| Yazan: Mustafa Refik,
Tarih: 10.01.2008 - 05:50
|
Okunma Sayısı : 555 |
Emânet'in
rüknü; serâhaten yâhud delâleten icab ve kabûlün gerçekleşmesidir.
Emâneti koyan kimse: "- Sana emânet ediyorum, veyâ emânet koydum"
diyerek icâb'ta bulunur. Kendisine güvenilen kimse ise: "- Kabûl ettim,
aldım veya bunların benzeri bir hükümle" kabul ederse emânet
gerçekleşir. Örfen kabul de geçerlidir. Eşyayı koyduğu zaman susmak ve
itiraz etmemek gibi!.. Şayet bu işe râzı değilse: "Ben emânet kabul
etmiyorum" diyerek, durumu açıklığa kavuşturabilir. Serâhaten ve
delâleten hükmü, icab sâhibi için de geçerlidir. Emânet'in hükmü:
Kendisine emânet konulan kimse üzerinde; emanet edilen şeyin
korunmasının vâcib olmasıdır. Zira icâb ve kabûl sonucu; taraflar
arasında "Emânet Akdi" gerçekleşmiştir.
Kendisine
emânet konulup; ihânet etmeyen kimse, (Emânetin) zararını tazmin etmez.
Ancak ihânet ederse veya ihmal sonucu; emânet zâyi olursa, ödemek
durumundadır. Emânetçi, vediâyı (Emâneti) muhafaza altına alsa, sonra
da onun kaybolduğunu söylese, sözü yemin etmesi şartıyla kabul edilir.
Emânet
(Vediâ) belli bir ücret karşılığı teslim edilmişse; sakınılması mümkün
olan bir sebeble, telef veya zâyi olursa tazminat gerekir. Ayrıca
kendisine emânet bırakılan kimse; bu emâneti, kendisi ve ailesi
vasıtasıyla muhafaza etmek durumundadır. Başka birisine (Ailesinin
dışında) teslim eder ve emânet telef ve zâyi olursa, tazmin etmek
durumundadır.
Son Güncelleme : 10.01.2008 - 05:50
|
|
|
Okuyucu yorumları  |
|
Ortalama Üye Değerlendirmesi
(0 Oylama)
|
|
Yorumunuzu ekleyin
|