aittir[18] ha­disi de bizim görüşümüzü teyit etmektedir. Zira bu hadiste -görül­düğü üzere- ne veliler arasında ve ne de velayet altında bulunan­lar arasında bir ayırım veya istisna yapılmamıştır.

Şunu da bilmek gerekir ki: Nikâhtaki asabeler de, miras asa-beleri gibi sıraya göre olup yakın olanlar uzak olanları hacbederler.

5- Babası veyahut dedesi tarafından evlendirilen çocuk -ister er­kek, ister kız olsun- büyüdükten sonra ona muhayyerlik yoktur. Zira baba ile dedenin şefkati çok olduğu için yaptıkları akit, çocu­ğun kendisi büyük olup onun isteği ile olmuş gibidir. Baba ile de­deden başka veliler tarafından evlendirilen çocuk ise, büyüdükten sonra muhayyer olup isterse evliliğini sürdürür, isterse bozar. Bu, İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'in görüşüdür. İmam Ebû Yûsuf ise, diğer velileri de baba ile dedeye kıyas ederek: “Bozamaz” demiştir. İmam Ebû Ha­nife ile İmam Muhammed: “Çünkü diğer veliler, çocuğa olan akrabalıkları baba ile dedeye nazaran daha uzak oldu­ğu için çocuğun iyiliğini tam anlamiyle düşünemeyip onu istenme­yen bir duruma sokabilirler. Çocuk büyüdükten sonra bunu, bari kendisi önleyebilsin” demişlerdir.

Metindeki itlaktan, çocuğu evlendiren, annesi veya hakim de ol­sa, çocuk büyüdükten sonra muhayyer olduğu anlaşılmaktadır, ki doğru olan rivayet de bu yoldadır. Zira anne kadın olduğu için gö­rüşü zaiftir, Hakim de yabancı olduğu için şefkati azdır. Hiç olmaz­sa çocuk büyüdükten sonra eğer istenmeyen bir duruma düşmüş ise kendini kurtarabilsin.

Fakat çocuğun, nikâhım bozabilmesi için hakimin karan gere­kir. Çünkü bu nikâh tek taraflı bozulduğu için diğer taraf ondan zarar görür. Bunun için hakimin kararma ihtiyaç vardır.

İki İmama göre eğer kız çocuğu erginlik çağına vardıktan son­ra, evlendirilmiş olduğunu öğrendiği halde susup bir şey söylemezse muvafakat etmiş sayılır. Öğrenmemesi halinde ise, öğrendiği za­man muhayyerdir. Kızın evlendirilmiş olduğunu öğrenmesi şarttır. Çünkü öğrenmedikçe mazur sayılır. Fakat nikâhını bozabildiğini bilmesi şart değildir. Zira İslâm ülkesinde olduğu için şeriat ahkâmı­nı öğrenebilir, öğrenmediği zaman kusur işlediği için bilgisizliğinin cezasını çeker. Erkek çocuğun susması ise muvafakat sayılmaz. Er­kek çocuk: “Ben razıyım, muvafakat ediyorum” demedikçe veyahut razı olduğunu gösteren bir davranışta bulunmadıkça muhayyerliği devam eder.

Sonra, bu nikâhın bozulması boşanma değildir. Çünkü bunu kadın da yapabilir. Kadında ise boşama yetkisi yoktur. Kocası ta­rafından kendini boşama yetkisi kendisine verilen kadın ise öyle de­ğildir. Onun kendini boşaması boşanmadır. Çünkü bu yetkiyi kocası kendisine verdiği için kocası onu boşamış gibi olur.

Eğer bu iki eşten biri erginlik çağına varmadan ölürse diğeri ona varis olur. Bu iki eşten' biri erginlik çağına vardıktan sonra da eğer daha nikâhı bozulmamışken ölürse yine diğeri ona varis olur. Çünkü aralarındaki nikâh akdinin asli sahihtir ve ölüm ile son bulmuştur. Fakat herhangi bir kimse tarafından ve kendilerinden habersiz olarak nikâhları kıyılan iki eşten biri, eğer daha durumu öğrenip muvafakat etmemişken ölürse, diğeri ona varis olamaz. Çün­kü bu nikâh mevkuf olduğu için ölüm ile bozulmuş olur.

Köle, çocuk ve deli, kimseye veli olamazlar. Zira bunlar ken­dilerine veli olamadıklarına göre başkalarına veli olamamaları evleviyetle lâzım gelir. Kaldı ki velayet maslahat içindir. Bunlara ve­layet vermekte ise maslahat yoktur. (Gayr-ı müslim de müslümana veli olamaz.) Zira Cenab-ı Hak (Azze ve Celle):

Allah hiçbir zaman kâfirlere müslümanlar üzerinde bir yetki vere­cek değildir[19] buyurmuştur. Bunun içindir ki gayr-ı müslimin müslüman kimse aleyhinde şahidliği kabul olunmaz ve gayr-i müs­lim ile müslüman kimse birbirine varis olamazlar. Fakat gayr-i müs­lim, gayn müslim olan küçük çocuğuna veli olabilir. Çünkü Cenab-ı Hak (Azze ve Celle):

Kâfirler birbirlerinin velisidirler[20] buyurmuştur. Bunun için gayr-i müslimler hem birbirlerinin aleyhinde şahidlik edebilirler, hem de birbirlerine varis olurlar.

İmam Ebü Hanife'ye göre Asabe bulunmadığı zaman (asabe olmayan akrabalara da evlendirme velayeti) istihsanen vardır. İmam Muhammed ise: «Asabe olmayan akrabalara ve­layet yoktur» demiştir, ki kıyas da bunu gerektirir ve İmam Ebû Hanife'den de bu yolda bir rivayet vardır. İmam Ebû Yûsuf'dan ise bu konuda değişik rivayetler gelmiştir. Fakat en meşhurları şudur ki o da İmam Muhammed ile be­raberdir, İmam Muhammed ile İmam Ebû Yû­sufun  delili, metni yukarıda geçen “Evlendirme yetkisi asabeye aittir” hadisidir. Hem de velayetten gaye aileyi küfü' olmayan kim­selerle evlenmek lekesinden korumak olduğuna göre, bunu ancak ailesinin ferdleri olan asabe düşünürler. İmam Ebû Hanife de: “Velayet çocuğun maslahatı içindir. Asabe olmayan diğer akrabalar da şefkatin gereği olarak çocuğun maslahatını gözetirler” demiştir,

Velilerden hiçbiri bulunmadığı zaman velayet hakim geçer. Zira Peygamber Efendimiz;

Velisi bulunmayanın velisi hakimdir.” [21] buyurmuştur.

6- Yakın olan veli hazır bulunmayıp uzak bir yerde olursa, on­dan bir derece uzak olan veli, çocuğu evlendirebilir. İmam Züfer: “Evlendiremez. Zira ondan daha yakın olan veli bulunmak­tadır ve daha yakın olan veli sağ bulundukça velayet yetkisi baş­kasına geçemez. Bunun içindir ki bulunduğu yerde de çocuğu ev­lendirebilir” demiştir.

Biz diyoruz ki: velayet maslahat için olduğuna göre, hazır bu­lunmayan kimsenin velayetinde maslahat yoktur. Bulunduğu yer­de çocuğu evlendirmekten de menedilir. Şayet yapabilse de biz diyo­ruz ki: Uzak olan velinin akrabalığı uzak ise de tedbiri yakındır. Diğe­rinin de akrabalığı yakınsa da tedbiri uzaktır. Bu itibarla ikisi ay­nı derecede olan iki velî gibidirler. Hangisi çocuğu evlendirirse ca­izdir.

 Uzak yerden maksat, kervanların yılda ancak bir defa vardık­ları yerdir. Bu Kudurî'nin görüşüdür. Kimisi: “Namazın kısaltüabildiği mesafenin en azıdır” demiştir, ki muteahirin olan ule­madan kimisi bunu benimsemiştir. Kimisi de: “Öyle bir mesafedir ki görüşünü almak için yanma gidip gelinceye kadar istekli olan küfü' elden gider,” demiştir ki bu görüş daha makûldür. Zira böyle bir durumda onun velî kalmasmda maslahat yoktur.

Hem babası, hem oğlu bulunan deli kadının evlendirme velisi -İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsufa göre- oğludur. İmam Muhammed ise: “Babasıdır. Çünkü baba oğuldan daha şefkatlidir” de­miştir. İmam Ebû Hanife   ile İmam Ebû Yûsuf da: “Asabelikte oğul babadan önce gelir. Velayet de asabeliğe dayanır. Velayette fazla şefkate bakılmaz. Nitekim annenin ba­bası daha şefkatli olduğu halde en uzak asabeler bile ondan önce­dirler.” demişlerdir. [22]

 

KEFAET BOLUMU

 

Kefaet: Erkeğin kadına küfü, yani denk olması demektir.

Evlenmede kefaet gözetilir.  Zira Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):

Bana bakınız. Kadınları ancak velîler evlendirir ve kadınlar ancak küfü'leri ile evlendirilebilirler”. [23] buyurmuştur. Hem de kadın an­cak kendisine küfü' olan kimse ile evlendiği zaman mutlu olabilir. Zira soylu ve sosyal mevkii yüksek olan bir kadın hiçbir zaman ba­yağı bir kimsenin altına girmek istemez. Bunun için kefaeti gözet­mek gerekir. Fakat kadın erkeğe küfü' olmasa da bir sakıncası yok­tur. Çünkü erkek adi bir kadınla da evlenmekten aşağılık duymaz.

Eğer bir kadın kendini küfü olmayan bir kimse ile evlendirirse, velileri kendilerine sürülen lekeyi silmek için (onları ayırabi­lirler.)

1- Kefaetin bir şartı soydur. Zira herkes kendi soyu ile övünür. Bunun için Kureyş kabilesinden olan araplar birbirlerine küfü'dürler. Nasıl ki diğer araplar da kendileri gibi arap olan herkese küfü'dürler. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem);

Kureyş kabilesi boy boy birbirlerine küfü'dürler. Diğer Araplar da kabile kabile birbirlerine küfü'dürler. Arap olmayanlar da kişi kişi birbirlerine küfü'dürler[24] buyurmuştur. Buna göre Kureyş ka­bilesinin bütün aile ve fertleri biribirine denk olup aralarında üs­tünlük farkı yoktur. İmam Muhammed böyle söylemiş­tir. Ancak eğer hilâfet hanedanı gibi bir aile soy üstünlüğü ile meş­hur olursa, o ailenin kadınlarına diğerleri küfü' sayılmazlar.

İmam Muhammed herhalde bunu, hilâfete saygı gös­termek ve fitneyi yatıştırmak için söylemiştir.

Araplarda da Bahüeoğulları diğer Araplara küfü' değillerdir. Zi­ra Bahileoğulları adi diye tanınan bir kabiledir.

Arap olmayanlar da, iki ve ikiden fazla babası müslümanhkta geçenler birbirlerine küfü'dürler.

2- Kendisi müslümanlığı kabul eden veyahut yalnız bir babası müslüman olan kimse, iki babası müslüman olan kimseye küfü' değil­dir. Zira soy ancak baba ile dedenin ikisi ile tamam olur. İmam Ebû Yûsuf bir baba ile yetinmiştir.

3- Kendini müslümanlığı kabul eden kimse de bir babası müslü­man olan kimseye küfü' değildir. Zira Arap toplumlarda soy üs­tünlüğü müslümanhktadır.

Sahih olan rivayete göre, İmam Ebû Hanife ile İmam Ebü Yûsuf: “Kefaetin bir şartı da dindarlıktır” de­mişlerdir. Zira en büyük üstünlük dindarlıktadır ve kadın, kocası­nın soy düşüklüğünden çok, fâsık olmasından utanç duyar.

İmam Muhammed ise; “Dindarlığın kefaetle bir ilgi­si yoktur. Zira dindarlık âhiret işidir. Dünya ahkâmı üzerinde bir rolü yoktur. Meğer kişi, kendisiyle alay edilircesine fâsık olur ve­yahut sarhoş olarak çarşı ve pazarlara çıkar da çocuklara oyuncak olursa, o zaman nazara alınır. Çünkü böylesi kimseleri herkes hor görür” demiştir.

Zahir olan rivayete göre (kefaetin bir şartı da zenginliktir. Zen­ginlik kadının mehir ve nafakasını verebilecek kadar mal sahibi olmaktır.) Kadının mehir ve nafakasından birine veyahut ikisine gücü yetmiyen kimse, hiç bir kadına küfü' değildir. Zira kadın ancak mehir karşılığı, erkeğe helal olur. Geçimlik de olmazsa evlilik süremez. Mehirden maksat peşin olarak verilmesi âdet olan mik­tardır. Zira diğer kısmı vadeli olduğu için, kişi ona mâlik olmasa da kefaetten düşmez. Rivayet olunduğuna göre İmam Ebû Yûsuf yalnız kadının geçimliğini verebilmeyi şart koşmuştur. Zira mehirlerde hem müsamaha edilir, hem de kişi, eğer babası zen­gin olursa, karısının mehrini verebilir sayılır.

İmam Ebû Hanife ile imam Muhammed: “Yalnız kadının mehir ve geçimliğini verebilecek kadar vakti yerin­de olan kimse, daha zengin olan kadına küfü' değildir. Çünkü halk arasında en büyük değer zenginliktedir. Fakire hiç kimse değer ver­mez” demişlerdir.

Îmam Ebû Yûsuf ise: “Fazla zengin olmanın bir ro­lü yoktur. Zira dünya malı bir bulut parçasının gölgesi gibi gâh bu­rada, gâh şuradadır” demiştir.

İki İmama göre (kefaetin bir şartı da kişinin mesleğidir.) İmam Ebû Hanife’den ise, bu konuda iki rivayet gelmiştir. İmam Ebû Yûsuf dan: “Eğer kişinin mesleği -hamamcılık, eski­cilik ve sepicilik gibi” çok adi olmazsa bir etkisi yoktur diye söy­lediği de rivayet olunmuştur.

Kişinin mesleğini kefaetin şartı sayanlar: “Çünkü herkes sahi­bi olduğu mesleğiyle öğünür ve adi işlerle uğraşanları.hor görür”, diğerleri de: “Kişi her an için, mesleğini bırakıp başka bir işi ya­pabildiği için, mesleği ne olursa olsun onunla küçük düşmez” demiş­lerdir.

Eğer bir kadın mehr-i mislinden daha az bir mehîrle birisiyle evlenirse -İmam Ebû Hanife'ye göre- kadının velileri o kimseyi ya kadının mehr-i mislini vermeye, ya da kadından ayrılmaya zor­layabilirler. Diğer iki İmam ise: “Zorlayamazlar. Çünkü mehir ka­dının hakkıdır ve kadın kendi hakkından vazgeçmiştir. Nasıl ki, ni­kâh kıyıldıktan sonra kadın mehrini kocasına bağışlayabilir” de­mişlerdir.

İmam Ebü Hanife ise: “Mehrin çokluğundan kıvanç, azlığından utanç duyulur. Bunun için mehir de kefaete benzer.. Nikâh kıyıldıktan sonra kadının, mehrini kocasına bağışlaması ise öyle değildir” demiştir.

İmam Ebû Hanife'ye göre (babanın, küçük kızını mehr-i mis­linden daha az ve küçük oğlunu da daha çok bir nehirle evlendir­mesi caizdir. Babadan başka veli için caiz değildir. Diğer iki İmam ise: “Eğer mehr-i misîl'den daha az veya çok olan miktar, halkın alış verişlerde aldandıklan miktardan çok olursa -bunu yapan, baba da olsa- caiz değildir” demişlerdir. Bunun anlamı şudur ki: İki İmama göre böyle olduğu zaman nikâh fasittir. Zira velayet çocu­ğun maslahatı içindir. Böyle yapmada ise, çocuk için maslahat yok­tur. Bu da, babanın çocuğunun malını fiatından daha aşağı bir kar­şılıkla satması gibi bir şeydir. O satış nasıl fasit ise bu nikâh da öyledir.

Îmam Ebû Hanife ise: “Baba hiç bir zaman çocu­ğunun kötülüğünü istemez. Herhalde bu evlilikte çocuğu için mehirden daha önemli bir kazanç vardır, ki onun bu zararına göz yum­muştur. Mali tasarruflarda ise, kârdan başka bir gaye bulunmadı­ğı için, çocuğun malında tasarruf eden, baba da olsa, kazançlı ol­mayan her türlü tasarruf fasittir” demiştir.[25]

 

Vekil İle Fuzulînin Evlendirmeleri Hakkında Bîr Fasıl

 

1- Kişi amcası kızını kendine nikahlayabilir, İmam Züfer: “Nikâhlayamaz” demiştir. Bir kadın yabancı bir kimseye de vekâ­let verdiği zaman, o yabancı da kadını kendine nikahlayabilir. İmam Züfer ile îmam-ı Şafii: “Nikâhlayamaz. Çün­kü tek kişi -satışlarda olduğu gibi- hem verici, hem alıcı olamaz” demişlerdir. Ancak îmamı Şafii: “Veli için zorunluk var­dır. Çünkü kadının ondan başka velisi bulunmayabilir. Vekil ise her­kes olabilir” diyerek amcaoğlu meselesinde îmam Züfer'den ayrılmıştır.

Biz diyoruz ki: Evlendirmede vekil sadece telaffuz ve ifadede vekildir. İfadede ise teslim ve tesellüm yoktur, ki tek kişi hem ve­rici, hem alıcı olsun. Satışlarda ise vekil öyle değildir. Çünkü sa­tışta vekil teslim ve tesellüm ile mükelleftir.

Biz Hanefi'lere göre bir kişi her iki tarafın vekili olduğu zaman onun «Falancayı falana evlendirdim” demesi kâfi olup “Kabul ettim” demesine gerek yoktur. Çünkü onun “Evlendirdim” sözü “Kabul ettim” manâsım da içermektedir.

2- Eğer bir kimse bir kadın veya bir erkeği fuzuli olarak, yâni haberleri olmadan evlendirir ve o kadın veya erkek durumu öğren­dikten sonra, kabul ederse nikâh sahihtir, etmezse batıldır. Zira başkası adına ve fakat haberi olmadan yapılan her akit mevkuf olup eğer o başkası durumu öğrendiği zaman kabul ederse akit sahihtir, etmezse batıldır. İmam-ı Şafiî: “Başkası adına ye haberi olmadan yapılan bütün tasarruflar batıldır. Zira akit bir sonuç el­de etmek için vazedilmiştir. Başkası adına ve haberi olmadan her­hangi bir tasarrufta bulunan kimse ise, yaptığı akitten sonuç elde etmeye gücü yetmez. Bunun için yaptığı akit hükümsüzdür” demiştir.

Biz diyoruz ki: Tasarrufun bir rüknü akittir. Akit de tasarrufa ehil olan bir kimse tarafından ve ehil olan bir kimse adına yapıl­mıştır. Bunun için eğer ilgili kimse kabul ederse sahih olmaması için hiç bir neden yoktur.

3- Eğer bir kimse: “Şâhid olun: Ben falanca kadınla evlendim” der ve kadın da bunu öğrenince “Kabul ettim” derse, nikâh batıl­dır. Fakat eğer birisi: “Şâhid olun: En falanca kadını falanca ile evlendirdim” der ve kadın bunu öğrendikten sonra: “Ben kabul et­tim” derse caizdir .Eğer bir kadın da. “Şâhid olun: Ben falanca ile evlendim” der ve o kimse de bunu öğrendikten sonra -ben kabul ettim derse, batıldır.) Bu, İmam Ebu Hanife ile İmam Muhammed'e göredir. İmam Ebû Yûsuf ise: “Eğer bir kadın kendini, haberi bulunmayan bir kimseye nikâhlar ve o kimse de öğrendiği zaman kabul ederse sahihtir” demiştir.

Bu ihtilafın nedeni şudur ki: İmam Ebû Yûsuf'a göre tek kişi her iki taraf için de fuzuli veyahut bir taraf için fuzulî, bir taraf için asıl veya vekil olabilir. İmam Ebü Ha­nife ile İmam Muhammed'e göre olamaz.

4- Eğer akit iki fuzulî arasında veyahut bir fuzulî ile bir asil ara­sında cereyan ederse, ittifak ile caizdir.

Eğer bir kimse bir başkasına, kendisini bir kadınla evlendir­mesi için izin verir ve o başkası da onu bir akitte iki kadınla evlendirirse, her iki kadının da nikâhı sahih değildir. Zira akit ne ikisi hakkmda, ne ikisinden herhangi biri hakkında ve ne de ikisin­den belli olan biri hakkında câri olur. İkisi hakkında câri olamaz. Çünkü kendisi “Bir kadınla” demiştir. İkisinden herhangi biri hak­kında da cari olamaz. Çünkü hiçbiri diğerinden öncelikli değildir.[26]

 

MEHİR BÖLÜMÜ

 

Nikâh kıyılırken kadına bir mehir biçilmese de sahihtir. Çün­kü nikâh, erkek ile kadının evlilik hayatını yaşamalarını helâl kıl­mak için yapılan bir akittir. Nikâh kıyılırken kadına mehir biçilmese de, erkek ile kadının varlığı akdin sıhhati için yeterlidir. Kal­dı ki mehir, kadının şerefli bir varlık olduğunu belirtmek için şe­riatın vacip kıldığı bir şeydir. Bunun için, nikâhın kıyılması sırasın­da eğer kadına mehir biçilmese de akdin sahih olması lâzım gelir. Hattâ eğer bir kimse herhangi bir kadınla evlenirken ona me­hir vermemeyi bile şart koşsa, aynı sebebe binaen yine akit sahih­tir, İmam Mâlik (ahimehullah) ise bu görüşe katılma­yıp, içinde kadına mehir verilmemesi şart koşulan nikâhın fasit ol­duğunu söylemiştir.

Mehrin en azı on dirhemdir. İmam-ı Şafiî (Rahimehullah): “Mehrin en azı diye bir şey yoktur. Alım -satımlarda sa­tın alman mala karşılık olarak verilebilen her şey mehir olabilir. Çünkü mehir kadının hakkı olduğu için takdir ona aittir” demiştir. Biz, Peygamber Efendimiz'in; “On dir­hemden az mehir yoktur[27] hadisine dayanıyoruz. Ayrıca, meh­rin şeriat tarafından kadının şerefli bir varlık olduğunu belirtmek için vacip kılınan bir şey olması da, hatırı sayılır bir miktardan az olmamasını gerektirir. Bu miktar da en az on dirhemdir. Zira hır­sızın eli ancak on dirhem değerinde olan bir şeyi çaldığı zaman kez silir.

Şayet bir nikâh on dirhemden daha az bir miktar üzerinde kıyılırsa -bize göre -kadına yine on dirhem düşer. İmam Züfer: “Bu durumda kadına mehr-i misil düşer. Çünkü mehir ola­mayan bir miktarın biçilmesi, hiç bir şeyin biçilmemesi hükmünde­dir. Hiç bir şey biçilmediği zaman ise, kadına mehr-i misil lâzım gelir” demiştir. Biz diyoruz ki: Mehrin on dirhemden az olduğu zaman fasit ol­ması, şeriatın emrine uyulmadığı içindir. Zira Şeriat on dirhemden az biçilmemesini emretmiştir. Kadın da on dirhemden aza razı ol­duğuna göre on dirheme daha da razıdır. Kadına hiç bir şey biçil­mediği zaman ona Mehr-i misil lâzım geldiğine ise kıyas olunamaz. Çünkü ona hiç bir şey biçilmediği zaman olabilir ki üstünlük gös­tererek hiç bir şey almaz da, ona az bir şey verildiği zaman kabul etmez. Eğer kendisine on dirhemden az bir mehir biçilen kadının kocası, onunla gerdeğe girmeden onu boşarsa -her üç imamımıza göre- kadına beş dirhem lâzım gelir, imam Züfer: “Ona -hiç bir şey biçilmediği zamanda olduğu gibi- müt'a lâzım gelir” demiştir.

Eğer nikâh bayılırken kadına on dirhem veyahut daha fazla bir miktar biçilir ve kocası kendisiyle gerdeğe girer, ya da gerdeğe gir­meden ölürse, kadına biçilen mehrin tamamı, lâzım gelir. Zira er­keğin gerdeğe girmesi kadının kendini pna teslim etmesi demektir. Bunun için kadın, karşılığını almayı hak etmiş olur. ölümle de ev­lilik hayatı sona erer ve bir şey sona erdiği zaman karşılığı hak olur.

Eğer kişi, karısını, onunla gerdeğe girmeden veya tenhalaşma­dan boşarsa, kadına biçilen mehrin yansı lâzım gelir.  Zira;

Eğer siz kadınlara dokunmadan onlan boşarsanız ve daha ön­ce onlara mehir biçmişseniz biçtiğiniz mehrin yansı onlara dü­şer[28] âyet-i kerimesi bunu emrettiği gibi akli deliller de birbir­leriyle çatıştığı için burada merci nasstır. Çünkü erkeğin kendi isteğile kadını boşaması kadına biçilen mehrin tamamının lâzım gel­mesini, kadına dokunmadan onu boşaması da ona hiç bir şeyin lâzım gelmemesini gerektirir.

Metinde “Ve tenhalaşmadan” diye söyledik. Çünkü biz Hanefi1er'e göre kadınla tenhalaşmak da kadınla gerdeğe girmek gibidir.

Eğer nikâh kıyılırken kadına mehir biçilmez veyahut ona me­hir verilmemek kaydı ile nikâh kıyüırsa -eğer kocası kendisiyle ger­değe girer, yahut gerdeğe girmeden kocası, ya kendisi ölürse- ona mehr-i misil düşer. İmam-ı Şafiî: “Kocası kendisiyle ger­değe girmeden, ikisinden birinin ölmesi halinde ona bir şey düşmez” demiştir. Kocasının kendisiyle gerdeğe girmesi halinde ise, Şafiî1er'in çoğu ona mehr-i misil düşmesi görüşündedirler, İmam-ı Şafii: “Çünkü mehir yalnız kadının hakkıdır. Kadın onu son­radan bağışlayabildiği gibi, başta da istemiyebilir” demiştir.

Biz diyoruz ki: “Mehir -yukarıda da geçtiği üzere- şeriatın va­cip kıldığı bir şey olduğu için, kadın başta: “Benim nikâhım mehirsiz olsun” diyemez. Ancak onun hakkı olduktan sonra almayabilir.

Eğer nikâhı kıyılırken kendisine mehir biçilmeyen kadının ko­cası kendisiyle  gerdeğe girmeden onu boşarsa, ona müt'a düşer. Yâni kocasının kendisine -üzüntüsünü hafifletmek için- bir hedi­ye vermesi gerekir. Zira Cenâb-ı Hak (Azze ve Celle);

Kadınlara dokunmadan ve onlara bir mehir biçmeden onlan bo­ğarsanız size günah yoktur. Ancak onlara -zengin kendi haline, fa­kir kendi haline göre- fayda dokundurun[29] buyurmuştur.

Sonra bu mut'a, yâni bu kadına bir sa'y verilmesi âyette emredildiği için vâcibtir. İmam Mâlik ise: «”Âyetin sonunda gelen .Bu, iyi davrananların şanına yakışır, bir borçtur” cümlesine bakarak: “Müstahabtır” demiştir.

Mut'a: Kadının emsali tarafından giyilen üç parça elbisedir.

Bu üç parça elbise de Hz. Âişe ile İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'dan rivayet olunduğuna göre bir gömlek, bir baş ör­tüsü ve bir çarşaftır. Metinde geçen “Kadının emsali tarafından giyilen” kadından bu konuda kadının haline bakıldığı anlaşılmaktadır, ki Kerhi de böyle söylemiştir. Çünkü mut'a mehr-i mislin yerine geçer. Mehr-i misi de kadının haline göredir. Fakat doğrusu şudur ki -yukarıda geçen âyeti kerîmede «zengin kendi haline fakir kendi haline göre” diye buyurulduğu için erkeğin haline bakılır.

Şunu da bilmek gerekir ki Mut'a, ne mehr-i mislin yarısından fazla ve ne de beş dirhemden az olur.

Eğer nikâh kıyılırken kadına mehir biçilmez, ancak sonradan erkek ile kadın kendi aralarında bir şey üzerinde uyuşurlarsa, eğer erkek gerdeğe girer veya gerdeğe girmeden ölürse, üzerinde uyuş­tukları şey kadına düşer. Eğer gerdeğe girmeden kadını boşarsa ka­dına mut'a düşer. İmam Ebû Yûsufun birinci gö­rüşüne göre ise kadına üzerinde uyuştukları şeyin yarısı düşer, ki İmam-ıŞâfii de buna kaildir. Zira üzerinde uyuşulan şey de biçilen mehir gibidir. Biçilen mehir nasıl, kendisiyle gerdeğe gi­rilmeden boşanan kadına onun yansı düşüyorsa bu da öyledir.

Biz diyoruz ki: kadına mehir biçildiği için ona mehr-i misi lâ­zım gelmişti. Bunun için bu, mehr-i mislin yerine geçen bir şeydir. Kendisi ile gerdeğe girilmeden boşanan kadına nasıl mehr-i mislin yarısı değil de, mut'a lâzım geliyorsa, bu da mehr-i mislin yerine geçtiği için mehr-i misi gibidir.

Eğer erkek akitten sonra kadının mehrini arttırırsa arttırdığı miktar da ona lâzım gelir. İmam Züfer: “Lâzım gelmez” demiştir, ki biz bunu -Allah izin verirse satış akdi bahsinde de söyliyeceğiz. (Ancak eğer erkek gerdeğe girmeden onu boşarsa art­tırdığı miktarın yarısı ona lâzım gelmez. İmam Ebû Yû­suf un birinci görüşüne göre lâzım gelir. Zira İmam Ebü Hanife ile İmam Muhammed'e göre tensif, yâni mehrin yarısının lâzım gelmesi, akit esnasında biçilen mehre mah­sus ise de, İmam Ebû Yûsuf'a göre akitten sonra biçi­len mehre de şâmildir.

Eğer akitten sonra kadın, mehrinde indirim yaparsa bu indi­rim de sahihtir.

Eğer erkek, kadınla tenhalaşır ve onunla gerdeğe girmesi için bir engel bulunmadığı halde gerdeğe girmeden onu boşarsa kadına mehrin tamamı düşer. İmam-ı Şafii: “Kadına mehrin ya­rısı düşer. Çünkü evlenmenin amacı ancak cinsel ilişki ile sağlanmış olur. Bunun için, cinsel ilişki olmayınca mehir hak edilmiş olamaz” demiştir.

Biz diyoruz ki: satış ve kiralama gibi diğer akitlerde satılan ve­ya kiraya verilen malın alıcı veya kiracıya teslimi ile -alıcı veya kiracı ondan yararlanmasa bile- nasıl semen veya kira hak oluyor­sa, bu da öyledir. Çünkü kadına düşen, kendini ona teslim etmekti. Kadın onunla tenhalaşmakla ise -eğer ortada sıhhi veya şer'i bir mazeret yoksa- bunu yapmıştır.

Eğer erkek kadınla tenhalaşırken ikisinden biri hasta, ya ra­mazanda oruçlu, ya hac veya umre ihramında veya kadın aybaşı halinde olursa, bu hallerin hiçbirinde onunla tenhalaşmış sayılmaz. Bu durumlann hangisinde kadım boşarsa kadma mehrm yarısı dü­şer. Zira bu durumların hepsi cinsel ilişkiye mâni birer haldir. Fa­kat hastalıktan maksat ya tamamen cinsel ilişkiye engel olan, ya da onunla artarak tehlikeli bir duruma giren cinsel ilişkiye engel olan, ya da onunla artarak tehlikeli bir duruma giren hastalıktır.

Kimisi demiştir ki: hastalın, az da olsa, kişide kırgınlık ve gev­şeklik yarattığı için mutlaka mânidir. Bu ayrıntı da kadının hasta-lığındadır. Erkeğin hastalığı ise ne şekilde olursa olsun mânidir. Ra­mazan orucu da, mânidir, çünkü ramazan orucunu bozmak hem kaza hem kefareti gerektirir. Hac veya umre ihramında cinsel iliş­kide bulunmak da hac veya umreyi fesada götürdüğü gibi hem ka­zayı ve hem kurban kesmeyi gerektirir. Kadının aybaşı halinde ol­ması da hem tab'en, hem şer'en mânidir.

Fakat eğer erkek veya kadınm orucu sünnet olursa, kadma mehrin tamamı düşer. Çünkü sünnet olarak oruçlu olan kimse ma­zeretsiz oiarak orucunu bozabilir. Müenteka'nın rivayetine göre ka­za orucu ile adak orucu da sünnet orucu gibidirler. Zira bu iki oruç­ta da kefaret yoktur. Namaz da oruç gibi olup namazın farzı oru­cun farzı, namazın sünneti orucun sünneti gibidir.

Tenasül âleti kesik olan kimseye, eğer karısıyla tenhalaştıktan sonra onu boşarsa İmam Ebû Hanife'ye göre mehrin tamamı, diğer iki İmama göre yansı lâzım gelir. Çünkü bu kimse cinsel ilişkiye karşı daha da güçsüzdür. Fakat erkeklik gücü bulunmayan kimse tenasül aleti bulunduğu için öyle değildir. İmam Ebû Ha­nife ise: “Adamın âleti kesik dahi olsa, kadına düşen kendini ona teslim etmektir, ki bunu yapmıştır,” demiştir.

Bu hallerin hepsinde kadına istihsanen iddet lâzım gelir. Zi­ra bu hallerin hepsinde kadının gebe kalması ihtimali bulunduğu için ihtiyatın gereği, ona iddet lâzım gelmesidir. Çünkü iddet kadı­nın değil, şeriatın ve çocuğun hakkıdır. Bunun için ne kadınm ve ne de kocasının cinsel ilişkide bulunmadıklarına dair sözleri dinlenemez. Mehir ise mal olduğu için iddet gibi olmayıp onun hakkında ihtiyat gerekmez.

Kuduri, şerhinde demiştir ki; eğer mâni, oruç ve aybaşı hali gibi -şer'î olursa iddet vâcibtir.- Çünkü bu durumda cinsel ilişkiye gerçekte imkân vardır. Fakat eğer -hastalık veya çocukluk gibi- tabir olursa cinsel ilişkiye gerçekte imkân bulunmadığı için iddet vâcib değildir.

Bir kadından başka, boşanan bütün kadınlara mut'a vermek müstehabtır. Bu kadın da, mehri biçilip de kendisi ile gerdeğe giril­meden boşanmış olan kadındır. İmam-ı Şafiî: “Bu kadın­dan başka, boşanan bütün kadınlara mut'a vermek vâcibtir. Çünkü mut'a, boşanan kadının üzüntüsünü hafifletmek için vazedilen bir şeydir. Kadında bu üzüntüyü yaratan da kocası olduğu için ona va­ciptir. Bu kadın ise, kendisine mut'a yolu ile mehrin yarısı düştüğü için ona ikinci kez mut'a düşmez. Zira kendisi ile gerdeğe girilme­den boşandığı için. boşanması nikâhının bozulması manâsmdadır. Mut'a da tekerrür etmez” demiştir.

Biz diyoruz ki: Mut'a mehrin yerine geçen bir bedeldir. Bunun için mehrin tamamı veya bir kısmı kadına lâzım geidiği zaman, mufanın lâzım gelmemesi gerekir. Zira bedel ile asıl beraber olamaz. Mut'anın boşanan kadındaki üzüntüyü hafifletmek için olmasına ge­lince: Her ne kadar bu kadında bir üzüntü varsa da bu üzüntüyü kendisinde yaratan kocası onu boşamakla bir suç işlemiş değildir, ki ona ceza lâzım gelsin. O halde Mut'a kişinin kendi isteğine bağlı bir iyiliktir.

Eğer iki kişiden herbiri diğerine, kendi kızını veyahut kızkardeşini diğerinin kızı veya kızkardeşi karşılığında nikahlarsa, her iki akit de sahihtir ve kızlara mehr-i misi lâzım gelir. İmam Şa­fii: “Akit fasittir. Çünkü bu akitle kızlardan herbiri diğer kız ile kızın babası arasında ortaklı bir mal durumuna girmiş olur. Yani yarısı kızın mehri, diğer yarısı da kızın babasının nikâhlı karısı olur. Oysa bu bapta ortaklık olamaz. Bunun için akit sahih değildir” de­miştir.

Biz diyoruz ki: burada mehir olarak biçilen şey mehire yara­madığı için diğerine mehir olamaz, ki onunia babası arasında or­taklı bir mal durumuna girmiş olsun. Nihayet bu da -domuz eti veya şarap gibi- satılması şer'an caiz olmayan bir şey üzerine kı­yılan nikâh gibidir. O nikâh nasıl sahih olup kadına mehr-i misi düşüyorsa bu da öyledir.

Eğer hür bir kimse bir kadınla, kadına bir yıl hizmet etmek ve­yahut ona Kur'an-ı Kerim'i öğretmek kaydı ile evlenirse, kadına mehr-i misi düşer. İmam Muhammed: “Kadına bir yıl hizmet etme­nin ücreti düşer” demiştir. Eğer bir köle efendisinin izni ile bir ka­dınla, kadına bir yıi hizmet etmek  kaydı ile  evlenirse, caizdir ve kadına bir yıl hizmet etmek zorundadır. İmam-ı Şafiî bi­rinci meselede: “Hür olan kimsenin kadına bir yıl hizmet etmesi ve­yahut Kur'an-ı Kerim'i öğretmesi gerekir.” demiştir. Zira İmam-ı Şâfii'ye göre ücret karşılığı, yaptırılan herşey mehir olabilir. Bizim kaidemize göre ise, teslimi mümkün olan mal veya menfaat dışında hiçbirşey mehir olamaz.

Eğer bir kimse bir kadınla evlenirken ona bin dirhem mehir biçer ve ayrıca kadını kendi memleketinden çıkarmayacağını veya­hut ondan başka bir kadınla evlenmiyeceğini şart koşarsa, eğer koş­tuğu şartı gözetirse kadına biçtiği mehirden başka bir şey düşmez.

Çünkü kadına mehir olarak biçtiği şey hem mehre yarar ve hem de kadın ona razı olmuştur. Eğer koştuğu şartı gözetmezse kadı­na mehr-i misi düşer. Çünkü kadın kendisine biçilen mehre şartlı olarak razı olmuştur. Şart yerine gelmeyince kadının rızâsı da or­tadan kalkmış olur. Bunun için kadının mehr-i misli ne ise o lâzım gelir.

Eğer bir kimse bir kadınla, kendisi kadının yanında kalırsa ka­dına bin dirhem, kadın onun yanına gelirse kadına iki bin dirhem vereceği kaydı ile evlenir ve kendisi kadının yanında kalırsa kadı­na bin dirhem düşer. Eğer kadın onun yanına gelirse kadına, ikibin dirhemden fazla ve bin dirhemden az olmamak şartı ile mehr-i misi düşer. Bu da İmam Ebû Hanife'ye göredir. Diğer iki İmam ise: “Her iki şart da caiz olup eğer kendisi kadının yanında kalırsa kadına bin dirhem, kadm onun yanına gelirse kadına ikibin dirhem düşer” (demişlerdir.) İmam Züfer de: “Her iki şart da fasit olup her iki takdirde de kadına bin dirhemden ve iki bin dirhemden çok olmamak şartiyle mehr-i misil düşer” demiştir. Allah izin verirse bu mesele icareler bahsinde daha ayrıntılı ola­rak gelecektir.

İmam Ebû Hanife'ye göre eğer bir kimse bir ka­dınla “Senin mehrin şu iki şeyden biri olsun” diyerek evlenir ve o iki şeyden biri ucuz, biri pahalı olursa, eğer kadının mehr-i misü ucuz olan şeyden daha az olursa ona o iki şeyin ucuzu, eğer mehr-i misli pahalı olan şeyden daha çok olursa ona pahalısı, eğer ikisi arasında ona mehr-i misil düşer. Diğer iki İmam ise: “Her üç ih­timalde de kadına o iki şeyin ucuzu düşer” demişlerdir.

Eğer ki­şi gerdeğe girmeden kadmı boşarsa –İttifakla- her üç İhtimalde de kadına ucuz olan şeyin yansı düşer. îki İmam: “Çünkü ancak biçilen mehrin düşmesine imkân olmadığı zaman, mehr-i misle gidilir. Burada ise ucuz olan şeyin düşmesi -kesin olarak bilindiği için- mümkündür” demişlerdir.

İmam Ebû Hanife ise: “Mehirier içinde en adaletlisi mehr-i misi olduğu için asıl olan mehr-i misidir ve ancak biçilen mehir sahih olduğu zaman mehr-i misilden udul edilir. Burada ise biçilen mehir iki şeyden hangisi olduğunun bilinmediği için sahih değildir. Ancak şu var ki eğer kadının mehr-i misli pahalı olan şeyden az olursa erkek daha çoğa razı olmuştur” demiştir. Bu ka­dının, kendisi ile gerdeğe girilmeden boşanması halinde ona ucuz olan şeyin yarısının lâzım geldiğine gelince: Çünkü böyle olan ka­dınlara mut'a düşer. Ucuz olan şeyin yarısı ise, normal olarak mut'a-dan fazla olduğu için o lâzım gelir. Zira adam ona razı olmuştur.

Eğer kadına evsafı belirtilmeyen bir hayvan mehir olarak bi-çilirse, sahih olup orta kaliteli bir hayvan lâzım gelir ve kişi mu­hayyer olup isterse bizzat hayvanı,  isterse  değerini  verir. Bunun mânâsı şudur ki: “Bir at,” “Bir katır” ve benzeri deyimlerde oldu­ğu gibi, eğer hayvanın türü belirtilip de evsafı belirtilmezse hüküm böyledir. Çünkü eğer hayvanın türü de belirtilmezse, biçilen mehir sahih olmayıp mehr-i misi lâzım gelir. imam-ı Şafii: “Her iki surette de mehr-i misi lâzım gelir” demiştir. Çünkü ona göre satışlarda karşılık olarak verilme­ye yaramayan şeyler nikâhta mehir olamazlar. Zira satış nasıl bir şeyi bir başka şeyle değiştirme akdi ise, nikâh akdi de öyledir. Biz diyoruz ki: nikâh akdi, bir malı mal olmayan bir şeyle de­ğiştirme akdi olduğu için sanki değiştirme olmayıp da karşılıksız olarak bir malı vermeyi kabullenme akdidir. Diyetler ve ikrar ile lâ­zım gelen alacaklar gibi karşılıksız olarak verilmesi kabullenen mal­larda ise evsafın bilinmesi şart değildir. Ancak her iki taraf da mağ­dur olmasın diye biz mehrin -hîç değilse- türü bilinen bir mal olmasını şart koşuyoruz. Çünkü her tür malın iyisi, ortası ve kötü­sü vardır ve ortası verildiği zaman her iki tarafın da hakkı göze­tilmiş olur. Fakat eğer biçilen mehrin türü de bilinmezse, mal tür­leri sayısız olduğu için ortak kalitelisini bulmak mümkün değildir. Bunun için bu durumda mehr-i misi lâzım gelir.

Eğer evsafı bilinmeyen bir elbise parçası mehir olarak biçilirse elbise parçasının türü bilinmediği için kadına mehr-i misi lâ­zım gelir. Eğer elbise parçasının türü açıklanırsa mehir sahihtir. Fakat kişi, elbise parçası ile değerinden hangisini isterse verebilir. Çünkü orta kalitelisi  ancak  değer  biçme  ile  bilinir,  ölçülen veya tartılan bir mal da mehir olarak biçildiği zaman -eğer türü belir­tilir ve fakat evsafı belirtilmezse- kişi yine muhayyer olup isterse onu, isterse değerini verebilir. Fakat hem türü hem evsafı belirtil­miş ise, kişi değerini veremez. Çünkü ölçülen veya tartılan cinsten olan mallar, türü ve evsafları bilindiği zaman sıhhatli olarak zim­mete geçerler.

Eğer bir müslüman, domuzu veya şarabı mehir kılarsa nikâh sahihtir ve kadına mehr-i misi lâzım gelir. Çünkü şarabı veya do­muzu kabul etmeyi şart koşmak fasit bir şarttır. Bunun için nikâh sahihtir fakat şart fasittir. Domuz veya şarabı satmak ise öyle de­ğildir. Çünkü fâsid şartlarla yapılan satışlar fâsidtir. Ancak biçi­len mehir sahih değildir. Zira domuz ve şarab müslüman kişi için mal sayılmaz. Bunun için mehr-i misi lâzım gelir.

Eğer karşıda duran bir küpe işaret edilerek: “Şu sirke kadının mehri olsun” demek sureti ile nikâh kıyılır ve ondan sonra küpün içindeki sıvının sirke olmayıp şarap olduğu anlaşılırsa -İmam Ebû Hanife ile İmam Muharamed'e göre- kadına mehr-i misi lâzım ge­lir. İmam Ebû Yûsuf ise: “Ona o şarabın ağırlığı kadar sirke lâzım gelir” demiştir. İmam Ebû Yûsuf: “Çünkü malı kadına göstermek suretiyle kadında mala karşı istek uyandırılmış-tır. Bunun için kadına, eğer malın benzeri varsa benzerinin, benze­ri yoksa değerinin verilmesi gerekir”  demiştir. İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de: “Burada adam malın adını vermekle beraber malı gösterdiği için, sanki: “Şu şarab kadının mehri olsun, demiş gibi olur. Çün­kü gözle göstermek, ad vermekten daha etkilidir” demişlerdir.

Eğer kişi daha karısı ile gerdeğe girmemişken, nikâh fâsid ol­duğu için hâkim onları birbirinden ayırırsa, kadına mehir düşmez. Zira fâsid nikâh ile -eğer gerdeğe girilmezse- mehir lâzım gel­mez. Kğer kişi gerdeğe girmezse kadınla tenhalaşsa dâhi yine etki­si yoktur. Zira nikâh fâsid olduğu zaman tenhalaşmak gerdeğe gir­menin yerine geçmez. Eğer gerdeğe girdikten sonra hâkim onları ayırırsa, kadına -biçilen mehirden fazla olmamak şartıyla- mehr-i misi lâzım ge­lir. Bize göre böyledir. İmam Züfer fâsid olan nikâhı da fâsid olan satışa kıyas ederek: “Mehr-i misi ne kadar olursa olsun tamamı lâzım gelir” demiştir.

Biz diyoruz ki: nikâh satışa kıyas olunamaz. Zira kadının ger­deği mal olmadığı için ancak kadına biçilen mehir ile değer biçilir.

Eğer biçilen mehir mehr-i misiden fazla olursa, fazla olan miktar lâzım gelmez. Çünkü nikâh fâşid olduğu için biçilen mehir de fâsiddir. Eğer biçilen mehir mehr-i mislden az olursa, bu sefer biçilen mehirden fazla olan miktar lâzım gelmez. Satış ise öyle değildir. Çünkü satış akdinde satılan şey gerçekte değeri bulunan bir mal olduğu için değeri lâzım gelir.

Soyların birbirine karışmaması için ihtiyaten bu kadına iddet de lâzım gelir. Bu iddetin başlangıcı -sahih olan kavle göre- son cinsel ilişkide bulundukları gün değil, hâkimin onları biribirinden ayırdığı gündür. Çünkü aralarındaki nikâh her ne kadar fasit idiy­se de, kadına bu nikâhtan dolayı iddet lâzım gelir. Bu nikâh da hâkimin onlan birbirinden ayırması ile ortadan kalkar. [30] Bu kadının doğurduğu çocuğun soyu da sabittir. Zira çocuk her ne kadar fasit nikâhın mahsulü ise de, onu besleyip yaşatmak vâcibtir. Çocuğun soy süresi de -İmam Muhammed'e göre- babası ile annesinin ilk cinsel ilişkide bulundukları günden itibaren başlar, ki fetva da buna göredir. Zira fâsid olan nikâh cin­sel ilişkiyi helâllaştırmaz. Nikâhın cinsel ilişki yerine geçmesi ise, cinsel ilişkiyi helâllaştırdığı içindir. [31]

Kadının mehr-i misli, kız kardeşlerinin, halalarının ve amca kız­larının mehri kadardır. Zira Abdullah İbn-i Mesud (Radıyallâhü anh): “Kadına, mensubu bulunduğu aile kadınlarının mehri kadar mehir verilir. Ne fazla ve ne de eksik verilmez. Men­subu bulunduğu aile kadınları da, baba tarafından kendisine akra­ba olan kadınlardır” demiştir. Hem de, kişi babasının familyasın­dan olduğu için babası ailesinin değeri ne ise, onun da değeri odur. Bunun için kadının mehrinde -eğer babasının ailesinden değiller­se- anne ve teyzesinin mehirlerine bakılmaz. Eğer annesi baba­sının ailesinden, meselâ : amcası kızı oiursa o zaman onun mehrinde annesi mehrine bakılır.

Mehr-i misilde, iki kadının yaşta, güzellikte, zenginlikte, akıl­da ve dindarlıkta eşit olmaları, aynı yerde oturmaları ve aynı çağ­da yaşamaları şarttır. Zira mehr-i misi bu vasıfların değişmesiyle değişir. Derler ki: İkisinin ayrıca ya kız veya dul olmaları da gere­kir. Zira kadının kızken ve dulken değeri bir değildir.

Kadının velîsi, kadının mehrini tefekkül ederse kefaleti mute­berdir. Zira kendisi kefalete ehil olduğu gibi, mehir de alacak ka­bilinden olduğu için, kefalet kabul eden bir şeydir. Sonra kadın muhayyer olup mehrini) diğer kefaletlerde olduğu gibi isterse ve­lîsinden, isterse kocasından istiyebilir. Velî de kadının mehrini öde­diği zaman -eğer kocasının sözü ile ödemiş ise- kefaletlerde usul olduğu gibi- kocasından ister. Bu kefalet, kız küçük de olsa yine sahihtir. Fakat eğer baba, çocuğunun malını sattığı zaman parası­nı kendi üzerine alırsa caiz değildir. Zira velî nikâhta sadece ter­cümandır. Satışta ise satan kendisi olduğu için bütün sorumluluk ona aittir.

Kadın, mehrini almadıkça kendini kocasına teslim etmek zo­runda olmadığı gibi, onunla birlikte başka yerlere de gitmeyebilir. Nasıl ki satıcı da sattığı şeyin parasını almadıkça onu teslim etmek zorunda değildir. Kocası da mehrini vermedikçe onu yolculuk yap­maktan, evinden çıkıp başka yerlere gitmekten, komşu ve yakınla­rına uğramaktan alıkoyamaz. Ancak eğer mehir vadeli olursa, o za­man kadın mehrini almadan da kendini kocasına teslim etmek zo­runda olur. Nasıl ki vâde ile satılan malın da parası alınmadan alı­cıya teslimi gerekmektedir. Zira kendisi mehrini vadeli yaparken bu­nu kabul etmiştir. Fakat İmam Ebû Yûsuf: “Mehir va­deli de olsa, kadın mehrini almadıkça kendini teslim etmek zorun­da değildir” demiştir. İmam Ebû Hanife'ye göre şayet kişi gerdeğe girmiş olsa bile yine hüküm böyledir. Fakat diğer iki İmam: “Eğer kadın bir kere kendini teslim ederse artık imtina ede­mez” demişlerdir. Bu da eğer kocası onun isteğiyle gerdeğe girmiş ise böyledir. Eğer kocası onu icbar etmiş, yahut kendisi daha er­ginlik çağına varmamış veya deli ise, o zaman onun hakkı ittifakla bakidir. Bu ihtilâf, kocasının kendisiyle tenhalaşması halinde de câ­ridir. Kadının nafakaya müstahak olup olmaması da aynı ihtilâfa dayanır. İki İmam: “Kadın bir kere kendini kocasına teslim edin­ce, geride bir şey bırakmış olmuyor ki, onu mehrini almadıkça tes­lim etmiyebilsin. Bunun içindir ki kadın bir kere dahi olsa, cinsel ilişki ile mehrin tamamım hak etmiş olur. Nasıl ki satıcı da malı, alıcıya teslim ettikten sonra bir daha ondan geri alamaz” demişlerdir, İmam Ebû Hanife de: “Cinsel ilişkinin her bir defası mehir karşılığında erkeğe helâl olmuştur. Bunun için hiçbir defası karşılıksız değildir. Kadının bir kere ile mehrin tamamım hak etmesi ise, birinci kereden sonra kaç kere daha vâki olacağının bi­linmediği içindir” demiştir.

Kişi karısının mehrini verdikten sonra onu beraberinde istedi­ği yere götürebilir. Zira Cenâb-ı Hak (Aze ve Celle) “Kadınları gücünüz oranında kendi oturduğunuz yerde yerleştirin” [32] buyurmuştur. Kimisi: “Onu otur­duğu yerden başka yere götüremez. Zira yabancılık zordur. Ancak şehrin yakın köyleri yabancı sayılmaz” demiştir.

Eğer bir kimse bir kadınla evlendikten sonra mehrin miktarı hakkında ihtilâfa düşerlerde -İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre- kadmın mehr-i misi miktarına kadar söz kadınındır. -Mehr-i mislinden fazla olan miktarda ise söz erkeğindir. İmam Ebû Yûsuf ise: “Kadını boşamış olsun olmasın söz erkeğindir. Ancak eğer erkeğin iddia ettiği miktar çok az bir şey olursa o zaman sözü dinlenemez” demiştir. Sahih olan görüşe göre çok az bir şeyden mu­rat kadına mehir olması akla uymayan miktardır. İmam Ebü Yûsuf: “Kadın, kocasının dediğinden fazla bir şey iddia ediyor. Erkek ise bu fazlalığı inkâr ediyor. Söz ise, inkâr edenin yeminli sö­züdür. Meğer akla uymayan bir şeyi söylemiş olsun” demiştir.

İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed de: “Davalarda daima, zavahir kimi haklı gösteriyorsa onun sözü dinlenir. Zavahir de mehr-i misli iddia edeni haklı gösterir. Zira ni­kâh babında mehr-i misi asıldır. Yahut bu ihtilâf da boyacı ile ku­maş sahibinin ihtilâfı gibidir. Boyacı ile kumaş sahibi boyama üc­reti mikdan hakkında ihtilâfa düştükleri zaman nasıl boyanın değe­ri ile hükmediliyorsa burada da mehr-i misi ile hükmedilir” demişlerdir. Sonra kadının, kendisi ile gerdeğe girilmeden boşanması halin­deki ihtilâfta kadına mehrin yarısı ile hükmedildiği, Kuduri ile el-Camius-Sağir'in rivayetleridir. El-Cami ul-Kebir'de ise “Ka­dının sözü dinlenmeyip ona emsaline verilen mut'a ile hükmedilir” diye geçmektedir, ki kıyas da bunu gerektirir.

Erkek ile kadının ikisi de öldükleri zaman eğer erkek ona bir mehir biçmiş ise, kadının vârisleri biçilen mehri erkeğin terekesin­den alabilirler. Eğer biçilmemiş ise -İmam Ebû Hanife'ye göre- kadının vârislerine birşey yoktur. İki İmam ise: “Kadının vârisleri­ne her iki surette de mehir düşer” demişlerdir. Yâni birinci suret­te onlara biçilen mehir, ikinci surette mehr-i misi düşer. Zira biçi­len mehir nasıl erkeğin boynuna geçen ve ölümüyle kesinleşen bir borç ise, mehr-i misi de onun boynuna geçmiş bir borç olup erkek ile kadından birisi öldüğü zaman nasıl sakıt olmuyorsa, ikisinin öl­mesi halinde de sakıt olmaz. İmam Ebû Hanife ise: “İkisinin ölmesi, yaşlarında olan herhangi bir kimsenin sağ kaldı­ğını gösterir. Bu durumda, hâkim mehr-i misli kimin mehriyle tak­dir edecektir?” demiştir.

Eğer bir kimse karısına birşey verdikten sonra kadın ona: “Sen bunu bana hediye olarak verdin” o da: “Hayır, ben onu sana mehrinden mahsuben verdim” dese, söz erkeğindir. Zira veren oldu­ğu için ne niyetle verdiğini ancak o bilir. Kaldı ki borçlu olan kim­se, önce borcunu ödemeye çalışır. Meğer ki verdiği -şey yiyecek bir Şey olsun, o zaman söz kadının sözüdür. Yiyecekten maksat yeme­ğe hazır olan şey demektir. Çünkü çoğunlukla yemeğe hazır olan şeyler hediye edilir. Buğday ve arpa gibi çiğ olan yiyecek madde­lerinde ise -yukarıda geçen sebebe binaen- söz erkeğin sözüdür. Kimisi demiştir ki: Eğer adamın, karısına verdiği şey -baş örtüsü, gömlek v.b. gibi- kadına verilmesi gereken şeyler kabilinden olur­sa erkeğin sözü dinlenmez. Zira görünüm, erkeğin yalan söylediği­ni göstermektedir.[33]

 

Bir Fasıl

 

Eğer İslâm idaresi altında yaşıyan gayrimüslim bir erkek, gay­rimüslim bîr kadınla bir murdar karşılığında veyahut mehirsiz ola­rak evlenir ve onunla gerdeğe girer, ya da gerdeğe girmeden onu boşar veya ölürse, kadına mehir lâzım gelmez. İslâm idaresi altın­da olmayan gayrimüslimler de böyledir. Bu, İmam Ebû Ha­nife'ye göredir. Diğer iki İmama göre ise İsiâm idaresi altın­da olmayan gayrimüslimler öyledir. Fakat İslâm idaresi altında yaşıyan gayrimüslim kadına eğer kocası onunla gerdeğe girer veyahut ölürse mehr-i misi, eğer kocası onunla gerdeğe girmeden onu boşarsa mut'a düşer.

İmam Züfer ise: “İslâm idaresi altında olmayan gayri­müslim kadına da mehr-i misi düşer. Çünkü Şeriat herhangi bir ka­dınla evlenmeyi ancak mal karşılığında helâl kılmıştır. Şeriatın emir­leri ise bütün insanlara şâmildir” demiştir. İmam Muhammed ile İmam Ebû Yûsuf da: “İslâm idaresi altında olmayan gayrimüslimler İslâm ahkâmını kendileri yüklenmedikleri gibi, idaremiz altında olmadıkları için biz de onlan yükümlü tutamayız. Fakat İslâm idaresi altında olan gay­ri müslimler öyle değildir. Çünkü onlar -zina ve faiz gibi- mua­melata ilişkin hususlarda İslâm ahkâmını yüklendikleri gibi, idare­miz altında oldukları için biz de onları yükümlü tutabiliriz.” demiş­lerdir. İmam Ebû Hanife de: “İslâm idaresi altında olan gayrimüslimler dahi diyanetle ilgili olan hükümleri yüklenmedikleri gibi doğruluğuna inanmadıkları için muamelâta müteallik hüküm­leri de yüklenmiş değillerdir. Bizim onları yükümlü tutmamız da ancak ya kılıç zoru, ya da tartışma yolu ile olur, ki biz ikisini de yapamayız. Zira onlara dokunmayacağımıza ve onları kendi dinle­rinde serbest bırakacağımıza dâir güvence vermişizdir. Bunun için onlar da İslâm idaresi altında olmayan gayr-i müslîmler gibidirler. Zina ile faiz öyle değillerdir. Zira zina bütün dinlerde yasaktır. Faiz de, onlarla yaptığımız akitlerden müstesnadır. Çünkü Peygamber Efendimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):

Faiz işleyen kimse, bizimle onun arasında güvence yoktur” buyur­muştur.

İmam Ebû Hanife'ye göre eğer İslâm idaresi altın­da olan gayrimüslim bir erkek, gayri müslim bir kadınla belli olan (bir şarab veya domuz karşılığında evlendikten sonra her ikisi ve­yahut biri müslüman olursa, kadına o aynı şarab veya domuzdan başka bir şey düşmez. Eğer şarab veya domuz belli olmayıp fiz-zimme olur ve kadın onu müslüman olmadan önce teslim almamış­sa kadına şarapta değer, domuzda mehr-i misi lâzım gelir.

İmam Ebû Yûsuf: “Her iki surette de ona mehr-i misi”, İmam Muhammed: “Her iki surette de ona değer düşer” demişlerdir. İki İmamın dayanağı şudur ki: Satın alman bir malı teslim almak, o mala sahip olmayı kesinleştirdiği için o malı satın alamıyorsa, müslüman değilken satm aldığı şarab veya domu­zu müslüman olduktan sonra teslim de alamaz ve bu itibarla bu şarab veya domuz sanki belli olmayıp fizzimme imiş gibi olurlar. Bir malı teslim alma hali o malı satın alma akdine benzeyincede: İmam Ebû Yûsuf: “Eğer nikâhları kıyılırken müs­lüman olsalardı nasıl kadma mehr-i misi lâzım gelecek idiyse, bu durumda da öyledir”, İmam Muhammed de: “Nikâhla­rı kıyıhrken müslüman olmadıkları için biçtikleri mehir sahihtir. Çünkü şarab ile domuz onlarca maldır. Ancak müslüman oldukları için teslim alamazlar. Bunun için teslim almadan zayi olduğu zaman nasıl değer düşüyorsa, burada da değer düşer” demiştir. İmam Ebû Hanife de: “Belli olan bir şey mehir ola­rak biçildiği zaman kadın ona nikâh akdiyle mâlik olur. Bunun için­dir ki onda her türlü tasarruf yetkisine sahip olur. Teslim alma ile sadece erkeğin uhdesinden kadının uhdesine geçer. Bunun için müs­lüman olduktan sonra dahi, teslim almak caizdir. Nasıl ki gasbedilen bir şarabı geri almak da caizdir. Fakat biçilen mehir fiz-zimme olduğu zaman, teslim almak teslim alman şeye mâlik olmayı sağla­dığı için müslüman olduktan sonra caiz değildir ve caiz olmayınca, tartılan ve ölçülen şeylerden olmadığı için domuzun değerini de almak caiz değildir. Çünkü değerini almak aynısını almak kabilindendir. Fakat şarab öyle değildir. Zira şarab tartılan ve ölçülen şeylerdendir. Nitekim eğer müslüman olmadan önce erkek, domuzun değerini kadına vermiş olsaydı kadm onu almak zorunda olurdu da, şarabın değerini almak zorunda olmazdı” demiştir. Eğer bu erkek, karısı ile gerdeğe girmeden onu boşarsa, kadı­na “Mehr-i misi düşer” diyene göre mut'a, “Değer düşer” diyene göre de değerin yansı düşer.[34]

 

Gayrı Müslîmlerin Evlenmesi

 

İmam Ebû Hanife'ye göre eğer bir gayr-i müslîm şâhidsiz olarak veyahut bir başka gayr-i müslimin iddetinde evlenir ve ondan sonra ikisi müslüman olurlarsa, eğer bu durum dinlerin­de caiz ise kendi hallerinde bırakılırlar. İmam Züfer: “Bu durum dinlerinde caiz olsun olmasın nikâhları fâsiddir. Çünkü is­lâm ahkâmı bütün insanlara şâmildir. Anak güvencemiz altuıda ol­dukları için, müslüman olmadıkça veya bize baş vurmadıkça biz on­lara dokunmayız. Ne zaman ki müslüman olur veyahut bize baş vu­rurlar ve haramlık da hâlâ devam ediyorsa o zaman biz onları biribirinden ayırırız” demiştir. İki İmam da birinci durumda İmam Ebü Hanife gibi, ikinci durumda da İmam Züfer gibi söylemişlerdir. Dayanakları da şudur ki: iddetle olan kadının evlenmesi ittifakla bâtıldır. Bunun için onlar da iddetle evlenmeyi yüklenmiş sayılırlar. Fakat şâhidsiz olarak evlenmenin cevazında ih­tilâf bulunduğu için buna yükümlü değillerdir.

Eğer bir mecusî, annesi veya kızı ile evlendikten sonra müs­lüman olurlarsa onları biribirinden ayırmak gerekir. Zira iki İma­ma göre, birbirleriyle evlenmeleri caiz olmayan akrabaların nikâhı, onların arasında da bâtıl hükmündedir. İmam Ebü Hani­fe'ye göre de, her ne kadar bâtıl hükmünde değilse de müslü­man oldukları için onları biribirinden ayırmak lâzımdır. Çünkü bir­birleriyle evlenmelerinin haram olması nikaha aykırıdır. İddette ev­lenmek ise öyle değildir. Zira iddette evlenmek nikâha aykın de­ğildir. İmam Ebû Hanife'ye göre eğer ikisi müslüman ol­mayıp yalnız birisi de müslüman olsa yine onları biribirinden ayır­mak gerekir. Fakat eğer ikisi hâkime baş vurmayıp yalnız birisi baş vurursa onları ayırmak gerekmez. İki İmam ise: “Bu surette de on­ları ayırmak lâzımdır” demişlerdir. Mürted olan kimse, ne müslüman, ne gayr-i müslîm ve ne de mürted olan bir kadınla evlenemez. Çünkü mürted öldürülmeyi hak etmiş bir kimsedir. Aynı sebebe binâen mürted olan kadm da ne müslüman, ne gayr-i müslîm ve ne de mürted olan bir erkekle ev­lenemez.

Eğer eşlerden biri müslüman iken onlardan çocuk doğarsa, ço­cuk ona tâbi olur. Bunun gibi eğer eşlerden biri müslüman olurken onun çocuğu bulunursa, onun müslümanlığıyla çocuk da müslüman olmuş sayılır. Çünkü çocuk için müslüman olan anne veya babası­nın tâbi kılınmasında kâr vardır. Eğer çocuğun anne veya babasın­dan biri mecusî, biri ehli kitab olursa çocuk ehl-i kitaptır. Zira mecusilik ehl-i kitab olmaktan daha kötü olduğu için mecusüiğe göre Ehl-i Kitap olmakta yarar vardır. İmam-ı Şafiî, iki ilhak arasında taarüz bulunduğu için bu görüşe katılmamıştır. [35]

Eğer kadın müslüman olup da kocası gayr-ı müslîm kalırsa, kocasına da: “Müslüman ol” diye teklif edilir. Kabul ederse ne alâ. Etmezse hâkim onları ayırır ve İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'e göre bu ayırma boşanmadır. Eğer erkek müslüman olup da, nikâhı altında bir mecusî kadın bulunur­sa, bu sefer kadına: “Müslüman ol” diye teklif edilir. Kabul eder­se nealâ. Kabul etmezse hâkim onları ayırır ve fakat bu ayırma boşanma sayılmaz. İmam Ebû Yûsuf: “Her iki surette de hâkimin ayırması boşanma değildir” demiştir. Müslüman olmayan eşe müslümanlığı teklif etmek de bizim mezhebimizdir. İmam-ı Şafii: “Teklif edilmez. Çünkü edersek onlara dokunmuş oluruz. Oysa biz onlara dokunmayacağımıza gü­vence vermiş bulunuyoruz. Ancak şu var ki: eğer kişi daha gerde­ğe girmeden kendisi veya kansı müslüman olup da diğeri gayr-i müslim kalırsa, nikâh henüz güç kazanmadığı için hemen ortadan kalkar. Eğer gerdeğe girdikten sonra bu durum olursa, nikâh güç kazandığı için -boşanmada olduğu gibi- kadının üç kez aybaşı âdetini görmesi gerekir” demiştir.

Biz diyoruz ki: Eşlerden birinin müslüman olması halinde biribirinden ayrılmaları için bir sebep gerekir Müslümanlık ise buna sebep olamaz. Çünkü müslümanhk bir suç değil, bilâkis Allah'ın em­rine itaattir. Bunun için, biz müslüman olmayan eşe müslümanhğı teklif ediyoruz ki, ya o da müslüman olsun, yahut eğer olmazsa onun müslümanhğı kabul etmemesi ayrılmalarına sebep olsun.

İmam Ebû Yûsuf da: “Bu ayrılma, aralarında müş­terek bulunan din ayrılığından ileri geldiği için boşanma olamaz” demiştir. [36] İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed'in de dayanağı şudur: “Birinci surette müslümanhğı kabul etmeyen, erkek olduğu için hâkim onun yerine geçer ve bu itibarla hâkimin onlan ayırması, erkeğin kadım boşaması hükmünde olur. İkinci su­rette ise, müslümanlıği kabul etmeyen kadındır. Kadın ise, kendini boşamaya yetkili olmadığı için hâkim onun yerine geçemez, ki on­lan ayırması boşanma kararı hükmünde olsun.”

Sonra, kadının müslümanhğı kabul etmemesi için hâkimin on­ları ayırması halinde, eğer kocası onunla gerdeğe girmiş ise ona mehir düşer. Zira nikâh gerdeğe girmekle güç kazanır. Eğer gerde­ğe girmemiş ise ona bir şey düşmez. Çünkü kocası kendisiyle ger­değe girmediği için nikâhı güç kazanmadığı gibi bu ayrılmaya da kendisi sebep olmuştur.

Eğer İslâm idaresi altında olmayan bir kadın müslümanhğı ka­bul edip de, kocası gayr-ı müslîm kalırsa, yahut bir erkek müslümanhğı kabul edip de karısı Mecusî kalırsa, kadın üç kez aybaşı âde­tini görmedikçe kocasından ayrılmış sayılmaz. Zira müslümanlık ayrılma sebebi olamaz. İslâm idaresi altında olmadıkları için onla­ra müslümanhğı teklif etmek de mümkün değildir. Bunun için biz ayrılmanın şartı olan üç kez aybaşı âdetini görmeyi ayrılmanın se­bebi yerine ikâme ediyoruz. Bunda, kendisiyle gerdeğe girilen ve gi­rilmeyen kadınlar arasında fark yoktur. İmam-ı Şafii ise, bu iki kadın arasında İslâm idaresi altında oldukları zaman nasıl ayırım yapıyorsa, İslâm idaresi altında olmadıkları zamanda da ayı­rım yapmaktadır.

Kocasından ayrılan bu kadına -müslümanlığı kabul eden ken­disi bile olsa- İslâm idaresi altında olmadığı için, İmam Ebû Hanife’ye göre iddet lâzım gelmez. Fakat diğer iki İmam: “Eğer müslümanhğı kabul eden kendisi olursa, ona iddet lâzım ge­lir” demişlerdir. Allah izin verirse bu mesele sonradan da gelecektir.

Eğer gayr-ı müslim bir erkek müslüman olup kansı Hıristiyan veya yahudî kalırsa, nikâhları devam eder. Zira müslüman olan er­keğin Hıristiyan veya Yahudi kadınlarla evlenmesi caiz olduğuna göre, Hıristiyan veya Yahudi bir kadınla evli iken müslümanlıği ka­bul eden kimsenin nikâhına bir halel gelmemesi evleviyetle lâzım gelir.

Eğer eşlerden biri müslüman olup kendi ülkesinden İslâm ülke­sine göç ederse, birbirinden ayrılmış olurlar. İmam-ı Şafii: “Ayrılmış olmazlar” demiştir.

Eğer eşlerden biri esir alınırsa, yine birbirinden ayrılmış olur­lar. Fakat ikisinin birlikte esir alınmaları halinde birbirinden ayrıl­mazlar. İmam-ı Şafiî: “Bu durumda da birbirinden ay­rılırlar” demiştir. İmam-ı Şafii ile aramızdaki bu ihtilâf şundan kaynaklanmaktadır: Ona göre ayrılmanın sebebi esir alın­malarıdır. Bize göre ise, ülke ayrılığıdır.

Eğer gayr-ı müslîm bir kadın ülkesini bırakıp İslâm ülkesine göç ederse evlenebilir ve -İmam Ebû Hanife ye göre ona iddet de gerekmez. Diğer iki İmam ise: “Ona iddet gerekir. Zira kadın İs­lâm ülkesine girdikten sonra kocasından ayrılmış sayılır. Bunun için onun hakkında İslâm ahkâmı uygulanır” demişlerdir. İmam Ebû Hanife de: “İddet geçmiş nikâhın eseri olup geçmiş nikâhın de­ğerini belirtmek için vacip kılınmıştır. İslâm idaresi altında olmayan gayr-ı müslîmin nikâhı ise değersizdir. Bunun içindir ki esir alınan kadına iddet gerekmez” demiştir.

Eğer İslâm ülkesine göç eden kadin gebe olursa, doğum yapmadıkça evlenemez. İmam Ebû Hanife'den: “Eğer evlenirse -zinadan gebe olan kadın gibi- nikâhı sahihtir. Fakat doğum yapmadıkça kocası ona yaklaşamaz” diye söylediği de rivayet olunmuştur. Birinci görüşün dayanağı da şudur: Bu kadının gebeliği kimden olduğu bilindiği için zinadan olan gebelik gibi olmayıp ihtiyatan ona saygı göstermek gerekir.”

İmam Ebû Hanife ile İmam Ebû Yûsuf'a göre liki eşden biri eğer dinden çıkarsa, biribirinden ayrılırlar. Fa­kat bu ayrılma boşanma olmayıp nikâhın bozulmasıdır. İmam Muhanımed ise: “Dinden çıkanın erkek olduğu zaman boşan­madır” demiştir. Sonra eğer dinden çıkan erkek olur ve dinden çık­masa da kadmla gerdeğe girdikten sonra olursa, kadına mehrin ta­mamı düşer. Eğer onunla gerdeğe girmeden olursa, kadına mehrin yansı düşer. Eğer dinden çıkan, kadın olursa ve dinden çıkması ko­cası kendisiyle gerdeğe girdikten sonra olursa, yine kadına mehrin tamamı düşer. Eğer gerdeğe girmeden olursa kadına ne mehir ve ne de nafaka düşmez. Çünkü bu ayrılmaya kendisi sebeb olmuştur.

Eğer ikisi birlikte dinden çıkar ve bir daha birlikte müslüman olurlarsa nikâhları istisanen devam eder. İmam Züfer: “Nikâhları bozulur. Çünkü birisi dinden çıktığı zaman nikâh bozul­duğuna göre ikisinin de dinden çıkması halinde yine birisi dinden çıkmış olur” demiştir.

Biz ise, Hanife oğulları kabilesi hakkındaki rivayete dayanıyo­ruz. Zira rivayete göre bu kabilenin bütün erkek ve kadınları din­den çıkıp tekrar müslüman oldukları halde Ashab'dan hiçbiri, on­lara nikâhlarını yenilemelerini emretmem iştir. Fakat eğer ikisi birlikte dinden çıktıktan sonra birisi müslüman olursa, diğeri dinsizlikte direttiği için nikahlan bozulur.[37]

 

Birden Çok Karısı Bulunan Kimsenin Karılarını Eşit Tutarak Sıra İle Yanlarında Yatmanın Vücubu

 

Eğer bir kimsenin, ikisi de hür olan iki karısı bulunursa -is­ter ikisi de kız, ister dul, ister biri kız biri dul olsun- onları bir tutarak sıra ile yanlarında yatması gerekir. Zira Peygamber Efen­dimiz  (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm):

“Kim ki iki karısı olur da onlan eşit tutmazsa Kıyamet günü bir ta­rafı sarkık olarak ortaya gelir” [38] buyurmuştur. Hz. Âişe (Radıyallâhü anh)'dan da rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efen­dimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)  bütün eşlerini bir tutar ve: “Allah'ım, bu benim elimde olan şeylerde eşlerimi eşit tutmamdır. Elimde olmayan şeyde ise (yâni herhangi birini fazla sevmekte) be­ni sorumlu tutma” [39] diye duâ ederdi. Sonra eski ve yeni kadın­lar arasında da fark yoktur. Zira rivayet ettiğimiz bu hadislerde -görüldüğü üzere- bir istisna veya ayırım bulunmadığı gibi, eşit­lik nikâhın gereğidir. Nikâhta ise eski ile yeni kadın arasında fark yoktur.

Sonra kişi eşleri yanında kaçar gece yatması hususunda muhay­yerdir. Zîrâ kendisine vâcib olan, sadece onlan bir tutmaktır. Bir tutmanın şeklini tâyin etmek ise kendisine aittir. Kendisine vâcib olan eşlerini bir tutması da cinsel ilişkide olmayıp sadece eşit sure­lerle yanlarında yatmadadır. Zira cinsel ilişki uyanan cinsel arzu­nun bir sonucu olduğu için elde olmayan bir şeydir.

Eğer kadınlardan biri hür, diğeri câriye olursa hür olan kadm cariyenin iki katı hakka sahiptir. Ashab'dan bu şekilde rivayet olun­muştur. Hem de câriye başkasının malı olduğu için ancak zorunluk halinde nikâhlanabilir. İşte cariyenin bu eksikliğini belirtmek için hakkının da eksik olması gerekir. Kendisiyle kitabet akdi yapılan câriye ile, efendisinden çocuk doğuran câriye de diğer cariyelerin hükmündedirler. Zira bunlarda da henüz cariyelik vasfı bulunmak­tadır.

Kişi bir yolculuğa çıkmak İstediği zaman kanlarının eşitlik hak­kı sakıt olur. Kişi aralarından istediğini seçip beraberinde götüre­bilir. Fakat aralarında kura çekip kendisine kura isabet edeni be­raberinde götürmesi daha iyidir. İmara-ı Şafiî: “Kura çek­mek vaciptir. Zira rivayet olunmaktadır ki Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir yolculuğa çıkmak istediğinde eş­leri arasmda kura çekerdi” [40] demiştir.

Biz diyoruz ki: Peygamber Efendimiz, eşlerinin gönlünü almak için aralarında kura çekerdi. Bunun için biz de diyoruz ki: Kişinin kura çekip kendisine kura isabet edeni beraberinde götürmesi da­ha iyidir. Zira erkeğin yolculukta olduğu sırada kadının onda bir hakkı yoktur. Nitekim hiç birini o beraberinde götürmeyebilir. O halde aralarından birini götürmek istediği zaman da onu götüre­bilir ve onu beraberinde bulundurduğu süre de sırasından sayılmaz.

Karılardan birinin, kendi sırasını bir başkasına bağışlaması ca­izdir. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in eşlerinden Zam'a kızı Şevde, Peygamber Efendimiz (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) onu boşayınca Peygamber Efendimiz (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'den kendisini bir daha nikâhı altına al­masını rica etmiş ve Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) onu bir daha nikâhı altına alınca, kendi sırasını Hz Âişe'ye bağışlamıştır. [41] Bunu yapan bir kadının sözünden cay­ması da caizdir. Çünkü henüz vacip olmayan bir hakkı bağışla­makla o hak sakıt olmaz.[42]

 



[1] Yani: Kişi bir kimseye “Kızını bana nikâhla” dediği zaman ona: “Ben seni vekil kıldım. Kızını bana verirken onu bana kabul de et” demiş gibi olur. Bu ise evlenmede başkasına vekâlet vermek demektir ve vekil olan kimse bu du­rumda hem kızını, hem damadını temsil etmiş olur. İki tarafı temsil etmek de -geleceği üzere- evlenmede caizdir.

[2] Bu hadis bu şekilde gariptir. Ancak bu konuda bir takım başka hadis-ler de vardır ki onlardan bir tanesi İbn-i Hibban'in (Sahih)inde Said b. Yahya tarikiyle “Hiç bir evlenme velisiz ve adaletli olan iki şahitsiz olamaz. Bu şekilde yapılmayan herhangi bir evlenme akdi geçersizdir” mealinde Hz. Aişe'den getirdi­ği bir hadistir, İbn-i Hazm c. 9 s. 495 de: “Bu konuda varit olan hadislerin senetleri arasında bu hadisin senedi kadar sıhhati: bir senet yoktur. Bu da ha­disin sılhftfttıpı İsbata yeterlidir” demiştir. Nasbür-Raye c. 3 s. 167

[3] Yani: İftira suçundan ceza giymiş kimsenin şahitliğini dinlemekten, Kur'an-ı Kerim'de nehyedildiği için, bu kimsenin iki kişi arasında baş gösteren herhangi bir anlaşmazlık halinde şahitlik etmesi geçerli değildir. Pakat şahit ol­masından nehyedilmediği için şahit olabilir ve onun huzurunda kıyılan evlenme akdi dolaysiyle sahihtir. Ancak birbirleriyle evlenen erkek ile kadından biri eğer bu evlenme akdini inkâr ederse iftira suçundan ceza giymiş kimsenin şahitliği ha­kim tarafından kabul olunmaz. Nasıl ki iki gözden kör olan kimse ile, birbirle­riyle evlenen erkek ile kadının çocukları da öyle olup huzurlarında yapılan ev­lenme akdi geçerlidir ve lakat akdin yapılıp yapılmadığı konusunda karı ile ko­ca arasında baş gösteren anlaşmazlık halinde şahitlikleri geçersizdir.

[4] Çünkü kız büyük olduğu için eğer kendisi akdin yapıldığı sırada hazır olursa kendisi kendi nikâhını kıymış sayılır ve babası sadece onun tercümanı olduğu için şahit olarak hazır bulunmuş olur. Fakat eğer kız hazır bulunmazsa babası ona vekâleten nikâh akdini yaptığı için yapılan akit yalnız bir şahidin huzurunda yapılmış sayılır. Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/5-8.

[5] Nisa: 4/23

[6] Buhari (Şahitlikler Bahsi) c.1 s. 360  da Abdullah  îbn-i Abbas'tan, {Süt Emme Bahsi) c. 2 s. 788 de Hz. Aişe (Radıyalîâhü anh)dan. Müslim (Süt Emme Bahsi) c. 1 s. 467 Hz. Aişe ve Abdullah İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh)"dan. Tirmizi, Ebu Davud ve Nesai de değişik bahislerde Hz. Aişe (Radıyallâhü anb)dan. Nasbür-Raye c. 3 s. 168

[7] Gariptir. Ancak bu konuda bir takım hadisler varit olmuştur ki onlar­dan biri, Buhari ile Müslim'in Ümm-i Habibe (Radıyallâhü anhâ)'dan «Peygam­ber Efendimiz'e :

“Yâ Resûlallah kizkardeşimi nikâhla,” dedim. Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

İster misin?” dedi.

“Evet, herkesten çok, kardeşimin bana ortak olmasını isterim,” dedim. Pey­gamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Kardeşin bana helal değildir,” dedi

“Duyduğuma göre Ebû Seleme'nin kızı Durre'yi istiyormuşsun,” dedim. Pey­gamber Efendimiz (Aleyhi's-satâtü ve's-selâm):

Ebu Seleme'nin kızı yanımda kalan üvey kızım olmasaydı bile, yine ba­na helal değildi. Zira süt kardeşimin kızıdır. Beni ve babasını Süveybe adında­ki cariye emzirmiştir,” buyurdu» mealinde rivayet ettikleri hadistir. Buhari “Sizi emziren süt anneleriniz” ayet-i kerimesinin tefsiri sadedinde. c. 2 s. 764 Müslim (Süt Emme Bahsi)nde. c. 1 s. 468 Nasbür-Raye c. 3 s. 168

[8] Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai, Müslim (Nikâh Bahsi) c. 1 s. 452-453; Ebu Davud (Bir Arada Bir Nikâh Altında Bulundurulmaları Caiz Olma­yan Kadınlar Bahsi) c. 1 s. 282; Tirmizi (Kadın Ne Halası ve Ne de Teyzsiyle Birlikte Nikâhlananıaz Babı) s. 145; Nesai (Kadın ile Halasını Bir Nikâh Altmda Bulundurmanın Caiz Olmadığı Bahsi) c. 2 s. 181; Nasbür-Raye c. 3 s. 169

[9] Maide: 5/5

[10] Bu lafızla gariptir. Ancak Abdürrazzak ile İbn-i Ebi Şeybe “Musannef” adlı kitaplarında “Peygamber Efendimiz Hacer Mecusilerine bir mektup yazarak onlara müslümanliğı önerdi ve onlardan müslümanlijp kabul edenleri kabul etti. Müslümanlığı kabul etmeyenlere  de cizye vurulmasını ve  fakat kadınları ile ev-lenilmemesini ve kestiklerinin yiyilmemesini  emretti” mealinde bir hadis  rivayet etmişlerdir. İbn-i Ebi Şeybe (Nikâh) Abdürrezzak da (Ehl-i Kitap) bahsinde kay­detmişlerdir.

[11] Bakara: 2/221

[12] Buhari dışında bütün Kütüb-i Sitte. Müslim (İhram Olan Kimsenin Evlenmesinin Haram ve Kadın İstemesinin Mekruh Olduğu) bahsinde kaydetmiş­tir. Nasbür-Raye c. 3 s. 453

[13] Nisa: 4/3.

[14] İmam Malik'in Müt'a nikâhım caiz gördüğüne dair rivayet şüphelidir. Çünkü İmam Malik hem “Muvatta'da” Hz. Ali (Radıyallâhü anh)'dan Peygam­ber Efendimiz'in Hayber günü Müt'a nikâhı ile ehil eşeklerin etini yemeyi yasak ettiğini nakletmiş, hem de yazılı olarak kendisinden gelen nakillerde: «Süre is­ter kısa ister uzun olsun-nikâh kıyılırken kadına mehir biçilse bile-süreli evlenmeler caiz değildir» demişlerdir ki bu, Müt'a nikahının ta kendisidir.

[15] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/8-16.

[16] Bu lafızla gariptir. Kütüb-i Sitte bunu Ebu Hüreyre (Radiyallâhü anh)dan:

“Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

Dul  kadın  kendisine  danışılmadıkça  evlendirilemez. Kız da kendisinden muvafakat alınmadıkça evlendirilemez”, buyurdu.  Ashap :

“Yâ Resûlallah kızın muvafakati nasıldır?” diye sordular. Peygamber Efen­dimiz (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) :

Kızın muvafakati, kendisine danışıldığı zaman susmağıdır,” dedi şeklinde nakletmişlerdir. Buhari (İcbar Babı) c. 1 s. 1027. Müslim (Dul Kadına Danışma Babı) c. 1 s. 455   Nasbür-Raye c. 3 s. 194

[17] Bu. lafızla gariptir ve aynı manada olan bir badis az önce geçti

[18] Feth-ül Kadir c. 3 s. 175 de bu hadisin Hz. Ali (Radıyallâhü anh)dan hem mevkuf ve hem merfu olarak rivayet olunduğunu ve İbn-ül Cevzi'nin de ha­diste geçen Nikah kelimesini Înkah olarak aldığını yazıyorsa da, Nasbür-Raye meskût geçmektedir.

[19] Nisa: 4/141.

[20] Enfal: 21/73.

[21] Ebu Davud, Nikah 15; Tirmizi, Nikâh 15; İbn-i Mace, Nikah 15; Da­limi, Nikah 11; Ahmed İbn-i Hanbel c. s. 250 ve c. 6 s. 47, 66, 166 ve 260.

[22] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/16-24..

[23] Darekutni, Nikâh s. 396; Beyhaki, Kefaet c. 7 s. 133.

[24] Beyhaki, Kefaet c. 7 s. 132.

[25] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/24-27.

[26] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/27-28.

[27] Bu hadis yukarıda geçen “Kadınları ancak veliler evlendirir ve kadın­lar ancak küfüleriyle evlendirilebilirler...” mealindeki hadisin-sonunda gelen bir (Kefaet) c. 7 s. 132 de kayıtlı ise de. Darekutni ile Beynaki’nin ikisi de zalf ol­duğunu söylemişlerdir.  Nasb-ürraye c. 3 s. 199.

[28] Bakara: 2/237.

[29] Bakara: 2/238.

[30] İmam Züfer: “Bu kadının iddeti son cinsel ilişkide bulundukları gün­den itibaren başlar. Çünkü ona, kocası kendisiyle cinsel ilişkide bulunduğu için iddet lâzım gelmiştir. Hatta eğer son cinsel ilişkiden sonra üç kez aybaşı adetini görür ve ondan sonra hakim onları ayırırsa, kocasından ayrılmadan önce iddeti bitmiş olur» demiştir. Biz diyoruz ki :  Kadına iddetin lâzım gelmesi her ne ka­dar kocası kendisiyle cinsel ilişkide bulunduğu için ise de, bu cinsel ilişki, koca­sı ile arasında -fasit de olsa- mevcut nikâha dayandığı için muteber sayılır. Netekim zina nikâha dayanmayan bir ilişki olduğu içindir ki ondan dolayı ka­dana İddet lâzım gelmez. Aralarında mevcut olan nikâh da hakimin onları birbir­lerinden ayırması ile ortadan kalkar. Bunun İçindir ki, hakimin onlan ayırma­sından önce bulundukları cinsel ilişki ile onlara şer'i ceza lâzım gelmez de, ha­kim onları ayırdıktan sonra eğer cinsel ilişkide bulunurlarsa onlara şer'i ceza lâzım gelir. el-Kifaye c. 4 s. 245-246

[31] Okuyucunun bu son iki cümleyi anlayabilmesi için kanaatimce bir açık­lamaya ihtiyaç vardır :

Fıkhın ana kaidelerinden biri de şudur ki: Evli olan bir kadın eğer evlen­dikten altı ay veya daha fazla bir zaman sonra doğum yaparsa -kocası kendi­siyle cinsel ilişkide bulunmamış veya bulunmuş da aradan altı ay geçmemiş olsa bile- doğan çocuğun kadının kocasmdan olduğuna hükmedilir. Zira Peygamber Efendimiz El Veledü Lîl Fîraşi “Çocuk kimin döşeğinde doğarsa onundur” diye buyurmuştur. Bu da eğer kadın geçerli bir nikâh akdi ile evli ise böyledir. Çünkü geçerli olan nikâh akdi cinsel ilişkiyi helal kıldığı için cinsel ilişkinin ye­rine geçer. Yani kadının kocası kadınla cinsel ilişki için, onunla cinsel İlişkide bulunmuş gibi olup kadının, kendisiyle evlendikten altı ay sonra doğurduğu çocuğun kendisinden olduğuna hükmedilir. Geçersiz yani fasit bir nikâh akdi ile evli olan kadına gelince : İmam Ebu Hanife ile İmam Ebu Yusuf bu kadını da diğerine kıyas ederek aynı hükmü ona da vermişlerse de, İmam Muhammed Fasit olan nikâhın cinsel ilişkiyi helallaştırmadığı gerekçesiyle, onun yerine geçmediğini ileri sürerek, do­ğan çocuğun kadının kocasından olduğuna hükmedebilmek için, kocasının kendi­siyle cinsel ilişkide bulunmuş ve aradan en az altı ay geçmiş olmasını şart koş­muştur, ki fetva da buna göredir, Müellifin bu son iki cümle ile. yani “Çocuğun soy süresi de -İmam Muhammed'e göre- babası ile annesinin ilk cinsel ilişkide bulundukları günden itibaren başlar. Zira fasit olan nikâh cinsel ilişkiyi helal-laşhrmaz Nikâhın dinsel ilişkinin yerine geçmesi ise, cinsel ilişkiyi helallastirdığı içindir” sözü ile demek istediği iste budur.

[32] Talak: 65/6

[33] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/28-42.

 

[34] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/42-44.

[35] İmam-ı Şafii'nin iki ilhak arasında bulunduğunu söylediği taarüz, bir dâvada iki deîilin birbirleriyle çatışması demek değildir. Çünkü burada böyle bir durum yoktur. Burada iki İlhak, yâni çocuğu ya Mecusi, ya Ehl-i Kitap saymak şıklan vardır. Birinci şıkta çocuğun kestiği eti yemenin ve eğer kız ise müslü­man erkeklerle evlenmesinin caiz olmaması, ikinci Sıkta ise bunların caiz t>l-masi lâzım gelir. İşte buradaki taarüz budur ve bu taarüzü önlemek için İmam-ı Şafii birinci şıkkı, Hanefi imamları da -metinde geçtiğitizere- çocuğun ya­rarını göz önünde bulundurarak ikinci şıkkı tercih etmişlerdir.

[36] Hakimin onları ayırması boşanma olup olmadığı hakkındaki ihtilâfın faydası şudur ki : Eğer boşanma olursa onunla talâk sayısı azalır. Boşanma ol­mayıp nikâhın feshi olursa onunla talâk sayısı azalmaz. Yâni eğer müslüman olma­yan erkek veya kadın sonradan müslüman olup birbirleriyle bir daha evlenirler­se, ayrılmalarının boşanma olduğu takdirde bu erkek, kadını ancak bir kez boşa* yıp bir daha nikâhı altına alabilir. Eğer ikinci kez kadını boşarsa onu bir daha ne nikâhı altına alabilir ve ne de yeni bir nikâh akdi ile onunla evlenebilir. Çünkü hâkimin onlan ayırması boşanma olduğu için talâk sayılan üçten ikiye inmiştir. Hâkimin onlan ayırmasının boşanma olmayıp nikâhın feshi olduğu takdirde ise, talâkları sayısında bir azalma olmadığı için erkek, kadını iki kez boşayıp bir daha nikâhı altına alabilir ve onu ancak üçüncü kez boşadığı takdirde bir daha nikâhı altına alamaz, işte ihtilâfların semeresi budur

[37][37] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/44-48.

[38] Sünen-i Arbaa Hüreyre (r.a.)'dan: Tirmizî (Kumaları bir tutma babı) c. 1 s. 147; Ebû Dâvud, Nikâh 38; Danmi, Nikâh 24; el-Müstedrek (Kadınları eşit tutmanın vücubu) c. 2 s. 186.

[39] Sünen-i Erbaa Hz. Aişe (r.a.)'dan: Tirmizi (Kumaları bir tutma babı) c. 1 s. 147; Ebû Dâvud (Kadınlar arasında eşitlik) c. 1 s. 290; el-Müstedrek c. 2 s.. 187.

[40] Sihah-ı Sitte'nin rivayet ettikleri bu hadisi Buhâri birkaç yerde kaydet­miştir ki o yerlerden biri de (Nur sûresinin tefsiri) bahsidir. c. 2 s. 696; Müslim de (Tevbe bahsi îlk hadisi bâbı)nda kaydetmiştir. c. 1 s. 364

[41] Müslim {Nikâh-Kadının sırasını kumasına vermesinin caiz olması ba­bı) c. 1 s. 473; Buhâri (Hibe bahsi-Kadının kocasına hibe etmesi babi) c. 1. s. 353 ve (Müşkül hallerde kur'a babı) c. 1 s. 370.

[42] Şeyhü'l-Îslâm Burhanüddîn Ebu'l-Hasan Ali b. Ebû Bekir Merginânî, Hidaye Tercümesi, Kahraman Yayınları: 2/48-51.


Son Güncelleme : 14.02.2010 - 21:33

   
Bu Makaleyi web sitenize alıntılayın
Derlemeye Ekle
Yazdır
E-mail olarak gönder
Benzer Konular

Okuyucu yorumları  RSS feed Yorum
 

Ortalama Üye Değerlendirmesi

   (0 Oylama)

 


Yorumunuzu ekleyin
Sadece kayıtlı üyeler bir konuyu yorumlayabilir. Lütfen üye olun veya giriş yapın.

Gönderilen yeni yorum yok



mXcomment 1.0.6 © 2007-2012 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
Kapa