| Yazan: Mustafa Refik,
Tarih: 04.02.2008 - 22:00
|
Okunma Sayısı : 2028 |
Hakkı
tavsiye'nin metod'lar bölümüne esas aldığımız Nah! Süresinin 125. âyet-i
kerîmesi, muhatablann durumuna göre üç ayrı yol'la hakkın tavsiye edilmesi
gerektiğini emrederken, tebliğ veya tavsiye'yi yapacak kişide bulunması gerekli
olan vasıflara da işaret etmiştir. Şöyle ki adi geçen üç metod'un
uygulanabilmesi her şeyden önce ilmî yeterliği gerektirir. İslâm dâvetçisi
öncelikle hikmet, güzel öğüt, en güzel yolla mücâdele şeklinde özetlenen yollardan
gidebilmesi için onları gereği gibi hazmetmiş oimakduru-muyia başbaşadır.
"Bilenle bilmeyen bir olmadığı" gibi bilen'in yapacağı tavsiye ve
telkinle bilmeyen'in yapacağı tavsiye de elbette bir olmayacaktır.
Demek
oluyor ki, bugün memleketimizde hakkı tavsiye ve tebliğ makamında bulunan din
görevlileri, hikmetle tavsiyede bulunabilecek kadar ilmî birikime sahip olmak
mecburiyetindedirler. Din ilimlerini iyice hazmetmiş olmaktan başka, sosyoloji,
felsefe, pedagoji ve iktisat gibi günümüzde revaçta olan ve hakkın duyurulması
yolunda hizmet arzeden bütün ilimlerin de bilinmesi gerekmektedir. Bunlar
bilinmeden, yapılan verimii bir mücâdele-den bahsetmek, kendi kendini aldatmak
olur.
Diğer
taraftan tavsiye'nin tesiri için ilim de yeteii değildir. İlmi, amel yâni (ihlâs)
samimiyet takibetmelidir ki, bu samimiyetten bir kadro teşekkül etsin.
Evet
bugün, "kendilerini İslâm dâvetine vakfedecek, ilim, kabiliyet ve
imkânlarını ona hasredecek bir kadro'ya ihtiyaç vardır. Bu mücâhidler
kadrosunun öz alâmeti, İhlâslı olmak, şehvetlerden, bencillikten ve taassuptan
uzak kalmak olacaktır.
Gerçekten,
bir fikrin, bir dîn'in, bir doğru'nun, bir hakkın yayılması hususunda hiçbir
usûl, insan'ın yerini tutamaz. Genel olarak insanları bir fikre, bir gayeye
bağlayan, evvelce bunlara inanmış, îman etmiş kimselerdir. "Üzüm üzüme
bakarak kararır" dedikleri gibi, insanlar da birbirlerinden cesaret
alırlar. Büyük idealler, siyâsî partiler, dinler hep böyle, biribirinden
cesaret alan İnsanlar sayesinde kurulmuş, gelişmiş ve ebedîleşmiştir. Lisân-ı
hâl denilen yaşayarak tavsiye ve telkin yolu da bu değil midir? Binâenaleyh,
bir şey "vasiyyet eden kimsenin, evvelâ kendisinin, vasiyyeti ile âmil
olması lâzımdır. Mücerret hakkı diğerine vassiy-yet etmesiyle necat bulacağı
zannında bulunması doğru değildir. Hak üzere olmayan bir kimsenin hakkı
diğerine vasiyyet etmesi kurtuluşuna asla vesile olamaz... Kendisi münkerat
içinde iken başkalarını ma'rufa davet edenler vardır. Lâkin bu suretle davet
fayda vermemekte, bilâkis nefretle karşılanmaktadır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm de
bu samimiyetsiz tutumu kötüler.
"Ey
îman edenler! Yapmayacağınız işleri ne diye söylüyorsunuz? Allah nezdinde en
büyük günah yapamayacağınız şeyleri söylemenizdir.”
"Kitabı
okuduğunuz halde insanlara maVufu emredip kendinizi unutuyor musunuz? Yoksa
akıllarınız ermiyor mu?"
Bu
konuda Peygamber Efendimizden şöyle bir hadîs-i şerif nakledilir.
"Allah
tarafından benden önce gönderilen her peygamberin kendisine sâdık ashabı ve
havarileri vardı. Bunlar, onun sünnetine yapışırlar, emirlerine uyarlardı.
Sonra bunların yerine öyleleri halef oldu ki, yapmadıkları işlerle övünürler,
em-redilmedikleri işleri yaparlardı. Bir kimse bunların mezkûr işleri
yapmasına eliyle mümanaat ederse, o kimse mü'mindir; bir kimse diliyle bunlara
karşı durursa, o da mü'mindir; bir kimse bunlara karşı kalbiyle mücâdele
ederse, o da mü'mindir; bu kadarını yapamayanda artık hardal tanesi kadar
olsun iman yoktur."
Kur'ân-ı
Kerîm iyi bir dâvetçiyi meâien şöyle dile getirir:
"(İnsanları)
Allah (a davet ve kendisi de) iyi amel (ve hareket) eden ve "ben
müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?"
Merhum
Vehbi Efendi bu âyet-i kerîmeyi şöyle îzah eder: "Bu âyette haikı hakka
davet eden kimsenin davet ettiği ameli, kendisinin işlemesi şartıyla güzel
olacağına delâlet vardır. Zira davet eden kimsenin sözünün güze! olmasında
amel-i sâlih şart kılınmıştır. Çünkü; herkesi davet ettiği ameli kendi
işlemezse davetinin te siri olmaz. Binâenaleyh; emr-i bi'l-ma'ruf'la meşgu!
olan kimse önce kelâmını kendi nefsine tatbik etmesi vaciptir. Eğer nefsinde
tatbik etmezse halk üzerinde sözünün tesiri olmadığı gibi itimat da olunmaz,
çalışması boşa gider."
Demek
ki hak dâvetçisinin çok ibâdet etmesi, Allah <c.c.)'ı çok anması
gerekmektedir. Hakk'a davet edenin ibâdeti, davet edilenin ibâdeti gibi
olmamaladtr. Hak dâvetçisi, dışına taşacak ve muhataplarını aşacak kadar dolu
olmalıdır.
Bu
konuda Prof. Seyyid Kutub daha da ileri gider ve "Yaşaması istenen
fikirlerin, kanlarla, canlarla beslenmesi lâzımdır. Hangi fikir yaşıyorsa,
hayat bulmuşsa, benliğinde kendisi İçin can veren kimselerin ruhunu
taştyordur" der.
"Yaşayan
her kelime, bir insanın kalbinden gıda almıştır. Fakat ağızlardan dünyâya
gelen, dillerden meydana çıkan kelimeler, ölü doğmuş olduklarından, o ilâhî
canlı kaynağa erişemez, be-şeriyyeti bir karış dahi ileriye götüremez.
Düşüncelerimiz
ve sözlerimiz haraketsiz cesetler gibidirler. Biz ne vakit onları kanlarımızla
besler, uğurlarında ölürsek, o zaman dipdiri fırlar ve canlılar arasında
yaşarlar. Kalem tutan elier pek çok şey yapabilirler. Ama bir şartla:
Düşüncelerini
yaşatabilmeleri İçin ölmeleri; onu kaniarıy la, etleriyle beslemeleri lâzımdır.
Hak bildiklerini söylemeleri o hak söz uğruna, kanlarını feda ekmeleri gerekir.
Zira, "kalbden gelen sözler, kulaktan İzinsiz geçer", kalbi seçer.
"Olduğu
gibi görünmemek" münafıklık ise, "göründüğü gibi olmamak" da iki
yüzlülüktür. Bu ise merduttur. Bunca konuşulan, yazılan gerçeklere, çekilen
nutuk ve öğütlere rağmen toplum hayatı kötüye gidiyorsa, bunun asıl sebebi,
ısîahçı rolünde görünenlerin samimiyetsizliğidir.
Bir
zamanlar, "Hoca İşin ruhsat ve fetva yönünü söyler, kolaylık gösterir,
sen onu yap. Kendisinin azimet ve takva cihetine gidişine ayak uydurmaya
kalkışma" demek olan "Hocanın dediğini tuî; gittiği yoldan
gitme" sözü; maalesef bugün, çok defa haklı olarak, "Hoca halka
doğruyu söyler ama yaşayışı hak üzere değildir, sen söylediğini tut,
yeter" anlamında kullanılmaktadır.0 halde sokağı temizlemeğe
kalkışanların, önce kendi kapılarının önünü süpürmeleri gerekmektedir. Tesir
gücü buradadır. Aksi halde "havanda su döğmekle yağ elde edilmez".
Tezkiye-i
nefs veya tasavvuf işte bunun için gereklidir.
Memleketimizin
hak dâvetçilerini, din adamlarını daha geniş ifadesiyle imanlı grubu büyük bir
menfî ihtilâf içinde görmekte yiz. Bu ise, hakkı tavsiye'de bütün metodlardan
üstün bir önemi haiz olan kadro'nun gerektirdiği bîrlik'i ortadan
kaldırmaktadır. Çe şitli isimler altında, muhtelif kaynaklara bağlılık
göstererek, daha kötüsü "hak, benim yoiumdur" ön yargısına kapılarak
parçalanmış bir dâvetçiler topluluğundan beklenecek ük müsbet iş, kadroyu
gerçekleştirmeleridir. Hiç değilse, menfî ihtilâftan uzaklaşıp, Pey gamber
Efendimizin "rahmeî'îir" diye vasıflandırdığı, "kendi mesleğinin
tamir ve revacına çalışmakla beraber, başkalarının tahrip ve iptaline değil
tekmil ve ıslâhına gayret etmek" anlamındaki "müsbet ihtilaf"
durumuna yükselmeleridir. Bu yapılmaksızın şu-cu~bucu şeklinde ayırımlarla
biribirierini yıpratmaya bakan bir din görevlileri camiasının va'dedeceği en
ufak bir ümit ışığına hiçbir zaman sahip olamayacağız.
Bizde
hakkı tavsiye konusunda en zayıf nokta maalesef bu kadro hususudur. Menşei
başkadır diye biri ötekini küfürle itham edecek kadar ileri gidebilen grupların
"Din Görevlisi" olarak vazife yapmakta olduklarını söylemek,
"Hakkı tavsiye"nin kadro unsurundan ne derece nasipsiz olduğunu
ortaya koymağa fazlasıyla yeterlidir.
Üstadların
sözlerini, memleket gerçeklerine ve durumun nezaketine tercih etmek, kadro'dan
beklenilen bir hareket değildir. Hakkın yükselmesini gaye bilenler, hedefe
ulaşmakta geciktirici âmilleri yok etmesini bilmelidirler ki, müşterek
düşmanlar ve umûmi rahatsızlıklar giderilebilsin... Aksi halde daha uzun yıllar
yaya kalınacağı tabiidir.
Son Güncelleme : 04.02.2008 - 22:00
|