| Yazan: Talha Hakan Alp,
Tarih: 23.11.2007 - 08:15
|
Okunma Sayısı : 628 |
İslamî eğitim tarihi üzerine yapılan
araştırmalarda medrese öncesi ve medrese sonrası olmak üzere başlıca iki
dönemin varlığına dikkat çekilmektedir. Muhtemelen “medrese” kelimesinin
kavramsal olarak ifade ettiği anlam ve medreselerle diğer eğitim
kurumları arasındaki eğitim anlayış ve düzeniyle alakalı farklılıklar
araştırmacıları bu iki dönem arasında ayrım yapmaya itmiş olmalıdır.
Medrese kavramı sözlükte mekan ismi olup ders görülen yer
anlamına gelir. Bu kelimenin kavramsal anlamına bakıldığında medrese;
sürekli ve sistemli eğitim görülen, ayrıca talebe ve hocalarının her
türlü ihtiyacını karşılayacak (kütüphane / mektebe, yemekhane / imaret,
yurt / seken, hamam, revir / daru’ş-şifa ve vakıflar gibi) yan kurumları
bulunan eğitim müesseseleridir. Medreselerle başta camiler olmak üzere
diğer eğitim müesseseleri arasında eğitim düzeni açısından önemli
farklılıklar bulunmaktadır. Medrese öncesi eğitim kurumlarında eğitim
işi medreselere göre daha serbesttir. Medreselerde vakıf sahiplerinin
şartlarına göre müderrisler tayin edilirken önceki eğitim kurumlarında
–mesela camilerde- kendisini bu işe ehil bulan ve çevresinden yeterince
destek gören hemen herkes ders verebilmekteydi. Ayrıca medreselerde
okunacak ilimler ve bu ilimlerin hangi mezheplere göre okunacağı konusu
vakıf şartlarına göre belirlenirken diğerlerinde bu konu hocaların
takdirine göre belirlenmekteydi.
Yaygın kanaate göre ilk medrese faaliyetlerinin hicrî beşinci
asrın ortalarında başladığı bilinmekte ve bu tarihe kadar süren medrese
öncesi dönemde islamî eğitimin başlıca mescit, ev (Daru’s-Seken), Küttap,
(Daru’l-Kurra) ve Daru’l-Kuran gibi kurumlarda verildiği
belirtilmektedir.
Medrese öncesi eğitim kurumları
Mekke döneminde Peygamberimizin toplantı yeri olarak
kullandığı Zeyd bin Erkam’ın evi aynı zamanda ilk islamî eğitim
kurumudur. Zamanla alternatif eğitim kurumları çıkmış olmasına rağmen
eğitim tarihindeki yerini koruyan evlere sonraki asırlardan bir örnek
olarak İmam-ı Şafii’nin talebesi er-Rabî‘ bin Süleyman’ın evini
gösterebiliriz. Kaynaklarda verilen bilgiye göre İmam-ı Şafii’nin
kitaplarını okumak üzere yaklaşık dokuz bin kişinin binekleriyle
birlikte er-Rabî‘nin evi önünde toplandığı bildirilmektedir[1].
Medine’ye hicretin ardından Mescid-i Nebevî’nin
inşasıyla eğitim genel olarak mescide taşınmıştır. Medreseler
yaygınlaşana kadar İslamî eğitim kurumlarının başında gelen mescitlere
birkaç örnek olarak Mısır’da hicrî 21 yılında inşa edilen Amr camisini,
Şam’da hicrî 87 yılında inşa edilen Emevî camisini, Bağdat’ta
hicrî 145 yılında inşa edilen Mansur camisini ve yine hicrî 360
yılında Mısır’da inşa edilen Ezher camisini zikredebiliriz.
Mescitlerin yanında küttap ve daru’l-kurra adı
verilen başka eğitim kurumlarının varlığı da bilinmektedir. İsimlerine
cahiliyye döneminde de rastlanan[2]
küttapların, İslam dininin ilim tahsilini teşvikiyle kasaba ve köylere
kadar yayıldığı ve buralarda sayıları binlere varan talebelere eğitim
verildiği bilinmektedir. Mesela bu dönemde Dahhak bin Müzahim’in (v. 105
h.) idare ettiği küttaplardaki talebe sayısının üç bine vardığı ve
talebeleri denetlemek üzere binek kullandığı rivayet edilmektedir. Yine
hicrî ikinci asırda, İbn-i Havkal’ın tespitiyle, sadece Sakliya’ya bağlı
Balarm şehrinde üç yüz kadar küttap bulunduğu bilinmektedir[3].
Medreselerin kuruluşundan sonra da faaliyet gösteren küttaplar,
çocuklara medrese öncesi okuma-yazma eğitiminin verildiği ilk mektepler
konumundadır. Kaynaklarda genel okuma-yazma eğitiminin dışında sadece
Kuran eğitimine hasredilen bir eğitim kurumu olarak Daru’l-Kuranlardan
da söz edilir. Örneğin hicrî birinci asrın sonlarına doğru Ebu’l-Kasım
el-Belhî’nin muallimlik yaptığı ve çok sayıda öğrencisinin bulunduğu bir
Daru’l-Kuran’ın varlığından haberdarız.
Ayrıca Medine’ye hicretin ardından Mescid-i Nebevi’nin
bitişiğinde kurulan Suffa’yı özel olarak zikretmemiz yerinde
olur. Suffa başta fakir muhacirler olmak üzere kendini ilme verenler
için yapılmış hem bir barınak hem de bir eğitim müessesesidir[4].
Suffa’da yaklaşık olarak yetmiş sahabinin kaldığı belirtilmekte ve
burada eğitim gören sahabilerin İslam’a yeni giren kabilelere muallim
olarak gönderildiği bildirilmektedir[5].
Hicrî ikinci asrın sonlarına doğru kütüphane ve tercüme
kurumu olarak tesis edilen Beytü’l-Hikme (Daru’l-Hikme) de
özellikle aklî / hikemî ilimlerin müzakere edildiği önemli bir kurumdur.
Musul’da Ebu’l-Kasım Cafer el-Mavsılî (v. 333. h.) Daru’l-İlim
adında bir kütüphane inşa ettirmiş ve içerisine hemen bütün ilimlerle
alakalı kitapları toplayarak insanların hizmetine sunmuştur. Bunlar gibi
hicrî 395 yılında Kahire’de inşa edilen Daru’l-Hikme de içinde
her çeşit kitabın bulunduğu ve her ilim dalından alimin toplanıp ilmî
müzakerelerde bulunduğu eğitim kurumlarındandır.
İsimlerine yer verdiğimiz bu kurumların yanında bazı
kitapçıların da (Havanîtü’l-Verrakîn) ilmi tartışmalar için
kullanıldığı bilinmektedir. Yakut el-Hamevî, Cahız’ın bu gibi
dükkanlardan kiralayıp araştırma yapmak üzere kullandığını nakleder.
Bunlardan başka emir ve vezirlerin sarayları da ilmî ve edebî
meclislerin tertip edildiği eğitim kurumları arasında zikredilebilir.
Ayrıca bu saraylarda devlet adamlarının evlatlarına özel derslerin
verildiği de bilinmektedir. Hatta saraylarda eğitim veren hocalara özel
olarak müeddip adı verilir[6].
Medrese sonrası eğitim kurumları
Medrese sonrası dönem hicrî beşinci asrın ortalarında büyük
Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün (v. 485 h.) Bağdat’ta inşa ettirdiği
Nizamiye medresesiyle başlar. Bağdat’ın dışında Isfahan, Rey, Nişabur,
Merv, Belh, Herat, Basra, Musul, ve Amul gibi şehirlerde de
Nizamülmülk’ün inşa ettirdiği medreseler bulunmaktadır. Bazı kaynaklar
onun Irak ve Horasan’ın her şehrinde bir medrese kurduğunu ve Nişabur’da
bir hastane / bimaristan ve Bağdat’ta bir ribat inşa ettiğini
belirtmektedir[7].
Aslında yaygın kanaatin aksine ilk İslam medreselerinin
Nizamiye medreselerinden çok daha önce kurulduğunu söyleyebiliriz.
Bağdat’ta kurulan Nizamiye medresesinin ilk medrese olmadığını ileri
süren Tacettin es-Sübkî, Beyhakiyye ve Sa‘diyye medreseleri başta olmak
üzere Nişabur’da Nizamiye’den önce kurulmuş dört medreseden söz eder ve
bunlardan önce de başka medreselerin bulunduğuna işaret eder. Es-Sübkî
Nizamiye medreselerinin ilk İslam medreseleri olarak tanınmasını ilk
olarak bu medreselerde hoca ve talebelere ücret verilmiş olmasına bağlar[8].
Bir diğer tarihçi el-Makrizî ilk medrese fikrinin hicrî üçüncü asrın
sonlarına tesadüf ettiğini söyler. El-Makrizî’nin (v. 845 h.)
beyanlarından, İslam dünyasında kavramsal anlamıyla ilk medrese planının
Abbasî halifesi el-Mutezıd billah’a ait olduğunu öğreniyoruz. El-Mutezıd
billah, Bağdat’ta sarayını inşa ettirirken inşaat alanını geniş tutmuş
ve saray binasından arta kalan alana eğitim binaları yaptırmayı
planlayarak bu binalarda ilim-sanat erbabına ücretsiz eğitim-öğretim
imkanı sunmayı hedeflemiştir[9].
Ne var ki el-Mutezıd billah’ın bu planını gerçekleştirip
gerçekleştirmediği hakkında bilgi sahibi değiliz. Kaynaklarda kurulduğu
kesin bilinen ilk medresenin Nişabur’da Hassan el-Kureşî el-Ümevî’nin
(v. 349 h.) medresesi olduğu belirtilmekte ve yine bu yıllarda Ebu Hatim
İbn-i Hayyan et-Temimî’nin ismine nispet edilen bir medresenin varlığı
bilinmektedir[10].
Muasır araştırmacılardan Naci el-Maruf da, Nizamiye
medreselerinden önce Horasan ve Maveraünnehir’in çeşitli bölgelerinde
sayıları otuz üçe varan muhtelif medreselerin bulunduğunu kaydetmektedir[11].
Fakat gerek es-Sübkî’nin değindiği maaş uygulaması, gerekse ilk
örneklerine göre daha sistemli ve sürekli eğitim vermesi sebebiyle
Nizamiye medreseleri İslam dünyasında ilk medreseler olarak tanınmıştır[12].
Bu bakımdan bazı muasır araştırmacılar, Nizamiye medreselerinden önce
kurulan medreseleri küçük medreseler olarak tanımlarken daha sonra
kurulan medreseleri de büyük medreseler olarak tanımlamaktadır[13].
Nizamiye medreselerinden sonra medrese geleneği İslam
coğrafyasının hemen her bölgesine yayılmış ve başta devlet adamları
olmak üzere toplumun ileri gelenleri tarafından kasaba ve köylere
varıncaya kadar çok sayıda medrese inşa ettirilmiştir. Nuaymî (v. 978
h.) Dimeşk medreselerini tanıtmak için kaleme aldığı ed-Daris fi
Tarihi’l-Medaris adlı eserinde -Daru’l-Kuran ve Daru’l-Hadislerin
dışında- bu şehirde kurulan tam 130 adet medrese hakkında bilgi
vermektedir. Yine Makrizî (v. 845 h.) el-Hıtat adlı eserinin Mısır
medreselerini tanıttığı bir bölümünde 75 kadar medrese ismi
zikretmektedir. Ayrıca Coğrafya bilgini İbn-i Cübeyr, hicrî altıncı
yüzyılda Bağdat’ın doğu tarafında otuz kadar medrese bulunduğunu ifade
etmektedir[14].
İslamî eğitim kurumları içinde en önemli mevkii ihraz eden
medreselerde başta şer‘i ilimlerle alakalı eğitim verilmekte ve tek bir
mezhebe göre tedrisat yapılan medreselerin yanında iki veya dört mezhebe
göre tedrisatın yapıldığı medreseler de bulunmaktaydı. Mesela hicrî 631
yılında Bağdat’ta Halife el-Mustansır billah tarafından kurulan el-Medresetü’l-Mustansıriyye’de
aynı anda farklı hocalar tarafından dört mezhebe göre eğitim
verilmekteydi[15].
Bu medreselerde şer‘i ilimlerin yanında lügat ve edebiyat ilimleri de
öğretilmekte; hatta bunlardan başka mantık, matematik, hikmet, tıp ve
astronomi ilimleriyle alakalı dersler verilmekteydi. İslamî ilimler
arasında hadis eğitimine ayrıcalık tanındığı için bu ilimle alakalı
eğitim genelde Daru’l-Hadis diye anılan müstakil ya da medreselere
bitişik özel binalarda verilmiştir.
Anadolu ve Osmanlı medreseleri
İlk olarak Selçuklular döneminde yaygınlaşan medreseler
Anadolu’ya da Selçuklular eliyle girmiştir. En eski Anadolu medreseleri
hicrî yedinci asırda inşa edilen Konya medreseleridir. Bunlar hicrî 640
yılında inşa edilen Sırçalı medresesi, hicrî 649 yılında inşa edilen
Karatay medresesi ve hicrî 674 yılında inşa edilen İnce Minareli
medresesidir. Selçukluların eğitim anlayışını kendilerine örnek alan
Osmanlılar da medrese faaliyetlerine ağırlık vermiş ve ilk
padişahlardan itibaren memleketin muhtelif bölgelerinde büyük medreseler
inşa etmişlerdir. Osmanlı beyliğinin kuruluşundan yaklaşık 32 yıl sonra,
ilk Osmanlı medresesi Orhan gazi tarafından hicrî 730 (veya 731) yılında
İznik’te kurulmuş ve Davud-ı Kayserî (v. 751 h.) buraya baş müderris
tayin edilmiştir. Bursa’nın fethiyle beylik merkezi buraya taşınarak
medrese faaliyetleri Bursa’ya geçmiş ve oradan da Edirne’nin fethi
üzerine beyliğin buraya taşınmasıyla burada da çok sayıda medrese inşa
ettirilmiştir. Nitekim Osmanlı eğitim tarihi üzerine yapılan
araştırmalara göre Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da Sahn-ı seman
medreselerini (medaris-i semaniye) inşa ettirmesine kadar medrese
faaliyetleri devletin siyasi ve kültürel merkezleri olan İznik, Bursa ve
Edirne’de icra edilmiştir.
İstanbul’un fethinin ardından kurulan Sahn-ı Seman
medreseleri, Süleymaniye külliyesinin kurulduğu miladî 1557 yılına kadar
devletin en yüksek eğitim kurumları olarak ün salmıştır. Sahn-ı seman
medreselerinin kuruluşu üzerine yapılan düzenlemelerle medreselerin
sınıfları/bölümleri yedi mertebeyken Süleymaniye külliyesinin
kuruluşuyla bu sınıflar ona yükselmiştir. Miladi 1557 yılından itibaren
Osmanlı eğitiminde geçerli olan on sınıf şunlardan ibarettir:
· İbtida-i hariç
· Hareket-i hariç
· İbtida-i dahil
· Hareket-i dahil
· Musıla-i sahn
· Sahn-ı Seman
· İbtida-i Altmışlı
· Hareket-i altmışlı
· Musıla-i Süleymaniye
· Süleymaniye
Miladî on sekizinci asrın başlarından itibaren bu sınıflara
Hamise-i Süleymaniye ve Daru’l-hadis-i Süleymaniye sınıfları eklenerek
bunlar on iki sınıfa yükselmiş ve medreselerle ilgili son ıslah hareketi
olarak 1914 yılında Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medreselerinin kuruluşuna
kadar da bu derecelendirme geçerliliğini korumuştur[16].
İlk şekliyle Sultan Fatih tarafından ihdas edilen bu sınıflar
başlıca dört grupta tahlil edilebilir. Hariç sınıfları, dahil sınıfları,
sahn-ı seman sınıfları ve Süleymaniye sınıfları. Elimizde medreselerde
okutulan ilimlerin hangi sınıflara tekabül ettiğini detaylı olarak
gösteren belgeler bulunmamaktadır. Bu nedenle yukarıda belirtilen
sınıflarda tek tek hangi kitapların okutulduğu ve her bir sınıfın hangi
seviyeye tekabül ettiği konusunda net bilgi veremiyoruz. Bununla
birlikte hariç medreseleri daha çok alet ilimlerinin tahsil edildiği
medreseler iken dahil medreseleri daha yüksek düzeyde eğitim verilen
medreselerdi. Cevdet Paşa’nın şu ifadeleri de bu fikri desteklemektedir:
“…talebeden biri danişment olmak murad eylerse ibtida ulemadan bir zata
varıb hariç derslerini yani mukaddimat-ı ulumu talim ve tahsil ettikten
sonra ol zatın tavassut ve delaletiyle müderrisînden birine varub ve
dahilî derslerini görüp sahn derslerine kesb-i liyakat eylerdi ve sahn
medreselerine dahil olabilmek için onların idadiyesi hükmünde bulunan
medreselerde ikmal-i ulumu mürettebe etmek lazım gelirdi ki, bunlara
mûsıla-i sahn deniliyor.[17]”
Cevdet Paşa’nın mukaddimat-ı ulum derslerinin okutulduğu medreseler diye
nitelendirdiği Hariç medreselerinden önceki ilk üç sınıfta; başlıca
Kelam ilminden Haşiye-i Tecrit, Belağat ilminden Şerhu’l-Miftah
okutulduğu ve yine Kırklı medreselerde Şerh-i Mevakıf ve Şerh-i Makasıt
gibi kitaplar okutulduğu nazar-ı dikkate alınırsa Osmanlıların ilk
devirlerinde ilmî seviyenin ne kadar yüksek olduğu daha iyi anlaşılır.
Ayrıca ilk sınıfın Haşiye-i Tecrit sınıfı olduğunu düşünürsek, ders
programlarına bakıldığında bugünkü medreselerin yukarıdaki hiyerarşide
on sınıf içinden ancak birinci sınıfa dahil olabileceği görülür.
Yukarıda sırasıyla isimleri belirtilen bu medreselere
girebilmek için önce sıbyan mekteplerinde okuma ve yazma eğitimi almak
gerekmekteydi. Sıbyan mekteplerinde eğitimini tamamlayan bir talebenin
bu medreselerdeki toplam tahsil süresi nizamî olarak yaklaşık on beş
senedir. Osmanlı eğitim sisteminde umumî medreselerin dışında bir de
ihtisas medreseleri bulunurdu. Bunlar Daru’l-Hadis, Daru’l-Kurra ve
Daru’t-Tıptır. Umumî medreseleri ikmal eden bir talebe tercihine göre ya
memuriyet hayatına atılır ya da bu medreselerden birine girerdi.
Medreselerin Islahı
Osmanlılarda medrese faaliyetleri Fatih devrine kadar belli
bir vasatta seyir ederken Fatih’in düzenlemeleriyle daha sıkı ve
sistemli hale getirilmiştir. Miladî on altıncı asrın ortalarına kadar
medreselerde bu düzen korunmuşsa da daha sonraki tarihlerde istismarın
önüne geçilememiş ve eğitim işi iyice gevşemiştir. Medreselerin eski
disiplin ve düzenini kaybetmesinin en önemli sebebi iltimastır. Gerek
sınıf geçme sırasında gerekse görev alma sırasında ilmî kudreti olmayan
kimseler zadeganlık ve iltimas yoluyla isteklerine ulaşmada sıkıntı
çekmemiş ve böylece toplumda liyakatsiz müderris ve kadıların sayısı
artmıştır. İstismarın yanında on altıncı asırdan itibaren Osmanlı
devletinin siyasî, iktisadî ve askerî alanlarda maruz olduğu zafiyet
ilmiye sınıfına da sirayet etmiş, devlet bütün kurumlarıyla duraklama ve
çökme dönemine girmiştir. İdarî aksaklığın yanında medreselerde ilmî
anlamda da bir duraklama ve gerileme dönemi yaşanmış ve medreseler
muasır Avrupa topluluklarında baş gösteren ilmî ve felsefî hareketleri
takip edemeyecek hale gelmiştir[18].
Başta Katip Çelebi olmak üzere bir çok araştırmacı Osmanlı
medreselerindeki ilmî durgunluğu aklî ve tecrübî ilimlerin ihmaline
bağlamaktadır.
On altıncı yüzyılın son yarısından itibaren ilmiye
sınıfındaki bozukluğu ortadan kaldırmak amacıyla temelde medreselerle
ilgili ıslah çalışmaları başlatılmıştır. İlk olarak 15 Ekim 1577
tarihinde III. Murat tarafından verilen fermanda; ulemanın Fatih Sultan
Mehmet’in koyduğu kanunlara uyması, talebenin derslerinden başka işlerle
meşgul olmaması ve makam elde etmek için usulsüzlük yapılmaması
konusunda önemli ihtarlar yer almaktadır. Medreselerin ıslahı için on
sekizinci asrın başlarında ve ortalarında da bazı girişimlerde
bulunulmuş ve fakat bunlar uzun vadeli sonuç vermemiştir. Artık eski
ihtişamını yitiren medreselerle ilgili olarak Tanzimat’tan sonra da
iyileştirme çalışmaları yapılmış; fakat her nedense medreseler
modernleşen Osmanlı toplumunda hak ettiği ilgiyi bulamamış ve dönemin
yeni tesis edilen mekteplerinin gölgesi altında kaybolmaya yüz
tutmuştur. Nihayet 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra daha ciddi
ıslah hareketleri gözlenmiş ve Tophane medresesindeki açılışın ardından
çıkarılan 26 Şubat 1909 tarihli Medaris-i İlmiye Nizamnamesi ile medrese
tahsili on iki yıl olarak kabul edilmiştir. Bu nizamnameye göre dinî
ilimlerin yanında matematik, coğrafya, tarih, felsefe, fizik, kimya,
astronomi ve kozmoğrafya gibi dersler medrese müfredatına dahil
edilmiştir. Ancak bu teşebbüs de beklenen sonucu veremeyince yeni ıslah
hareketleri beklenmiştir.
Medreselerdeki esaslı ıslahat Mustafa Hayri Efendi’nin
şeyhülislamlığı sırasında dört yıllık çalışmalar sonunda
gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmalar bağlamında 1914 senesinde öncelikle
hilafet merkezi olan İstanbul’daki medreselerin iyileştirilmesi
planlanmıştır. Bu meyanda İstanbul medreseleri Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye
medreseleri adı altında toplanarak yeni bir eğitim-öğretim planı
uygulanmıştır. Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medresesi, başarılı bir plan
olmasına rağmen faaliyeti döneminde Osmanlı Devleti I. Dünya savaşına
girmiş, umumi seferberlik ilan edilerek gençlerin harbe iştirak etmesi
üzerine talebe ve zaman sıkıntısı çektiğinden beklenen verimliliği
gösterememiştir. Son olarak medreseler 430 sayılı ve 3 mart 1924 tarihli
tevhid-i tedrisat (öğretim birliği) kanunuyla Maarif vekaletine
devredilmiş ve ardından kapatılmıştır. O zamana kadar bu medreselerde
eğitimine devam eden talebeler Daru’l-Fünun bünyesinde açılan İlahiyat
fakültesine naklolunmuştur[19].
Her ne kadar Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medresesi uzun süre
eğitim veremeden kapatılmışsa da, biz bu girişimi, yirminci yüzyılın
başlarında medrese tasavvuruna iyi bir model teşkil etmesi ve
kurucularının Osmanlı eğitim tarihi boyunca elde ettikleri tecrübelerini
yansıtan bir plan üzerine oturması açısından günümüz medrese
faaliyetleri için önemli buluyoruz. Bu nedenle bir sonraki yazımızda,
1333 yılında İstanbul/Ahmet Kamil matbaasında basılıp neşredilen Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye
medresesi tanıtım kitapçığını esas alarak müessesenin kuruluş
felsefesini, eğitim metodunu ve ders programını incelemeye çalışacağız.
[1]
El-Ümm, Mukaddime, c. 1, s. 34.
[2]
Muhammet Accâc El-Hatip, Lemehât fi’l-Mektebe ve’l-Bahsi ve’l-Mesadir,
s. 30.
[3]
Kamil Haydar, el-İmaratü’l-İslamiyye, s. 14.
[4]
İbn-i Sa‘d, et-Tabakatü’l-Kübra, c. 1, s. 196.
[5]
Ekrem Ziya el-Ömerî, el-Muctemeu’l-Medenî, s. 92.
[6]
Kamil Haydar, a.g.e., s. 14, 16.
[7]
Es-Sübkî, Tabakatü’ş-Şafiiyyeti’l-Kübrâ, c. 3, s. 6.
[8]
Es-Sübkî, a. g. e., s. 7. Bu hususu daha önce el-Makrizî de teyit
etmiştir. Bkz., el-Hıtat, c. 4, s. 199.
[9]
el-Makrizî, el-Hıtat, c. 4. s. 199.
[10]
Kamil Haydar, a.g.e., s. 24.
[11]
Kamil Haydar, a.g.e., s. 25.
[12]
Ziya Kazıcı, İslam Eğitim Tarihi, s. 48.
[13]
Kamil Haydar, a.g.e., s. 23, 24.
[14]
Ziya Kazıcı, a. g. e., s. 45.
[15]
İbnü’l-Fûtî, el-Havadisü’l-Camia, s. 59.
[16]
Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, c. 1, s. 37.
[17]
Hamit Er, Osmanlı devletinde çağdaşlaşma ve eğitim, s. 22.
[18]
Bu ifadeler kullanılırken konjonktürel çağrışımlarından mümkün
olduğu kadar uzak durmaya çalışılmıştır.
[19]
Ömer Öz yılmaz, Osmanlı Medreselerinin Eğitim Programları, s.
15; Ziya Kazıcı, İslam Eğitim Tarihi, s. 102.
Son Güncelleme : 23.11.2007 - 08:15
|
|
|