| Yazan: Mustafa Refik,
Tarih: 10.01.2008 - 01:14
|
Okunma Sayısı : 599 |
Vakfın
sahih olmasının şartı diğer teberrularda olduğu gibi hür ve mükellef
olmaktır. Vakfın haddi zatında kurbet, mâlum, muayyen ve müneccez olup,
ta'lik edilmiş olmamasıdır. Fakat haddi zatında mevcut olan şeye ta'lik
edilmiş olursa, bu ta'likin zararı olmaz. Vakıf, gelecek zamana nisbet
edilmemelidir. Vakıf, muvakkat olmamalıdır. Vakıf'ta hıyar-ı şart
bulunmamalıdır. Bir de vakfedenin; vakfettiği şeyin satılıp parasının
kendi ihtiyacına sarfedilmesini şart koşmamasıdır. Eğer vakfeden böyle
bir şart koşarsa bâtıl olur. Dikkat edilirse; vakfın sahih olabilmesi
için; hem vakfeden şahısta, hem vakfedilen malda, hem vakfın zamanı
hususunda (ve vakfın gayesi noktasında) birtakım şartlara ihtiyaç
vardır.
Vakfeden
kimsede "Müslüman olma" şartı aranmamıştır. Ancak Müslümanın vakfının
sahih olmasında; vakfın şer'i şerife göre ibâdet (Kurbet) olması şartı
aranırken. Zimmi'nin vakfının sahih olması için; hem biz müslümanlara
göre, hem de kendi dinine göre kurbet olma şartı getirilmiştir. Nitekim
zimmi'nin evini; havra veya kilise olarak vakfetmesi bâtıldır. Ancak
zımminin; kendi dininden olan fakirlerin ihtiyaçlarının karşılanması
için yaptığı vakıf sahihtir. Çünkü her iki şart da mevcuddur. Mürtedin;
riddet halinde iken yaptığı vakıf sahih değildir. Zira mülkiyeti;
mevkûf olarak elinden gitmiştir.
İslâmi
bir yönetimde; mükellef, gönül huzuruyla malının bir kısmını
vakfedebilir. Zira gerek kendisi hayatta iken, gerek ölümünden sonra;
Kadı (İslâm'a göre hükmeden hakim) vakfın her türlü işini tâkip eder.
Dört yoldan birisiyle vakfedilen şey, vakfedenin mülkünden çıkar, vakıf olması lâzım ve sâbit olur.
Birincisi:
Ulû'lemr (Sultan) tarafından tâyin edilmiş, selâhiyetli bir Kadı'nın
(Hâkim'in) hükmüdür. Artık hükümden sonra vakıfdan dönme imkânı yoktur.
Çünkü bu hüküm kat'i olarak bağlayıcıdır, ictihada (Dönme hususunda)
imkân yoktur.
İkincisi:
Ölüme ta'lik edilmiş vakıftır. Vakfedenin hayatta iken; ölümünden
sonra, mülkünün bir kısmının vakfedilmesini vasiyet etmesiyle
gerçekleşir. Ancak bu malının üçte birini aşamaz.
Üçüncüsü: Bir kimsenin: "Şu mülkümü hayatımda ve ölümümden sonra fülân cihete vakfettim" demesiyle sâbit olur.
Dördüncüsü:
Daha yapılırken (Mescid cami vs. gibi) vakfedilen mülktür. Sahih olan
kavle göre; mescid inşaatına başlamadan Ulû'lemr'den izin talep etmek
gerekir. Bu vakıf'dan da dönülemez.
Vakıf
yapan kimsenin, belli şartlar ileri sürecekse mutlaka kadı'ya (Hâkim'e)
müracaat etmesi gerekir. Ancak hiçbir şart ileri sürmeden; güvendiği
kimseleri mütevelli tâyin ederek, vakıf kurabilir. Bu durumda Kadı'ya
mürâcaat şart değildir.
Uygun
olan vakfeden kimsenin, vakfı ölümünden sonraya bırakması ve
vakfedeceği malı mülkiyetinden çıkarmamasıdır. Böyle yapmazsa, bi'licma
vakfedilen mal, vakfedenin mülkünden çıkar.
Vakfın
sıhhati açısından Kadı'ya müracaat zaruridir. Çünkü vakfedilen malın;
İslâmi esaslara uygun şekilde kullanılması bu şekilde sağlanabilir.
Eğer bir beldede; Kadı mevcut değilse, vakıf işlerinin sıhhatli
yürümesi düşünülemez. Nitekim Osmanlı döneminde kurulan vakıflar
günümüzde gayri İslâmi şekilde kullanılmaktadır. Hatta, bir vakıf
eserinin uzun yıllar genelev olarak kullanıldığı, basında yer almıştır.
Vakıf gelirlerini artırmak için kurulan "Vakıflar Bankası'nın"; fâizle
meşgul olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Çünkü laik bir
devlette; "Vakıf" İslâmi esaslara bağlı kalmak mecburiyetinde değildir.
Tabii şer'i manada; "Vakıf" olma özelliğinden söz edilemez.
Ancak müslümanlar cemaat haline gelir (Emir'i, Kadı'sı, Muhtesib'i,
Amil'i vs.) ve aralarında İslâm fıkhını uygularlarsa, "vakıf"
kurabilirler. Bu bir ruhsattır. Elbette vakıf işlerinin düzenli
yürütülmesinden yine "Kadı" mes'ûldür.
Son Güncelleme : 10.01.2008 - 01:15
|