Üye Girişi
Close

Üye Girişi






Kayıp Şifre?
Hesabınız yokmu? Kayıt olun

Bölümler

Teşri'

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in Medine'ye hicretinden hemen sonra İslâmi devleti kurduğu bilinmektedir. Önce muhacirlerle-ensar arasında kardeşlik anlaşması yapılmış; daha sonra da Medine'de oturan Yahudi, Hıristiyan ve diğer inançlardaki insanlarla (Adli, Siyasî, Askerî ve Mâlî konuları içine alan 52 maddelik) bir "Sosyal Sözleşme" imzalanmıştır. İmzalanan sosyal sözleşmenin 23.ncü maddesine göre; "İhtilâf halinde çözümün Allah'a ve Resûlüne bırakılacağı" kararlaştırılmıştır. 

Teşrii (Kanun koyma) hakkı; mutlak manada, sadece ve sadece Allahu Teala'ya aittir. Nitekim Kur'ân'da; "(Ve şu emri indirdik) İnsanlar arasında Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmet!.. Sakın onların (insanların) hevâ ve heveslerine uyma. Allah'ın sana indirdiği (hükümlerin) bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Eğer onlar (hükümleri kabulden) yüz çevirirlerse bil ki, Allah günahlarından (yalnız şu) biri (veya yüz çevirmeleri) sebebiyle bile; kendilerini mutlaka musibete uğratmak istiyordur. İnsanlardan bir çoğu muhakkak ki Allah'ın emrinden dışarı çıkanlar (fasıklar)dır. Onlar hala cahiliyet devrinin o kötü hükmünü (kanunlarını) mı arıyorlar? Şüphesiz salih bir kanaate sahip bir kavim indinde; hümü (Kanunu) Allah'tan daha güzel olan da kimdir?" buyurulmuştur. Dolayısıyla hiç kimsenin; Allahu Teala'nın hükümlerine mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hüküm koyması câiz değildir.

Genel olarak kanunlar; insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek için devlet tarafından konulan kaidelerdir. İnsanların hürriyetlerinin sınırlarını tesbit etmek ve otorite'nin hakkını tayin etmek, önemli bir hadisedir. Mü'minlerin kime itaat edecekleri ve ihtilaf halinde nasıl davranacakları kat'i nasslarla belirtilmiştir. Nitekim bir Âyet-i Kerîme'de: "Ey iman edenler!.. Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan (mü'min) emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir-şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu Allah'a ve peygamberine döndürün. Allah ve âhiret gününe inanıyorsanız; bu hem sizin için hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir" buyurulmuştur.

Şimdi itaat edilmesi emredilen "Sizden olan emir sahipleri" üzerinde duralım. İslâm devletini; meşru hududlar içerisinde yöneten kimselerin "Ulû'lemr" hükmünde olduğu malumdur. Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)'in İslâm Devletinin ilk reisi olduğundan şüphe yoktur. Dolayısıyla bu Âyet-i Kerîme'de zikredilen "Ulû'lemr"; fetva ehliyetine haiz olan alimlerdir.

Ulû'lemr: İslâm Milleti üzerinde; bey'at sonucu; tasarruf etmeye hak kazanmış kimsedir. Bunun "Ehl-i Hal ve'l Akd" durumunda olan; ûlema arasından seçilmesi dikkate alınarak, ûlema'nın da "Ulû'lemr" mahiyetinde olduğu zikredilmiştir.

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in: Allahu Teala'nın indirdiği hükümlerle hükmettiği malûmdur. Esasen peygambere itaatin farz olduğu hususunda icma mevcuddur. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ihtilâf konusunda herhangi bir nass mevcut değilse, ictihadı ile hükmetmiştir. Sonradan gelen bir vahiy; aynı konuda farklı bir hüküm getirmişse, derhal o hükme tabi olmuştur. Ulemâ tarafından (Kat'i nasslar esas alınarak) yapılan ictihadlar da; "Ulû'lemr'e" itaat noktasından geçerlidir. Çünkü "Ulû'lemr'e itaat edilmesi; bizzat Allahu Teala tarafından emredilmiştir. Ancak şer'i hududlarla sınırlı bir itaat söz konusudur.


Bu kategori şuan boş

  • Adalet  ( 1 konu )

    Adem (aleyhisselam)’dan, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e kadar devam eden dönem içerisinde tüm peygamberler; yeryüzü müstekbirlerine karşı cihad etmiş ve adâleti ayakta tutmaya çalışmışlardır.

    Adâletin, "ayakta tutulabilmesinden" maksad; Allahu Teala'nın indirdiği hükümlerle amel edilmesidir. Zirâ insanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanunlar; kuvvetli olanın gâlibiyetini beraberinde getirir. Sonuçta "Zulüm" ortaya çıkar.

    Allahu Teala'nın emrini emrettiği şekilde yerine getirmeye "Adâlet" denilir.

    Esasen Allahü Teala (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler; kâfirler, zâlimler fâsıklar olarak beyan edilmektedir.

    İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kânunlarla hükmetmek zulümdür. "Hukuk kelimesi, "Hak" kelimesinin çoğuludur. Hak lugatta; bâtılın zıddıdır. Mevcut olan demektir. Usûl-i Fıkıh'ta: Şer'i şerifle her bakımdan ve şüphesiz bir mahiyette mevcut olana Hak denir. Maalesef günümüzde hukuk kavramı; bâtılın zıddı olma mâhiyetinde kullanılmamaktadır. Selim akıl sahibi her insan; hukukun (yani hakkın) üstünlüğünü kabul eder.

    İnsanlara; kuvvetle ve silahla gâlip gelen zorbalara boyun eğmek en büyük zillettir. Hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanunlarla insanlara zulmeden Tâğuti güçler; fitne ve fesadın kaynağını teşkil eder. Âd kavmi böylelerinin peşinden gittiği için lânetlenmiştir. Bu bir anlamda; zorbalığa karşı direnmenin vâcip olduğunun açık delilidir. Âd kavmi o gün ne istemişse, büyük devletler (emperyalistler)  de bugün aynı şeyi istiyorlar. İlim, medeniyet, servet ve kuvvet gururunun kölesi olmuş bu devletler hak'dan yüz çevirmiş, kendilerine mağlup olan küçük devletleri köleleştirmişler, servetlerini yağmalamışlar, fitneyi tutuşturmak, vicdanları parçalamak için her âdi yola başvurmuşlardır. Sanki lisân-ı hal ile "Bizden daha kuvvetli kim var?" demektedirler. Bugün Türkçe'de kullanılan "âdi" kelimesi; bu kavime mensubiyet belirten bir sıfattır.

    Bir günlük Adâlet, altmış yıllık (nafile) ibâdetten hayırlıdır. Allahu Teala'nın emrini; emrettiği şekilde yerine getirmek ve hukuka riayet etmek tevhid mücadelesinin temelini teşkil eder.

Kapa