| Yazan: Talha Hakan Alp,
Tarih: 23.11.2007 - 08:17
|
Okunma Sayısı : 448 |
İslam dini, insan hayatını bütün cepheleriyle kuşatan ve en
ince teferruatına kadar hayatı kainatın yaratılış gayesine uygun biçimde
tanzim eden kapsamlı bir dindir. İslam dini insan hayatının sadece ruh
ve gönül boyutuyla değil; inanç, düşünce, davranış, yaşayış tarzı ve
ahlak boyutuyla da ilgilenir, ölçüler koyar; fertten topluma insan
hayatını düzenler. İslam dininin
getirdiği ölçüler Peygamber efendimizin (s.a.v) tebliğ ettiği naslar
aracılığıyla insanlığa ulaşmıştır. Sözünü ettiğimiz dinî nasların bir
kısmı inanç ve düşünceyle, bir kısmı davranış ve yaşayış biçimiyle, bir
diğer kısmı da ahlakla ilgilidir. Nasların inanç konularıyla alakalı
olarak getirdiği ölçülere “itikadî hükümler”, davranışlarla alakalı
olarak getirdiği ölçülere “amelî hükümler”, ahlakla alakalı olarak
getirdiği ölçülere de “ahlakî hükümler” adı verilmektedir. Bu hükümler
henüz yazılı kültürün yaygınlaşmadığı İslam’ın ilk dönemlerinde
ekseriyetle rivayet birikimi olarak kuşaktan kuşağa aktarılmış ancak
sonraki dönemlerde kitaplara kaydedilmiştir. Bir dönem herhangi bir
sınıflandırmaya gidilmeden mecmualarda derlenen bu hükümler, ilerleyen
zamanlarda alan farklılığına göre müstakil kitaplarda toplanarak islamî
ilimlerin tedvinini getirmiş ve itikadî hükümler Akaid / Kelam
ilminde, amelî hükümler Fıkıh ilminde, ahlakî hükümler de
Tasavvuf ilminde incelenmiştir. Bu ilimlerden başka dinî
kaynakları/delilleri inceleyen ilimler de vardır ki bunlardan Kuran’ın
mana ve mefhumunu konu edinen ilme tefsir ilmi, hadis
rivayetlerinin zaptı ve sıhhat ölçüleriyle ilgili ilme de hadis ilmi
adı verilir. Bütün bu ilimlerin yanında hükümlerle dini kaynaklar
arasında köprü vazifesi gören Usul-i fıkıh ilmi vardır. Usul-i
fıkıh ilmi Kuran ve sünnetten hüküm çıkarmanın yöntemini konu edinen bir
ilimdir ve muhtevası fıkıh ilmiyle birlikte oluşmuştur.
Başlıca kısımlarına yer verdiğimiz bu ilimler tarih boyunca
Müslümanca yaşamanın temel referansları olmuş ve siyasetten sosyal
hayata kadar tarihin akışını Müslümanlardan yana dengelemiştir. Ne var
ki tarihin akışını kendi lehine çevirerek yer yüzünü sömürmek isteyen
egemen güçler, yer yüzünün en verimli topraklarını ellerinde tutan
Müslüman toplumun, kaba kuvvetin söküp alamadığı imanî bir mukavemete
sahip olduğunu görünce onları dinî ve tarihî değerlerinden kopararak
kimliksiz halk yığınları haline dönüştürmenin planlarını yapmışlardır.
Bunun için amaçları önünde en büyük engel gördükleri Müslümanların zihin
yapısını tahrip edip çıkarları doğrultusunda yeniden inşa girişiminde
bulunmuş, bu bağlamda iman, itaat, teslimiyet, aşk, irade, hürriyet,
adalet ve hak gibi zihin kodlarını teşkil eden kavram örgüsünü tahrif
etmeye başlamışlardır. Ne var ki bu kavramlar dinî değerini İslamî
ilimlere borçlu olduğundan söz konusu tahrif planı İslamî ilimleri de
içine alacak biçimde genişletilmiş ve Usul-i fıkıh başta olmak üzere
İslamî ilimlerin orijinalitesi tartışmaya açılmıştır. Bu tartışma süreci
içerisinde tavrını egemen güçlerden yana koyan modernistler, ekseriya
İslamî ilimlerin ve bu ilimlerin ikame ettiği sünnî anlayışın tarihsel
olduğunu ve Hz. Peygamberden (s.a.v) çok sonraları dönemlerinin siyasî
ve ictimaî konjonktürüne göre biçimlendirildiğini savunmuşlardır.
Gerçekte durum modernistlerin iddia ettiği gibi değildir. Usul-i fıkıh
başta olmak üzere İslamî ilimlerin teşekkülünde Allah resulünün (s.a.v)
payı azımsanmayacak kadar fazladır. Çünkü İslamî ilimlerin başlıca
verileri Allah’ın dinini tebliğ ve tebyin yetkisiyle donatılan
Peygamber efendimizin (s.a.v) beyanlarına dayanmaktadır. Nitekim
Peygamber efendimizin (s.a.v) sahabenin anlamakta güçlük çektiği
ayetlerle ilgili beyanları Tefsir ilminin, çeşitli münasebetlerle
söyledikleri sözler, yaptığı fiiller ve sergilediği tavırlar Hadis
ilminin ve bu mübarek söz, fiil ve tavırların muhtevası da konusuna
göre Akaid, Fıkıh ve Tasavvuf ilimlerinin ana malzemesini
oluşturmuştur. Allah’ın birliğinden kabir azabına kadar Akait ilminin
konuları, taharetten vasiyete kadar Fıkıh ilminin konuları ve sabır,
rıza, mücahede, şükür ve züht gibi Tasavvuf ilminin başlıca meseleleri
hep Peygamberimizin (s.a.v) beyanlarıyla netlik kazanarak İslamî
hüviyete kavuşmuştur. Tedvin döneminden sonra anılan ilimler hakkında
yazılan eserlerin muhtevasına da bakıldığında bu durum somut olarak
gözlenebilmekte; söz konusu eserlerde ayet ve hadislerin önemli bir
yekun tuttuğu görülmektedir. Kaldı ki en radikal modernistler bile ferî
meselelerin peygamberimiz (s.a.v) tarafından hükme bağlandığını kabul
etmektedir. Asıl onların şüphe uyandırmaya çalıştığı konu ayet ve
hadislerin tarihselliğine ilişkindir. Bir çok modernist bugün fıkıh
kitaplarında belirtilen hükümlerin ayet ve hadislerden elde edildiğini
kabul etmekle birlikte bunların, asr-ı saadetin şartlarına göre tanzim
edildiğini; dolayısıyla çağın koşullarına uygun olarak yeniden
düzenlenmesi gerektiğini savunurlar. Bir örnek olarak İslam’da
hırsızlık cezası olan el kesme uygulamasının yerine modern toplumlarda
uygulanan diğer cezalardan birini önerirler. Onlar anılan hükmü getiren
Kuran ayetinin hırsızlık suçundan insanları caydırmayı hedeflediğini
düşünerek bugün başka bir caydırıcı cezanın verilmesiyle ayetin
maksadının gerçekleşmiş olacağını iddia ederler.
Konu nasları yorumlama biçimiyle alakalı olduğundan
modernistler eleştiri oklarını Usul-i fıkha yöneltip İslam’ın erken
dönemlerinde teşekkül eden usul anlayışını, sığ, lafızcı ve tarihsel
olmakla tenkit ederler. Modern çağların problemlerini çözmede yetersiz
kalacağını düşündükleri bu usul yerine modernistler, -lafza rağmen-
maksadı önceleyen esnek bir usul anlayışını ikame etmek isterler. Amaç
bellidir: Modern zamanların, kadim değerleri egemen kültürden yana
dönüştüren koşulları karşısında eğilip bükülebilen light bir İslam
anlayışı geliştirmek.
Gerçekte durum modernistlerin iddia ettiği gibi midir? Acaba
usul ilimleri, Allah resulünün (s.a.v) benimsediği yol terk edilip bir
dönemin sosyal, siyasî ve ideolojik teamüllerine göre şekillenerek
Müslümanlık tarihi şaibe altında mı kalmıştır? Modernistlerin ileri
sürdüğü gibi yerleşik usul anlayışı sığ ve lafızcı mıdır?
Peşinen ifade edelim ki bu iddialar, ilahî adalet ilkesi bir yana
tarihî veriler açısından da son derece tutarsızdır. Tarihî veriler
göstermektedir ki, diğer ilimlerde olduğu gibi Müslümanlığımızın
teminatı olan Usul-i fıkhın temel prensipleri de Allah resulü (s.a.v) ve
sahabe tarafından vaz edilmiştir. Bir farkla ki diğer ilimlerin
muhtevasını ayet ve hadislerde doğrudan bulmak mümkün olduğu halde
Usul-i fıkıh ilminin muhtevasını çoğu kere dolaylı olarak bulabiliriz.
Usul-i fıkıh ilminin ana kaidelerini Peygamberimizin (s.a.v)
vazettiğini gösteren bir çok örnek vardır. Bu örneklere geçmeden önce
şunu bilmeliyiz ki, Peygamberimiz (s.a.v) dinî hükümleri tebliğ ettiği
gibi bu hükümlere ulaşmanın yollarını/usulünü de öğretmiştir. Çünkü dinî
hükümlerin tahrif edilmeden kıyamete kadar varlığını sürdürebilmesi usul
ilminde ortaya koyulan sistemin teminatı altındadır. Dinî hükümlerin
kıyamete kadar bekasını tekeffül eden Şari‘in bunun teminatı olan usulü
ihmal etmesi nasıl düşünülebilir? Şu halde sadece bu durum bile, Usul-i
fıkıh ilminin temel prensiplerini bizzat Allah resulünün (s.a.v)
vazettiğini söyleyebilmemiz için kafidir. Kaldı ki elimizde Peygamber
efendimizin (s.a.v) ashaba bir yandan dinî hükümleri iletirken bir
yandan da onları naslardan hüküm çıkarma konusunda eğittiğini ve bu
vesileyle Fıkıh başta olmak üzere kendilerini islamî ilimlerde
yetiştirdiğini gösteren bir çok delil bulunmaktadır. Allah resulünden
(s.a.v) rivayet edilen “ümmetimin kaza / yargı konusunda en maharetli
olanı Ali, helal ve haramı en iyi bileni Muaz, feraiz / miras hukukunu
en iyi bileni de Zeyd’tir” sözü[1]
kendileri henüz hayattayken Fıkıh ilminde derinleşmiş sahabiler
bulunduğunu gösteren rivayetlerden sadece biridir. Hatta sahabe
arasından fetvaları nakledilenlerin sayısı –aralarında kadınlar da olmak
üzere- yüz otuz küsur kadardır[2].
Ayrıca Peygamber efendimizin (s.a.v) zaman zaman kendisine arz edilen
meselelerin çözümünü yanında bulunan sahabilere havale ettiğini ve
meseleleri çözerken kendilerine nezaret ettiğini bildiren rivayetler de
vardır[3].
Nitekim Peygamberimizden (s.a.v) aldıkları bu eğitim sayesindedir ki
sahabe, peygamberimizin (s.a.v) vefatından kısa bir zaman sonra koca
toplumları idare edecek ve onların dinî ve sosyal problemlerini
çözebilecek ilim ve muhakeme kudretine erişmiştir.
Allah resulünün (s.a.v) usul kaidelerinin vaz‘ına öncülük
ettiğini gösteren bir vesika olarak onunla Hz. Musap (r.a) arasında
geçen bir diyalogu zikredebiliriz. Rivayete göre Peygamberimiz (s.a.v),
kendisini Yemen’e vali olarak göndereceği sırada Hz. Musap’a (r.a) “sana
bir mesele arz edildiği zaman neye göre hüküm verirsin?” diye sorduğunda
o “Allah’ın kitabına göre hüküm veririm” demiş, “Allah’ın kitabında
bulamazsan neye göre hüküm verirsin” diye sorduğunda da, “Allah
resulünün sünnetine göre hüküm veririm” diye cevap vermiştir. Bu defa
Peygamber efendimiz (s.a.v) “onda da bulamazsan nasıl hüküm verirsin?”
diye sorunca Hz. Musap da (r.a) “kendi reyimle içtihat ederim” cevabını
vermiştir. Bunun üzerine Peygamber efendimiz (s.a.v) “elçisinin elçisini
elçisinin rızasına muvafık kılan Allah’a hamd olsun” diyerek Hz. Musap’ı
(r.a) takdir etmiştir[4].
Görüldüğü gibi burada hüküm çıkarırken izlenmesi gereken bir metot
olarak önce Kuran’a, sonra sünnete daha sonra kıyas ve içtihada
başvurmak gerektiğine açıkça işaret edilerek Usul-i fıkhın gövdesini
oluşturan sistematik resmedilmiştir.
Ayrıca söz konusu hadisten bütün meselelerin çözümlerinin Kuran’da
doğrudan bulunamayabileceği; bu bakımdan bir meselenin çözümünü illa da
Kuran’dan beklemenin anlamsız olduğu da anlaşılmaktadır. Bunun yanında
Allah resulü (s.a.v) “ümmetim dalalet üzerinde birleşmez” buyurarak[5],
ümmetin ittifak ettiği bir şeyin hidayet/doğru olacağına işaret etmiştir
ki bu husus Usul-i fıkıhtaki edille-i erbaa / dört delil kavramının
üçüncü ayağı olan icmanın hucciyetini doğurmuştur.
Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) ahirete irtihalinden sonra hilafet
makamını ihraz eden Hz. Ebubekir es-Sıddık’ın (r.a) kendisine arz
edilen bir meselenin hükmünü bulmaya çalışırken Peygamberimizin (s.a.v)
öğrettiği yöntemi takip ettiği ve önce meseleyi Kuran’dan araştırdığı,
Kuran’da bulamadığı takdirde sahip olduğu sünnet birikiminde
araştırdığı, bunda da bulamazsa diğer sahabilere bu konuda
Peygamberimizden (s.a.v) duydukları bir hükmün olup olmadığını sorduğu
rivayet edilmektedir. Sahabenin kendisine konuyla ilgili bir hadis
aktarması halinde ona tabi olduğu, aksi takdirde sahabenin ileri
gelenlerini toplayarak kendileriyle istişare ettiği ve belli bir
görüşte icma / ittifak etmeleri halinde bu görüşe göre hüküm verdiği
rivayet edilmiştir. Kaynaklarda Hz. Ömer’in de (r.a) benzer yöntemi
izlediği ve bunun yanında karşılaştığı problemle ilgili Hz. Ebubekir’in
(r.a) bir hükmü olup olmadığını sorarak ona göre hüküm verdiği
nakledilmiştir[6].
Görüldüğü gibi Allah resulünün (s.a.v) irtihalinden sonra doğal olarak
sisteme icma delili de eklenmiş ve Hz. Ömer (r.a) kendinden bir önceki
halife Hz. Ebubekir’in (r.a) uygulamasını da delil kabul etmiştir.
Ayrıca Hz. Ömer’in (r.a) bu tutumu yerleşik usul anlayışında Allah
resulünün (s.a.v) tavrını tespit sadedinde sahabe ve tabiinin görüş ve
uygulamalarının yön belirleyici konumu için önemli bir veri teşkil
etmektedir.
Yine bunun gibi sahabenin yer yer karşılaştığı bazı
rivayetler karşısında sergilediği tutumlar, sonraları hadis ve fıkıh
usulüne önemli prensipler kazandırmıştır. Örneğin talak-ı bainle
boşanmış olan bir kadının iddet döneminde nafaka ve meskeni konusu
karara bağlanırken, Fatıma Bint-i Kays’ın (r.anha), benzer bir
durumdayken Peygamberimizin (s.a.v) kendisine kocasından ne nafaka ne de
mesken tahsis etmediğini rivayet etmesine karşılık Hz. Ömer (ra), “doğru
mu söylüyor, yanlış mı söylüyor; tam mı anlamış yoksa eksik mi anlamış
emin olmadığımız bir kadının sözüne bakarak Allah’ın kitabını ve
peygamberimizin sünnetini bırakamayız” demiştir[7].
Hz. Ömer’in (r.a) bu tutumu, Hanefî mezhebinde açık Kuran ayetine veya
meşhur sünnete muhalif olarak gelen bir rivayetin makbul olmayacağı
şeklinde bir kaideyi intaç etmiştir[8].
Modernistler yerleşik usul anlayışının benimsediği nasları
anlama ve yorumlama tarzına da itiraz etmişlerdir. Oysa Usul-i fıkıh
kitaplarında yer alan nasları yorumlama tekniği Kuran ve hadislerin dili
olan Arap lisanının anlatım ve yorum geleneğine uygun olarak
geliştirilmiştir. “Biz Kuran’ı senin dilinle indirerek kolaylaştırdık ki
insanlar ondan öğüt alsınlar” (Duhan, 58) ayeti de Kuran’ın Arap dili
örfüne göre anlaşılması gerektiğine işaret etmektedir. Nitekim sahabe de
Kuran’ı böyle anlamış ve anlamı bilinmeyen ya da yanlış anlaşılabilen
Kuran ifadelerini şiir ve deyimler başta olmak üzere Arap dili
kaynaklarına göre çözümlemişlerdir. Buna bir örnek olarak “bacaktan
açıldığı ve secdeye davet edildikleri gün secde edemezler.” (Kalem, 42)
ayetinde geçen “bacak” kelimesiyle ilgili olarak İbn-i Abbas’a (r.a)
soru yöneltildiğinde cevaben “Kuran’dan bir şeyi anlamadığınız zaman onu
şiirlerde arayın. Zira şiir Arapların divanıdır” diyerek bacakların
açılması deyiminin harp sırasında yaşanan korku ve dehşet halini
anlattığını gösteren bir şiir okumuş ve ayeti “ortalığı dehşet kapladığı
gün…” şeklinde yorumlamıştır[9].
Modernistler yerleşik usul anlayışını lafızcılıkla
eleştirmekle de haksızlık etmişlerdir. Zira usulcüler nasların
manalarını ihmal etmediği gibi mefhumunu bile itibara almaya
çalışmışlardır. O kadar ki bir nassı; ibaresi, işareti, delaleti ve
iktizası olmak üzere dört yönden inceleyerek sınırlı sayıdaki naslardan
on binlere varan fıkhî meselenin çözümünü bulmuşlardır. Usul-i fıkıhta,
nas ve icmanın bulunmadığı konularda delil kabul edilen kıyas bile yine
nasların mana ve mefhumundan elde edilen illet üzerine kuruludur. Burada
usulcülerin karşı olduğu şey nasların lafızlarını hiçe sayarak mana ve
maksadı ön plana çıkarmaktır. Mana ve maksadın anlaşılmasını sağlayan
şey yine nassın lafzıdır. Lafza rağmen Şari‘in maksadını tespite
kalkışan kimsenin yaptığı istinbat değil, olsa olsa spekülasyondur.
Yerleşik usul anlayışında ayet ve hadislerden hüküm çıkartılırken Şari‘in
maksadı elbette gözetilmiştir. Nitekim usulcülere göre Allah’ın
–muamelatla ilgili- hükümleri vaz‘ındaki nihaî murad / maksat kulların
maslahatını celp, mazarratını def‘dir. Söz konusu hükümlerin hepsinde
biz anlasak da anlamasak da bu maksat gözetilmiştir. Fakat Şari‘in
maksadı tespite çalışılırken lafzı ihlal edecek derecede spekülasyona
fırsat verilmediği gibi, söz konusu maslahat, belli ölçülerle
sınırlandırılarak / somutlaştırılarak istismarın önüne geçilmiştir.
Usulcüler bu bağlamda illet olduğu zannedilen bir hususun tesir vasfını[10]
kesp etmesi için; ya bizzat kendisinin (ayn) ya da kendisini ve
diğerlerini kapsayan daha umumi bir mananın (cins), bizzat kendisinde ya
da kendisini de içine alan daha kapsamlı bir hükümde itibar edilmiş
olduğunu gösteren nas veya icmayla desteklenmiş olmasını şart koşarlar[11].
Makalenin ebatlarını göz önünde bulundurarak birkaç tanesiyle
iktifa ettiğimiz bu delillerin, asr-ı saadette ortaya konulan malzeme
üzerine ibtina eden ve dönemin şartlarına göre aslına uygun biçimde
teorize edilen Usul-i fıkhın orijinalliği konusunda yeterli veri teşkil
ettiği kanaatindeyiz.
Bütün bu anlattıklarımızdan sonra asr-ı saadette, sözgelimi
geç dönemlerdeki haliyle usul-i fıkıh konseptinin oluştuğunu
söyleyemesek de muhtevası itibariyle bu ilmin o dönemde mevcudiyetinden
söz edebiliriz. Bu bakımdan gerek Usul-i fıkıh ilmi gerekse diğer islamî
ilimlerin, asr-ı saadette tebliğ edilen İslam dinini yansıtamayan
konjonktürel yorumlar olduğu yönündeki fikirlerin tarihî verilerle
çatıştığını çok rahat söyleyebiliriz. Fakat şurası da bir gerçek ki, bu
ilimler asr-ı saadetteki sadeliğinde kalmamıştır. Tarihi koşullara göre
meselelerin teferruatlanması ve ortaya çıkan muhalif fırkalarla tartışma
zeminin oluşması sonucu, kendilerinden çağının problemlerine çözüm
üretmesi beklenen alimler eserlerinde, asr-ı saadet ve ilk devir
pratiklerinden teoriler geliştirmiş ve dönemin ilim / entelektüel diline
paralel olarak konuların işleniş tarzında daha aklî / mantıkî bir tarz
benimsemiştir.
Bu durum, Usul-i fıkıh ilminde örneğin İmam-ı Şafiî’nin (v.
204 h.) er-Risale adlı eseriyle, onun kurucusu olduğu mezhebin
bağlılarından İmam-ı Razî’nin (v. 606 h.) el-Mahsul adlı eseri mukayese edildiğinde daha kolay fark
edilecektir[12].
Er-Risale kuruluş dönemi eseridir ve belli usul konularıyla sınırlıdır.
El-Mahsul ise İmam-ı Şafii’den yaklaşık dört asır sonra Usul-i fıkıh
ilminin olgunlaşma döneminde kaleme alındığından hemen bütün usul
konularının işlendiği ansiklopedik bir eser mahiyetindedir. Nitekim her
iki kitabın ortaklaşa işlediği bir konu er-Risale’de örneğin üç sayfa
ise el-Mahsul’da otuz sayfayla yüz sayfa arasında değişebilmektedir.
Bunu örnek bir konu üzerinde görebilmek için her iki eserde
de ele alınan icma meselesini inceleyebiliriz. Er-Risale’de icma
bahsi toplam dört sayfa tutmaktadır. Dört sayfalık bu bölümde İmam-ı
Şafii, icmanın huccet olup olmadığı yönündeki soruya yer verdikten sonra
cemaata bağlılığın gerekliliğini bildiren hadisle icmanın huccet oluşunu
delillendirerek bahse son verir[13].
Aynı konuyu yaklaşık yüz sayfada inceleyen Fahru’r-Razî kitabında, önce
icmanın tarifini verir ve daha sonra tartışmalara geniş yer ayırdığı
icmanın imkanı konusunu işler. Müellif dört beş sayfa süren bu
tartışmalar sonucu genel olarak icmanın imkanını ispatlayıp icma ile
alakalı fer‘i meselelere geçer. Fer‘i meselelerin incelendiği bu bölümde
yaklaşık onlarca meseleyi işleyen müellif daha sonra icma ehlinin
özellikleri ve bu özelliklere göre icmanın kısımlarına değinir. Müellif
son olarak icmanın hangi konularda cari olduğunu, icmanın hükmünü ve
icmanın bir icmayla veya bir hadisle çatışması durumunda ne gerektiği
gibi konuları inceleyerek bahse son verir[14].
El-Mahsul’de bahsin bu kadar geniş bir yer işgal etmesi, meselelerin
teferruatlanmasının yanında muhalif fırkalarla girilen uzunca
tartışmalarla da alakalıdır. Ayrıca tartışmada dönemin istidlal ve
ilzam yönteminin gereklerine uyma titizliği de el-Mahsul müellifi
Fahru’r-Razî’yi konuyu uzunca biçimde ele almaya zorlamıştır. İcma
bahsi bu iki kitaptan birlikte mütalaa edildiği takdirde görülecektir
ki, İmam-ı Şafii’nin er-Risale’de verdiği temel bilgilerle
Fahru’r-Razi’nin el-Mahsul’de verdiği malumat arasında uyuşmazlık söz
konusu değildir. Fahru’r-Razî mezhebine müntesip olduğu İmam-ı
Şafii’nin bu konudaki görüşlerine aynen tabi olmakla birlikte,
kitabında, onun döneminde gündeme gelmeyen problemlerin çözümüne de yer
vermiştir. Fahru’r-Razî bunu yaparken yine İmam-ı Şafii’nin benimsediği
esaslardan hareket etmiştir. Mesela Fahru’r-Razî el-Mahsul’de sadece
dört mezhep imamının ittifakının icma sayılıp sayılamayacağı konusunu
işler ki, bu konunun dört imamdan biri olan İmam-ı Şafii’nin döneminde
gündeme gelmesi mümkün değildir. Neticede Fahru’r-Razi böyle bir
ittifakın icma sayılamayacağını belirtir ki, bu görüş İmam-ı Şafii’nin
benimsediği icma anlayışıyla da örtüşmektedir. Sonuç olarak İmam-ı
Şafii, Allah rasulü (s.a.v) ve sahabe tarafından kaba hatları
belirlenen usul anlayışını döneminin gelişmelerine paralel olarak
detaylandırıp geliştirdiği gibi Fahru’r-Razi de, İmam-ı Şafii’den
devraldığı usul mirasını kendi döneminin koşullarını göz önünde
bulundurarak özüne uygun biçimde geliştirip zenginleştirmiş ve asrının
metodolojik problemlerini çözebilecek donanıma kavuşturmuştur.
İslamî ilimlerdeki
açılım / gelişim süreci sadece Usul-i fıkıhla sınırlı kalmamış diğer
İslamî ilimlerde de benzer durum yaşanmıştır. Buna bir diğer örnek
olarak Akait-Kelam farklılaşmasında yaşanan gelişim sürecini
gösterebiliriz. Bir döneme kadar Akait alanındaki eserler; muhalif bir
inanç ya da felsefe muhatap kabul edilmeden sadece bir müslümanın
inanması gereken inanç esaslarıyla sınırlı bir çerçeve çizerken
(Akait), Müslüman toplumu tehdit eden muhalif inançlarla tartışma
zemininin oluştuğu sonraki dönemlerde, bu esasların yanında, İslam’ın
Allah, varlık ve alem tasavvurunu da belirleyen felsefî bir tarz
kazanmıştır (Kelam). Bu durum Akait ilmi için bir inhiraf değil,
bilakis yeni dönemin icapları karşısında kendi kendini açımlamasıdır.
Örneğin İmam-ı Tahavî’nin akidesiyle yine Fahru’r-Razî’nin Mealim-i
Usulüddin adlı eserini mukayese edecek olursak, zamanla islamî
ilimlerin gövdeden dallara doğru nasıl geliştiğini daha net
görebiliriz. Akait ilminin tedvin dönemlerinde yaşayan İmam-ı Tahavî,
dönemin felsefî kavramlarını kullanmadan konuları ayet ve hadislerle
ispatlama yoluna gitmiştir. İmam-ı Tahavî’den yaklaşık üç asır sonra
Kelam ilminin olgunlaşmaya yüz tuttuğu dönemde yaşayan Fahru’r-Razî,
kelamcıların varlık ve bilgi tasavvuruyla söze başladığı kitabında
meseleleri takrir ederken felsefî / kelamî kavramları kullandığı gibi,
ayet ve hadislerden çok mantıkî istidlal tarzını esas aldığı aklî
delillere başvurmuştur.
Bunun gibi ilk dönem tefsir eserlerinde ayetler tefsir
edilirken sadece sahabe ve tabiinden gelen rivayetlerle yetinildiği
halde daha sonraki dönemlerde bunun yanında, rivayetlerle örtüşen
yorumlara da yer verilmiştir. Kuran
tefsirinde dirayet/yorum yolunun açılmasının ardından zamanla tefsirde
ihtisaslaşmaya gidilmiş; dil bilim uzmanları ayetleri daha çok
sarf-nahiv-belağat zaviyesinden, fıkıhçılar fıkhî hükümler, sûfîler ruhî
haller açısından tefsir etme eğilimi göstermişlerdir. Bir dilbilimcinin,
Kuran ayetlerini okurken mesleği gereği ayetlerin nahvî ya da belağî
özelliklerine ağırlık vermesi ve ayetlerden diğer kimselerin
anlayamayacağı bir takım lügavî nükteler çıkarması olsa olsa Kuran’ın
zenginliğine yorulur ki, bu durum tefsir ilminin özünden uzaklaştığını
değil bilakis geliştiğini gösterir.
Sonuç olarak makalenin başından beri ama doğrudan ama dolaylı
olarak anlatmak istediğimiz şey, Usul-i fıkıh başta olmak üzere İslamî
ilimlerin doğallığı ve orijinalliğidir. Bu ilimlerin temelinde yukarıda
örneklerine yer verdiğimiz gibi ayet, hadis ve sahabenin tecrübesi
vardır. Dolayısıyla bu ilimleri İslamî kılan şey, Müslüman coğrafyada
tedvin edilmiş olmaları değil, bilakis temellerini teşkil eden malzeme
ve bu malzemeye mütenasip olarak iman, dirayet ve ilham tarafından
işlenen teferruat örgüsüdür. Bu ilimler asr-ı saadetten itibaren
dışarıdan müdahalelere meydan verecek her hangi bir kopukluk yaşanmadan
günümüze kadar ulaşmış ve dünden bugüne İslam diniyle aramızdaki
irtibatı sağlayan bir köprü işlevi görmüştür. Oluşumlarında ne her hangi
bir ideolojinin ne de her hangi bir siyasi otoritenin etkisi olmuştur.
Bu ilimler sadece Kuran’ın muhafazası vaadinin doğal bir uzantısı
olarak ilahî bir inayetle oluşmuş ve gelişmiştir. Çünkü Kuran’ın anlam
bütünlüğü bu ilimlerin teminatı altındadır. Allah resulünün getirdiği
dinî hükümlerin bugüne kadar değişmeden muhafaza edilmiş olması usul-i
fıkıh prensipleri sayesindedir. Usul-i fıkhın net bir dille vazettiği
“mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur” (açık ayet ve hadislerin
bulunduğu konularda içtihada yer yoktur) ilkesi olmasaydı, bugün
Müslümanlığımızı anlamlı kılan bir çok dinî hüküm tarih içerisinde –Hammurabi
kanunları gibi - geçerliliğini kaybedecek ve bu hükümleri beyan eden
ayetler, varlık amacının tersine sadece tarih ve edebiyat
araştırmalarının konusu olacaktı.
Makalemizin ebatları dahilinde modernistlerin İslamî
ilimlerle ilgili eleştirilerine cevap vermeye çalıştık. Şimdi biraz da
onların nerede hata ettikleri konusu üzerinde düşünelim.
Modernistlerin gerek islamî ilimlere yönelttikleri
eleştirilerde gerekse metot geliştirme çabalarında kendilerini
başarısızlığa iten en büyük sebep onların ön yargılı, parçacı ve kurgucu
yaklaşımlarında gizlidir.
Modernistler ön yargılıdır; çünkü onların Müslümanlık
tarihine olan olumsuz bakışları bu tarih içinde oluşup gelişen İslamî
ilimleri de kapsamış ve kendilerini İslamî ilimler hakkında ön yargılı
olmaya itmiştir. Ayrıca üniversite yıllarından beri aldıkları modern
eğitim kendilerine anlamak/öğrenmek yerine eleştirme ve sorgulamayı
öğretmiştir. Nitekim modern eğitim anlamanın mantıkî / felsefî boyutuyla
ilgilenirken ahlak boyutunu ihmal eder.
Modernistler parçacıdır; Çünkü onlar alternatif metodoloji
denemelerinde on binlerce örnek içinden ilk bakışta yerleşik usul
anlayışıyla çatışan sadece birkaç tanesiyle yetinirler. Dolayısıyla
bütünü göremez ve böylece bütünü kuşatan bir metot da geliştiremezler.
Oysa yerleşik usul anlayışının mimarı makale boyunca da ifade etmeye
çalıştığımız gibi sadece bir kişi değildir. Bu usul anlayışının temeli
Allah resulü (s.a.v) tarafından atılmış; sahabe, tabiin, tebe-i tabiin
ve son asırlara kadar binlerce İslam aliminin titiz muhakemeleriyle
gelişip bugünkü şeklini almıştır. Modernistlerin parçacı yaklaşımları
biraz da kolaycı olmalarından kaynaklanır. Onlar on binlerce rivayeti
ezberleme ve gerektiğinde hepsini tarama külfetine girmeyi göze
alamazlar. Onlar ancak sayıları sınırlı şaz rivayetleri tesbit etmekle
yetinirler. Aslında bunu da tam olarak yapamazlar; çünkü bu rivayetlerin
varyantlarını cem edip aralarını tevfik etme gibi bir niyetleri yoktur.
Bunu yapacak olsalar ellerindeki malzemeyi de yitirecekleri bellidir.
Oysa büyük kelamcı Fahru’r-Razî, “Kelam ilmiyle alakalı on iki bin
yaprak tutarında kitap ezberlemeden bana Kelam ilminde ders vermem için
izin verilmedi” demektedir[15].
Evet modernistler kolaycıdırlar; çünkü alternatifini ikame etmeye
çalıştıkları Usul-i fıkıh anlayışının bir an olsun doğru olabileceği
ihtimalini göz önünde bulundurarak lehteki deliller üzerinde
düşünmezler. Yine Fahru’r-Razi Ehl-i sünnet inanç ve usulünü incelediği
kitaplarında muhaliflerin görüşlerini destekleyen delillere de yer verir
ve bu konuda o kadar ileri gider ki, gündeme getirdiği bu deliller çoğu
zaman muhaliflerin kendileri tarafından bile gündeme getirilmemiştir.
Modernistler kurgucudur; çünkü onlar birkaç aykırı örneği
gözlerinde büyüterek bunlar üzerine bir sistem tasarlarlar. Onlar
bilgiyle kuşatamadıkları İslam tarihini varsayımlarla kuşatmak, bilgi
açığını yorumla kapatmak isterler. Nitekim modernistlerin teklif ettiği
kısmî metodoloji incelendiğinde bunların uygulanabilirlik vasfından
mahrum ütopik şeyler olduğu ve mevcut malzemeler/rivayetler üzerinde
tatbik edilemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Ehl-i sünnet alimlerinin ortaya
koyduğu usul ise kurgu değil, on binlerce rivayeti kucaklayan istikra ve
tahkik mahsulüdür. Üstelik bu usul tarih boyu uygulanarak gereken güveni
vermiştir. Oysa modernistlerin teklif etmek istediği usul Müslümanlarda
değil, Hıristiyan Avrupa’da uygulanmıştır ve baştan sona Hıristiyan
kültürünün mahsulüdür. Bu metodolojiyi intaç eden felsefî arka plan
peygamberi sıradan bir beşer olarak görür ve onun getirdiği vahyi beşerî
tecrübeye atfeder. Beşerî ilimlerdeki pozitivist, akılcı yöntemi ilahî
ilmi temsil eden vahye tatbik ederek merkeze Allah yerine insanı koyan
(hümanist) ve toplumsal alandan yalıtılmış (seküler) bir din anlayışına
hizmet eder.
Hasılı bugün modernistlerin hararetle savundukları
metodoloji; akıl yerine vahyi, insan yerine Allah’ı, dünya yerine
ahireti merkeze alan İslam diniyle taban tabana zıttır. Dolayısıyla
dinin modernize edilmesi yönünde gösterilen bütün bu çabalar, bilerek ya
da bilmeyerek dinin tahrifine yol açmaktadır.
[1]
es-Süyûtî, el-Camiu’s-Sağîr, hadis no, 908; el-Münavî,
Feyzu’l-Kadir, c. 1, s. 588.
[2]
İbn-i Kayyım el-Cevziyye, İ‘lamü’l-Muvakkıîn, c. 1, s. 10.
[3]
Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, hadis no, 17978.
[4]
Tirmizi, hadis no, 1327, 1328; Ebu Davud, hadis no, 3592, 3593.
[5]
Tirmizî, hadis no, 2093; İbn-i Mace, hadis no, 3940.
[6]
İbn-i Kayyım el-Cevziyye, İ‘lamü’l-Muvakkıîn, c. 1, s. 49.
[7]
Ed-Debûsî, Takvimü’l-Edille, s. 183; Sadru’ş-Şeria,
et-Tavzîh, c. 2. s. 19.
[8]
Sadru’ş-Şeria, et-Tavzîh, c. 2. s. 19.
[9]
el-Beyhakî, Kitabü’l-Esma ve’s-Sıfat, s. 345.
[10]
Bir illet bu vasfı kesp ettiği takdirde gereğince hüküm verilmesi
zorunludur.
[11]
Sadru’ş-Şeria, et-Tavdîh, c. 2. s. 164.
[12]
Er-Risale aslen Abdurrahman bin Mehdî’nin sorularına cevaben
yazılmış bir mektup/risale niteliğinde olsa da, Mısır’a yerleştikten
sonra İmam-ı Şafii tarafından genişletilip bir kitap hacmine
ulaşmıştır. Bugün mütedavel olan nüsha Mısır’da genişletilen
nüshadır. Bkz., er-Risale, s. 11.
[13]
Eş-Şafii, er-Risale, s. 471.
[14]
Fahru’r-Razî, el-Mahsul, c. 4, s. 19.
[15]
Er-Razî, El-Mebahisü’l-Meşrikıyye, Mukaddime, s. 15.
Son Güncelleme : 23.11.2007 - 08:17
|
|
|