| Yazan: Mustafa Refik,
Tarih: 30.07.2007 - 04:38
|
Okunma Sayısı : 821 |
Zekât bir nevî servet vergisidir; yânî bir müslümanın zekât ile mükellef olabilmesi için muayyen ölçüdeki mala sahip ve malik bulunması şarttır. Memleketimizde öşür diye anılan "zirâî mahsullerin zekâtı" mükellefiyetinde ise ayrıca toprak mülkiyetinin rolü üzerinde durulmuştur. Ancak İslâm'da toprak mülkiyeti anlayışını, bu anlayışın târih boyunca tatbikatını, içinde bulunduğumuz zaman ve mekânda aldığı durumu tetkik etmeden, "öşür" mevzûunda bir hükme varmak, hüküm sahibini hatalara düşürecektir. Meselâ İslâm tarihinin herhangi bir devrinde muayyen bir ülkede kabûl ve tatbik edilen toprak rejimini esas alarak, daha önce ve sonrasına bakmadan, "Türkiye'nin başlıca arazisi mirî toprak nev'inden olup öşürden muaftır" demek, bu kabilden bir davranışa örnek olarak zikredilebilir. Günümüzde, rejim ve sistem kavgalarında sosyal adâletin geniş bir yer tututuğunu görüyoruz. Artık, yaşayan hiçbir sistem sosyal adâleti -en azından prensib olarak- münakaşa konusu yapmıyor; yalnızca adâleti gerçekleştirebilmek için alınacak tedbirler, tutulacak yol ve metod, sistemler arasında çekişme mevzûu oluyor. Buna göre hangi ülkede olursa olsun fukaranın derdine eğilmek, onların problemlerini tatmine ve onları kalkındırmaya gayret etmek makbul, ahlâkî ve güzel bir davranış olarak kabûl ediliyor. İslâm'da toprak mülkiyeti mevzuunda iki nokta göz önünde tutulmalıdır: 1. Kitap, sünnet ve fıkıh kitaplarına göre nazarî olarak toprak mülkiyeti anlayışı, 2. Bu anlayışın çeşitli târih devirlerinde ve ülkelerde tatbiki... Zira bu iki noktanın her zaman ve her yerde birbirine uygun yürüdüğünü söylemek mümkün değildir.
Son Güncelleme : 30.07.2007 - 04:38
|