Üye Girişi
Close

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

Sirkat Haddi

İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için Allahu Teala tarafından yaratılmış ve istenildiği zaman elde edilip kullanılabilen, insandan maada (gayri) şeylere mal denir. İslâm dini; insanın zaruri maslahatlarının arasında "mal emniyetini" beyan etmiş, hırsızların ve çete kurarak soygun yapan kimselerin cezalandırılmalarını esas almıştır.

Sirkatın Lûgat manası; başkasına ait bir malı gizlice almaktır. "Sirkat" gizlilik demektir. İslâmi ıstılahta: "Mükellef olan bir kimsenin; kendisinin mülkü veya mülk şüphesi olmayan, asgari on dirhem gümüş değerindeki bir malı, muhafaza altında olan bir mekândan, gizlice almasına "Sirkat" (hırsızlık) denir.

Hadd-i Sirkat'ın tatbiki için nisab miktari mal (yani asgari on dirhem gümüş değerindeki mal) esastır. Ancak haram olması itibariyle nisab miktarı olsun veya olmasın; başkasının malını çalmak kat'iyyen caiz değildir. Hırsızlık büyük günahlardandır.

Hadd-i Sirkat'in (El kesme cezasının) tatbik edilebilmesi için, hiçbir şüpheye mahal bırakmayan bir "Sirkat" hadisesinin teşekkülü şarttır.

Çocuğun, delinin veya cinnet getirmiş kimsenin hırsızlık yapması "Hadd-i Sirkat'ı" gerektirmez. Ancak çaldıkları mal, kendilerinden geri alınır. Bazen deliren, bazen sıhhat bulan kimse; sıhhatli olduğu bir sırada hırsızlık yapmışsa eli kesilir. Erkek olmak, hürriyet ve müslüman olmak şart değildir. Dolayısıyla hırsızlık yapan kadın, köle, cariye ve gayr-i müslimin (zimminin) eli kesilir. Mü'minler; "Ulû'lemr'e" bey'atla mal emniyetine haiz oldukları gibi, gayr-i müslimler de "zimmet" akdi imzalamak suretiyle "mal emniyetine" haiz olmuşlardır. Gayr-i Müslim'in (zimminin) malını çalan müslümanın da, eli kesilir. Ancak Ulû'lemr'e "Zimmet Akdi" ile bağlı olmayan Gayr-i Müslim'in (Harbi'nin) malı masum değildir.

Hadd-i Sirkat'ın (el kesme cezasının) tatbiki için; asgari on dirhem gümüş veya bir dinar altın değerinde olması şarttır. Bu değer; Hadd-i Sirkat için gerekli olan nisab miktarıdır. Bu miktarın aşağısında; el kesmenin tatbik edilemez.

İslâm dininin; yenilmesini, içilmesini ve alışverişini haram kıldığı mallara "Gayr-i mütekavvim" denir. Bunların kıymeti yoktur. Mesela: Şarap, domuz eti ve çalgı aletleri vs... Kâfirler indinde değeri ne olursa olsun; İslâm dininin haram kıldığı mallar, kıymetli değildir. Çalanın eli kesilmez.

Ayrıca saklanması mümkün olmayan; çabuk bozulan ve çürüyen malları çalan kimselerin de elleri kesilmez.

Ağaçtaki meyva, süt, et, karpuz ve çürüyen (uzun süre saklanması mümkün olmayan) sebzelerde el kesme cezası tatbik edilmez.

Ayrıca kıymetli olmakla birlikte; mal hükmünde olmayan canlıların çalınmasında da "had" cezası yoktur. Mesela: Hür bir çocuğu çalan kimsenin eli kesilmez. Çünkü insan mal değildir.

Bir kimsenin kendi malını çalması hırsızlık olmayacağı gibi, milkiyet şüphesi olan malı çalması da "Hırsızlık" olmaz. Mesela; bir baba, oğlunun malını gizli bir yerden ve izni olmadan çalsa, bu sebeble eli kesilmez. Bir mükellef; "Beytü'lmal'den" gizlice bir malı çalsa, eli kesilmez. Zira ortada milkiyet şüphesi vardır. Şöyle ki; Beytül'mal' bütün müslümanlara aittir.

Hırsızlığın rüknü; gizlice almaktır. Aşikâre zorla alan, aşikâre kapıp, süratle kaçan ve emanetindeki malı çalan kimsenin üzerine el kesme yoktur. Zira bu fiilerde esas olan "gasb" ve "emanete hıyanettir" Gasb ve emanete hıyanetin cezası ta'zirdir.

Sahibinin; muhafaza etmek lüzumu hissetmediği bir malın değerli olmayacağı malumdur. Malın korunması iki noktada toplanabilir.

Birincisi: "Bizzat korunan yer" dir ki; içinde eşya saklamak maksadıyla hazırlanıp, izinsiz girilmesi yasak olan evler, dükkanlar, çadırlar, kasalar ve sandıkları gibi.

İkincisi: "Başkası sebebiyle korunan yer" dir ki; esasen eşya saklamak üzere hazırlanmamış ve izinsiz girilmesi yasak olmayıp, ancak içerisine konacak malların yanına muhafız (bekçi) bulunan mescidler, yollar ve sahralar gibi...

Dolayısıyla "Bizzat korunan yer" lerden gizlice alınan mallar sebebiyle "had" tatbik edilir. Ancak sahibinin izniyle bizzat korunan yere giren kimse, hırsızlık yaparsa, had tatbik edilmez. Mesela: Misafirin hırsızlık yapması gibi. Başkasının sebebiyle korunan yerden; muhafız yokken çalınan mal, korunmuş mal hükmünde değildir. Ancak muhafız varken çalınırsa, hırsızlık teşekkül eder.

Bir kimse; evlenemeyeceği (nikâhı kendisine haram olan) kan hısımlarından mal çalsa, eli kesilmez. Çünkü bunlar birbirlerinin evlerine izinsiz olarak girerler. Öyle ise; evleri birbirlerine nisbetle hırz (korunmuş, muhafazalı) değildir. Hırz (korunmuş, muhafazalı) olmayınca; hırsızlık fiili, halis suç durumunda değildir. Elbette akrabanın malını çalmanın "haramlığı" bakidir. Ancak "had" tatbik edilmez.

Bir adam; hırsızlık niyetiyle bir başkasının evine girse, eşyaları toplasa, fakat dışarı çıkmadan yakalansa eli kesilmez. Çünkü suç bütün unsurlarıyla teşekkül etmiş değildir. Ancak, evin masuniyetini ihlal ettiği için ta'zir cezası uygulanır.

Şer'i şerifle hükmeden hakim (kadı); hırsızlık hadisesine şahidlik eden kimselere: "Hırsızlığın nasıl olduğunu, nereden yapıldığını ve çalınan malın miktarını" sorar. Eğer "Hırsızlık" hadisesi; mükellefin kendi ikrarı ila ortaya çıkmışsa; ikrarından vazgeçmesi için Kadı'nın telkinde bulunması mendubtur.

Hırsızın elinin kesileceği vakit; malı çalınan davacının hazır bulunması şart olduğu gibi, şahidlerin de hazır bulunmaları şarttır. Hatta şahidler kaybolsalar yahut ölseler, hırsızın eli kesilmez. Esasen şahidlerin hazır bulunmaları; haddlerde şarttır. Zira malı çalınan davacı: "Ben hata ettim, bu çaldığı mal onun alacağıydı veya ben emanet olarak bırakmıştım" diyebilir. Şahidler de; son anda "yalancı şahitlik" yaptıklarını ikrar edebilirler. Ancak malı çalınan davacı; Hadd-i Sirkat'ın tatbiki kesinleştikten sonra: "Efendim; bu her ne kadar hırsızlık yapmışsa da, ben mal sahibi olarak affediyorum" dese dahi, had düşmez. Çünkü Hadd'ler Allahu Teala'nın hakkı olarak farz kılınmıştır. "Hadd-i Kazf" ve "Hadd-i Sirkat'ta"; zarara uğrayan kimsenin müracaat etmeme hakkı vardır. Esasen davacı olmadıkları süre içerisinde, affetmeye ve bir mü'minin günahını setretmeye karar vermiş olurlar. Kadı huzurunda kat'ileştikten sonra; "ulû'lemr" dahi haddin tatbikine engel olamaz. Böyle bir yetkisi yoktur. Aksine tatbikini sağlaması farzdır.

Hırsızın sağ eli bilek mafsalından kesilir ve dağlanır. Hadd-i Sirkat'ta asıl olan elin kesilmesidir, öldürme değildir. Dolayısıyla; mü'min ve kamil (mütehassıs) bir tabibin, kanı durdurması gerekir. Eğer hırsızlık haddi; mükellefin ikrarı sebebiyle tatbik edilmişse, bütün masraflar "Beytü'lmal"den karşılanır. Eli kesilen hırsızın; çaldığı mal yanında ise, sahibine geri verilir. Ancak malı harcamışsa, ödemesi lazım gelmez. İkinci defa hırsızlık yapan kimsenin, sol ayağı kesilir. Ûçüncü defa hırsızlık ederse, herhangi bir uzvu kesilmez. Üçüncü defa hırsızlık yapan kimse; tevbe edinceye kadar ta'ziren hapsedilir. Eğer hırsızlık bir hastalık haline gelmişse tedavi edilir.

Şer'i hükümler itibariyle "hırsızlık" ikiye ayrılır. Bunlar:

1.Küçük hırsızlık (Serikat-ı Suğra)

2. Büyük hırsızlık (Serikat-ı Kübra),

Hırsızlığın zararı ya yalnız mal sahibine olur veya hem mal sahibine, hem de bütün müslümanlara olur. Birincisine Serikat-ı Suğra (Küçük hırsızlık), ikincisine Serikat-ı Kübra (büyük hırsızlık) denir. Bunlar tarifte ve şartların çoğunda müşterektirler. Zira bunların her birinde muteber olan, malı gizlice almaktır. Fakat Serikat-ı Suğra'daki gizlilik; mal sahibinin veya onun muhafızının gözünden gizlice almaktır. Şerikat-ı Kübra'daki gizlilik ise; mü'minlerin yollarını ve beldelerini muhafaza etmeyi taahhüd eden "Ulû'lemr'den" almaktır. Büyük hırsızlık (Serikat-ı Kübra) Kat'ı tarik (yol kesme) ve "Hıraba" başlığı altında, ayrıca ele alınır.


Bu kategori şuan boş

  • Diyet  ( 1 konu )

    Diyet; insan veya insan uzvunun telef edilmesi karşılığı olarak, verilmesi gereken tazminatın adıdır. Kasden öldürmede "kısas" sözkonusudur. Ancak maktulün velisi "diyet"e rıza gösterirse, selahiyet kendisinindir. Diğer öldürme çeşitlerinde "diyet" verilmesi vacibtir. Diyetin 100 deve veya 1000 dinar altın veya 10.000 dirhem gümüş olarak verilmesi esas alınmıştır. İnsan uzvunun koparılması (kat'ı) veya Ta'tili (iş göremez hale getirilmesi) veya yaralanmasında, mağdura ödenmesi vacip olan ve miktarı belli olan mala "erş" denir. Tabii ki; "Erş'in" vacip olması için, misli sözkonusu olmadığı için kısas tatbik edilemez olmalıdır. Zira esas olan "kısas"tır. Kısas imkânı olmadığı zaman "Erş'e" hükmedilir. Hem "kısas" imkânı olmaz, hem de şer'i şerifin beyan buyurduğu "Erş'in" miktarı bilinemezse; "ehl-i Hibre" (bilirkişi) tayin edilir. "Ehl-i Hibre'nin mağdura ödenmesini esas aldığı mala da "Hukumet-i Adl" ismi verilir. Dolayısıyla insan veya uzvuna karşı; hataen işlenen her cinayette, mutlaka mağdura mal ödenir.

    Darû'l İslâm tebasından olan gayr-i müslimin (zimminin) diyeti, tıpkı müslümanın diyeti gibidir.

    Kadının diyeti; nefse kıymak (yani öldürmek) veya nefisten aşağısında, erkeğin diyetinin yarısıdır. Hür bir mü'minin diyeti ile kölenin diyeti de, birbirine eşit değildir. Dolayısıyla diyetin miktarına; "Hürriyet ve Cinsiyet" tesir eder.

    Hataen veya hata yerine sayılan öldürmelerde, diyetle birlikte, keffaret de şarttır. Keffaret mü'min bir köleyi azad etmek veya buna imkân bulamazsa, iki ay fasılasız (devamlı) oruç tutmaktır. Ayrıca "keffaret"lerde; illet kat'i olarak tesbit edilemeyeceği için, ictihad yapılamaz. Bu sebeble; hataen veya hata yerine sayılan öldürmelerde, yoksul ve miskinleri doyurmak, keffaret yerine geçmez. Çünkü bu hususta nass varid olmamıştır.

    Kasden öldüren kimse, maktulün mirasından mahrum olur. Ayrıca kasden öldürmede (ister kısas icab etsin, ister etmesin) kefaret te yoktur. Zira keffaret, ibadet ile ceza arasında döner. Kasden öldürmede ibadet düşünülemez.

    Kasden adam öldürmenin cezası; kısasen öldürülmek ve mirastan mahrumiyettir.

    Kasıd benzeriyle öldürmenin cezası; keffaret, mirastan mahrumiyet ve katilin akılesi üzerine; (maktulün, asabesine verilmek üzere) ağır bir diyettir. Bu develerden verilecek olursa; iki yaşına girmiş 25 dişi deve, üç yaşına girmiş 25 dişi deve, dört yaşına girmiş 25 dişi deve ve beş yaşına girmiş 25 dişi devedir. Toplam 100 deve!.. Bunlardan kırkının gebe olması da dikkate alınır. Bu çeşit öldürme de, büyük günahtır.

    Hataen adam öldürmenin cezası; keffaret, mirastan mahrumiyet ve katilin akılesi üzerine diyetir. Hata sayılan öldürmenin cezası da; tıpkı hataen öldürme gibidir. Titiz davranmadığı ve gerekli tedbirleri almadığı için mükellef (kasden öldürme gibi olmasa da) günaha girmiştir.

    Sebeble öldürmenin (tesebbüben) cezası; diyetten ibarettir. Keffaret yoktur. Zira mükellef bizzat öldürmemiş, ölüme sebeb olmuştur. Mesela: Başkasının mülkünde bir kuyu kazan kimseyi ele alalım. Eğer bu kuyuya bir kişi düşer ve ölürse "tesebüben" öldürme vakıası ortaya çıkar. Esasen kendi mülkünde kuyu kazmış olsaydı, "diyette" gerekmezdi.

  • Kısas  ( 2 konu )

    Kısas; yapılan fiilin, mislinin yani aynının icra edilmesidir. Kısasta; bedel mahiyeti mevcuddur. Bu sebeble de; kasden adam öldürmede kısas, maktüle yani öldürülene mukabil, öldüreni yani katili öldürülür. Kasden yaralamada kısas ise; ya birinci uzvun misli, ikinci uzvun kesilmesi; yahud da, birinci yaralamanın misli, ikinci yaralama demektir. Misli olmayan şeylerde "kısas" yapılamaz. Mesela; bir kimse sopa ile birisine vurup, akli melekelerini giderse, o kimseye aynısı tatbik edilemez. Bu durumda "kısas" yerine; "diyet" gündeme girer.

    Haklı bir sebeb olmadıkça cana kıyılmaz. Öldürmede haklı sebebler nelerdir, dersen bil ki; bir kimsenin kanı, ancak üç şeyden biri ile helal olur.

    1) Zina eden seyyib

    2) Can'a karşılık can yani kısas

    3) Dinini terkedip, cemaatten ayrılmak irtidad

    Meşru bir sebeble katl durumunda, öldürülenin velisi hiçbir talepte bulunamaz. Ancak şer'i hududlar dikkate alınmadan; herhangi bir kimse öldürülürse, öldürülenin velisi yani asabesi selâhiyet sahibidir.

  • Katil  ( 7 konu )

    Cinayet kelimesi; ağaçtan meyvayı düşürmek manasınadır. İslâmı ıstılahta: "Gerek nefse tealluk etsin, gerek mala tealluk etsin, Allahu Teala'nın haram kıldığı bir fiili  irtikap etmeye cinayet" denilmiştir. "cinayet" kavramı, daha ziyade insanın hayatına ve uzuvlarına karşı işlenmesi haram kılınan fiilleriçin kullanılır. Şurası muhakkaktır ki; "Cinayetler" daha ziyade ferdi ızdırar halinde bırakmaktadır. İslâm toplumunu, ferd vasıtasıyla ilgilendirmektedir. Bu suçlarda "kul hukuku" daha ağırlıktadır. Cinayete muhatab olan ferd ve ailesi verilecek cezada söz sahibidir. Hududlarda şefaat ve af sözkonusu olmadığı halde; gerek öldürmede, gerek yaralamada, zarara uğrayan ferdin veya ailesinin affetmesi mümkündür. Ancak "Ulû'lemr'in veya Kadı'nın"; ne şefaat, ne de af yetkisi, sözkonusu değildir. Ancak sulh olmalarını veya zarara uğrayan tarafın affetmesini istirham edebilir. Fakat kat'iyyen bu konuda emir veremez, yetki kullanamaz.

    Allahu Teala'nın haram kıldığını irtikap etmek ve farz kıldığını ihmal etmek de; birer "cinayet" hükmündedir. Mesela; insanın kendini öldürmesi veya kasden bir uzvunu koparması haramdır. İntihar eden kimse; Allahu Teala'nın tekliflerine karşı ayaklanmış ve imtihandan kaçmıştır. Tevbe imkânı bulamadan ölmüşse, kendisini büyük bir azab beklemektedir. İntihar etmek, büyük günahtır. Ferdin; kendi nefsine karşı işlediği cinayetler (nehyedileni irtikap, emredileni yapmamak) konumuzun dışındadır.

    Fukahanın cinayet kavramını ele alışı dikkatle incelenirse; iki hadise ile karşı karşıya geliriz.

    Birincisi; masum olan bir kimsenin, haksız yere öldürülmesidir ki, buna "cinayet fi'n-nefs" denir.

    İkincisi; masum bir kimsenin vücudundan uzvunun koparılması, ta'tili (işlemez hale getirilmesi) veya yaralamasıdır ki, buna "cinayet madûnen'nefs" denir. Yani öldürmeden daha aşağı olan cinayet.

  • Bağy Haddi  ( 1 konu )

    Yol kesen kimse mal alırsa eli kesilir, öldürürse, öldürülür, hem mal alır, hem öldürürse asılır.

    Yol kesicilik cinayetinin tahakkuku için birtakım şartlar vardır. Bunlar:

    1. Bu cinayet; kuvvet ve kudret sahibi bir kimse tarafından silahla veya bir çete tarafından yapılmalıdır.

    2. Yol kesme; Darû'l İslâm'da olmalıdır.

    3. Bu cinayet, şehirde gündüz yapılmış ise; silahla yapılmış olmalıdır.

    4. Yol kesici kimse ile, yolu kesilen şahıslar masum olmalı ve aralarında akrabalık bulunmamalıdır.

    5. Yol kesicilerin hepsi; akıllı, bülûğa ermiş ve konuşan kimseler olmalıdırlar.

    6. Yol kesicilerden her birine; aldıkları maldan halis on dirhem gümüş miktarı mal düşmelidir.

    Yol kesiciye "muharib" adı verilir. Çünkü Ulû'lemr'e "Beyat"le veya "Zimmet Akdi" ile bağlanan ve bu sebeble; can, mal, akıl, nesil ve din emniyetine haiz olan kimselerin yollarını kesmekle savaş açmıştır. Bu savaş; ister siyasi sebeplerle, ister mal elde etmek niyetiyle olsun, durum değişmez!.. Meşru olan Ulû'lemr'e savaş açmak; Allahu Teala ve Resûlüne savaş açmak hükmündedir. Çünkü Ulû'lemr; Allahu Teala'nın ve Resûlü'nün beyan buyurduğu hükümleri uygulamakla memurdur.

    Silahlı olan bir kişi veya bir çete; yol kesmek niyetiyle davranır, mal almadan ve cana kıymadan (adam öldürmeden) yakalanırlarsa, şer'i şerifle hükmeden hakim (kadı) tevbe edinceye kadar kendilerini hapseder. Bu mücerred tevbe değildir. Kendilerinde; salih kimselerin hallerinin zuhur etmesi, dikkate alınır. Bu hususta kadı yetkilidir. Şayet yol kesiciler (muharibler); hiçbir mal almadan bir kimseyi (ister müslüman, ister zimmi) öldürürlerse, kendileri "hadden" öldürülürler. Bu kısas değildir. Dolayısıyla velinin affetmesi veya diyete razı olması sözkonusu olamaz. Eğer yol kesiciler; hiç kimseyi öldürmemiş, ancak nisab miktarından fazla mala el koymuşlarsa, el ve ayakları çaprazlama kesilir. Yani sağ eli ile sol ayakları kesilir. Ancak yol kesiciler (muharibler); hem mal almış, hem öldürmüşlerse "Ulû'lemr" muhayyerdir. İsterse; önce el ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra kendilerini hadden öldürür. İsterse; yol kesici muharibleri, derhal idam ettirir. İsterse, kendilerini canlı olarak asar. ancak üç günden fazla asılı olarak bırakmaz.

    Yol kesme suçunu işlemiş, zorla mal alan veya adam öldüren bir kimse, Ulû'lemr yakalamadan önce tevbe ederse, şahsi haklar (kul hakları) hariç olmak üzere, diğer suçu affedilir. Yol kesen kimsenin tevbesi; bir daha işlememeye azmetmekle birlikte, eğer mal almışsa sahiblerine geri vermesi, mal almamışsa Kadı huzuruna gelerek, tevbe ettiğini beyan etmesiyle tahakkuk eder. Dolayısıyla tevbe eden yol kesici; el koyduğu malları sahiplerine iade ederek, helallaşmak durumundadır. Esasen irtidat, Ulû'lemr'e isyan (Bağy) ve hırsızlık suçlarında; yakalanmadan önce tevbe etmek ve şahsi hakları tazmin etmek suretiyle hadd cezalarından kurtulmak mümkündür. Mürted; yakalanmadan önce kelime-i şehadeti söylerse veya kadı huzurunda nadim olduğunu beyanla yeniden İslâm'a döner ve tevbe ederse, öldürülmez. Ulû'lemr'e isyan eden Bağyiler; hata ettiklerini kabul eder ve Ulû'lemr'e itaat ederlerse, isyan sırasında öldürdükleri insanlara mukabil kısas edilmeyecekleri gibi, telef ettikleri malları da tazmin etmezler. Ancak Hadd-i Zina, Hadd-i Kazf ve Hadd-i Şürb (şarab ve diğer sarhoşluk veren içkileri kullanma) gibi cezalarda, tevbe "had cezasını" düşürmez.

  • Mukaddime  ( 3 konu )

    Hudud; Had kelimesinin çoğuludur ve menetmek manasına gelir. Kapıcı, ve gardiyana "Haddad" denilir. Bir şeyin mahiyetini tarif ve tayin eden şeye de "Had" denilir. Zira tarif, girmeyi ve çıkmayı meneder. Hane gibi, gayri menkullerin nihayetlerine, yani sınırlarına da "Hudud" denilir. Devletlerin de birer "Hudud"ları vardır.

    İslâmi ıstılahta: "Allahu Teala'nın hakkı olmak üzere yerine getirilmesi farz olan ve kat'i nasslarla takdir edilmiş bur ukûbat (cezâ)'dır. Had kelimesi aynı zamanda "esirgemek" manasına da gelir. Çünkü Allahu Teala kullarını zarara uğradıkları şeylerden, bunlarla korumuş, esirgemiştir.

    Esasen bir beldede "Had" cezalarının tatbiki; o beldedeki insanların Allahu Teala'nın hukukuna riayet ettiklerinin en büyük isbatıdır. İslâmi hududlar ikame edilmiyor ve hükümler infaz edilmiyorsa; o beldede yaşıyan insanların; can, mal, nesil akıl ve din emniyetlerinin varlığından söz edilemez. Günümüzde Allahu Teala'nın koyduğu hududları çirkin görüp, kendi heva ve heveslerine göre hududlar çizmeye çalışan siyasi güçler mevcuttur. Bunlar tıpkı "Firavun" gibi, ilahlığa özenmişlerdir. Kim bunların çizdiği hududları meşru sayarsa; Kelime-i Tevhid'in mahiyetini inkâr etmiş olur.

    Allahu Teala'nın indirdiği hükümlerle hükmetmek farzdır. Esasen şer'i şerife göre hükme bağlanmayan hiçbir kaza (mahkeme), kaza hükmünde değildir. İslâmi ıstılahta kaza: "Mü'minlerin velayetine haiz olan Kadı'nın; mü'minler arasında husumeti ve ihtilafı ortadan kaldırmak için, şer'i şerife göre verdiği hükümdür. Dolayısıyla mü'minler arasındaki husumet ve ihtilafların ortadan kaldırılabilmesi için Kadı'nın (Şer'i şerifle hükmeden hakimin) bulunması şarttır. Kâfirlerin istilası altında iken dahi; mü'minlerin, kendi içlerinden bir kadı seçmeleri vaciptir. Zira yeryüzünde küfür ahkâmıyla hükmetme hakkı hiç kimseye tanınmadığı gibi; küfür ahkâmına razı olmak da tanınmamıştır.

    Hadler doğrudan doğruya Allahu Teala'nın hakkıdır. Haddi gerektiren bir suç işleyen kimse; makamı ve mevkii ne olursa olsun mutlaka cezalandırılır. Ulû'lemr olan kimse de dahil; hiç kimsenin hadleri affetme yetkisi yoktur. Esasen şefaat; Allahu Teala'nın hakkı olarak farz kılınan haddin ikame edilmemesini talep etmektir ki, bunun caiz olamıyacağı açıktır. Tevbe etmek dahi dünyada haddi düşürmez.

Kapa