| Yazan: Talha Hakan Alp,
Tarih: 23.11.2007 - 08:10
|
Okunma Sayısı : 464 |
Son yıllarda İslam alimlerinin öncülüğünde sivil
İslamî organizasyonların artış göstermesi kuşkusuz memnuniyet verici bir
gelişme. Bu organizasyonlar İslam alimlerini bir araya getirerek ulema
sınıfının birbirlerini tanımalarına, aralarında görüş alışverişinde
bulunmalarına sağladığı katkıyla özellikle takdir edilmelidir. Yakın bir
tarihte İstanbul böyle bir organizasyona ev sahipliği yaptı. Avrupa
Fetva ve Araştırma Konseyi (AFAK), Grand Cevahir Otel’in kongre
salonunda 29 Haziran Perşembe günü akşamı açılışı yapılan ve üç gün
süren 15. dönem toplantısını tertipledi. Avrupa Fetva ve Araştırma
Konseyi, gayr-i müslim toplumlarda yaşayan Müslümanların fıkhî
problemlerini çözümlemek üzere 1997 yılında Yusuf el-Karadâvî
başkanlığında İngiltere’de kurulmuş ilim ve davet müessesesi. Konsey,
aralarında Faysal Mevlevî, Muhammet Taki el-Osmanî, Ali el-Karadâğî ve
Hüseyin Hamid Hassan gibi tanınmış İslam alimlerinin de bulunduğu otuz
sekiz kişiden oluşuyor.
Perşembe akşamı tertiplenen açılış toplantısında
konseyin kuruluş gayesi, misyonu ve felsefesi ile ilgili fikir verici
mahiyette konuşmalar yapıldı. Açılış toplantısında konsey üyelerinden,
önce başkan yardımcı Faysal Mevlevî böyle bir konseye duyulan ihtiyaç ve
konseyin amacı istikametinde kısa bir konuşma yaptı. Daha sonra konsey
başkanı Yusuf el-Karadâvî’ye söz hakkı verildi. el-Karadâvî’nin
konuşması, ağırlıklı olarak kendisinin ve konseyin fıkıh anlayışını
resmedici nitelikte yer yer ders üslubunu yer yer vaaz tarzını andıran
ama her haliyle samimi bir konuşmaydı. Şunu da belirtmeliyiz ki, el-Karadâvî’nin
zaman zaman örneklere boğulan konuşması, her geçen gün ilmî muhitlere
hakim hale gelen “kolaylıkçı fıkıh söylemi”nin adeta manifestosu
niteliğindeydi.
Yusuf el-Karadâvî, birçok kitabında yazıya döktüğü
bu konuşmasında, bol bol İslam fıkhı’nın değişiminden, ruhsatların daha
sık ve rahat kullanılması gerektiğinden, özellikle gayr-i müslim
ülkelerde yaşayan Müslümanların şartlarının zorluğundan hareketle
yerleşik fıkhın içtihadî hükümlerinin yerine Şâri’in maksadını ve
Müslümanların maslahatını önceleyen yeni bir fıkıh anlayışına ihtiyaç
duyulduğunu ve bunun bir an evvel tesis edilmesi gerektiğini vurguladı.
Yer yer fikirlerini “Abdullah bin Ömer’in şedâidindense, İbn-i Abbas’ın
ruhasını alırım” şeklindeki söylemlerle somutlaştıran Yusuf el-Karadâvî,
İslam fıkhının değişebileceği konusunda bir orantıda bulunmaktan da geri
durmadı. el-Karadâvî’ye göre İslam fıkhının çok az bir kısmı değişmez
sabiteleri temsil ederken, yüzde doksan ve hatta doksan üç oranında
büyük bir çoğunluğu ise değişebilenler kategorisine girmekteydi. Avrupa
fetva ve araştırma konseyinin üyeleri arasında her ne kadar meşhur İslam
alimleri yer alıyorsa da çoğunluk konsey üyeleri Yusuf el-Karadâvî’nin
karizmasının etkisinde kalabilecek genç araştırmacılardan oluşmaktaydı.
Zaten konseyin ağır toplarından Muhammet Taki ol-Osmanî toplantıya
iştirak edemedi. Konseyin birinci günkü toplantısını izleyen yakın
dostlarımın intibalarına göre, konsey üyeleri konuyu bir yere kadar
tartışıyor ve sonuçta söz Yusuf el-Karadâvî’ye bırakılıyor. el-Karadâvî’nin
sonuç olarak ortaya koyduğu tercih fiilî olarak neticeyi belirliyor. Bu
yönüyle konseyde sağlıklı ve objektif bir müzakere ve tartışma işlevinin
sağlanabildiğini savunmak zor görünüyor. Bu da konseyin kararlarının
güvenilirliği konusunda ciddi şüpheler uyandırıyor. Usul-i fıkıhtaki
icma konseptinin, günümüz fıkıh komisyonlarıyla pratize edilip
edilemeyeceğine dair tartışmalar açısından burası ayrıca düşünülmelidir.
el-Karadâvî’nin fıkıh anlayışının eleştirisine
geçmeden önce, günümüzde uygulanan fetva yöntemleri bağlamında el-Karadâvî’nin
yerini tespit etmemiz onun fıkıh perspektifini doğru anlamamız açısından
önemlidir. Çağımızda fakihlerin güncel meselelere yaklaşımda takip
ettiği iki yöntem göze çarpmaktadır. Tahriç ve ictihad yöntemi. Tahriç
yöntemi, tespit edilen ortak noktalardan hareketle imamların benzer
konularda verdiği fetvaların güncel meselelere uyarlanmasıdır. İçtihat
yöntemi ise, genel fıkıh kaidelerinin ışığında Kuran ve hadis
naslarından istinbat edilecek hükümlerle güncel meselelerin çözüme
bağlanmasıdır. Muasırlardan el-Karadâvî daha çok içtihat yöntemini
benimserken, Muhammet Taki el-Osmanî tahriç yöntemini kullanmaktadır.
İçtihat yöntemi neticeye ulaşma açısından daha zahmetsiz olmakla
beraber, sonuçları tahriç yöntemine göre pek güvenilir değildir. Zira bu
yöntemde, yüzyılların fıkıh birikimi göz ardı edilmekle hem konunun
yanlış bir zeminde değerlendirilmesi hem de nas ve kaidelerin hadiseye
tatbikinde tetabuk sorununun doğması gibi ciddi riskler bulunmaktadır.
Üstelik nasların anlaşılması konusunda ilk İslam nesillerine göre daha
az avantajlı olduğumuz ve onların yorum ve açıklamaları olmadan önümüzü
bile göremeyeceğimiz işin cabası.
el-Karadâvî’nin fıkıh anlayışı; “eşyada asl olan
ibahadır”, “iş daraldığında genişletilir”, “zaruretler mahzurları mubah
kılar”, “zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkar edilemez”,
“meşakkat kolaylığı celb eder” gibi genelde kolaylığı, haramdan çok
ibahayı telkin eden fıkıh ilkelerine dayanır. el-Karadâvî bu ilkeleri
kayıtlayan alt prensiplerin olabileceğini ya da detaylarda bunların
yerine başka kaidelerin uygulanması gerektiği gibi aksi ihtimalleri göz
önünde bulundurmaz. Bu nedenledir ki o fetvalarında genelde modern
iktisadî ya da sosyal problemleri olumlayıcı bir yaklaşım sergiler. Onun
fetvalarında, modern çağın Müslüman ferde dayattığı her sorun ama şöyle
ama böyle; fakat çoğunlukla meşrulaştırılarak çözümlenmektedir.
Sözgelimi üniversiteye alınmayan başörtülü kızların başlarını
açabileceği yönündeki fetvası bunun en son ve çarpıcı örneğidir(*).
el-Karadâvî’nin fıkıh söylemi; kolaylık, zaruret,
makasıdü’ş-şeria, maslahat, zamanın ve şartların değişmesi gibi
sınırları belirsiz, soyut ve yer yer yanıltıcı söylemlere istinad eder.
Vakıa, modern çağda henüz Müslümanlar bu söylemlerin bedelini de ödemiş
değildir. Bu söylemlerin detaylara tatbikinde bugün ya da yarın
karşılaşılacak ciddi sıkıntılar nedense pek hesap edilmiyor. Halbuki el-Karadâvî
gibi ümmetin fikrî ve siyasî problemleriyle de yakından ilgilenen bir
alimin, konunun bu boyutunu ihmal etmesi hayli düşündürücüdür. Ümmetin
siyasî geleceği adına Filistin ya da başka bir İslam coğrafyasında
yaşanan katliamın seyrini Müslümanlardan yana etkilemek için İsrail ve
Amerikan mallarını boykot fetvasını verebilme feraset ve yürekliliğini
gösterebilen el-Karadâvî'nin, zamanla Müslüman ferdi modern topluma
entegre edecek, kültürel ve sosyal alanda İslamî kimliğin eriyip yok
olmasını sağlayacak iktisadî ve sosyal fetvaların altına imza atması
onun zihin dünyasında ciddi bir parçalanmanın olduğunu gösteriyor.
el-Karadâvî açılış toplantısındaki konuşmasında,
fıkıh kitaplarındaki hükümlerin değişmez sabit hükümler olmadığını ifade
meyanında, bunların ekseriyetinde ittifak bulunmadığını, sahabenin
tahmin edemeyeceğimiz ölçülerde ihtilaf ettiğini belirterek sahabenin
üzerinde ihtilaf etmediği çok az bir hüküm bulunduğunun altını çizdi.
el-Karadâvî’nin bu yaklaşımına da son derece ihtiyatla yaklaşmalı ve
tarihî gerçeklerin mutlak idealler gibi algılanmasına fırsat
vermemelidir. Henüz İslam fıkhının oluşum dönemini teşkil eden sahabe
devrindeki esnekliği, sonraki yüzyıllarda hem muhteva hem de sistem
olarak tekamül ve tekasüf etmiş fıkıh müktesebatını gölgeleyecek biçimde
ileri sürmek çok yanıltıcı olur. Sonra sahabenin fıkhî hükümlerde
yaşadığı ihtilaf her zaman mezkur hükümlerin katî ve sabit olmadığını
göstermez. Bazı sahabilerden fıkhî konularda taklidi tecviz edilmeyen
şaz görüşler sadır olduğunu tam da burada hatırlamakta yarar var. Muasır
fıkıh araştırmaları için, sistematiği ve arka planı hakkında elde
ayrıntılı ve somut veriler bulunmayan ve çoğu zaman modern
spekülasyonlara malzeme olarak kullanılan sahabeden tevarüs ettiğimiz
fıkıh birikimi temel referans teşkil etmemelidir. Bunun yerine fıkıh
araştırmaları, tarih içindeki sürekliliğini ve detaylanmış sistematiğini
göz önünde bulundurarak furuuyla usulüyle, kavaidiyle furûkuyla tekamül
etmiş mezheplerin fıkıh birikimini referans almalıdır. Aksi takdirde
sahabenin ihtilaflarını fırsat bilerek ruhsatların derlenmesiyle
oluşacak fıkhî yapının çarpıklığı bir yana, tek tek sahabenin görüş ve
fıkıh anlayışını temsil ettiği de söylenemez. Üstelik sağlıklı bir fıkhî
yapılanma ihtilaf ve kaostan çok ittifak ve insicam arz eden
kaynaklardan beslenmelidir.
el-Karadâvî örneğinde olduğu gibi bugün bir çok
fıkıh araştırmacısı, modern dünyada yaşanan gelişmeleri mutlak veri
saymaya teşne bir ruh haline sahiptir. Bu gibi fakihlerin elinde fıkıh,
egemen kültürün Müslüman ferde dayattığı hayat biçiminin sindirilmesi
için adeta bir hazım aracı olarak kullanılmaktadır. Sistem
tıkanmalarının cüzî ölçülerde ve yüzyıl gibi uzun aralıklarla yaşandığı
doğal zamanlarda formüle edilen “İş daraldığında genişletilir”, “zamanın
değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkar edilemez” şeklindeki fıkıh
kaidelerinin, küresel hegemonik güçler tarafından kökten değişime
zorlandığımız, mevcut fıkıh sisteminin tıkandığı yönündeki modernist
söylemin baskısını acıyla hissettiğimiz bir dönemde gelenekçi fakihler
tarafından dillendirilmesi yaşadığımız tefekkür ve iletişim krizinin
ciddi boyutlara vardığını gösterir. Oysa işin daraldığında
genişletilmesi gerektiği yönündeki kaide prosedürle alakalı ve tatbik
alanı gayet sınırlıdır. Bugün el-Karadâvî farkında mıdır bilinmez ama,
anılan kaidelerin modernleşme talebinin tavana vurduğu Türkiye’de ne tür
makes bulacağı hususunda ciddi endişeler var.
Bir de maymuncuk misali her kilide sokulmaya
çalışılan “gelişim” gibi kökleri ve etkisi üzerinde yeterince
düşünülmediği zahir söylemlerin fakihlerin diline dolanışına şahit
oluyoruz. Müslümanların gelişmesi, ekonomik, siyasî, bürokratik ve
diplomatik alanda güçlenmesi, Müslümanların çağdaş toplumda söz sahibi
olması gibi modern zamanlara ait ve çoğunluk Müslümanların geri
kalmışlığı psikolojisinin belirgin izlerini taşıyan söylemlerin fıkıh
faaliyetlerini bu denli yönlendirmesinin yol açtığı tahribatın
bilânçosunu kimse görmek istemiyor. Bir fakihin sıkı bir aktivist
duygusuyla hareket etmesi ne kadar doğrudur, bunu tartışmak lazım. Acaba
güncel ekonomik ve sosyal sorunların çözümü, şu veya bu şekilde ama
mutlaka bunları olumlayıcı fetvalarla mı olmalıdır? Müslümanlar modern
hayatın her alanında illa bulunmalı ve hatta söz sahibi mi olmalıdır?
Zaruret prensibine istinaden cevaz verilen onlarca modern meselenin bir
gün ardı kesileceğini kim garanti edebilir? Bu durumda tepeden tırnağa
zaruret fetvalarıyla dolu bir fıkıh yapısı ne kadar sağlıklı ve ne kadar
özgündür. İmamların ruhsatlarından derleme eklektik bir fıkıh yapısı ne
kadar bütüncül ve tutarlıdır. Böyle omurgasız fıkıh sisteminin Müslüman
kimliği gelecek yüzyıla kadar muhafaza edebileceğini hangi safdil ümit
edebilir. “Müslümanların gelişmesi” ne demektir? Hollywood’la boy
ölçüşecek projüksüyonlar mı yapabilmektir. Yoksa eurovizyon
yarışmalarında her sene birinci çıkarmak mıdır? Dünya ağır siklet boks
şampiyonları yetiştirmek veya ne bileyim Avrupa ve dünya futbol
şampiyonu Müslüman ülkeler mi çıkarmaktır. Newyork borsasında dünya
devleriyle kapışacak holdingler mi kurmaktır. Allah aşkına biri
söylesin, daha çok ekonomik ve behimî duyguları çağrıştıran şu “gelişme”
kelimesi zihin dünyamıza ne zaman ve nasıl girebilmiştir? Bana ayet veya
hadis metinlerinde ya da geleneksel İslami metinlerde gelişmenin Arapça
karşılığı olan “tekaddüm” kelimesini kim gösterebilir. Bu kelimenin bir
amaç olarak ileri sürüldüğü ve fetvaların seyrinde rol oynadığına
gelenekte şahit olan var mıdır? Arapçada “tekaddüm” kelimesiyle anılan
“gelişme” sözcüğü gibi; takva, huşu, zühd, kurbiyet, fıkıh, hikmet,
marifet, fütüvvet misali İslami değerler zinciri içinde yeri olmayan,
modern zamanlara ait seküler çağrışımları yoğun söylemlerin fakihin
zihin dünyasına sızabilmesinin oluşturduğu korkunç tehdidi ne zaman
konuşmalıyız?
Günümüz fıkıh faaliyetlerinde bir diğer problem
içtihadın tecezzi kabul edebileceği görüşüne müstenid fıkıhta
ihtisaslaşma handikabıdır. Günümüzde çalışmalarını muamelata inhisar
ettiren, adeta ekonomi danışmanlığı gibi tekmil iş adamlarına servis
yapan “burjuva fakihleri” diyebileceğimiz fukaha sınıfını kimse
görmezden gelemez. Temelde talilî karakter arz ettiğinin altı ısrarla
çizilen “muâmelât” alanına munhasır fıkıh araştırmalarının, taabbudî
karakter arz eden “ibâdât” alanından kopuk, bağımsız bir tefakkuh
faaliyeti izlenimi vermekle, fıkhın, seküler beşerî hukuka dönüşümündeki
etkisi de ayrıca ele alınmalıdır.
Son olarak şunu da belirtmeliyiz. Yusuf el-Karadâvî’nin
değişimi esas alan fıkıh söylemiyle Türkiye’deki modernistlerin değişim
talebi arasında uzaktan ya da yakından bir irtibat bulunmamaktadır. el-Karadâvî
her ne kadar fıkıh ve davet alanında kolaylıkçı, gelişim ve değişim
taraftarı olsa da akide ve usul (fıkıh, tefsir ve hadis usulü)
alanlarında son derece gelenek yanlısıdır. Bu alanlarda mevcut
müktesebatın yeterli ve mütekamil bir yapıya sahip olduğunu düşünür.
Onun değişimci söylemi sadece furu-i fıkıhla sınırlıdır.
(*) el-Karadâvî’nin bu son fetvası, açılış toplantısında kendisiyle
yaptığımız söyleşi sırasında bizzat kendi ağzından duyulmuş ve söyleşi
içinde kayda alınmıştır.
Son Güncelleme : 23.11.2007 - 08:10
|
|
|